Ana Sayfa Yazarlar KKKEB

KKKEB

334
0

Küçük Kaotik Kontrol Edilebilir Birimler (KKKEB) derken; günümüzde ulus devletlerin yerine ikame edilen/edilmeye çalışılan yapılardan söz ediyorum. Büyük devletler, küçük devletler ayrımını yerini, devletler ve devletçiklere bırakırken, o “devletçik” dediklerimiz artık eski formatlarının çok dışında birimlere dönüşmekte. Bu birimlerin ortak özelliği kaotik olmaları. Sürekli yeni başlıklı çatışmaların şırıngalandığı, çözümü kurumsal gelenekleri yerine, “yeni” etiketli kavramlarda ve bunları pazarlayan/tutunan kişilerde aradıkça, yeniden yapılanıyormuş gibi  çözülen yapılar bunlar.

          Önceki güçlü devletlerin içinde sağlanan güven duygusunun yerini güvensizliğe bıraktığı, savrulan aidiyetler ve aidiyetlerin yeniden inşası için çarpıtılan tarih, suçlanan kurum ve kişiler ile belirsizliğe  doğru çıkılan, etki alanı çok geniş, bedeli çok ağır zorla çıkarıldığımız ve bir yolculuk da diyebiliriz.

           Arjantin Devlet Başkanı Cristina Fernandez, iki yıl önce BM’de yaptığı konuşmada Papa Francis’in barış çağrısını doğru bulduğu açıklaması ile başladığı sözlerini, ABD’ni suçlayarak sürdürmüş ve; ‘terörizm canavarını yarattılar ve bu canavar şu an kontrolden çıktı’ sözleriyle toplantıya damgasını vurmuş; ‘Geçen yıl toplandığımızda Esad rejimini terörist olarak değerlendirip ona karşı olanları devrimci görüp desteklediniz; şimdi ise dün “devrimci” dedikleriniz radikal İslamcılara karşı savaş açmış durumdasınız.. Işid ve El Kaide’nin elindeki silahların izini kim sürebilir? Büyük güçler çok kolay dost ve düşman kavramını değiştiriyor. Teröristler dost oluyor, dostlar ise terörist. Hizbullah’ı terörist örgütler listesine koymuştunuz ama sonradan Lübnan’da geniş bir tabanı olan saygın bir yapı olduğu anlaşıldı. 1994’te Buenos Aires’te İsrail Elçiliği’ne yapılan bombalı saldırıda İran parmağı aradınız ancak öyle olmadığı kesinleşti. 11 Eylül sonrası El Kaide terörü gerekçesiyle Afganistan ve Irak’a savaş açtınız; o ülkeler şimdi dünyanın en ağır durumunu yaşıyor. Arap Baharı’nı Tunus, Libya ve Mısır’da başlatarak radikal İslamcıları kendi elinizle orada iktidara getirdiniz. Bölge haklarının özgürlüklerini gasp ettiniz. Bu gün burada Işid’e karşı bir BM kararı çıkarmak üzere toplandık oysa Işid’in bazı BM Güvenlik Konseyi ülkelerinin gözetiminde dostları tarafından kurulup beslendiğini herkes görüyor.’ demişti.

         Obama’nın yüzü kasılarak dinlediği bu konuşma, bugün Türkiye’nin de içine çekildiği Orta-doğu batağının yaratılması ve karışıklığın baş mimarının ABD olduğu gerçeğini kalın çizgilerle  ortaya koymuştu. Ne ki, Türkiye’de fazla gündem yaratmadı. Fernandez’e ne mi oldu? O şimdi eski başkan ve hakkındaki suçlamalarla uğraşıyor(!)…

         Artık hepimiz biliyoruz ki; terör sadece örgütlerin işi değil, ya da bu faaliyetler devletlerin tamamen dışında değil.  Devletlerin legal yollar dışında müdahalelerinin giderek çoğaltıldığı, hukuk dışılığın fiili durumlar ve yasalar marifeti ile olağanlaştırılmaya çalışıldığı, uluslararası sistemin düzensiz yapısından kaynaklı sorunları çözmeye çalışmak yerine, düzensiz yapıyı kalıcılaştıracak girişimlerle “düzensizliği yönetmek” üzerine kurgulu bir uzun soluklu bir sürecin içindeyiz. Fernandez’in sözlerini dayandırmak için işaret ettiği, Papa’nın barış çağrısı, barış kavramına günümüzde hangi anlamların yüklendiği üzerinde düşünülerek değerlendirilmeli. Barış, özgürlük, demokrasi, insan hakları gibi kavramlara 20. Yüzyılda yüklenen içeriklerinden farklı bakmamız gereken koşullarda yaşıyoruz. Barış diyerek savaşı, özgürlük diyerek esareti, insan hakları diyerek, en büyük ihlalleri yaşattıkları coğrafyaya sokulurken “demokrasi” sopasına tutundular/tutunuyorlar. Giderek etki alanını genişleten ve bizi de içine çeken “otokrasi” dalgası ve demokrasi giysili otokratlardan söz ediyorum.

             Tam da Cumhuriyet’imizin kuruluşunun 93. Yılını idrak ettiğimiz şu günlerde, hepimizin Cumhuriyet ile kazandığımız yurttaş kimliği ve dünyada devlet olarak edindiğimiz yerin önemini görmeliyiz. Büyük devletlerin büyüklüklerinin diğerlerinin küçültülmesinden geçtiği bir süreçte, iç ve dış tehdidin artık bir algı olmadığını artık kavramış olmalıyız. Hani şu unutturulmak istenen kavram “laiklik” var ya; dini kullanmak isteyenlerin engel görüp, “dinsizlik” diye yaftaladıkları; tam da şimdi gerekli. Sadece ülkemiz için değil, coğrafyamız için de önemli.

             Mezhep ayrımcılıklarının yanında, tarikat ve cemaat gibi yapılarla, yetmedi, dini kisve ile ortaya çıkarılan terör oluşumları ile  ayrışan bir dini kültürün pazarlandığı, sürgit bir kaotik yapıya karşı tek panzehir: “laiklik”. Müslümanı Müslümana kırdırma oyununu bozmak istiyorsak, laikliği, herkesin din ve vicdan özgürlüğünü sağlayan ve dini vicdanla sınırlandıracak önlemleri alan, mezhepçilik yapmayan, dinin kullanılması üzerinden üretilen otoritelere ortam ve olanak sağlamayan bir yapı için daha fazla gecikilmemeli.

             Batı kendi gelişimini, laiklik sayesinde sağladı. Mezhepler arasındaki çatışmaları, bunlara kör kalarak çözebildi. Cumhuriyet Türkiye’si bu anlamda katışıksız olmasa da önemli bir örnektir. Katışıksız; çünkü çok partili Türk siyasetinin uzun soluklu proje ve toplumsal refah ve kalkınma konularından çok, din/muhafazakarlık üzerinden yandaşlarını kalkındırarak popülist politikalarla ilerledikleri yol, bugün doğrudan din devletini hedefleyen anlayışların önünü açmıştır.

            Son süreçte yüceltilmeye çalışılan Osmanlı kültürü ile karalanmaya çalışılan Cumhuriyet kültürü arasındaki temel ayrışma devletin dayandığı temel felsefe ile ilgili olduğu kadar toplumda da yeni bir çatışma başlığı yaratmaya yöneliktir.  Devletin kaynağı sorununu çözmüş olan Batı’ya bakınca; Osmanlıya geri dönüş tartışması üzerinden dönüş(türül)en Türkiye yaratmak, kime, kimlere hizmet eder? Önceki güçlü yapımızı sağlayan temel kurumları güçlendirmek, başta “laiklik” en acildir. Laiklik yoksa Cumhuriyetin kazanımları boşaltılmış demektir. 

           İçinden geçtiğimiz süreci tahlil için ille uzman olmamız gerekmiyor. Algılarımız üzerinde kurulan tüm ipoteklere karşın, devlet olmanın gücünden çok, tehdit algısını daha çok hissetmeye başladık. Güven değil, güvensizlik hissediyoruz.

            Cumhuriyetle var ve yurttaş olduk ve O’na sırtımızı dayayarak bugünlere kadar geldik. Bunu sadece Cumhuriyet’e sahip çıkanlar için değil, karşı olanlar için de söylüyorum. Karşı ama, O’nun nimetleri sayesinde bir yerlere gelmiş, bir güç olmuş, oluşturmuş herkes için. Şimdi  93 yıllık birikimimize, Cumhuriyet ve kurumlarına daha sıkı sarılmak zorundayız!… Sırtımızı dayadığımız süreçler bitti. Tüm gücümüzle omuz  vermeli, yaşam, değer ve birliktelik kaynağımızın daha fazla kemirilmesine seyirci kalmamalıyız.

            Ne mi diyorum? 100’üncü yıl dönümünde başka, bambaşka bir devlet hayalinde olanlara, O  başka devletin, önceki yapısındaki gücü ile var olamayacağını; hatta devlet sayılamayacağını, güçlü değil, zayıf yapıların kalıcılaştırılmaya çalışıldığı bir coğrafyada yaşadığımızı  anlatmaya çalışıyorum. Büyük ve güçlü devletlerin; küçük, kaotik, kontrol edilebilir birimlere dönüştürüldüğü  coğrafyamızın kaderini paylaşmak yerine, coğrafyadaki ülkelerin de kaderini dönüştürecek birikimi var Türkiye’nin; iş, hayalcilerle heba etmek yerine, o birikimi güce dönüştürecek bir yönetim  anlayışı ve iradeyi var etmekte!…

Prof. Dr. Tülay ÖZÜERMAN / KEMALİSTLER