Ana Sayfa Yazarlar “Al bu senin demokrasin!..”

“Al bu senin demokrasin!..”

414
0

“Bir demokraside devlet, yurttaşlarından hizmet beklemekle değil, onlara hizmet vermekle yükümlüdür. Bu nedenle hükümetler halka karşı sorumlu olmalıdır ve iktidar, karşıtlar arasında barışçıl bir süreç ile el değiştirmelidir…. Ülkeler başkalarının deneyimlerinden yararlanabilirler ve yararlanırlar da… Fakat hiç kimse başka halka demokratik bir sistemi dışarıdan veremez. Her halk kendini yönetme gücünü kazanmak zorundadır. Demokrasi sözcüğünün anlamı tam da budur….” Bu sözler, Leslie Lipson’a ait. “Demokratik Uygarlık” adlı esrinin Türkçe baskısına “Türkiye’de demokrasinin serpilip gelişmesi umuduyla!..” diyerek, Türkçe baskı önsözünde 1984’de yazmış….

              Okuduğum, okuttuğum kitapların hiç birisinde, günümüz Türkiye’sinin yönetim anlayışını, “demokrasi” ile açıklayabilecek tek bir satır yok. Öyle ise, 20. Yüzyılda yüklenilen olumlu anlamına tutunarak içi boşaltılan “demokrasi”nin içine sığdırılan yönetim anlayışlarını, başka bir başlıkta ele almak gerekiyor.  Çağımızın demokrasiden uzaklaşan yönetimlerinin halklarının demokrasi ve barış başlıklı füzelerle vuruldukları, yeni kaotik yapıların yaratıldığı yapıları anlatacak bir kavramsallaştırmadan söz ediyorum.

             Demokrasiyi geçiş, gelişme ve pekişme süreçleri içinde ele alırsak ki, pekişme, kurumsallaşma, sistemin yerleşmesi, kalıcılaşması, toplumun kurumlara ve kurallara sahip çıkması anlamına geliyor.  Türkiye, geçiş süreci sıkıntılarını, kesintili demokrasi deneyimi sürecinde bir türlü aşamadı. Kurumsal kesintiler, yeniden yapılanmalar, özellikle sistemin temel unsuru haline gelen siyasal partilerin kurumsallaşmak yerine, kapatılıp, yeniden vücut bulmaları nedeniyle, sistem partilerle/partilerde kilitlendi. Zaten Türkiye, 1945’in koşullarında, demokrasinin alt yapısını oluşturarak değil, siyasal partilerin sayısını çoğaltarak, çok partili siyasete geçti. O günden bu güne partiler, toplumu yansıtmak yerine, topluma biçim verme çabalarını önde tutarak mücadelelerini sürdürdüler. Bugün faaliyetlerini hissetmediğimiz ancak tabela olarak da var olan partilerle, parti sayımız çok (90’dan fazla, yüze yakın) ancak, görüntüde çok partili, işleyişte tek partili bir yapı yerleşiyor. Demokrasinin olmazsa olmazı muhalefettir. Ya da daha doğru olarak, muhalefet sadece demokratik işleyişte vardır. Günümüzün (göstermelik) muhalefetinin marifetleri arasına, tek partinin dümenine su taşımak eklenmiştir.

            Türkiye’de demokrasinin önünü açan Cumhuriyet, kurumları ve felsefesidir. Cumhuriyet ve kurucusu Atatürk’e tepki ve düşmanlığın gerisinde bunu aramak gerekir. Günümüzde tarihi yeniden yazma, Osmanlı anlayışına övgüyü, Cumhuriyet’i yargılama aracı olarak kullanma; demokrasiye sahip çıkmanın değil, fiili durumu meşrulaştırmanın yöntemleri.

            Tarihi tahrif ederek, yeniden yazmak mümkün mü? İçinden geçtiğimiz süreçte olduğu gibi türlü baskı yöntemleri ile evet. Ancak yalanla kurulan, zamanla yıkılır.

            Türkiye’nin varlığını sürdürebilmesinin yolu, aynı zamanda dirilişi olan kurtuluş ve kuruluş felsefesine geri dönmektir. “Kimse demokrasiyi dıştan veremez” diyor, siyaset bilimine eserler kazandıran Lipson; oysa Amerikan siyaseti, Irak’a demokrasi getireceğiz diyerek yalanla işgal etmişti. Sonucu biliyorsunuz, fiilen üçe bölünen Irak!…

             Bush’un üçe böldüm dediği bir  de, AB var. Bölme oyunları ve bölünme sürecini hala göremeyenler için.

            Geçiş süreci sancılarını yaşadığımız dönemlerde demokrasinin kurumsallaşacağına dair bir umut ve inanç vardı. Günümüzde, etrafımızı saran dış karışıklığın, ülke içine taşınmışlığının karamsarlığına, demokrasinin askıda olduğu dönemleri bile arayışın verdiği umutsuzluk eklenmiş durumda. Toplumdaki sinmişlik, sadece baskı değil, giderek artan iç ve dış kuşatma ile de okunmalı.

              Bize sorulan sorulara topyekûn yanıt yok, topyekûn kuşatma var. “Neden üniversiteler tepkisiz, etkisiz, hukuk öğretenler, siyaseti, ekonomiyi bilenler neden suskun?”sorularına çok fazla muhatap oluyoruz. Demokrasiyi biliyor ve anlatıyor olmak, yaşamda var etmek için tek başına yeterli değil, bunun özgür bireyleri var eden kültürle ilişkisi açık. Türkiye’de biat kültürü giderek yayılırken, uyum sağlayanlar ödüllendiriliyorlar.

             Başta siyaset, özgürlüğün savunulacağı tüm alanlar daraltılıp, kimin hangi nedenle potansiyel suçlu ilan edileceğinin belirsiz olduğu bir süreçte, kurumlara sahip çıkması gerekenleri sindirmenin fiili yöntemleri çok, ancak bu fiili olanın meşru olmayışına itiraz edecek hukuk yok. Buna; hukukun yasa marifeti ile boşaltılması diyebiliriz. Bu durumu, Tarık Zafer Tunaya şu sözleri ile özetlemiş: “Siyasal nitelik kazanmak, iktidarlara rağmen olabileceği gibi, iktidarlar da siyasal olay üretebilirler….. Kendilerini öven olayları hoş karşılamak, muhalif görünenler hakkında kovuşturmaya geçmek ve yalnız bunları siyasal saymak demokrasi anlayışının darlığını ve yanlışlığını ifade eder.” Türkiye, demokrasi başlığında bunu o kadar çok yaşadı ki!… Günümüz yönetimi ise, bu anlamda zirve yapmış durumda.

            Devlet Bahçeli’nin AKP’nin başkancı sistemi kurma projesini, iyice işlevsizleşmiş  (Meclis sadece iktidara yarayacak konularda akla geliyor) Meclis’i çalıştırarak yaşama geçirmeye yönelik sözleri ile süreci başlatması   üzerine bize gelen pek çok soru, aslında yanıt niteliğindeydi.

            Muhalefet yoksa, siyaset de yok. Siyasetin bittiği noktada bireysel özgürlüklerden söz edilemez. Çünkü, kafasındaki soruları dile getirenleri koruyacak bir güç kalmamış demektir. Bahçeli’ye düşen, partisini muhalefet edecek kadrolara teslim ederek, sevdiği arabesk şarkıları dinleyeceği, eski model aracı ile geçireceği zamanı çoğaltmaktır. En azından kendisi için yararlı bir şey yapmış olur. Verdiğim yanıt bu!… En kibarca… Kendi partisindekilerin söyledikleri yenir yutulur gibi değil!…

            “Nereye gidiyoruz?” sorusu konuların uzmanı olarak en çok bize soruluyor. Nereye sürüklendiğimiz belli de!… Buna karşı toplumsal reflekslerin nasıl çalıştırılacağı sorusu yanıtsız. Lipson, bunun da ip ucunu vermiş; “Her halk kendini yönetme gücünü kazanmak zorundadır” diyor.

             Yaşamın koşulları, mantığın buyrukları ile örtüşmüyorsa, koşullara mı teslim olacağız, yoksa mantığın buyruklarını mı izleyeceğiz? Mantıkla açıklanamayacak olaylar dizgesinin içinde oyalanıp, sürüklenişimize bakarak, adı konulmayan açılım sürecinin bizi sürüklediği açmazın, Türkiye için de, süper güçlerin, “bakınız üçe böldük!..” diyecek bir sona evrilmesinin önünde duracak siyaseti üretmenin önündeki engeller ortadan kalkmalı.

             Aynı kişiler, aynı mantık, aynı davranışlar, aynı sonuç demektir. Ne diyor Lipson; “İktidar, karşıtlar arasında barışçıl bir süreç ile el değiştirmelidir…” Bir de ne diyor:“Hükümetler halka karşı sorumlu olmalıdır!…”

             Evet, demokrasiyi kurumsallaştıran ülkelerde geçerli ve yerleşik kurallar bunlar. Ama onlar tarih boyunca, siyasal iktidarı sınırlandırma mücadelesi veren kitleler sayesinde bu kuralları var ettiler. Bizim anayasal sürecimize baktığımızda, siyasal iktidarların sınırlandırılması değil, sınırlandırılamamasının tarihçesini göreceksiniz. İlk anayasa 1876’yı kendisine tanınan geniş yetkilerle Meclis’i 30 yılı aşan bir tatile göndererek işlevsiz kılan ve istibdat rejimi kuran II. Abdülhamit’i (*) göklere çıkarma yarışı başlatanların, “din”i ideolojik aygıta dönüştürmek isteyen anlayışa sahip olduklarına bakınca, nereden nereye geldiğimiz netleşiyor. Nereye sürüklendiğimiz belli de; asıl yakıcı soru; “Biz toplumca nereye gitmek istiyoruz?!…” 

             “Demokrasinin kendini korumaya hakkı vardır, özgürlük kendi adına yapılan sömürmelere karşı korunmalıdır” diyor Lipson. Demokrasiyi istedik ama onu koruma altına almayı başaramadık. Göreceli de olsa elde edebildiğimiz özgürlükleri şimdi kendi elimizle teslim etmemiz tembih ediliyor. “Al bu senin demokrasin” diye elimize tutuşturulmak istenenin demokrasi ile ilgisi olmadığını, dillendirecek olan kesitlerin çeşitli baskı yöntemleri ile susturulduğunu, “ben bunu istemiyorum” deme hakkımızın giderek elimizden alındığını bilmek için, çok eğitimli olmak da gerekmiyor. Hepimizin içine kendimizin yerleştirmemiz istenen korku yerine, aklımızla bakmak yeterli.

             Çeşitli kesitlerin bir araya toplanarak alkış seanslarının çoğaltıldığı görüntülere bakarak tembih ve telkinle özgürlüklerin yerini biate bıraktığı izleniminin dışına çıkacak bir irade için demokrasiyi istemek yetmez. Başta özgürlük olmak üzere onun gereklerinin yerine getirilmesi için çaba gösterenlerin sayısının çoğalması gerekiyor. Yapılacak olan belli;önce siyasal partilerin başkan vesayetinden kurtarılması gerek!… Yurttaşlarını azarlayan yöneticiler yerine, yurttaşa hizmet eden yöneticileri var ve hak edebilmek için. Bunun kendiliğinden olması mucizesini bekleyenler, mucizenin kendilerinden bağımsız olmadığını görebilmeliler artık.

             Özellikle muhalif siyasal partilerin tabanlarının, tavanda toplaşan partidekileri gönderip, dışta bırakılan partilileri geri çağırmayı başarmaları gerekiyor.

———————————————–

(*) “200 Yıldır Neden Bocalıyoruz?” adlı eserinde Niyazi Berkes; 1908’de Abdülhamit idaresi düştüğünde Türk halkının adamakıllı soyulup soğana çevrildiğini, Abdülhamit’in düşmesi ile borçlar idaresinin sona ermediğini, Meşrutiyet ve I. Dünya Savaşı’nın bile bunu yerinden sökemediğini, “Hiçbir ulus batılılaşmayı bu kadar pahalıya satın almamıştır” sözleri ile açıklar.