Ana Sayfa Yazarlar Kurumsaldan siyasala: Çözülen ülke Türkiye!…

Kurumsaldan siyasala: Çözülen ülke Türkiye!…

233
0

Devlet nedir? Bir kurumdur… Diğer tüm kurumların varlık nedeni olduğu için kurumların kurumudur. “Türkiye Cumhuriyeti” Devletimizin adıdır.  Ve Devletimiz bir kurtuluş mucizesi ile kurulmuştur.

Kuruluşumuzu Atatürk’ün tek partisi Halk Fırkası’na (1935’te yapılan büyük kurultay sonrasındaki adı ile Cumhuriyet Halk Partisi’ne) borçluyuz. Kurumsal geleneğimizde önemli rol üstlenmiş bir partinin, kurucu felsefeyi sahiplenip yaşatıyor olması, O’nun eskidiği, eskimiş değerlere bağlı kaldığı gibi suçlamalarla değiştirilmesi için gerekçe olamaz. Olsa olsa yıpratılarak çökertilmesi için bahane olabilir. Devletin varlığı, birliği, bütünlüğü ve yaşatılması için kurumlarının ve kurucu unsurlarının güçlü olması gerekir. CHP’nin silkinip özüne dönmesinden söz etmekteyim.

Devleti unutup, partilerin başkanlarına asılı kalmak?!..

Yukarıdaki satırları, seçim sonrası ortaya çıkan koalisyon senaryoları tablosu ve Meclis Başkanı seçilmesi süreç ve sonucu üzerinden yorumlara bakarak yazdım. Kurumları gönderip, kişilere takılıp kalmış bir toplumun, içine düşürüldüğü çıkmaz için bir günah keçisi/keçileri yaratmasının nasıl bir kısır döngü yarattığını göremeyişimize içerledim. Kişilere kurumları teslim edip, sonra da dövünüşümüzü ve kendimiz dışında suçlu aramak, suçlayıp rahatlamak kolaycılığının yine kişilere yarayışını göremeyişimizi nasıl anlatırım kaygısına düştüm. Kurumların işleyişini çarpıtıp, çarpıklıktan doğru sonuç beklemek, hatta daha öte dilemek(!)…

Anayasanın dışına çıkan Meclis

Türkiye bir mozaik diyerek, alt kimlikleri kazıyan, üst kimliği baskılayan siyasetin, “millet” ifadesinin yerine “halk” ifadesini, yani milli irade yerine, halk iradesini ikame ettiğini, Meclisi çok renkli ifadesi ile anlatan siyasetin, geçmişle bağı silmenin yolunu “yeni anayasa” ile açma telaşında olduğunu….. Ve bu çok renkli (!) Meclis, yani yasa yapma ve uygulama aracı olan kurumda, milletin iradesini temsil eden (!) vekillerin kimi kendisine başkan yapacağı konusunda partilerinin başkanlarının iradesinin dışına çıkamadıklarını… (Öyle ki, parti başkanına rağmen tek kişi çıkıp adayım diyemiyor. Parti başkanı oyunuz boş olsun dediğinde, ellerini boşaltabiliyorlar)…. Bunları sorgulamak ve bu çarpıklıkları teamüle dönüştürmüş olmamızı sorun etmek yerine, parti başkanları üzerinden polemikleri yeğliyoruz.

Siyaset öne çıkar, kurumları eli iter ve siz bu siyasete evet derseniz, sonucuna itiraz etme hakkınız da olamaz!…

Demem o ki, oyuncular üzerinden yapılan bu tartışmalar, kurumları geriye iten  anlayışımızı sorgulamadıkça sürüp gidecektir. Siyasetin aktörleri yerlerini koruma kolaycılığını, kurumlar adına verilecek   zorlu mücadeleye yeğliyorlar. En tepeden en aşağıya kadar böyle… Öyle ise, kurumları yaşatmak kişilere değil, kurallardan, kurallara bağlı kalmaktan geçiyor.

Bahçeli sebep değil, sonuçtur!…

Kimin ne yapması gerektiği üzerinden siyaset tahlili yerine, toplum bireylerinin neler yapmadıkları ve beklentilerini kişilere nasıl delege ettikleri üzerinden bir tahlil daha doğru ama bunun bir ucunda kendimiz de yer aldığımız için görmezden gelinecek bir yöntem. Durum böyle olunca, siyasette birileri gelip, birileri gidecek ve kurumlar yıpratıldıkça, onların toplamı olan devletimiz zarar görecektir. Bu yazıda  “Deniz Baykal keşke hiç aday olmasaydı, Bahçeli boş oy verdirtmeseydi” diyerek başlatıp verip veriştirseydim, müthiş reyting alırdı… Neden mi? Kurgu bu!… Kişilere odaklanarak kurumları boşaltıyoruz.

“Kendi iradesiyle hareket eden bireyler olma yanılsaması içinde yaşayan robotlar olup çıktık. Bu yanılsama, güvensizliğinden habersiz olması ve böyle kalması için bireye yardım eder……  Oyunun genel rol dağılımı yapıldığı zaman, her bir aktör kendisine verilen rolü canla başla oynayabilir, hatta kendi sözlerini ve oyunun bazı ayrıntılarını kendisi yaratabilir. Yine de yaptığı şey sadece kendisine verilen rolü oynamaktır…….. çağdaş insanın ne istediğini bildiği yanılsaması içinde yaşadığı, buna karşın gerçekte kendisinden neyi istemesi bekleniyorsa onu istediği gerçeğinin………” Bu satırlar, Fromm’un  “Özgürlükten Kaçış” adlı eserinden….

Biz, biz olmaktan çok bizden olmamız isteneniz

Bizden istenen, aktörlerin yaratılması ve kurulan oyundaki rollerine kilitlenmemiz. Kilitleniyoruz da!… Bu yüzden Bahçeli’yi değil, süreci ve süreç içinde hepimize verilen rolleri sorguladığımızda daha doğru bir yol bulabileceğiz. Kişilerle ilgili şikayetlerimiz, kurumların önemini kavrayamadıkça ve asıl yaşatılması gerekenin kurumlar olduğu gerçeğini kabullenmedikçe bitmeyecek. Kişiler hata yapabilir. Kurum aklı kişiden öndeyse, kişilerin hata payları azaltılabilir. Aklı öne alan adımlar atılmadıkça, yığıldığımız duygu alanımızdaki hırpalanmışlığı şikayetlerle kişilerde toplaştırma döngümüz sürecektir. Asıl sahiplenmemiz gerekenleri sahiplenemiyor olmamızdan, anayasa ve devlet gibi temel kurumlarımızın yıpranışını göremeyişimizden söz ediyorum.

Demem o ki; Adı Devlet olan kişi, toplumun bir kesitinin temsiliyetini şimdilik ifade ediyor… Ona tutunarak ya da vurarak sahip çıkamayacağız devletimize… Ya da Deniz Baykal Meclis Başkanı seçilince her şeyi düzeltmiş olmayacaktık.  Yendik, yenildik gibi bakılan bir tuhaf oyuna döndü siyaset… Kimin kime gol attığı gibi bir kısır döngü içine çekildiğimizi görmeyişimizdir asıl sorun. Partilerin birbirileri ile maç yaptıkları saha mıdır Meclis, yoksa milletin iradesinin tecelli etmesi gereken yer mi? Renkler diyerek, “Millet”i inkar eden akılla yola çıkıp, çıkan sonuca “milli irade” deyişimiz bile başlı başına bir çarpıklık değil mi?

Algı operatörlerinin kişileri bizi oyalamak için bilinçli olarak hedef tahtasına koyduklarını ve kişiler üzerinden kurumların hedef alındığını ne zaman göreceğiz? Umarım bunun için fazla gecikmeyiz. Coğrafyamızda oynanan büyük oyunda Türkiye kurucu rolüne doğru itilir ve savaş tamtamları çalınırken, Meclis içinde  yaratılan ortama kilitlenişimizle, “biz biz olmaktan çok, bizden olmamız isteneniz” sonucu ile Fromm’un tezini doğrulatıyoruz. Siyaset çözüm alanı değil, çözülüş alanına döndü. Kurumlar kişilerle yıpratılıyor…

Devlet olmamızı ve kurumsal geleneğimizi Atatürk’e borçluyuz. Siyasetin tahribatını Atatürk’ten uzaklaşmaya!…

Öyle ise, neyi geri çağırmamız gerektiği belli.

Peki neden yap(a)mıyoruz?!…