Ana Sayfa Yazarlar Hukukçulara görev çağrısı!…

Hukukçulara görev çağrısı!…

313
0

Türkiye’de iktidarın giderek otoriterleştiği  savı dayanaksız değildir. Otoriter rejimleri ortaya çıkaran temel etken, ekonomik ve toplumsal yapıda ortaya çıkan köklü dengesizlik durumudur.  Önce toplumsal ve siyasal alan arasında bir fark yaratılıp, siyaset “özel bir faaliyet alanı”na çekilerek devlet /toplum ikiliği yaratılır. Sonra seçim yönetimi ile “milli irade” adı altında tek bir partiyi sisteme hakim kılıp, devletle özdeşleşir duruma getirilir. Yeni bir dünya yaratmaktan söz edip, yerleşik yapıyı aşındırmak için yaratılan fiili durumu anayasa ile meşrulaştırmak ise, gelinen son aşamadır.

Yerleşik meşruiyetin aşılması ile ortaya çıkan boşluk, bu meşruiyete karşı geliştirilen değer ya da değerlerle doldurulacaktır. Nitekim, Türkiye’de “hukuk devleti” ile sağlanan meşruiyetin aşındırılması ile, “din” üzerinden meşruluk yaratma çabaları hız kazanmaya başlamıştır. Anayasa, yasalar hiyerarşisinin en üstünde yer aldığı ve bu özelliği korundukça devletin hukuki niteliğinin en önemli güvencesidir.

Anayasanın tanıdığı yetkileri genişleterek dışına çıkmışsa bir yönetim, önleyici tüm mekanizmaları aşıp, yasa yapmayı keyfiyet haline getirmişse, muhalefetin toplumu etkileme olanağı ve güvencesini yok ederek, hükümetin aynı partide devam etmesi için her türlü önlem alınmaya başlanmışsa,  devlet ve kurumları da yeni anayasa yaparak iktidar olanın düşlediği dünya düzenini kurma amacına hizmet ediyorsa ve köklü bozulma hali süreklilik kazanmışsa herkesin durup düşünmesi gerekmez mi?  Herkesin soluk soluğa (kendisine) koşturduğu durumun da özeti aslında bu soru.

Otoriterlik ne zaman   başlar? Kurumlar kişilerle silindiğinde başlar. Kişi ön plana çıkarılıp, kurumlar geriye itildiğinde, tüm güvenceler terk edilmiş, kişi egemenliği başlamış demektir.

“Bu yasa çıkacak” diyen kişinin dediğini yapmak için toplanıyor parlamentomuz ve parmaklarını kaldırmak istemeyenlere yumruk oluyor, parmaklarıyla gidişi kolaylaştıranlar. Bizim adına “Meclis” dediğimiz, parlamentomuzdan artık kavga eksik olmuyor. Konuşmak anlamına gelen Fransızca “Parle” kelimesinden türetilen bir kurumdur; konuşulan yerdir parlamento. Temsilcilerin, temsil ettikleri kesitlerin görüşlerini paylaşıp, toplum yararına çözüm üretmek için toplandıkları yer, bir kişi “yasa çıkacak” diye buyurduğu için kavga edilen yere dönüşmüşse, rejimin temsili niteliği kitlelerden kopup, tek kişiye indirgenmiş demektir.

Meclisin en iyi yaptığı şey(!), gelir dağılımındaki adaleti sağlamak üzere gönderilenlerin, gelir adaletsizliğini iyice belirginleştiren yüklü bir aylık ve bazılarının kıyak dediği haksız emeklilik  edinmelerini sağlamak olmuştur. Yurttaşı ilgilendiren konularda ayrışıp, yumruklarını konuşturanların birleştikleri tek konu kendi özlük haklarıdır. Bizlerin vergileri ile ayrıcalıklı konum edinip, temel haklarımızın özüne dokunabilme keyfiyeti yaratılmış oluyor. Bu çarpıklık giderilmeden, kişilerin kendi yerlerini önceleyen anlayışın yeri, yurttaşın haklarını öncelemeye bırakmadan Türkiye’de siyaset doğru zemine yerleşemez. Özgür iradeli bireyleri yaratacak bir siyaset zemini oluşturmadan çıkamayız bu kişi egemen döngüden.

Temsili demokrasi, Türkiye’de temsilcilerde kilitlenerek, tanımaz hale gelmiş durumda. Toplumu temsil etmek için gönderilenler, direnç göstermezken, toplumun direnç gösteriyor oluşu da temsil sisteminin sakatlığının bir göstergesi değil mi? Toplumun isteklerini doğru okumak ve meclise taşımak yerine, kendisini bir yere getirenlerin isteklerini yerine getirenlerle mi var edeceğiz milli iradeyi? Yönetici vasfını verdiklerimizin davranışları ile biçimleniyor toplum ve rejim sorunu yaratılıyor. Bunları görmezden gelerek sandığa gidip, hangi iradeyi çıkaracağız? Nedenleri unutturup, sonucu kabullenmekten başka seçenek bırakmayan bir siyasetin topluma rağmen yürütülmesinin aracısı mıdır siyasal partiler?

G. Vedel’in ünlü sözüdür: “Demokrasi siyasal partiler olmaksızın yaşayamaz, fakat siyasal partiler yüzünden ölebilir de!…” Bu deyişi artık sadece iktidar partisi üzerinden değil, dağınık ve yapısını koruyup dokusunu değiştirerek sürece destek çıkan muhalefet partileri üzerinden de sorgulamak gerek.  Türkiye bu kritik aşamada aracı rolünü üstlenen kurumların çarpıtılan işlevlerini görmezden gelerek sandıktan doğru bir irade çıkarabilir mi? Sorular çok, soru üretmek ve sorgulamak yerine, söylenen sözler ve buyruklarla baskılanan iradeler toplamı var.

Anayasa bir toplum sözleşmesidir. Toplumun çeşitli başlıklar altında bölündüğü, ekonomik kaygıların ve işsizliğin öne çıktığı, toplum üzerinde yeni baskılar oluşturmak için meclisin gider ayak kavga gürültü yasa yetiştirmeye çalıştığı bir ortamda toplumun özgürce sözleşmesinden söz edilebilir mi? Anayasalar yapıldıkları süreçlerin ruhunu yansıtır. Özgürlüklerin askıya alındığı, eleştirenlerin sözlerinden dolayı sorumlu tutuldukları bir ortamda, bu baskıyı yaratanların kendi otoritelerini güçlendiren belge olmaktan öteye geçemez. Yapılacak seçim ile oluşacak meclisin, kurucu iktidar işlevi göreceği algısı yaratılıyor.  Bunu yapma iradesi gösterecek en az 400 vekil açıkça isteniyor. Belli bir yöne kanalize edilmiş, özgür iradenin işletilmemesi için her türlü önlemin alınmış olduğu bir ortamda anayasa yaparak, bugün fiilen ortaya çıkarılan durum meşrulaştırılmış olacak öyle mi? Evet; meşruluk zorlama ile yaratılabilir ancak sürdürülemez.

Temsili rejim, iktidarı değiştirebilme gücünün halkta olduğu rejimdir. İktidarın halkı sevk ve idare ederek kendi devamını süreklileştirdiği rejim temsili olmaktan çıkmış, otoriterleşmiştir. Tek kişi, bir şekilde sisteme hakim hale gelmişse, başa gelenin buyruklarını dikte etmesinden esinlenerek sisteme “diktatörlük” adı verilir. Bugün Türkiye’de resmileştirilmeye çalışılan tam da bu. Kilisenin hakimiyetini anlatmak için tarihte yapılan devasa katedraller gibi, bir kişiyi meşrulaştırmak için adına “külliye” denilmek istenen bir saray yaptırmak, rejimin resmini çizmek, yeni dünya görüşünü görselleştirmek değil mi? Bakanlar Kurulu’nu parlamentodan çıkarıp, saraya getirtmek de bu resmin bir parçası… Yaratılan fiili duruma bakınca,  temel soru şu: Yeni anayasa kime yarayacak? Türkiye kimin için anayasa yapacak?!..

 “Hakları güvenceye bağlanmamış ve güçler ayrılığı belirlenmemiş toplumların anayasası yoktur” der, Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi’nin 16. Maddesi. Yüzyılların gerisine savruluşumuzun da özeti bu sözler.

Haklar için verilen mücadeleler, kuvvetlerin tek elde toplanmasına direnç, geçmiş yüzyılların nostaljisi değil. Bir zamanlar krallıklar vardı, kralı gönderdiler, rejim değişti. Günümüzde hukuk gönderilip, başkan ve onun yasaları getirilmek isteniyor. Gün gelir, başkan gönderilir, hukuk getirilir. Kişiler geçici, kurumlar kalıcıdır.

Demokrasiye tutunup, tek kişiyi iktidar yapan rejimler oldu. Hitler bu yolla geldi iktidara. Şimdi Almanya’da Hitler yok, demokrasi var. Kişiyi var etmek kolaydır, ancak kurumların var edilmesi uzun süreçler alır. Türkiye hukuk devleti olmakta ısrar ederek çıkabilir bu sarmaldan. Unutmayalım, hukukun üstünlüğü siyasetin yanlışlarının frenidir.

Süreç, ibreyi kişiye çevirmişse, süreçten çıkış için hukuku beslemek zorundayız demektir. Hukukta toplanmak ve hukukun işletilmesinde ısrar etmek haklar alanını da korumak demektir. Ülkemizde hukukçulara çok iş düşüyor. Meclis’te kavga gürültü çıkarılan iç güvenlik yasasının insan haklarına aykırı yönlerini ortaya çıkararak hukuku geri çağırmak hepimizin ancak öncelikle hukukçuların görevidir. Siyasetin gölgelediği alanda öne çıkarılan yasa yapma keyfiyetinin önünü ancak hukuk kesebilir.

Türkiye kaygı katsayısı giderek artan bir yüksek tansiyon alanına girdi.

Siyasetin yanlışını hukukla düzeltmeliyiz.

Aksini düşünmek bile ürkütücü!…