Ana Sayfa Yazarlar “Ben Size Taarruzu Değil, Ölmeyi Emrediyorum…”

“Ben Size Taarruzu Değil, Ölmeyi Emrediyorum…”

333
0

Ergenekon tertipleri ve BOP planları ile orduyu çökertmek, orduyu dize getirmek istediler.

Sökmedi. Olmadı… Başaramadılar… Kumpaslar açığa çıktı.

O tertipleri düzenleyenler kaçak şimdi… Perişan… Başka ülkelerden “Siyasal sığınma” hakkı istiyorlar… Ama Ordunun şanlı komutanları, askerleri aklanıp, dışarı çıktılar ve vatanlarına hizmet ediyorlar… Muvazzaf askerler görevleri başında…

Ne demişti Yüce Atatürk,

“… Ordu,  düşmanlarımızın birinci taarruz hedefi oldu. Orduyu imha etmek için mutlaka subayını mahvetmek,  aşağılamak lazımdır. Buna da teşebbüs ettiler. Bundan sonra milleti koyun sürüsü gibi boğazlamakta engeller ve müşkülat kalmaz.

…O halde subaylarımız, düşmanlarımız tarafından yıkılmak istenilen ordumuzu tamir edecek ve canlandıracak ve ordu ve milletimizin bağımsızlığını muhafaza edecektir. Millet,  bağımsızlığının muhafazasından ibaret olan hayati gayesinin teminini ordudan,  ordunun ruhunu teşkil eden subaylardan bekler.

İşte subayların yüce vazifesi budur…”( Atatürk’ün Bütün Eserleri,  9.cilt )

Tertipler, kumpaslar başarısızlıkla sonuçlanınca, malum çevreler ve kişiler bu kez de başka yöntemlerle orduya saldırıya geçtiler. Hedef, güçlenen, moral kazanan ve birlik bütünlük içerisinde vatan savunmasına soyunan silahlı kuvvetleri parçalamak, moralini bozmak,  halkın gözünde küçük düşürmek, onu boşu boşuna kan döken bir cinayet şebekesi gibi göstermek…

Bu işin öncülüğünü, Yeni Liberalizmi kendisine bayrak edinen, Yeni Liberalizm kültürünü temel alan Cumhuriyet Gazetesi yaptı.

Fethullah Gülen cemaatine yakınlığıyla bilinen, Taraf yazarı emekli askeri hâkim Ümit Kardaş’ın açıklamalarını “Ordu soruyor: Neden ölüyoruz” diye manşete taşıdı. Cumhuriyet muhabirinin sahadakilerde “ben neden ölüyorum” sorgulaması var mıdır” sorusu üzerine tepkisini o, şöyle dile getirdi:

“Elbette vardır. Çünkü ölüyorsunuz… Bu artık sorgulanıyor…

Savaşa karar vermek yukarıdaki karar alıcılar açısından daha kolaydır. Ben yukarıdaki karar alıcılar hariç, sahada olanların, bire bir karakolda, arazide olan askerin, subayın ve onların ailelerinin savaş istediğini düşünmüyorum. Mart 2013-Temmuz 2015 arasında, o iki yıllık süreçte “acaba barış olabilir mi” denilen bir dönemdeydik. Herkesin bir nebze huzura kavuştuğu noktadan gerekçesi pek inandırıcı olmayan bir çatışmaya geçilmesi sorgulanır…”

Bu “Muhterem Zat”, “Ben neden ölüyorum” sorusunun yanıtını arıyor… İyi, güzel… Ama bu zatın “PKK canileri, neden öldürüyor, neden masum insanlara saldırıyor, neden köprüleri yıkıyor, iş makinelerini yakıyor? Neden Doğu, Güneydoğu halkına baskı, şiddet uyguluyor, neden yol kesip haraç alıyor, vergi topluyor, kadınların, kızların ırzına geçiyor? Hükümeti, devleti, ordusu olan bir ülkede bu mümkün müdür” diye sormak aklına gelmiyor…

Üstelik bunu yapan bir avuç terörist katil. Çünkü Doğuda, Güneydoğu’da yaşayan insanlarımız da bu vahşete, bu zulme isyan etmeye başladılar ve anketlere göre Kürtlerin yüzde 70’i PKK saldırılarını desteklememektedir. Onlar artık protesto yürüyüşlerine başlamıştır. Yürürken “En büyük asker bizim asker” sloganları atmaktadırlar…

Biz silahlı Kuvvetlerde “Neden ölüyoruz” diye sorgulama yapan bir tek ere, bir tek komutana rastlamadık bu güne değin. Ne gördük, ne de duyduk…

O ordu ki “Ben size taarruzu değil, ölmeyi emrediyorum…” diyen bir geleneğin temsilcisidir ve vatan yolunda ölmeyi “şehitlik” mertebesine ulaşmak olarak algılayan bir inançla savaşmaktadır. Böyle bir anlayışla vatanını böldürmemek için yola çıkan bir asker asla “Biz neden ölüyoruz” diye sormaz. Vatan yolunda ölmeyi kutsal bir görev olarak bilir. Gerekirse o yolda canını verir.

Nitekim Kurtuluş Savaşında da ordumuz bu anlayışla savaşmıştı. Atatürk bu konuda şunları söyler:

“Askeri harekât, siyasi faaliyetlerin ümitsiz olduğu noktada başlar. Ümidin güvenli bir surette geri dönüşü, orduların hareketinden daha seri hedeflere ulaşmayı temin edebilir. (1922-İzmir)

Milleti savaşa götürünce vicdan azabı duymamalıyım. Öldüreceğiz diyenlere karşı, ‘ölmeyeceğiz’ diye savaşa girebiliriz. Lakin milletin hayatı tehlikeye girmedikçe, savaş bir cinayettir.” (1923-Adana)

Ata’mızın deyişi ile bugün de ülkemiz, “Siyasi faaliyetlerin ümitsiz olduğu bir noktadır” ve ordumuz “Ümidin güvenli bir şekilde geri dönüşünü sağlamak” için ve Öldüreceğiz diyenlere, vatanı böleceğiz diyenlere karşı, ‘ölmeyeceğiz, vatanı böldürmeyeceğiz’ diye şehitler vermektedir. RTE, kendi politik hesapları için şehitleri kullanmaya kalksa da ordunun gerçeği budur…

Emekli hâkimin vurguladığı gibi, “Mart 2013-Temmuz 2015 arasında barış olmamıştır ve bu dönem herkesin huzura kavuştuğu” bir dönem değildir.

Bu dönem, PKK’nın “Açılım Süreci”nden yararlanarak, güç kazandığı bir dönemdir. Bu dönemde Bebek Katili APO ne istediyse, ne emrettiyse harfiyen yerine getirilmiştir. Devlet tabelalarından TC’ler silinmiş, Ant, İstiklal Marşı, Ulusal bayramlar yasaklanmış, Türk bayrağını taşımak suç olmuştur. Yine Mehmetçikler can vermeye devam etmiştir. Ama bu dönemde sadece Mehmetçik cenazelerine gitmek engellenmiş, satılık medya ölüm haberlerini topluma duyurmamıştır.

Daha da kötüsü bu dönemde “ PKK, Türkiye’ye 80 bin silah, 5 bin kişilik ağır silah ve 63 ton patlayıcı sokmuştur. Tüm illerimizi silah deposu haline getirmiştir…”

Barış, dostluk, kardeşlik tek taraflı olmaz. Doktor, hemşire, öğretmen öldüren, katliam yapan bir terör örgütüyle masaya oturulmaz.

Her türlü savaşa karşı olmanın, barış çığlıkları atmanın, hele hele romantik aydın, duygusal, demokratik solcu görünüşü altında cemaatçilere, tarikatlara, etnik, şoven ırkçılara özgürlük istemenin orta oyunculuğundan bir farkı yoktur… Çünkü uygar toplumlarda bu Ortaçağ kalıntılarının adı bile kalmamıştır. Bu çıkışlar, Hacivat – Karagöz diyalogunu andırmaktadır…

Haklı savaşlar vardır, haksız savaşlar vardır.

Savaş siyasetin devamıdır. Bir savaşı daha iyi anlayabilmek için, o savaşı ortaya çıkaran siyasal koşullara bakmak gerekir…

Bugün PKK, iç savaş çıkarmak, ülkeyi bölmek amacıyla saldırıya geçmiştir. Vatan tehlike altındadır. İşte bilinmesi gereken tek gerçek budur ve onun siyasi uzantısı HDP, Türkiye Cumhuriyetini emperyalist devletlere şikâyet ederek, onlardan kendilerini korumalarını istemektedir.

Yeri gelmişken biz de “Tatlısu devrimcilerine” şunu soralım: Emperyalizm desteğinde kurtuluş savaşlarının (!) yapıldığı nerede görülmüştür? Liboşların çok sevdiği, takdir ettiği Batı ülkeleri ve ağababaları ABD kendi ülkesinde böyle bir kalkışmaya izin verir miydi?

Ülkenin bir bölgesinde silahlı eşkıya isyanı varken  Türk Silahlı kuvvetlerinin “Kardeşlik” adına böyle bir gelişmeyi uzaktan seyretmesini beklemek, barışçılığın da ötesinde aptallıktır…

(alieralp37@gmail.com)