Ana Sayfa Yazarlar Prof. Dr. Tülay ÖZÜERMAN – Tırmanış ve fren…

Prof. Dr. Tülay ÖZÜERMAN – Tırmanış ve fren…

404
0

Gazeteciye saldırı üzerine verilen demeçlere ve içine sürüklendiğimiz durumun vahametini hala anlamayanların, yakın durdukları zihniyet ve kişilere göre düşünmeyi sürdürdüklerine bakınca, gelecek yakın/uzak süreçten ürkmemek elde değil.
Türkiye’de siyasetin ayrıştırıcı dilinin bizi getirdiği yer; karışıklık, husumet, hesaplaşma, çirkin sataşmalar, seviyesiz tartışma ve karalamalar, suç isnat edilenin korunması, suçsuza suç giydirilmesi…. gibi saldırganlığın her alana hakim olduğu, adalet duygumuzun iyice zedelendiği kaotik bir ortam.
Topyekûn bir bozulma hali bu.
Her alanda olumsuz tırmanışlar var.
Ekonominin dip yapması ve gelir dağılımındaki adaletsizlikle yoksulluk sınırına dayananların sayısı arttıkça (Türkiye’de en zengin yüzde 10’luk kesim ile en yoksul yüzde 10 arasındaki gelir uçurumu 12.6 kat), orta gelir diliminde yer alanların sayısı azaldıkça, lüks artıp, borç katlandıkça… özetle AKP’nin yoksullaştırarak yönetme politikalarının sonuçları ortaya çıkmaya başladıkça, bizi bir arada tutan değerleri bir bir tüketip, güvence sağlayan kurumlara güvenimizi yitirdikçe, AKP öncesinde dile getirdiklerimizden farklı talepler gündeme gelmeye başladı. “Basın özgürlüğü” de bu taleplerin içindeydi. Şimdi bırakın özgürlüğü, basının çeşitli biçimlerde saldırıya uğramasının durdurulamayışından yakınır hale getirildikçe, talepler de yön değiştirip, kınamaya dönüşüyor.
Terör sadece canlarımızı almıyor aramızdan, her alanda olumsuz tırmanışları da örterek kolaylaştırıyor. Ülkemiz sürekli şoklarla yönetildiğinden, topluma dönüp bakmak kimsenin aklına gelmiyor. Terör, işsizlik, yoksulluk, yolsuzluk, kadın cinayetleri, suç ve suçlu sayısı, dolar başta olmak üzere döviz ve bağlı olarak enflasyon tırmanışta…
Bu girdaptan nasıl çıkılır? Buna kafa yormak yerine, taraf olmayı seçerek bertaraf olmaktan kurtulacaklarını zannedenlerin sayısı artıyor.
Baskıların doğrudan olması gerekmiyor.
Dolaylı baskı çok daha etkili bir yöntem.
Saf değiştirmeler giderek çoğalıyor. Öyle ki, Atatürkçü olduğunu her fırsatta dile getirerek, belli bir kesimin sempatisini toplamış olan bir yayıncı, CHP’nin seçim programının açıklanmasından sonra yaptığı yorumda, “ağırlığı ekonomiye vermişler diyerek” övüyor ve CHP’nin önceki süreçlerde “laiklik” gibi…. kavramlardan söz edişini yererek, sürecin dayatmalarına teslim oluşu adeta alkışlıyordu. Kendisi Atatürkçü(!) ama, laikliğin rejim açısından öneminin farkında bile değil!…
Ekonomik veriler ortada iken, olası bir iktidarda (!) CHP’nin ekonomik vaatlerinin kaçta kaçının karşılanacağı meçhul; yoksulluk giderek yazgıya dönüşmekte, üretmeyen ekonomide yoksulluğun paylaşılması kader olarak dayatılıyor.
Ülkenin bu duruma getirilişinin hesabını sormak yerine, “başka seçenek kalmadı, AKP ve CHP koalisyona gidecek” fikrinin alttan alta yaygınlaştırılmasında baş rolü, kendilerini Atatürkçü olarak etiketleyenlerin ve laiklik eleştirisi yapanların oynadıkları bir sayfa açıldı.
CHP’nin AKP ile koalisyon kurma hazırlıklarının, temel ayrışma konularına yanaşmayan tutumla sürdürüldüğü söylemi giderek yaygınlaştırılıyor.
AKP’nin anayasa yaparak fiilen yaratılan durumu meşrulaştırma isteği malum.
Yenilendiği övgüsü ile önceki söylemleri törpülenen CHP’yi istedikleri anayasa değişikliğine ortak edecekleri bir formülün yaşama geçirilmesi için algı yönetimi başlatıldı.
CHP kurmaylarının da bu beklentiye uygun temkinli yaklaşımları da dikkat çekici.
Ekonomi için kısa vadede bir çözüm mümkün değil. Ancak rejim üzerindeki tehdit çok daha vahim. Tam da bunu göstermesi gereken süreçte, sürüklendiğimiz yere kilitlenen bir partinin alternatif olmak ve hesap sormak yerine, ortaklık içinde yer almak üzere seçime gidiyor havasının verilmesine rıza göstermesi, muhalif seçmende büyük tepkiye yol açar.
Taraf olmanın sınırı, ucu bucağı yok; rejim karşıtlığı da tırmanışta… Ancak rejime sahip çıkması gereken kurumlar ve kişilerden ses yok. Öyle ki bir firma, çalıştıracağı kadın elemen için verdiği ilanda tesettür şartını getirmiş… Bir dostum “neden üniversiteler suskun” diye sorduğunda, “daha önce cesaret aldıkları bir muhalefet vardı, operasyonlardan sonra muhalefet yumuşatıldıkça ve CHP’nin içine parti ideolojisini benimsemeyenler doluştukça, o cesaret de kırıldı” yanıtını verdim. Şimdi AKP ile koalisyon olasılığı güçlü bir parti imajı yaratılmakta. Durum daha vahim. Oysa tüm eleştiriler, ekonomiye odaklı.
Rejim üzerinde tehdidin anayasa değiştirme noktasına dayandığı bir süreçte, böyle bir tehdit yokmuş gibi davranmayı yeğleyen bir muhalefet seçimlerde ne kadar destek bulur dersiniz?
Türkiye’de ekonomide yaratılan travma elbette çok önemli ama tırmandırılan sorunlar ekonomiden çok, ekonomi aracılığı ile yürütülen siyasetten kaynaklı. Demem o ki; rejim değişikliğinin alt yapısı fiilen hazırlandı, yaratılan kaos bu yapının anayasa ile meşrulaştırılmasını dayatmaya yönelik. Tam da bu süreçte, toplumu uyarma görevi en fazla CHP’ye düşmez mi?
Ekonomideki kötü gidişin hesabını sormak yerine, olası bir koalisyonda vebali paylaşmayı mı seçecek?!…
Koalisyon için seçimlere gidiliyor algısının tırmanışını durdurarak yola çıkmalı ve rejimin temel duvarlarının yıkılmasına karşı set oluşturacağını yüksek sesle dillendirmeli CHP.
Laiklik bir ayrıntı değil. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin omurgası ve o çok dillendirilen ve giderek uzaklaştırılarak otoriter rejimin kucağına itilişimizde katalizör rolü oynayan “demokrasi”nin olmazsa olmazı.
CHP, AKP’nin rejim tasarımına rezervlerini dillendirmeden seçimlere giderse, ekonomi ile ilgili vaatleri yeterince inandırıcı bulmayanların tepkilerini frenleyemez. Türkiye’nin her alanda kendisini hissettiren olumsuz tırmanışı durduracak bir frene ihtiyacı var.
CHP, AKP’nin dümen suyuna girmek yerine, fren olacağı umudunu verse, oylarında patlama olacaktır.