Ana Sayfa Yazarlar Ne değişti?!…

Ne değişti?!…

385
0

Kadın-erkek eşitsizliğinin neredeyse “kader” olduğu Türkiye coğrafyasında, kadın dünyaya 1-0 mağlup geliyor. Erkeklerin egemen oldukları alanlarda varlık gösterebilmesi için onların gösterdiği çabayı katlaması gerekiyor. Kadın için ayrıcalıkları da erkek üzerinden tanımlayan bir toplumuz biz. Kadına babası ya da eşinden dolayı tanımakta çekinmediğimiz saygı ve saygınlığı, kendisi olarak çaba gösterip bir yere ulaşmış kadınlardan esirgiyoruz. “Özne birey”i önemsemeksizin, “özgür irade”leri baskılayarak ürettiğimiz davranış kalıplarımızda, “kadın iradesi”ni yok hükmüne indirgiyoruz.

Sandık demokrasisine kilitlenmiş ülkenin oy deposu kadınlar nüfusun yarısı olup, kendi kaderlerini teslim edecekleri erkekleri seçmekte, kendi cinsinin temsiliyetinin simgesel rolü ile yetinmekteler.

Türkiye’de demokrasinin “varmış gibi” görüntüsüne kadın ortak edilmektedir. Görüntüye ve biçime verilen önem, özü yok ederek, bugün tam anlamı ile rejimi kilitleyip, işlemez hale getirmiştir.

Anayasa dersinde “demokrasi” üzerine söz alan bir kız öğrencim, kitap bilgilerinden kopmuş, demokrasiyi işletmek için önce ondan söz eden kişilerin erdemli olmaları gerektiğinden söz ederek;  “Kendisinde erdem olmayan insanlarla demokrasi olmaz” demişti.

Erdemli olmayı; çalmamak, kimsenin hakkını yememek, kendi refahını değil, toplumun refah düzeyini yükseltmek  için çalışmak, hiçbir şaibeye bulaşmamış olmak,  hak ve hukuk dışına taşmamak, hukukun eşitlik ilkesinin gereklerini yerine getirmek…. gibi  başlıklar altında sıralayabiliriz.

Cumhuriyet’in fazileti, demokrasinin erdeminin ortadan kalktığı günümüzde en fazla hırpalanan hukuk, dolayısı ile “eşitlik ilkesi” olmuştur. Hukuksuzluğu hukukla kılıflama çabasının yoğunlaştırıldığı süreçte sorunlar; toplumun en zayıf bırakılan halkasında yer alan “kadın”ın çevresinde katlanarak büyüyor. Günümüzde sosyal, ekonomik alanda kaybettiği gücü ile daha güçsüzleşen, kronikleşen krizlerin en fazla mağdur ettiği kesimi oluşturan kadının üzerine tüm yükü ile yığılmış olan “Dünya”,  8 Mart’ta “kadın” konusuna yığılmakta!…

Kadının üzerine yığılan sorunları söylenceli bir haftaya yığıyoruz. Sonraki 8 Mart gelene kadar raftaki yerini alıyor söylemler. Somut ve sürekli çabalarla kadının yaşamına ulaşmayı geciktiriyoruz böylece. Kadını ve erkeği ile demokrat görünme çabamızı öne çıkarmaya çalışıyor, vicdanımızı yıkıyoruz adeta!…

Ortada bir sorun varsa istismar da vardır. Ve “kadın sorunu” istismara en açık konudur.  Yüzyıllara yayılmış mağduriyetlerin dillendirildiği salonlar dolusu konuşmalar sokaktaki kadına çok uzak kalıyor. Kendisi adına neler konuşulduğu bir yana, dünyanın tüm yükünün altında ezilerek yaşamaya çalışan çoğu kadınımız, kendisinin bir dünya günü olduğundan bile habersiz.

Türkiye “kadınsız rejim”le, demokrasiden hızla uzaklaşırken, dünyanın dertleri de en çok emeği sömürülen kadına yığılıyor. Dünyanın kadın gününde, “demokrasi, hak, eşitlik” söylemleri ile demokrat görünme çabalarına girişen otokratlar, gizlenemeyecek kadar teşhir oluyorlar kendi cümleleriyle.

Demokrasi mücadelesi, özünde “genel ve eşit oy” mücadelesidir.  Türkiye’de kadının siyasal hakları, “parti” sözcüğünden -Halk Fırkası’nın 1935’de yaptığı IV. Büyük Kurultay’ında alınan kararla Fırka’nın adı; Cumhuriyet Halk Partisi olmuştur- önce gelmiş; 5 Aralık 1934’de 1924 Anayasası’nın 10 ve 11. maddelerinde “her erkek Türk”e verilen seçme ve seçilme hakkı; her iki maddeye “kadın” sözcüğü eklenerek, “kadın, erkek her Türk” seçme ve seçilme hakkında hukuken eşitlenmiştir. Böylece “Kadın devrimi”nin en önemli aşaması tamamlanarak, demokrasinin de yolu hukuken açılmıştır. Devrimin özü;  kadını “özgür ve eşit” yurttaş kılmasıdır.

Bugün haklar alanının önünde partilerin engel oluşturuyor olması Türkiye için bir ironidir.  Konjonktürle ortaya çıkan AKP’nin, ülkeye hem Cumhuriyet’i, hem de demokrasiyi taşıyan CHP’nin getirdiği hak ve hukuk düzenine karşı  duruşunu kadın sorunu üzerinden de ortaya koyduğu günümüz sürecinde kadın, düne göre daha az özgürdür. Erkek-kadın ayrımı ve eşitsizliği her geçen gün daha görünür bir hal alırken; özgürlükler yerini yeni bağımlılıklara bırakmakta, rejim karşıtlığı “kadın” üzerinden ilerletilmektedir.

“İnsan topluluğu kadın ve erkek denilen iki cins insandan oluşur. Kabil midir bu kütlenin bir parçasını ilerletelim, ötekini ihmal edelim de kütlenin bütünü ilerleyebilsin? Mümkün müdür ki bir cismin yarısı toprağa bağlı kaldıkça, öteki yarısı göklere yükselebilsin?” Mustafa Kemal Atatürk’ün 1925 yılında sorduğu bu sorunun yanıtsız bırakılmış olması bugünün demokrasisinin otokrasiye dönüşmesinin temel sebeplerinden biri değil midir?!…

Yukarıdaki satırları 2010 yılında kaleme almıştım. Özgürlüklerle mesafemizin her geçen gün biraz daha açılışına bakınca “ne değişti?” sorusunun yanıtı, başta kadına şiddet ve kadın cinayetleri olmak üzere mağduriyetlerin katlanarak arttığıdır. Toplumca sızlanma ve acılanmanın ötesine geçemedik. Ne mi değişti? Rejim değişti…hem de gözümüzün önünde ve anayasaya rağmen… Ve bu dönüşümle güç kazananlar kadınları erkekle eşit görmüyorlar.

Eşitliği yok ederek kadını var edemeyiz…. “Cinsiyet eşitliği” kavramına da mesafe konuluyor artık. Mücadeleyi “eşitlik” zemininden uzaklaştırmak  için “cinsiyet adaleti” gibi muğlak bir kavram türetildi. Eşitlik veremeyiz, adalet verelim diyorlar. Hukuk ve adaletin içinin boşaltıldığı bir ülkede kadın sorunu çözümsüzlüğe itilmiş oluyor. Kavram deyip geçmeyiniz, onlar yönetimin sorunlara bakışlarının şifreleri…

Adaletle mesafemiz açıldıkça, atalet çoğalıyor. Dayatılan kavramların kadın hareketinin bariyeri olduğunu anlatması gerekenlerin de sahipleniyor olmaları ataletten başka nasıl açıklanabilir? Kadınların tekrar tekrar mağdur edildiği bir sarmalın içinde çözüm adı altında çözümsüzlüğe mahkum edilmiş olmak biz kadınlar için açık bir tehdittir.

Kadına şiddete son”, “kadın cinayetlerine dur” feryatlarımız Özgecan’ımızla zirve yapmıştı; sesimiz feryadımızda boğulmuş olmalı ki, Özgecanımız’dan sonra yakılarak, parçalanarak, vurularak öldürülen kadınlarımıza yetmedi, aramızdan birer ikişer koparılıyorlar sessizce…. Kadın emeği yerine, yitirdiğimiz kadınlarımız üzerinden şiddet sarmalının söylenceleri ve demokrat görünmek isteyenlerin kadından yanaymış gibi söylevleri ile geçip gidecek bir 8 Mart daha… Salonlar alkıştan geçilmeyecek!…

Sorunları sahipleneninin(!) bu kadar çok olduğu bir yerde kadın ve emeği yok hükmünü koruyorsa, bu sahiplenme biçiminin samimiyetini sorgulamak gerekmez mi?