Ana Sayfa Yazarlar Kuşdili Çayırı

Kuşdili Çayırı

423
0

Dün (30 /07/2015 Perşembe ) CHP ve Kadıköy halkının müşterek tertipledikleri Kurbağlıdere protestosu için bir Kadıköylü olarak Yoğurtçu Parkındaydım.

Aman Allah’ım ne berbat bir kokuydu ağzımızı burnumuzu kapatan uyduruk maskeler nafileydi.

Buraya gelince mutlaka polislerin kullandığı gaz maskeleri ile gelmeliydi diye düşündüm.

Kokudan midesi bulanan mı ararsınız, öğüren mi, maske denilen bez parçasının içine kolonyalı mendil mi koyanlar mı ararsınız hepsi mevcuttu.

Bende öyle yaptım maske altına kolonyalı mendil koyarak nefes almaya çalıştım.

Dere derelikten çıkmış adeta bir bok çukuruna dönmüştü.

Civardaki evlere baktım, Allah yardımcıları olsun dedim.

***

15 sene kadar önce parkın yan tarafındaki evlerden birisinde oturuyordum.

O zamanlar bu kadar pis kokmuyordu ama bazı lodosla birlikte rahatsız edici koku yayıyordu yine.

Koku bir yana camları açmak mümkün olmuyordu.

Neden mi, sivrisinek kaynıyordu da ondan.

Bir fokurdayan kapkara olmuş dereye bir de parkın içine baktım.

Ne dere, nede park benim çocukluğumdaki gibi değildi.

Ey gidi yıllar ey!

Park, o zamanlar bir ormanı andırırdı.

İçeride büfe filan yoktu simitçiler, seyyar limonatacılar, elma şekeri satan satıcılar gezerdi.

Doğal bir sit alanı gibiydi.

Birkaç bekçisi vardı parkı onlar temizlerdi.(Belki o zamanın belediye çalışanlarıydı bilemiyorum.)

Kısacası şimdiden çok farklıydı.

Ha, şimdi içinde bir çay bahçesi açılmış o iyi olmuş. Tost filan ne ararsanız var.

Ama bu koku var ya insana bir şey yedirmez zira iştahınız kapanır.

***

Yoğurtçu Parkı ve Kuşdili Çayırı benim için çok önemliydi.

Çocukluğum oralarda geçmişti.

Bir an gözlerim doldu anılara kaptırdım kendimi.

Çilek sokakla başlayan hayatım sinema şeridi gibi geçiverdi gözlerimden.

Kaybettiğim aile büyüklerimi özlediğimi hissettim bir an.

O yıllar televizyon filan yoktu radyo ve komşuluklar vardı.

Öylesine komşuluklar ki Ermeni’si Rum’u, Alevi’si, Acem’i Kürt’ü Türk’ü herkes birbiriyle akraba gibiydi.

Benim de Surpik ile Silva diye arkadaşlarım vardı.

E, bu kadar derinlere dalınca Kuşdili Çayırından bahsetmemek olmaz tabi.

Orta Okula her gün o çayırdan, sonra dere üzerinde olan tahta köprüden geçerek giderdim.

Eve dönüşümde yıllar önce yazdığım ama bir türlü kitaplaştıramadığım dolabın bir köşesinde duran romanımda Kuşdili Çayırını nasıl anlatmışım diye merakla bulunduğu yerden aldım.

Kuşdili bölümünü açtım ve bakın neler yazmışım.

                                                 Kuşdili Çayırı

İlkbaharla birlikte Kuşdili Çayırı, yemyeşil çimenleri,  yeşillikler arasından fışkıran renk, renk yaban çiçekleriyle, gelincikleriyle, papatyalarıyla göz alabildiğine, nefis bir panoramik görüntüye bürünürdü.

Çayırın hemen yanı başından geçen, Yoğurtçu Parkı’na kadar uzanan oradan da Kalamış Koyu ve Moda’ya uzantısı olan Kurbağalı Deresi’nin iki tarafında asırlık kocaman ağaçlar vardı…

Çamlar, palamut, atkestanesi, ıhlamur ağaçları ile küçük bir ormanlık gibiydi çayırın bu bölümü…

Ağaçların altlarında sofralar açılır, dallarında salıncaklar kurulurdu.

Derenin berrak sularında, taşların arasına kavun karpuz gibi yiyecekleri soğusun diye bırakırlardı. Şırıl şırıl akan su seslerine kuşların cıvıltıları karışırdı.

İlkbahar ve yaz aylarında çayır öylesine kalabalık oluyordu ki, biraz geç kalanlar oturacak yer bulmakta güçlük çekiyorlardı.

Çayırın Söğütlüçeşme girişinin hemen yanı başında bulunan Mahmut Dede Türbesini ziyarete gelenler de vardı.

İstanbul’un çeşitli ilçelerinden, hatta başka kentlerden bile gelenler oluyordu. Türbede adaklar adayıp dualar ediyorlardı.

Bazıları mumlar yakıyorlar, bazıları da türbeyi çevreleyen demirlere çaputlar bağlıyorlardı.

Dondurmacısı, baloncusu, keten helvacısının yanı sıra fotoğrafçısı bile vardı bu çayırın…

Kuşdili Çayırının aynı isimde bir de, yazlık sineması vardı.

Sinema çayırın batısına düşen Çukurbostan’ın bitiminden sonra caddede Kuşdili Karakolu’nun yanı başındaydı hemen.

Bu yazlık açık sinema da bazı şöhretli sanatçılar konserler verirlerdi. Bilet almaya parası olmayanlar veya beleş dinlemek isteyenler parkta oturup konseri dışarıdan dinlerler, tezahürat yaparlardı.

Bayramdan bayrama ise, çayırın bir bölümü bayram yeri olarak kullanılırdı. Dönme dolap, kayık salıncaklar kurulurdu.

Ayrıca her sene iki direk üstüne gerilen çelik tel üzerine ip cambazları ellerindeki kocaman denge sopalarıyla altlarına koruyucu ağ germeden 10 metre yukarılarda çeşit çeşit tehlikeli gösteriler yapıp insanların yüreklerini hoplatırlardı…

Kukla gösterileri, çadır tiyatroları, velhasıl ne ararsan bu çayırda vardı.

Eğlence panayırı olurdu adeta.

Kuşdili Çayırı, Kadıköylüler için tanrının bir armağanıydı sanki. Hafıza Hanım da etrafına komşularını toplar, torunları ve diğerleri ile haftanın bir iki gününde dere kenarında sofra açarlardı.

Çocuklar derenin kıyısında buz gibi sularına ayaklarını sokarlar, kâğıtlardan yaptıkları sandalları yüzdürürler, uçurtmalar uçururlardı.

Erkek çocuklar geceleri futbol oynarlardı, bu çayırdan sonradan nice meşhur olan futbolcular çıkmıştı.

Gelen baharla birlikte canlanan tabiat etkisini insanlar üzerinde de gösteriyordu sanki. Canlılık, neşe ve hareket oluyordu tüm insanlarda. Kötü olan şeyler geride kalan kışla beraber yok oluyor, gerilerde kalıyordu sanki…

Sanki bedenlerde, düşüncelerde olan iyilik, güzellik tohumları tabiatla uyanıyor filizleniyordu.

Emine’ler   denize gidecekleri zamanlar da, çayırdan dere ağzına kadar (Dere sularının  Kalamış Koyu ve Modaya  açıldığı alan) yürürler, oradaki kiralık sandallardan  birini ,kalabalık  olurlarsa iki tanesini  sandalcı  Dursun ‘dan  kiralarlardı.

Bazen Kalamış ‘ta bazen de Moda’da yüzerlerdi.

***

Kurbağalıdere, Fikirtepe, Kızıltoprak, Feneryolu ve Bahariye semtlerinin arasında yer alan bölgeye adını veren, 67 bin 680 metrelik uzunluğuyla Kadıköy çevresinin en uzun deresidir.

Kayışdağı eteklerinden başlayarak Moda’ya kadar uzanan bir güzergâhı takip eden Kurbağalı Dere’ye; Sazlıdere, Acısu Deresi, Ayvacık Deresi ve Kargadere gibi sayısı onun üzerinde küçük dere de bağlanır.

Kurbağalıdere 1700’lü yıllardan sonra çevresi geniş yeşil alanlarla kaplı, çoğunlukla şehzade ve paşa konaklarının bulunduğu cennete benzeyen bir bölgeymiş.

Tabi biz o yılları bilemeyiz ama bizim zamanımızda da derenin kenarlarında çay bahçeleri gazinolar vardı.

İşte böyle cennet gibi bir yeri yok ettiler.

Önce Salıpazarı oldu daha sonra pazarı kaldırıp beton döktüler araba mezbahası gibi otoparklar yapıldı.

Güzelim mesire yerimizi yok ettiler.

Topbaş yürüyüş yerleri yapmış parkın oradan Moda’ya kadar ama kokudan geçilmiyor.

Dereyi senelerdir temizlemediğinden Dereye şimdi Topbaş deresi diyorlar.

Sanırım Topbaş Kadıköy’den oy alamadığı için intikam alıyor.

Senelerdir el atmamasının başka ne sebebi olabilir ki?

 

Not: Şu sıkıntılı günlerimizden nostaljiye yönelmek belki biraz olsun hepimize iyi gelir diye düşündüm.