O YANGIN ARTIK İÇİMİZDE!…

Din gerçek yeri olan vicdanlardan çık(arıl)ıp, başta siyaset olmak üzere, tüm yaşam alanımızı sarınca vicdanlar boş kaldı. Tüm bu kuşatma içinde hala koruyabilenler için vicdanlar artık sürekli yangın yeri.

           Hep tek tek olaylara takılıp, anlık tepki ve üzüntüden sonra bir başka yakıcı gerçeği ile yüzleşirken toplumun, toplum üstü yaşantıların kurulup yerleştirilmesine katkı koyuyoruz üstelik.  Gündem hepimizi yakarken, siyasette hep aynı replik: Başkanlık!…

           Biz çocuklarımızı, kadınlarımızı ilk kez yakmıyoruz…

            Sürekli kanayan bir yara üzerinden birileri kendilerini görünür kılabiliyor. Sahipleniyor gibi boşaltılan alanda sorun katmerlenirken, katmerlenen soruna işaret ederek, “vicdanlıyı” oynayan birileri oluyor hep. Sonra?!.. Acı, üzüntü, keder ve tüm bunların hepsine “kader” deyip içselleştiriyoruz.

           Sorun büyümeye devam ederken, hamaset yol alıyor.

           Bu kez Adana’nın Aladağ ilçesinde karşımıza çıktı, ihmal, cehalet ve en önemlisi giderek yayılan yoksulluk. Babaların gözünden yaş olup dökülüyor pişmanlıkları. Evlatlarının evlerinden kopuşunun adı hepsinde ortak: Yoksulluk!… Hepimizi ama en çok çocuk ve kadınlarımızı vuran acı gerçeğimiz, iktidar odaklı siyasetin de temel dayanağı: “Ne kadar yoksulsan o kadar bağımlısın!…”

          Soma faciasında da kömür karasının, ekmek parası olduğunu, canları korumak için önlemler alınmadığını, ihmalleri konuşmuştuk.

          Ne çok konuşuyoruz!.. Ve hep ve sadece konuşuyoruz… Üstelik, toplu bir edilgenlik hali içinde seyirci yurttaş rolünü iyice içselleştirirken, birbirimize aktardığımız şikayetlerle dağınıklaşıyoruz.

          Türkiye’de siyaset; terör, kadın cinayetleri, ihmal faciaları, çocuklara taciz, kadın ve çocuğa şiddet, işsizlik, yoksulluk……… gibi tırmanışta olan sorunlara çare üretmesi gerekirken,  pahalı olduğu için üzerinden kimsenin geçmek istemediği köprüler ve bedelini toplumun ödediği mega projelerle uğraşmakta!…

            Bir de hiç değişmeyen gündemi var siyasetin: Fiili olarak dönüştürülen rejimi, kalıcı hale getirmek: Başkancı sistemi, topluma bir şekilde onaylatmak. 

            “Referandum” adı altında ve OHAL uygulamaları ile alt yapısı oluşturulan, plebisit (onaylama) planlanıyor. Otoriter sistemlerde, iktidar sonucundan emin olmadığı durumda sandığa gitmez. Sonuç önceden bellidir. Yalnız demokratik sistemde tercih hakkı vardır. Bunun oluşabilmesi için de muhalefetin de iktidar kadar özgür alanı olması gerekir. Bu özgür alanın güvencesi, özgür basın, bağımsız mahkemeler, serbest kamuoyudur. Bunlar Türkiye’de var diyorsanız, diyecek söz de kalmamış oluyor.

            Daha sandık kurulmadan sonuç belli diyebiliyorsak, bunun üzerinde  en fazla düşünmesi gereken muhalefettir değil mi?

            Başka bir soru: Hangi muhalefet? İktidar güdümünde ve iktidar içinde erimeyi seçerek, kendi içinden imha olan değil kuşkusuz. Sistem partileri, yerini giderek uydu partilere bırakınca boş kalan muhalefet alanının yarattığı zemin kaymasından söz ediyorum.

            Siyaseti hep tepelere yığıp, tepedekilere yaranarak yer edinme kolaycılığını seçene ve “insanın olduğu yerde hata eksik olmuyor” diyene de  “siyasetçi” dediğimiz, çarpık siyaset yapımız, tepedekileri toplumdan koparıp başka yaşam tarzlarına taşıdıkça, toplumun kendisini anlatacağı, sorunlarına çare arayacağı zeminler ortadan kalktı. Ensar Vakfı olayında 45 çocuğa tecavüze de kılıf: “Bir kere olması karalamak için gerekçe olamaz” idi.

            Çaresizlik, yoksulluk, kimsesizlik duygusu insanları muhafazakârlığa ittikçe, en yakınlarına sokulan “din” zannettikleri istismarcı yapılara koştular/koşuyorlar.  Sorunları çözmek yerine, üzerinden atlayıp geçen, daha kötüsü savunmaya geçenleri  “siyasetçi”  yapmayı sürdürerek mi   çıkacağız bu girdaptan? Sorumluluk alanı boşaltılmış bir iktidar olgusu karşısında, tepeler giderek toplumdan koparken, toplumsal zemin kaymakta.

            Yoksulluk çocuk ve kadınların kapılarını, taciz, şiddet, tecavüz, ölüm olarak çalarken, devasa saraylar ve mega projelerle öne çıkarılan ve Osmanlı isimleri ile yerleştirilenin, asıl Cumhuriyet’i hedef aldığını görmezden gelip, sorgulamadıkça kimsesizleşeceğiz.

           Cumhuriyet’in niteliğini dine tutunarak dönüştürme projesinin mimarları kendilerinin ve yandaşlarının varsıllaşmalarına çekildikçe, yoksullaştırılan kitleler kimsesizleşti. Atatürk’le uğraşmayı iş edinen ve hatta Atatürk adını ağızlarına almayanlarla geldiğimiz yer burası. Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet; kimsesizlerin kimsesiydi. Biz Cumhuriyet’i demokrasi ile taçlandırmayı konuşurken, demokrasiye tutunarak gelenlerin yarattıkları kurumsal ve yaşamsal tahribatla ilerleyişlerinin seyirciliğine memur edildik.

         Yoksulluğu kader olarak görmek yerine, “biz yoksul(laştırılır)ken, devlet katmanlarında yer edinenler gözümüzün önünde sarayları nasıl inşa edebildiler?” sorusunu soracak bir toplumu inşa etmeliyiz.

         Tam da içimiz yanarken yanıp giden kızlarımıza, hepimiz yeniden düşünmeliyiz; “din” bu kadar çoğaltılırken, inançlar da  dahil, insan ve insana dair alanların nasıl tahrip edilip boşaltıldığı üzerine.

         Dünya bir liderine veda ettiği şu günlerde, lider olmanın ve hep lider olarak anılmanın, toplum adına kalıcı işler yapmak ve kendisini öncelememekten geçtiğini anımsatan şu satırlarla analım Fidel Castro’yu:  “Bizler çoğu kez insan hakları üzerine konuşuyoruz. Ama aynı zamanda insanların hakları üzerine de konuşmalıyız. Diğerleri lüks otomobillere binebilsin diye neden bazı insanlar çıplak ayaklarıyla yürümek zorunda? Diğerleri 70 yıl yaşasın diye neden bazı insanlar 35 yıl yaşamak zorunda? Diğerleri müthiş derecede zengin olsun diye neden bazıları berbat bir şekilde yoksul olmak zorunda? Ben, bir parça ekmeğe bile sahip olamayan dünya çocuklarının adına konuşuyorum.”

          “Bir parça ekmeğe bile sahip olamayan dünya çocukları” diyor Castro; sadece kendi ülkesinin çocukları değil!…

           Yoksulluğun yaktığı evlatlarımıza yanarken, hala başkanlık, referandum, anayasa değişikliği diye(bile)nlere bir bakın!…

           Atatürk ve Castro, bizden önce yaşadıkları halde, bizim yaşadığımız ve gericiliğin girdabında kıvrandığımız çağın çok daha ilerisindeler.

           Biz insanlıkta sınıfta kaldık!…

           Kimlerin izinden gitmemiz gerektiği belli de, nasıl gideceğimiz konusu hala belirsiz.

           Bu belirsizlik sürdükçe, O hepimizi yakan yangınlar, artık hep içimizde!…