Ana Sayfa Yazarlar Prof. Dr. Tülay Özüerman – Kuşatılmışlık!…

Prof. Dr. Tülay Özüerman – Kuşatılmışlık!…

300
0

İçinden geçtiğimiz süreci  tek kelime ile nasıl açıklayabilirim sorusunun yanıtını, 20 yıl önce okuduğum kitabın başlığından çıkardım. Fuller ve Lesser ‘in eserinin adı “Kuşatılanlar”… Bugün giderek daralan bir cenderede oluşumuzu anlatan duygunun nasıl yaratılabileceğine ilişkin senaryo da diyebiliriz.

          “…. Her türden harekâtın etkili olabilmesi için gereken istihbarat toplama, lojistik ve komuta kontrol yetenekleri Batı’nın (hepsinden önce ABD’nin) askeri kurumlarında bulunduğuna göre, Müslüman âlemi içinde barışı sağlama işi Müslüman devletlerine bırakılamaz. Ama bazı durumlarda, Batılı kuvvetlerin destek rolünü üstlenmesi ile, Müslüman kuvvetlerine ‘cephede’ önemli bir rol öngörmek uygun olabilir”.

          “Sisteme dahil etme politikası” adı altında, geliştirilen strateji, Türkiye’nin 1990 sonrası siyasetinin dönüşümünün de ip uçlarını veriyor: “… İslamcı partiler, çok geçmeden politik sistemde ‘normal perspektif’ içine çekilecektir; ….güçlü ve zayıf oldukları noktalarla, yanılgılarıyla, hatta yolsuzluklarıyla, onlar da tıpkı diğer partiler gibi olacaktır. Bu süreç Türkiye ve Pakistan’da yaşanmıştır aslında; bu ülkelerde İslamcı partiler, siyasal yelpazenin normal ve çoğu zaman da heyecan verici olmayan birer parçasıdırlar”…. denildikten sonra bir dipnot eklenmiş; Mart 1994 yerel seçimlerinde başlıca İslami parti olarak tanımladıkları Refah Partisi’nin gelecekteki inandırıcılığı üzerine yapılan yorumda, geleneksel laik Atatürkçülerin ciddi kaygılarından ve partiyi çetin bir sınavın beklediğinden söz edilmiş.

           İslamcıları değiştirmek, uzlaştırmak ve eğitmek üzere tasarlanmış olan” diye takdim edilen stratejinin yürütülmesinde, bazı  sorunların da olabileceğine dikkat çekilmiş; “…İslamcıların, hemen hemen herkes gibi, muhalefetteyken demokrasiyi destekleyeceği, ama kendileri iktidara gelince demokrasiyi ortadan kaldıracaklarıdır; bu formüle ‘tek adam, tek oy, tek tarih’ denir….. radikal partilerin ancak tedrici bir şekilde, adım adım bu sürece katılmasına izin verilmelidir. Yeraltında yasaklı bir konumda bulunurken çok güçlü protesto oylarıyla dev bir seçim kazanıp bir gecede sisteme girerlerse, neredeyse mutlak bir iktidar kazanacak…. onu paylaşmanın getireceği ‘ehlileştirici’ tecrübeleri yaşayamayacaklardır….”

           Bir de alıntı var: “…..Giderek küreselleşip bütünleşen bir ekonomi, dünya ölçeğinde bir ırk ayrımını andıran sosyal yapılar yaratmaktadır… Cesur yeni gezegenin ekonomisi, sanayileşmiş ülke yurttaşlarının yaklaşık yüzde 15-20’lik  bir kesimi dışında kalan herkes için nispi bir güvenlik sağlayabilir herhalde, ama hüsnü tabir kabilinden ‘gelişmekte olan’ diye tabir edilen ülkelerin kabaca üçte birinden fazlasını entegre edemeyecektir. Bu koşullarda insanların kitleler halinde, çok çeşitli fundamentalist programlara dayalı ilkel veya şiddete dayalı kimlik arayışlarına sığınmasına şaşmamak gerek. Ortada güçlü, birleştirici ve bir dereceye kadar da olsa onları koruyup gözeten bir devlet yokken, uluslar ötesi elitin mensupları değilken, kendilerini başka nasıl savunmalarını bekliyorsunuz ki?” diyor Susan George.

          Başka bir çarpıcı tespit; “Günümüzde açık bir demokratik meşruiyetten yoksun olan hükümetlerin hemen hepsi demokratikleşme yönündeki baskılara karşı koyacaktır. Bunlar, kendilerini iktidarı paylaşmaya, güvenlik aygıtı üzerindeki otoritelerini sınırlandırmaya, muhalefeti güçlendirecek reformlar ve kazanamayacakları seçimler yapmaya zorlayan politikalar karşısında, kendilerini tehdit altında ve zayıf hissederler. Mevcut yöneticilere muhalif olan hâkim sosyal gruplar bile, çıkar sağladıkları statükoda çok keskin değişiklikler getirecek bir politik dönüşümden korkabilir….. Batılı ulus-devlet anlayışı da bir çok devlet için ciddi bir sorun yaratmaktadır. Zira bunların  çoğunluğu ulus-devlet falan değil, karma etnik ve dini topluluklardan oluşmuş devletlerdir…. aktif ya da potansiyel ayrılıkçı hareketlerin tehdidi altında bulunmakta; azınlıklara ve insan haklarına yönelik ihlaller  nedeniyle sürekli  eleştirilmektedirler….”

               Yukarıdaki satırlar yeniden yorumlanmayı hak etmeyecek kadar açık. Birileri yazdılar ve sahneye koydular. Oyun ve oyuncular belli…

               Türkiye’nin demokratik düzenden koparılış, otoriter sisteme savruluş öyküsünün özeti de denilebilir.

               Dayatılan sonuçlarla ulus-devlet kimliğimizi terk edip yeni bir devlet çatısı altında toplaşmamızın neden istendiği ve bunun kimlerin işlerine yarayacağı, İslam ve İslam ülkeleri üzerinde bu kadar fazla kafa yormalarının sebepleri hakkında ip uçları çok.

               “Demokratik meşruiyetten yoksun  hükümetler ve çıkar sağladıkları statükonun değişmesinden korkan ‘sözde’ muhalifler” saptaması sürecin kontrolü açısından kritik değerde… Sürece saplanmanın da açıklayıcısı aynı zamanda…

                 “Yeni anayasa” dediklerini birileri çoktan yazmışlar ve elimize tutuşturmak üzere, İslam kartını (onların deyimi ile; Müslüman kuvvetlerine cephede önemli rol öngörerek -kimlikleri de kazıyarak, siyasetle ya da terörle-) kullanmaktalar. Bu arada, böyle bir sürece dâhil olmayı gerekçeleri ile açıklaması gereken muhalefet, “ülke darbe yasalarından arınmalı” bahanesi ile anayasa yapma sürecinin parçası olmakta… Hatta bir süre sonra lokomotifi olursa hiç şaşmayınız.

                Bu kuşatılmışlık duygusu içinde bizi nerede sözleştirecekleri de açık değil mi?

                Demokratik meşruiyeti olmayanı, yasa marifeti ile meşrulaştırarak, iktidarın kalıcılığını fiili olmaktan çıkarıp, yasa ile güçlü kılmak…

               Ne istediğimiz bize hiç sorulmuyor.

               Ancak, ne istememiz gerektiğini bize sürekli tembihleyen bir üst akıl var.

               “Yeni” dedikleri anayasa ile, içine itildiğimiz kuşatmanın planlayıcısı ve/veya parçası olanları güçlendirirken, biz ülke yurttaşları için içine itildiğimiz güvencesizliğin, sadece içinde yaşadığımız coğrafyanın sınır bölgelerinde değil, yaşamın her alanı için geçerli olacağını öngöremiyor olabilir miyiz gerçekten?

               Kuvvetler ayrılığı yerine kuvvetleri birleştirerek özgür olan topluluk var mı yeryüzünde?

               Bu kadar bilgi birikimi olan bir ülkede, üniversitelerin içinden geçtiğimiz şu süreci tahlil eden, sürecin tüm oyuncularını ve stratejileri tahlil/teşhis eden bilimsel toplantı ve çalışmalarla toplumun zihnini açması gerekmez mi? Neden sadece sürece servis yapan ünvanlılar konuşturuluyor TV’lerde? Unutturulan tüm nedenleri anımsamak ve sorgulamak için yeterince gecikmedik mi?

               “Ortada güçlü, birleştirici ve bir dereceye kadar da olsa onları koruyup gözeten bir devlet yokken…. ilkel veya şiddete dayalı kimlik arayışlarına sığınmasına şaşmamak gerek…” tespiti çok yakıcı…

                Nelerin yok edilmeye, nelerin var edilmeye çalışıldığı konusunda düşünmemiş olanları düşündürmek için…

 

——————————

Alıntılar için bkz. Graham E. Fuller/ Ian O. Lesser; Kuşatılanlar -İslam ve Batı’nın Jeopolitiği-, Sabah Kitapları, Çev. Özden Arıkan; İstanbul, Aralık 1996.