Ana Sayfa Yazarlar Türkiye’nin siyasal partiler sistemi neşter bekliyor!…

Türkiye’nin siyasal partiler sistemi neşter bekliyor!…

344
0

Türkiye seçim sonuçlarına kilitlendi. Öncelikle altını çizmeliyim ki; eldeki tablo üzerinden toplumun ne mesajlar verdiği konusunda ahkam kesenlere bakınca, nedenler üzerine yazıların bir çekiciliğinin olmayacağının farkında olarak yazıyorum. Sonuca boyun eğmemizin telkin edildiği bir süreçten geçerken, “devlet, ülke ve toplumun geleceği için en iyisi nedir?” sorusunun atlandığını görebiliyoruz. Siyasal partilerin ve seçilmişlerin ne yapabileceğine ilişkin senaryolar dillendirilirken, aslında sistemi partilerle nasıl kilitlediğimizi de anlatılıyor. Koalisyon seçeneklerine değinen son yazısında Bedri Baykam’ın şu tahlili sizlerin de malumunuz: “….Ayrıca seçilen 550 milletvekilinden kaç tanesi, özlük haklarını kazanmadan bir “erken” ya da “yeniden seçim”i göze alabilir ki? Dolayısıyla önümüzdeki günlerde hangi senaryo üzerinden gidilirse gidilsin, milletvekillerinin koalisyon yanlısı olacakları tek kesin tahminimiz!”

“Seçimler, vekiller için ülkeye hizmetten önce kendi özlük haklarını sağlama almak anlamına geliyor” yargısı bir ön kabule dönüşmüş durumda. Yanlışlar zincirinin bu önemli halkası “özlük ayrıcalığı” gibi adaletsiz bir başlangıçla topluma adaleti getirmek mümkün mü?

Biz önce devletiz. Devletimiz varlığını Cumhuriyete borçlu. Cumhuriyetimizi Atatürk’e borçluyuz. Demokrasi ve siyasal partiler Cumhuriyetin kazanımları. Siyasal partilerin yarışmak için çoğalması Cumhuriyet’in var ettiği demokrasi sayesindedir. Öyle ise siyasal partilerin varlık sebebi olan kurumların yaşaması ve yaşatılması için çaba göstermeleri kendi varlıklarının da temelidir. Oysa Türkiye’de yukarıdaki temel bileşkenleri çözen ve “yeni” başlıklı arayışlar ile “devletin ve milletin bölünmez bütünlüğü” ilkesine ters düşen anlayış yine siyasal partiler marifeti ile yaşama geçirilmiştir. Koalisyonun  kurulma güçlüğünü yaratan temel etken de bu bileşkenin yok edilmiş olmasıdır. Nitekim, edilecek yemin konusunu bile sorun edeceğinin sinyalleri verilen bir meclis söz konusudur artık.

Siyasal partileri demokrasinin vazgeçilmez unsurları olarak belledik. Oysa otoriter rejimler için de vazgeçilir değiller. Bir parti diğerlerinin içinden sıyrılarak, demokrasiyle gelip, alaşağı ederek sisteme hakim konuma gelebilir.

Geçmişte siyasal partiler, kendi yan kuruluşlarını oluşturarak yasaların dışına taşabiliyorlardı. Günümüzde, yasal olmayan, hatta terörist örgütlerin  uzantısı olarak varlık göstermeye başladılar. Parti ile terörden, terör ile partiye doğru bir dönüşüm…

Öyle ya da böyle tek başlarına demokrasinin güvencesi değiller ve olamazlar. Bu yüzden kurumsallaşmaları belli yasal sınırlar içine alınmalı, siyasal partiler korunurlarken, demokrasi ve ülkenin bütünlüğünün korunması için de siyasal partilere karşı koruma kalkanı geliştirilmeli. Türkiye bu anlamda deneyimi çok fazla bir ülke olmasına karşın hala çözümlenememiş en önemli sorunumuzdur siyasal partiler. Hatta rejimin en hastalıklı hücreleri demek çok ileri bir iddia olmasa gerek:

  • Türkiye’de, siyasal partiler çoğulcu siyasal yapının gelişmesini sağlayıcı değil, engelleyici olmuşlardır.
  • Kendilerinin de katkısı ile demokrasinin kesintiye uğratılışlarının siyasal partilere bedeli ağır olmuş, kurumsallaşamamışlardır.
  • Modern çerçevenin içini doldurabilecek modern-katılımcı ilişki biçimlerini geliştiremediklerinden, geleneksel içeriği korumuş ve güçlendirmişlerdir.
  • Pragmatiktirler; iktidar olmak uğruna programlarından taviz verebilirler. Çekirdek kadronun parti başkanı etrafında toplandığı şahıs partilerini ortaya çıkarmışlar, program partisi olmayı başaramamışlardır.
  • Parti disiplini, parti genel başkanının parti içindeki ağırlığına endekslidir ve ortak fikirler etrafında değil de, başkanın görüşlerine uygunluğu çerçevesinde işletilmektedir. Bu yanlış işleyiş yüzünden siyasal partilerde grup bilinci geliştirilememiştir ve bireysel çıkarlar önceliği almıştır.
  • Kişiler ve kadrolarının güç mücadelesi nedeniyle hizipçilik yaygındır ve parti içerisindeki anlaşmazlıklar daha çok kişisel sempati, antipati ve çıkarlar doğrultusunda şekillendiğinden partiden kopmalar, diğer partilere geçişler ya da yeni bir parti kurmak eğilimleri yerleşmiş, parti kimliği oluşturulamamıştır.
  • Parti başkanı etrafındaki oligarşik yapılanmalar lider sultası adı altında yerleşirlerken, parti içi demokrasi geliştirilememiştir.
  • Ülke sorunlarını çözümünde alternatif olabilecek güçlü programlar üretememişlerdir. Ülkede olağan olan ayrılıklar, aykırılıklar ve farklılıkları uzlaştırmak yerine bunları belirginleştirerek alternatif oluşturmaya çalıştıklarından, bütünleştirici, birleştirici ve uzlaştırıcı olamamışlardır, hatta ayrıştırabildikleri kadar varlardır.
  • Siyasal partiler iktidar mücadelesini kıyasıya bir çatışma olarak algılamışlar, çatışmacı anlayışı hem kendi içlerindeki güç mücadelesinde, hem de diğer siyasal partilerle olan ilişkilerinde sürdürerek, siyaseti daima çatışma temeli üzerinde şekillendirmişlerdir.
  • Aday belirlemede parti başkanının nihai karar aşamasında etkili olması, adayların listelerde atama usulüyle yer aldıkları eleştirilerini beraberinde getirmektedir. Bu ve benzer uygulamalar nedeniyle siyasal partiler giderek temsili niteliklerini yitirmişlerdir.
  • Toplumdan çok devletle özdeşleşmişlerdir ve bu nitelikleri ile devleti çoğaltırken, toplumu azaltma işlevi görmüşlerdir. Yurttaşın katılımını sadece seçim sandığı etrafında örgütleyip, kendilerini sandıktan çıkarmaya endeksli siyasetle toplumun siyasete güvenini sarsmışlardır. Seçim süreçlerinde önemsedikleri vatandaşa biçtikleri bu rol, daha ileri düzeylerdeki katılma kanallarının işleyişindeki zorluklarla da birleşince, katılma halkasını genişletememiş; tam tersine, siyasal katılmayı oy verme düzeyine indirgemişlerdir.
  • Ne tam anlamı ile kitle partisidirler, ne de kadro; bugün siyasal partilerin hemen tamamında kadro partisi niteliği ön plana çıkmaya başlamıştır.
  • Dar kadrolara sıkışan siyasetin maliyeti çok yükselmiş, parasal kaynak ve statü gibi kaygılarla siyaset belli kadroların elinde yürütülen meslek halini almış, profesyonelleştirilmiştir.
  • Muhalefet olmayı hiçbir zaman içlerine sindiremediklerinden, yapıcı muhalefet lügatlarında yoktur. Muhalefette yıkıcıdırlar.
  • İktidar olan partiler,  muhalefete tahammülsüzdür.

 

Tüm bu saptamalara son süreç içinde giderek katlanarak artan devlet harcamaları ve yolsuzluklar da eklenince toplumun gözünde itibar ve güven kaybı en fazla olan kuruluşlardır diyebiliriz.

Hesap soran ama hesap vermeyen bir siyaset anlayışının olduğu yerde demokrasi yönetenlerin sopası olmaktan öteye gidemez. Demem o ki, sorunumuz sadece koalisyonun kurulması değil. Ülkemizin içinde bulunduğu coğrafya nedeniyle yakın süreçte yüz yüze kalacağı dış politika sorunları ile de baş edebilecek bir hükümet kurulması söylemi hiç yok.

Ülkesel kaygılar yerine, partilerin beklentileri ölçeğinde kendi koşulları dillendirilmekte.

Ne mi yapılmalı? Önce bu hastalıklı yapılar düzeltilmeli. Anayasa yaparak rejimi yeniden yapılandırmaya kalkışmak yerine, siyasal partiler başta kendi içlerinde olmak üzere, demokrasiyi işletecek şekilde yeniden yapılanmalılar. Bu yapının sürdürülmesi, sebep oldukları sorunları çözmek için sürekli enerji ve zaman kaybettirirken, kendileri ile birlikte ülkenin de zayıflatılmasına katkı koyan kuruluşlar olmanın ötesine geçemeyeceklerdir.

Üstelik, kandırmaca olarak sözlerinde asılı kalan  ve “gibi” olmaktan kurtulamayan “demokrasi” adına,  bu hastalıklı yapılara katlandıkça; demokrasinin önünde kurdukları bariyeri sağlamlaştırarak veballerine ortak ediliyoruz.