Ana Sayfa Yazarlar Prof. Dr. Tülay ÖZÜERMAN – Operasyonel süreç, aktörler ve rolleri

Prof. Dr. Tülay ÖZÜERMAN – Operasyonel süreç, aktörler ve rolleri

383
0

Türkiye’de bir süredir, iktidar olan parti üzerinden fiilen yürütülen “tek adam rejimi”nin alt yapısı oluşturulurken, bu konuda ısrarlı olan, “Gazi Mustafa Kemal’in uygulamalarında başkanlık rejimi vardır” dedi. Buna itiraz için siyaset bilimci ve hukuk bilgini olmak gerekmiyor. Ülkenin kuruluş koşullarının ortaya çıkardığı gücünü tek adamdan alan yönetimin  dayanağı, “kuvvetler birliği” esasına dayanan “Parlamenter Rejim”dir.

Bugün tüm zorlamalara karşın devlet yapısını ayakta tutan köklü bir kurumdur parlamentarizm. Ulusun iradesinin Meclis’te toplanıp belirmesi, 1921 Anayasası’nın ruhu ve işlevinin özetidir. Bu anayasanın getirdiği “meclis hükümeti” sistemini terk etmeden parlamenter sistemin özellikleri ile ikili bir yapıya sahip olan 1924 Anayasası, ne tam anlamı ile meclis hükümeti sistemi, ne de tam anlamı ile parlamenter sistem, ikisinin arasında bir rejim getirmiştir.

Atatürk’ün, egemenliğin kaynağını dönüştürmesi, Osmanlı hanedanlığı ile ulusu tanrısal yetkilerle donatıldığı savı ile yöneten tek kişinin irade ve buyruğundan kurtarması ve egemenliğin tek sahibi yapması sayesinde bugünkü Batılı ülkelerin kurumlarına sahibiz. Bu kurumları Batılı örneklerinde olduğu gibi, demokrasi ve özgürlükleri işletecek şekilde kullanamayışımız; bunun önüne engeller koyan, hala tekçi yönetimlerde ısrarlı olan ve keyfiliği, hukuki olana; sınırlamayı, sınırlanmaya tercih eden anlayışları durduracak  bir toplumsal gücü hala oluşturamayışımız nedeniyledir.

Cumhuriyet’in Atatürk’ün özlemi olan içeriğine kavuşması ve demokrasinin işlerlik kazanmasının ulusun iradesinin özgür olması ile mümkün olacağını biliyoruz. Ne ki, siyasette var olmanın yolu, özgürlüklerden çok, özgürlüklerin kısıtlanmasından, parlamentoda var olmanın yolu, partilerin önde gelenlerinin istekleri doğrultusunda tutum ve davranış almaktan geçiyor. Bugün tam da hükümet kurulurken, hükümetin bile özgürce kurulamayacağı, tek parti iktidarı süreçlerine sığınılarak anlatılmaya çalışılıyorsa, demokrasi ve özgürlükler adına kaygıların katlanması gerekmiyor mu?

Gazi Mustafa Kemal Atatürk şöyle diyordu; “Cumhuriyet ahlâkî fazilete dayanan bir idaredir. Cumhuriyet fazilettir. Sultanlık korku ve tehdide dayanan bir idaredir. Cumhuriyet idaresi faziletli ve namuslu insanlar yetiştirir…. Sultanlık, korkuya ve tehdide dayandığı için korkak, alçak, sefil ve rezil insanlar yetiştirir. Aradaki fark bunlardan ibarettir.”…. “Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir.  İcra kuvveti, teşriî selahiyeti milletin yegane mümessili olan Mecliste tecelli etmiş ve toplanmıştır.  Bu iki kelimeyi bir kelime  İle  özetlemek  mümkündür: Cumhuriyet“…. “Cumhuriyet rejimi demek demokrasi sistemi ile devlet şekli demektir. Biz Cumhuriyeti kurduk, Cumhuriyet 10 yaşını doldururken demokrasinin bütün icaplarını sırası geldikçe koymalıdır”…

Hala demokrasinin icaplarını yerine getirememiş olmamız bizim sorumluluğumuz. Bugün Meclisi oluşturanların iradesinin miletten (kendilerini seçmek zorunda bırakılan seçmenlerden mi, kendilerini listelere yerleştirerek seçtirenlerden mi?) yana olabileceğini düşünmüyorsak, böyle bir Meclis’in hazırlayacağı anayasanın özgürlükleri getirmeyeceğini de biliyoruz demektir.

Türkiye’de siyasetin kurgusunun içine sıkıştırıldığı parantez deşifre edilip, kaldırılmadan değiştiremeyeceğimizin de bilincindeyiz. Bizlerin söylemleri ve öngörülerini dikkate almayanlar için, G-20 zirvesine damgasını vuran Putin’in: “IŞİD’e 40 ülkeden finansal destek sağlandığı, bunların içinde G-20 ülkelerinin de olduğu” iddiası ve Alman ana muhalefet partisi Sol Parti’nin,  parti meclis grubu başkanı Sahra Wagenknecht’in genel kurulda yaptığı konuşması ip ucu olabilir:   “Mültecilerden bahsedip, savaşları, insansız hava aracı terörünü ve silah ticaretini es geçmek olmaz”.  Wagenknecht,  iltica hareketlerine öncelikle Batılı ülkelerin politikalarının yol açtığını ve iltica hakkını sınırlamakla, kota uygulamakla ve tel örgüler çekmekle iltica sorununun çözülemeyeceğini söyleyerek şu tespiti yapmış:  “ABD ve Avrupalı müttefiklerinin “insani müdahale” kisvesi altında başlattıkları savaşlar Afganistan ve Irak’ı harap etmiş, IŞİD ve Taliban gibi örgütlenmelerin ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır. Suriye’deki iç savaşın üzerine de körükle gidilmiştir.” Batı’nın Ortadoğu politikası değişmeden mülteci krizinin sona ermeyeceğini savunurken, haklı değil mi?

           Bir diğer ip ucu; Suriye’nin kuzey sınırının 75 kilometresinin kapalı olduğunu belirten, ABD Dışişleri Bakanı Kerry’nin sözleri; “kalan 98 kilometrenin de kapatılması için Türklerle operasyon yapacağız” diyerek, (Türkiye ile /Türkiye üzerinden/Türkiye’ye…. Nasıl yorumlarsanız!…) operasyon yapacaklarını söylemiş…Eklemiş: (IŞİD’e karşı) “Bu mücadele Irak ve Türkiye üzerinden yüzlerce milyon dolar kazandıkları petrol kaçakçılıklarını engelleyene kadar devam edecek” demiş… Gelinde Clinton’un Türkiye’de iş adamlarına seslenirken söylediği; “Türkiye 21. Yüzyıla şekil verecek ülkedir” sözünü anımsamayın… İş adamlarımız alkışlamıştı; bizim yorumumuz; “21. Yüzyıla Türkiye üzerinden ve Türkiye ile şekil vereceğiz diyecek hali yoktu ya!…” olmuştu… ABD ile tespitimiz de; “güvenliği ben oluştururum, ya da bozarım… mesajını vererek hepimizi güven(lik)siz bir ortama sürüklediği idi… Bu plan yürüyor… Türkiye ile ve Türkiye üzerinden… Türkiye ile dolayarak ve Türkiye’yi dolayarak…

Ülkemizdeki aktörlerin rollerini de bu kıskaçtan okumak gerekiyor. Laikliğe meydan okumayla başlayan  “açılım süreci”,  24 yıl önce millete meydan okuyanı yeniden Meclis’e taşıyıp, millete meydan okutmakla kalmayıp, milleti ona maaş ödemeye mahkum ediyor… Devleti, anayasayı, yasaları, kurumları, milleti hiçe sayarak sadece “Türkiyeliyim” dedirten süreç kime hizmet ediyor, yukarıdan aşağıya, aşağıdan yukarıya okuyarak bulmacayı çözebiliriz aslında… Ülkemizde aktörleştirilenleri ve rollerini sadece kendi içimizden değil, uluslararası sistemin aldığı yeni biçim ve başat ülkelerin hedefleri üzerinden okumamız gereğinden söz ediyorum.

Ve… Millet, seçemez hale getirilir, seçtirilirse… Seçilenin adı, milleti de yok saydığı için vekil olur… Ama kimin vekili olur?!… Sürecin aktörlerini ve uzantılarını düşünmekte geç kalmadık mı? Hele bu tepkisizliğimiz… Bu anlatılır ve anlaşılır gibi değil!… Normalleşme dedikleri bu olsa gerek… Normalin dışına çıkılışa ses çıkaramaz hale getirilmek?!… Normali savunanları oyun dışı bırakıp, anormalmiş gibi göstermeye çalışmak… Neden Fransa’nın 11 Eylül’ü üzerine yazmadığımı soranlara, aslında yazdım, satırları okursanız, bulacaksınız… diyerek noktalamış olayım.