Ana Sayfa Yazarlar Prof. Dr. Tülay ÖZÜERMAN – İllüzyon

Prof. Dr. Tülay ÖZÜERMAN – İllüzyon

321
0

Akıl sınırlarımızın zorlandığı süreci daha iyi açıklayacak başka kelime var mı?

Sandık sonucu analizi yaparken, yeniden iktidara tek başına gelen partinin aldığı oy oranını haklı çıkarmak için kırk dereden su getirenlere bakınca, sandığın tek parti  iktidarını meşru kılmak için tek başına yeterli bulunmadığı anlaşılıyor. Sonuç üzerinden meşruluk yaratma çabası AKP’nin kaderi haline geldi adeta…

Algımız üzerindeki baskıdan sıyrılıp, fotoğrafın tümüne bakınca, nereden gelip, nereye sürüklendiğimizi ve sandıktan çıkan sonucun aslında sürpriz olmadığını daha  net görebiliriz.  Daha önce defalarca yazdığımızı yineleyeceğim;  “seçimle yerleşiyorlar”… diyordum.  Bunu düzeltmeliyim; “sandıkla yerleştiler/yerleşiyorlar”…

Seçim, yani “tercih hakkı”,  iktidarın değişme olasılığının olduğu rejimlerde var.  Türkiye’de ayar verilmiş (operasyonlarla zayıflatılan) muhalefet ve baskı altındaki medya ile özgürlüklerin askıda olduğu bir iklimde kuruluyor sandıklar.

Sürekli iki koldan (Başbakanlık ve Cumhurbaşkanlığı) iktidar lehine dolaylı ve dolaysız propaganda yapılırken, TV’lerde sürekli iki yüzün konuşmalarını kesintisiz, muhalefetin sesinin ise nokta atışı yapılan kesitlerle aktarıldığı eşit olmayan koşulları göz ardı etmeyelim.

Ayarlı muhalefetin sadece yakındığı ama kendi haklarını bile kollayamadan, topluma vaatlerini sıraladığı tuhaf iklim yanında, beş aydır seçimden çok konuştuğumuz artan terörün yarattığı üzüntü ve travmayı da atlamamalıyız…

Fotoğrafın tüm yüzünü bir yazıya sığdırmak olanaklı değil.  “7 Haziran seçimleri kime yaradı?” sorusundan  hareketle, bir yüzünden bakarak tahlil yaparsak, aklımız biraz olsun açılabilir:  Seçimin/seçimlerin asıl galibi, varlığını AKP’ye borçlu olan HDP’dir.

7 Haziran seçimi öncesinde AKP’ye ve AKP’nin eski başkanına kafa tutarak, sol kesimin idolü haline getirilen ve genç, sempatik  olarak tanımlanan başkana TV’lerin teveccühü çok fazlaydı. “Seni başkan yaptırmayacağız” diye bağırıyordu… Demokrasi mesajları veriyordu… Böylece – son iki seçimde bağımsız vekillerle parlamento içinde grup kuracak sayıyı çıkarabilen hareket- %13.12 oy  ile  80 vekil çıkarınca sorgulamadık… % 16.29 oyla 80 vekil de MHP’nin payına düşmüştü… Bu oranla MHP üçüncü parti olmuştu!…

1 Kasım seçimi öncesi artan terörle birlikte, AKP’nin hedefine yerleştirdiği bu hareket, henüz kesinleşmemiş rakamlarla şimdi % 10.76 oyla 59 vekile sahip… Kıstırıldığı yerde, uzlaşmazlıkla suçlanarak algı yönetimi ile aleyhte propagandaya hedef olan MHP % 11.90 oyla 40 vekil çıkarabiliyor…

Vekil sayısı azalmış ancak  parlamentoda  üçüncü parti olmuş bir HDP gerçeğimiz var artık…

AKP, 2011’de 49.83 ile 327 vekil;  7 Haziran’da %40.83 ile 258 vekil, 1 Kasım’da % 49,49 ile 317 vekil çıkarmış… Bir anlamda 2011 ayarlarına  (destekçileri fabrika ayarı diyorlar ya hani…işte o… ) geri dönmüş, ancak partinin hala başkanı gibi algı ve kabul gören Erdoğan’ın aldığı oy oranı ve sandalye sayısı geçilememiş… Partinin emanetini elinde tutan, sandalye olarak başarı çıtasını yükseltemese de emaneti oransal olarak korumuş… (Parantez içinde vereceğim CHP ise, operasyon sonrasında  % 25 bandında oy oranı en istikrarlı (!) parti konumunda… Sadece zaman içinde, moda terimle fabrika ayarlarından uzaklaşan parti imajı vererek yerini koruyor.  Atatürk ve ilkelerine mesafesi azaltılarak, biraz HDP’ye kanat gererek, bir tutam AKP söylemleri ve sağdan yalpalayıp, sol olduğu iddiasına tutunarak, birbirine iliklenmişler sisteminin koruyuculuğunu üstlenerek  yaşamını sürdürme gayretini öne almış görünüyor. Parti ve ilkeleri yok ama ortada adı CHP olan bir kurum var. Bağımızı hala kökleri ile kurduğumuz ama köklerine bile sahip çıkamaz hale gelmiş, kurumsal çözülüşün hızlanmasına engel olacak yerde, anayasanın değişmez maddelerine varıncaya kadar her konuya açık hale getirilmiş bir kurum. Türkiye’nin başkalaşmasına karşı durmak yerine, katalizör olmayı seçerek, iktidar olma  idealinin yerine, koalisyon olmaya rıza gösteren, kabullenici olmayı seçmiş ve biz nerede hata yaptık diye sorgularken, hala fotoğraftaki yerini doğru tahlil edemeyen bir beyin takımına sahip…..)

HDP’ye geri dönelim…

2009’da bağımsız 19 vekilleri vardı, bağımsız seçilen Ufuk Uras’ın katılımı ile 20 vekille BDP etrafında Meclis’te grup kurdular. 2011 seçimlerine parti olarak değil, bağımsız vekilleri aday göstererek katıldı… % 6,57 oyla 35 bağımsız vekil çıkarıldı. Parlamento içinde 29 vekille grup kurdu… HEP, DEP; HADEP…. BDP ve şu anki adı ile HDP, ayar verilerek sistemin partilerini geriye iterek, yeni kodlu Türkiye’nin sistem partisi haline  getirilmiş oldu. Daha dün, “seni Başkan yaptırmayız” diye bağıranlar, 1 Kasım seçimi sonrasında ilk açıklamalarında Başkanlık sistemi dahil anayasa konusunu konuşacakları açıklamasını yaptıklarında şaşıranlara şaşarak, önümüzde anayasa üzerinden yürütülecek tartışma sürecinin noktalanmasında, en büyük payın bu partiye düşeceğini öngörebiliriz.

Demem o ki; anayasa değişikliği ve anayasa yapmak için artık HDP ve AKP oylarının toplamı ilginç… 317+59= 366… 1 kişi bulmak zor mu? Değil…  Olmasa da olur; ikinci turda 330 sayısı da yeterli… Çözüm (çözülüş) sürecinin, hedeflenen başarıya doğru ilerlemesinin önünde kurumsal engeller aşılmış görünüyor.

2002 öncesindeki Türkiye’den uzaklaştığımızı Davutoğlu tek cümle ile özetledi. 3 Kasım için, “AKP devriminin yıl dönümü” dedi… Bunun anlamı açık değil mi? Sıra devrimin kurumsallaştırılmasına geldi. En büyük desteği alacakları partiye ayar vererek  birlikteliklerini sürdürmelerinin adı da konuldu: “Milli birlik ve kardeşlik süreci”… Ülkede ayrılıkçı, etnik hareketin kurumsallaşmasında mimar olanların bu sürece “milli” demesi ayrı bir ironi…

Yukarıda anlatılan, sürekli isim değiştirerek ve zamana yayılarak partileşen bir hareketin mimarlarının “çözüm” “süreç” “barış” “demokrasi”  dediklerinin ne olduğunun ve bizi nereye getirdiğinin özeti bu satırlar.

Anayasada milli birliğimizin temelini oluşturan  ilk üç maddenin değiştirilip, başkanlık sistemine geçilecek sürecin şimdi konulan adı  ile; “birlik ve kardeşlik” -hem de “milli”- üzerine sonra yazabilir miyiz? Bir kişiyi tüm kurumların üzerine çıkarma gayretlerine bakınca; “başkanlık” değil ama “sultansı” olacağı kesin olan süreçte, düşünce ve ifade özgürlüğünün sınırlarının genişlemeyeceği de kesin!…

Yorumlamalarını birinci gelen partiyi hoşnut edecek şekilde yapma gayretinde olanların zoraki çabalarına gerek kalmadan, kısa bir sandık sonucu özeti verelim:

“Ne sihirdir ne keramet, SEÇSİS sistemi alamet…”

Bu arada taraf olmazsa, bertaraf olacağından artık iyice emin hale getirilen medyanın algıların yönetilmesindeki katkısını küçümsemeyelim!… Hala çabalıyorlar… “Yalan söyle, nasılsa inanan olacaktır” bu süreci gelecekte en iyi açıklayacak slogan…

Oy oranları ile parlamentodaki temsilci sayısı arasındaki orantısızlık, yani seçim sisteminin adaletsizliğini unutmayalım.

Borç, işsizlik, yoksulluk, enflasyon, baskı, terör katlanır, adalet azalırken, tüm bunlardan halkı hoşnut edip, yeniden iktidara gelebilen tek örnek olarak tarihe geçti AKP!… Ülkeyi yönetmede başarısız, ancak seçimleri yönetmede çok başarılı!…

Ya bundan sonra? İllüzyon sürecek mi!…  Doğruları söyleyeni ne dinleyecek olan var, ne de doğrulara itibar!… İnandırmak isteyen ve inandırılanların etki alanı genişletildikçe, “doğru budur” diyenlerin aklı sorgulanıyor bu tuhaf illüzyon ortamında…

Çıkış mı dediniz: CHP’nin kuruluş ilkelerine bir an önce geri dönmek!…  Bu konu ayrı bir yazıyı hak ediyor. Şimdilik bilinmesi gereken tek şey: Partinin aldığı oyların parti yönetim kadrosuna değil, partinin kurumsal kimliğine verildiğidir.

Oylar Kılıçdaroğlu ve adaylarına  değil; Atatürk’e verildi…