Prof. Dr. Tülay ÖZÜERMAN – Ulusun Özüne, Egemenliğe Dönmek!…

Sizler iktidarda olduğunuz sürece, özgürlüğü, sizin prensipleriniz adına isteyeceğiz. Biz iktidara gelince, bizim prensiplerimiz adına sizin özgürlüklerinizi tanımayacağız…” demiş Stalin, 1937 yılında bir gazeteciye. Kişi özgürlüklerinin, imtiyazlı bir zümrenin baskı ve kontrolü altına alınması daha net nasıl ifade edilebilir?  Son kararı veren o günün iktidarı ise, özgürlükler de onun tanımladığı kadardır, demenin en açık ifadesi. Bugün Türkiye’nin yaşadığı durumun da özeti.

KUTUPLAŞTIRILMIŞ BİR TOPLUM

Stalin’in sözünü anımsatan, Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü’nün “Dünya Basın Özgürlüğü Raporu”nda Türkiye’nin, iki sıra daha gerileyerek, 180 ülke arasında 151’inci sıraya düşmesi ve “durumun zor olduğu ülkeler” tabiri ile tanımlanması oldu.  Rusya’nın da gerisinde, Tacikistan ile Kongo Cumhuriyeti arasındaki yerde, basının giderek özgürlüğünü yitirişini, Türkiye’nin demokrasiden uzaklaşmasına  atıfla;  “kutuplaşmış bir toplumda çatlağı daha da  derinleştirenin gittikçe bir kişinin şahsında büyüyen otoriter yönetim ve yöneticilerin gösterdiği paranoya” diye özetlemişler.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulurken, en büyük devrim, ulusun egemen kılınması ve egemenliğin kaynağının dönüştürülmesi, yani Tanrısal yetkilerle donanandan (tek kişiden) alınıp, ulusa, gerçek sahibine iade edilmesiydi. Atatürk’ün deyimi ile; “Kayıtsız şartsız milli hakimiyete dayanan, bağımsız bir Türk Devleti kurmak”…

Atatürk, 1933’deki az gelişmişlikten kurtulmanın önemine işaret eden konuşmasında, “…Müstemlekecilik ve  emperyalizm yer yüzünden yok olacak ve yerlerine milletler arasında hiçbir renk, din ve ırk farkı gözetmeyen yeni bir ahenk ve işbirliği çağı hakim olacaktır..” diyerek, Doğu milletlerinin de uyanacağını, bağımsızlık ve özgürlüğe kavuşacaklarını, gelecekte gelişerek refaha ulaşacaklarını dile getirmişti. Bunun için, siyasal bağımsızlık ve bunun iktisadi bağımsızlıkla taçlanması gerekiyordu. İktisadi olarak bağımlı olmanın, siyasal alanda elde edilen gücü sıfırlayacağını görebilmiş ve bir dizi siyasal, hukuki, sosyal, ekonomik devrimle kültürel yapının geliştirilmesi ile ulusu güçlendirecek adımları atmıştı.

ATATÜRK’ÜN VİZYONU GÜNÜMÜZDEN DE İLERİDE

Bugünün dünyası, Atatürk’ün vizyonunun çok gerisinde. Atatürk, “renk, ırk ve din farkı gözetmeyen” diyordu… Oysa günümüzde doğu toplumları ve ona eklemlenen anlayışların geriye sürüklenme sebebi  ırk ve din farklılıklarını gözeten siyaset.  Bugün, direnç gösterecek olanları da edilgenleştiren yeni söylemlerle, “küreselleşme” postu altında kendisini yenileyen emperyalizm, bu farklılıkları özellikle kazıyarak, ayrıştırıcı, çatışmacı siyasetten beslenen iktidarlar aracılığı ile yeni sömürge alanları var ediyor. Önceki kavramların içeriklerini boşaltan kurnazlıklarla, demokrasiden dolanarak toplumları ters yöne kendi iradesi ile çevirirlerken, bu senaryoları üretenlerin çıkarları kollanmış oluyor.

Günümüzün süslü ve boş sözleri ile geride bırakılan değerlere çekilirken, demokrasi hepimizin alanı olmaktan çıkarıldı. Hakların, halkların bir kısmı üzerinden üretildiği, hepimize ait özgürlüklerin de bu tırnak içine alınan “halk” ve sözde o halkın hakları mücadelesi gibi üretilen çatışma başlıklarında eritildiği, ulus iradesinin ipotek altında olduğu bir süreçten söz ediyorum.

“Bayram” dediğimiz ve hepimize ait olandan da sıkıştırıldığımız başlıklarla, terör  ile uzak tutulmamız ve bunun yasla ilişkilendirilmesi de “ulus iradesi”ne bir ipotek değil midir?

ULUSAL REFLEKSLERİ YENİDEN GÜÇLENDİRMEK İÇİN

Ulusal reflekslerin güçlendirildiği günlerden, kırıldığı süreçlere gidişimizi, iktidarın tutumuna bakarak; “benim işime yaradığı kadar ve benim tanımladığım sınırlar içinde ve ulusun kendisini ifadesi anlamında değil, benim kullanabileceğim kadar sözde bir ulus” yaklaşımı ile özetleyebiliriz.

Ulusun iradesinin, kendi seçtiği temsilcilerle sürdürülebildiği bir gelecek tasarımından, ulusa rağmen kararlar alan ve bunu, parlamentodaki sayısal üstünlüğüne dayandırdığı aritmetiğe indirgeyen anlayışa teslimiyete evrilişin sebeplerini doğru tahlil etmeliyiz. Tek seçiciliğin adeta kanıksandığı parti diktatoryasının, devletle özdeşleşerek, demokrasiye konulan ipotekle, ülkede tek belirleyiciliği belli süreçlerde görünür kılacak ve kalıcılaştıracak biçime dönüştürülmesine seyirciliğin hiçbir mantıklı açıklaması olamaz.

TESLİM OLMAMAK

Vebal, Türk devriminin başından itibaren, devrimin inkarı yolu ile Cumhuriyet’in özü ve biçimi ile bağdaşmayan kurumların güçlendirilmesi çabasını gösterenler ve buna karşı yeterince direnç göstermeyenlerindir. Yine, gelir dağılımında adaletsizlik, yoksulluk politikaları, artan enflasyon ile sanayileşerek üreten bir toplum yerine, tüketime kodlu toplum yapısının oluşmasında vebali olanlar, az gelişmişliğin sürdürülmesi yolu ile dış baskılara teslim olanlar…

Bugün geldiğimiz noktada da, yaratılan siyasal sonuca uygun bir kalıp arayışı olarak nitelenebilecek “yeni anayasa” ile rejimi inkar noktasına sürükleyenler ile buna göz yumanların vebalini gelecek nesiller sorgulayacaklar.

Hep gelip dayandığımız yer: Çıkış ne?!…

Ulusu var eden değerler ve ulusun kendi iradesini oluşturma ve gösterme kanalları tıkanmışsa, yapılacak olan bellidir. Cumhuriyet’in, dolayısı ile devletin özüne, kuruluş mantığına dönmek. Kurumları toplumun enerjisini kendisinin boşalttığı zeminde başkalaştırarak ilerleyen zihniyete teslim olmamak. Bu iradeyi Kurtuluş (bağımsızlık)   Savaşı’mızdan almak ve özgürlük alanımızı daha fazla boşaltmamak.

ATATÜRK DEVRİMİ VE KURUMLARINA SIKICA SARILMAK

Yaşadığımız olayların bizi getirdiği yer, Atatürk’ün bize gösterdiği doğrultuda ilerlemeyi sürdürmekte ısrar etmektir. Geriye savruluyorsak ve ilerleyemiyorsak, bu noktada hala “yeni bir şey söylemeli” diyenlerin peşinde gitmeyi  değil, tam da tersine, Atatürk devrimleri ve kurumlarına sıkıca sarılmayı gerektiriyor.

Çoğunluk iradesi bir şekilde hegemonyaya dönüşmüş ve azınlık ile çoğunluk dengesi kurulamaz hale gelmişse, orada halkın bir kısmının egemenliğini var etmiş olursunuz. Ya da bir kısım halk üzerinden egemenliği ipotek altına almış olursunuz. Bu egemenlik, özgürlüğü tanımlamaz. Tam tersine, egemenmiş gibi hissettirilenlerle özgürlük alanı boşaltılmış olur. Sayısal çoğunluk üzerinden üretilen bir hegemonyacı iktidar, varlığını sürdürmek için, ele geçirdiği zorlayıcı gücü baskıcı yöntemleri için kullandıkça kişilerin otonom iradesi, özgürlükler alanı o kadar sınırlanmış olur.

Ulusun egemen olması, kendisine tanınan bu yetkiyi özgür ortamlarda kullanması; anayasaya bağlı, kuvvetler ayrılığı sınırları içinde kalan, devlete karşı ileri sürülebilecek haklar alanı içine girmeyen ve bu hakların özgürlüğe dönüşmesi için gerekli önlemleri alan iktidarları oluşturan parlamenter demokrasi sayesinde mümkündür.  Buradan; çarpıtılarak kullanılan demokratik kurumlar sayesinde  parlamento içine sığışan bir çoğunluk iradesi ile ulusun iradesi ipotek altına alınıp, başta basın özgürlüğü olmak üzere, demokratik işleyişi sağlayacak kurumlar üzerine kurulan baskı yöntemleriyle sürdürülen bir iktidarın anayasa yapma keyfiyetinin olamayacağı da anlaşılmaktadır.

SOLUDUĞUMUZ BASKICI HAVA

Soluduğumuz hava, iklim, koklayınız lütfen, neyi soluyorsunuz? Özgür hissediyor musunuz kendinizi. “Ben böyle düşünüyorum” diyebilecek bir iradeniz, açıklayabilecek kanalınız kaldı mı? Birilerinin sizin adınıza konuştuklarına mı indirgediniz özgürlüğünüzü? Hatta birileri sizin doğrunuzu dile getirdiğinde onun yanında duramayacak kadar kaçtınız mı kendi içinize? Darbe ile ilişkilendirilen anayasada tanımlanan hak ve özgürlükleri bile kullanamaz halde iken, kimin anayasası olacak o(na)ylamaya çağrılacağınız  anayasa?!…

Koşulların farklılaştırılması üzerinden özümüzü sorgulamak yerine, koşulları farklılaştıranları sorgulamamız gerekmiyor mu?

“Yeni bir şey söylemek” adı altında dönüştürüldüğümüzü göremeyip, hala yeni bir şey söyleyebileceklerini zannedenlere, Türkiye’nin dinamiklerinin bu “yeni” sözcüğü ile törpülendiğini, Atatürk’ün düşüncesinin eskimeyecek, eskitilemeyecek ilerlemeci bir anlayış olduğunu, günümüz gericiliğinin “yeni” kavramı ile üretildiğini, bugün, gelişmemizin önünde engellerin “değişim” denilenle kurumsallaştırıldığını anlatmak için ortam kısıtlı ama özgürlüklerin kısıtlı olduğunu anlatmak için ille kelimelere gerek yok.

Ulusal bayramımızı kutlamama sebebi olarak gösterilen “terör” yalnızca canları alıp, binalarımızı yıkmakla kalmıyor; zamana yayılarak ilerlerken, birlikteliğimizi inşa eden kurumları koruyamaz hale gelişimizi ve kendiliğimizden baskı iklimine teslim olmamızı   tembihleyen  süreci de pekiştiriyor.

CUMHURİYETİN ÖZÜNE, ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCEYE GERİ DÖNMEK

Ulusa ait egemenliğin sahibi değildir iktidarlar, belli sürelerle kullanıcısıdır. Ulus egemenliğine sahip çıkarsa, iktidara biçim verir, çıkamıyorsa, iktidar kendi biçimini vermeye kalkışır. Türkiye’de,  iktidarın prensipleri noktasına oturmuş yönetim anlayışının ortaya çıkışını egemenliğin kaynağı sorunundan kopararak okuyamayacağımız başka nasıl anlatılır bilemedim.

Ulus olmamızın yolunu fikirleri ve ileri ülkeler düzeyine taşıyan devrimleri ile sağlayan Atatürk’e ve O’nun çizgisinden ilerleyerek aydınlanmacı devrimlere sahip çıkan herkese şükran duygularımla, egemenlik bayramımızı kutluyor, çocuklarımızın sevinçle kutlayacakları, aydınlık yarınlara açılan bayramlar bırakabilmek için, Tarık Zafer Tunaya’nın sözü ile seslenmek istiyorum: “Bir insan hem devrimci, hem saltanatçı olamaz…. Bir devrim, istenilen katta durdurulabilen bir asansör değildir…”

Kurtuluş Savaşını onurla vermiş bir ülkenin torunlarına sesleniyorum. Onurla sahip çıkmamız gereken mirasımızdan… Bize kanla, canla verilmiş olan egemenliğimize sahip çıkmaktan…

Atatürk’ün öngörüsü ve vizyonu ile elde ettiğimiz özgürlükleri, bir misyon üstlenmişlere teslim etmemenin yolunun  Cumhuriyet’in özüne, Atatürkçü düşünceye geri dönmek olduğunu görmek ve göstermek için yeterince gecikmedik mi?

Ne dersiniz?

Yorumlar kapalı.