Ana Sayfa Yazarlar Özgürlük yok, “seçim” verelim!…

Özgürlük yok, “seçim” verelim!…

389
0

Bakan Müezzinoğlu’nun Bursa’da şehit cenazesinin “başkan seçmiş olsaydık bunlar başımıza gelmeyecekti”(!) dedikten sonra, kafasına bozuk para ve pet şişe yağdırılarak yuhalanması, korumalarca  önce bir dükkana, sonra belediye binasına kaçırılması ve bunun tüm medya tarafından toplumla paylaşılmaması süreç ve milletin sürece bakışının ve bir yer edinmişlerin yerlerini koruma kaygısı ile siyaseti her zemine taşıma telaşlarının bir özeti adeta.

“Başkanlık sistemi” toplumun bir talebi değil. Rejim değişikliği, iktidarı hiçbir şekilde bırakmayan AKP’nin özlemi ve bunun ilk ayağı olan Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesini hukuktan dolanarak başardılar. Şimdi de, seçim hükümeti kurulması sürecinde muhalefeti hukukla dolamaya, onları seçim öncesindeki kendi iktidarlarına ortak edemeyişlerini anayasaya aykırılıkla açıklamaya çalışmaktalar. Hukuktan dolanarak ve hukukla dolayarak; hukuku kılıf edinerek gelinen yer “fiili” oluyor. “Rejim fiilen değişti” ifadesi de, artık “hukuk dışındayız” demek oluyor…  Malumun ilanı da diyebilirsiniz…

Siyaset bitti, geriye partiler kaldı ve kişisel beklentilerle partilerde yer alanlar çoğunluğu oluşturmaya başladı. Seçimle umutlanan toplumun umutları sandıklara gömüldükçe, birilerine yaranarak yer edinmek ve yerini korumak isteyenler siyaset adı verilen sahneyi doldurur oldular.

Seçim, tercih yapılabilecek, fikirlerin özgürce ifade edilebildiği serbest ortamları gerektirir. İktidarın değişebilmesi ihtimalinin ortadan kalktığı, muhalefetin görüntünün ötesinde bir işlevi üstlenemediği rejimlerde seçim; kamuoyunun iradesini sandıkla baskılama ve iktidarı koruma aracıdır. Seçim adı altında, sandığı getiren ve sandıktan çıkmak için her türlü önlemi alan bir irade vardır.

Türkiye, AKP marifeti ile sistem partilerinin zamana yayılarak eritildiği bir süreçten geçmekte… CHP ve MHP’nin doğrudan kaset operasyonları ile sarsıldıkları süreç çok uzak değil… Partilere her bir seçimde ayar verilmekte. Sistem partileri, zaman içinde temel ideolojisinden uzaklaştırılarak, açılım kıskacının içine çekilmekteler.

AKP ve HDP, rejimin dönüşüm sürecinin temel aktörleri ve “açılım” onların zıtlaşıyor gibi paslaşmaları ile hız alıyor. “Rejim fiilen değişti” ifadesi, bunun hukuki kılıfı kaldı, onu da zaman içinde çözeceğiz anlamına gelmekte.

Meclis var, ancak işletilemiyor. Ortada sadece ince hesaplarla isimleri tek tek belirlenenlerden oluşan bir hükümet tasarımı var…

Partilerin diyaloğu, diyalogsuzluk üzerine kurulu. Seçimlerle oyalanmamız bu yüzden kolaylaşıyor.

Tabloya geri çekilip bakınca, bir tasarım üzerinden seçime doğru yol aldığımızı daha net görebiliyoruz.

Seçimle bu tablo değişir mi? Değişirse kimin lehine değişir?

Elbette oyunu kim kurduysa onun lehine olacaktır. Muhalefetin ortak akılla üretilen stratejilere gereksinimi var. Oysa bırakın birlikte hareketi, kendi içlerinden ayrışmaktalar.

AKP’nin gitmeme stratejisi var ve oyununu muhalefetin gelme yollarını tıkamak üzerine kuruyor. Muhalefetin buna karşı strateji geliştirmek yerine, Oğul Türkeş’in hükümet teklifine “evet” demesiyle yaratılan çatlak içine düşme ihtimali yüksek.

Türkeş olayı ve Bahçeli’nin söylem ve eylemleri arasındaki farkların MHP’de yaratacağı kırılma hesaplanmamış olamaz.

Seçime sürüklenişimiz bir tesadüf değil… Seçim, iktidara yerleşmenin en güçlü aracı artık. Oyunu kuran kazanıyor. Toplum bu sürecin dışına itilmiş, yaratılan sorunlarla uğraşırken, muhalif partiler kendilerini içine çeken kurguyu önceden teşhis edebilecek bir ön akıl oluşturmaları gerektiğinin hala farkında değiller.

Gerçeklerin üzerini örtme işlevini gören algı operatörleri işlevlerini çok iyi kavramış durumdalar. Diğer yandan gerçek o kadar görünür ki!… “Kral hiç bu kadar çıplak olmamıştı”, diyeceğimiz kadar ortada…

Her akşam ekranda yer bulanların söylemlerine inanmak isteyen kesimi dışta bırakırsak, millet kurgunun farkında. Nitekim; acılı yüreği ile isyan eden Yarbay Mehmet Alkan’ın bir anda ülke gündeminde yer bulması, söylemlerinin ülkede yaygın olan kanaatin dışa vurumu olmasındandır. Terörün yol açtığı acı,  kamu vicdanının taşıyamayacağı kadar büyümekte. Yarbayımıza ceza verilmesi için ordu üzerine baskı kurulmuş olması toplum vicdanındaki yarayı katmerledi. Sosyal medyada, #HepimizYarbayMehmetAlkanız kampanyası başlatıldı, katılanlar çığ gibi artıyor.

AKP’nin yeni kahramanı(!), oğul Türkeş’e, Maya Angelou’nun sözü ile seslenmek isterim, bu aslında sürecin tüm aktörleri için geçerli; “İnsanlar dediklerinizi unutur. İnsanlar yaptıklarınızı unutur. Ama asla onlarda uyandırdığınız duyguları unutmazlar.”

Orduya yönelik operasyonlar  ve gerçeği dile getiren ordu mensuplarının başına gelenlere bakarak, hele içinden geçmekte olduğumuz süreçte güçlü ordunun önemini anlatmak için, eski ABD Başkanı Ronald Reagan’ın deyişini anımsatalım: “Milletler, orduları yüzünden birbirlerine güvensiz değiller. Birbirlerine güven duymadıkları için orduları var.” Özellikle ABD ve AB ülkelerine güvenerek yola çıkanlara duyurulur!..

Son söz, “umut kaldı mı ki?” diyerek, umutsuzlananlara… O da ABD’den… Eski Başkan J. F. Kennedy’den; “Ülkenin sizin için ne yapabileceğini değil, sizin ülkeniz için ne yapabileceğinizi sorun.”

Amaç ve hedef ne olmalı diyorsanız: Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu devlete, Cumhuriyetimize sahip çıkmak.

Seçim öncesinde Atatürk’ün şu sözleri rehberimiz olmalı: Sultanlarla, halifelerle yönetilmiş ve yönetilen memleketlerde vatan için, millet için en büyük tehlike, sultanların ve halifelerin düşmanlar tarafından satın alınmalarıdır. Bu çoğu kez kolaylıkla sağlana gelmiştir. Meclislerle yönetilen memleketlerde de, en öldürücü taraf, bazı milletvekillerinin yabancılar adına ve hesabına çalınmış ve satın alınmış olmalarıdır. Millet meclislerine kadar girebilmek yolunu bulabilen vatansızlara tesadüf etmenin uzak bir ihtimal olmayacağına, tarihin bu konudaki örnekleriyle karar vermek zorunludur. Bunun için millet, vekillerini seçerken, çok dikkatli ve kıskanç olmalıdır. Milletin hatadan korunması için tek güvenilir çare, düşünce ve hareketleriyle milletin güvenini kazanmış siyasal bir partinin seçimde millete rehberlik etmesidir. (1927).

“Vekilleri biz mi seçiyoruz?” diye sorduğunuzu duyar gibiyim… Buna da yorumu sizlere bırakıyorum!…