Prof. Dr. Tülay ÖZÜERMAN – YARGIÇLAR(I) VAR ; “YARGI” NEREDE?!…

Yönetenlerin de hukuka/hukukla bağlı olduğu yönetim biçiminin  adı hukuk devleti ise; yönetenlerin keyfi davranabildikleri ve hatta kendilerinin “fiili” olduklarını ilan ederek, kendi yasaları ile ülkeyi yönettikleri biçime ne ad verilir?

                  Hukuk kurallarının üstünlüğü, anayasanın üstünlüğü ilkesinin bir sonucu ise, anayasa dışına çıkan bir iktidar ile üstünlük kime, kimlere geç(iril)miş olur?

                 Anayasa ve hukuka dayanarak gelen ve siyasal iktidarı kullananlar, emretme yetkisini  aldıkları anayasayı tanımama noktasına gelmişler ve hala emredebiliyorlarsa, toplumun bu yetki gaspı karşısında itaatini sağlayabilecekleri yöntem ne olabilir?

                Kanuni ile hukuki arasındaki fark nedir?

                 İktidar hukukun dışına taştığında, bu hukuk dışılığı sorgulayacak kurumlar hangileridir?

                Bir iktidar ne zaman kaba güce başvurur?

                 Tüm bu sorulara ek olarak, hukuk dışına çıkmış bir iktidar, bu hukuk dışı durumun hesabını vermek istemiyor ve keyfiyet alanını genişletmek istiyorsa, ne yapar?

                 “Yüksek yargıya ayar ve biçim vererek, yargıya (da) el koyar!…” dediğinizi duyar gibiyim.

                 Özetle durum bu mudur? Budur!…

                  Bugünkü Türkiye iktidarı bu sorulara zemin oluşturarak, hukuk dışılığın laboratuvarını kurmuş oldu.

                  Hukuk öğretisi ve hukukçular için soru ve yanıtlar için ne bol malzeme var!…

                   Havaalanı, terör alanına dönüşür ve tüm yurttaşlar olarak canımız bir kez daha yanarken, Yüksek yargıyı yeniden  düzenleyerek, yargıda büyük dönüşüm getiren; “Danıştay Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı” Meclis’ten geçti. İktidarı denetleyecek kurumlara, iktidar tarafından denetimin ötesine geçilerek düzenleme yapılıyor(!)… Anayasanın başlangıç hükmüne göre, organlar arasında bir üstünlük ve hiyerarşi yok ama belli ki, fiili düzen kendi hiyerarşisini oluştururken, anayasasızlaştırma işlevini Meclisteki çoğunluğu aracılığı ile yürütüyor.

                  Tüm toplum ama öncelikle, hukukçular ve hukuk öğretisinden sorumlu olanların, yargının işlevi konusunda hassasiyetlerini kesin ve net bir biçimde ortaya koyarak, kaynağını anayasadan almayan devlet yetkisi kullanmanın suç olduğunu ve Meclis’in bu suça aracılık ettiğini dile getirmeleri gerekmez mi? Yargı işlevine uygun bir biçimde işletilemiyor ve bağımlı olduğunun emareleri çoğaltılıyorsa, buna hepimizin ama en çok yargı görevini yerine getirecek olanların tepki vermesi gerekmez mi?!… Üstelik, yeni yasaya göre atanacak yargıçların hepsi, iktidar yandaşı damgası vurularak göreve başlamış olacak. Çünkü daha şimdiden MİT süzgecinden geçtiklerinden söz edilerek şaibe altına alındılar. 

               Milletçe yas  ve endişe içindeyken,  hükümet darbesi ile boşaltılan Başbakanlık koltuğuna getirilen, çakma İzmirli;  köprü açılışında; “Bayram havası yaşıyoruz” diyerek, yurttaş ile siyasetin gündemlerinin arasındaki derin mesafeyi ortaya koydu.

              Millete ve sorunlarına ulaşamayanlar, yollar ve köprüler üzerinde özçekim yapan bakanların gülen  yüzlerini ulaştırdılar. Toplumun yarısı bizi seçti bahanesi ile diğer yarısı  ile tüm köprüleri atmışlar, güvenlik açığının hesabını vermek  yerine, köprü üzerinden teröre yanıt veriyorlar… Özetle; zaten infial halinde olan toplumu daha fazla infiale itecek her şey yapılıyor.

               Şimdi merak edilen, ilk önce kim, yeniden “başkanlık sistemi kurulmalı”, “bu fiili durum, anayasal hale getirilmeli” diyecek?!… Dönüp dolaşıp getirildiğimiz, ya da tüm yollarla döşedikleri, bir kişiyi her hal ve koşulda taşımak istedikleri yer!…

               Sorun çıkararak aramızı bozdukları komşulara mektup yazarak ara düzeltmeler, İngiltere ile deprem yaşayan Avrupa’nın birlik üyelerinden “Türkiye’yi istemiyoruz” söylemlerinin çoğaltılması gibi giderek dar bir alana sıkıştırıldığımız dış politikamızın hesabını soramıyoruz… Belediyeler dışında, muhtar ve müftülerin nikah kıymasının çok eşliliğin yolunu açmasının yanında, kadınlar için hukuki güvenceleri ortadan kaldıracak bir zemin yarattığını konuşamıyoruz… Çünkü toplumun gündeminde üst üste sarsıldığımız terörün yürek dağlayan acıları var.

             Oysa iktidar, durmaksızın ilerliyor!…

             Siyaset ortadan kalktı, sadece iktidar ve onun dayatmaları ve bu dayatmalara karşı direnç koymaktan başka işlev ortaya koyamayan cılız muhalefet var.

              Evet, hala görüntüdeki  muhalefete bakarak, “fiili” dediklerinin, rejime el koyma ve tek partili rejimi kalıcılaştırma çabalarının adı olduğunun farkında olmayanlar var.

            İktidarın el değiştirme olanaklarının fiilen ortadan kalktığı bir düzenek kuruldu;  kendi anayasalarını ilan edecekleri süreci yargı üzerinde denetim kurmadan  hızlandıramazlar. Bu yüzden “yargıçlar(ı) var, ama yargı nerede?” diye endişeleneceğimiz bir viraja girdik.

            Yukarıdaki soruların yanıtları mı? Bir ipucu verelim, hukuk devletinden uzaklaştırıldığımızı biliyoruz da yerine kurulanın adı ne?

             Yönetenlerin kendilerini kendilerinden önceki yasa ve kurallarla sınırlı hissetmeden, keyfi davranışlarla yönettikleri biçime “polis devleti” ya da “yasa devleti” denir.

            Batı’nın yüzyıllar ötesinde bıraktığı bu kurumları Türkiye, 21. Yüzyılda yeniden inşa ediyorken ülkede akıl, bilim ve yargı suskun!…

            Atatürk’ü dillerinden düşürmeyenlere, O’nun sözü ile seslenelim: “Asıl önemli olan ve memleketi temelinden yıkan, halkını esir eden, içerdeki cephenin suskunluğudur”!…