Prof. Dr. Tülay ÖZÜERMAN – “Öteki”nin inşasından, “öteki” girdabına…

Aralık 1999’da Helsinki Zirvesi ile başlatılan adaylık ve 3 Ekim 2005’ten itibaren de müzakerelerle başlatılan AB ile bütünleşme(!) sürecimiz, mülteci krizini Türkiye’ye giydiren anlaşma ile Suriye’den göç edenler ile bütünleştirilmeye  dönüştü.

AB’ye entegrasyon sürecinde Türkiye; çok kültürlülük, aidiyet, kimlik, farklılık, azınlık hakkına saygı, etnik ve kültürel farkındalık, bir arada yaşama…. gibi  “öteki” çağrışımı yapan sözcüklerin kıskacına alınarak, insan hakları alanında önemli eksikleri olan ve ev ödevleri ile etnik ve kültürel, dil, din, toplumsal cinsiyet farklılıklarını daha demokratik ve eşitlikçi ele alması konusunda telkin ve tavsiyeler alan bir ülke oldu çıktı. Farklı ve biricik olan birey ve topluluklardı. Ulus devlet, bu kesitlere tolerans göstermiyordu(!)… Kimlik ve/veya aidiyet denilerek “azınlık” diye tabir edilen gruplar, Kürt milliyetçiliği, Alevilik,… diye başlayıp, Laz, Çerkez, Süryani, Roman…. diye devam ettirilerek, etnik-kültürel ayrılıkçı söylem çoğaltılırken referans AB üyeliği idi.

Devletin temelini oluşturan ulusal birlik temasını sorgulayacak şekilde, soldan, akademiden, dinden, dilden, siyasetten dolanarak günümüzde “yeni bir anayasa gerek” algısını yaratmak isteyenlere  (AB kriterleri ve müzakereler ve de anlı şanlı bütünleşme hedefi ile baskılanan toplum üzerinden) malzeme, “öteki” kavramı meşrulaştırılmaya, ulusal kimlik dışlanmaya çalışılarak verildi.

Batı; bölgesel, yerel, maddeleştirilmiş, kriterlere indirgenmiş, biricik ve tek olana vurgu yapan içerikle “insan hakları”nı yeniden tanımlıyordu. Bu daraltılmış tanım, insan hakları alanında evrensel birikimden kendi dışında kabul ettiklerini mahrum bırakacak bir açılım olduğu kadar, henüz ulus devlet aşamasını tamamlamamış devletlerin çözülüşünde etkin araçlardan birisi olacaktı. Geldiğimiz noktadan bakınca; AB ile bütünleşmek hayali içindeki Türkiye’de ayrılıkçı tohumların atılması için güçlü bir baskı aracı da diyebiliriz.

Önceki “biz” yerini, yeni “öteki”nin hakkına bıraktıkça, alt kimlikler kazınarak, devletin ulusal kimliği sorgulanır oldu.  Ulus aşırı   tasarımı sahiplenen iktidarın uyguladığı ve adına “açılım” denilen “kimlik politikası”, yeni grupların yeni siyasal taleplerde bulunması,  farklı kimliklerin kamusal alana taşınması; kısaca, üst kimliği baskılanması ile yeni çatışma başlıklarının açılması anlamına geliyordu. Buna, önceki yapının bozulması süreci de denilebilir; “eski Türkiye” diye karalanmaya çalışılan ve yerine ikame edilmeye çalışılan “yeni Türkiye”ye atıf yaparken, yeni kimlikler “öteki” üzerinden inşa edildi/ediliyor.

Türkiye’ye, “ötekiliği normal kabul et” telkinini her fırsatta yapan ve AB entegrasyonu adı altında “farklı kültürlerin tanınması” söylemi üzerinden demokrasi anlayışını yeniden üreten Avrupa; “farklı kültürler” kendi kapısına gelip dayanınca,  tüm söylemlerini unutup, kendi yurttaşını, kendi sınırlarını koruma hassasiyetini öne alıp, içine sızan mülteci sorununu, para karşılığında Türkiye’ye giydirip kurtulmayı seçti. (Bu anlatım gerçekten çok nazik ve kibar kaldı yapılanı aktarmada…) Üstelik, Avrupa seyahatinde vizenin kaldırılması söylemi ile birlikte, aklımızla dalga geçercesine: (İçindekileri atıp, vizesiz kabul edecek(!)?… İçindeki yabancıları Türkiye’de toplaştırıp, sonra Türkiye ile entegrasyon yapacak(!)?…)

Türkiye’nin AB ile entegrasyonu hep hayaldi, artık imkansızlığın somut kanıtları var.

Türkiye, entegrasyon hayali ile, mülteci sorununda tampon ülke olmayı kabullenerek, AB ülkelerinin yurttaşlarının refah ve huzur içinde yaşamasının garantörlüğünü üstlenip, kendi yurttaşlarının geleceğini ipotek altına almış oldu.

Batı’nın kendi içinde birliktelik ve sınır bütünlüğü, devletin temellerini sıkı tutma eğilimlerinin güçlenişine ve kendi dışında gördüğünü, dışına kustuğuna bakarak; ulusal çıkar temelinde ulusal bütünlük için kolları sıvamalı, “öteki” ile ilgili her türlü söylemi reddetmeliyiz.

Yeni anayasa;  önceki devlet sistemi ve hukuk sistemini yıkarak yerine yenisini inşa etmek, yeni bir ideoloji, yeni bir devlet sistemi getirmek demek. Önceki düzeni yıkacak tüm söylemlerin tartışma başlıklarına yığılması bu yüzden…

Kimlik siyaseti ile daha demokratik bir ülke olacağız diyerek çıkılan yolda, özgürlüklerimizden kendiliğimizden vazgeçmemizin tembihlendiği otoriterliğin en koyusunu yaşamakla kalmıyor, anayasa marifeti ile kurumsallaştırmaya doğru ilerliyoruz.

“Açılım” adı verilen süreçte aşındırılan Türkiye Cumhuriyeti’nin  yeniden inşası için yeni bir anayasaya değil, devletin kuruluş felsefesine geri dönüşe, mevcut anayasanın temel hükümlerinin güçlendirilmesine ve kuvvetler ayrılığı prensibini ile hukuk devleti kavram ve kurumlarının işletilmesine gerek var.

AB’nin insan hakkından anladığının, sadece kendi yurttaşının hakları olduğunu, ötekinin hakkı, azınlık hakkı, farklılıklar içinde birliktelik……. denilenin bizim gibi ulus devletlerin temellerini sarsmaktan öte kavramlar olmadıklarını anlamış olmalıyız.

Türkiye’yi insan haklarında kötü karne vermeyi iş edinen çifte standartçılara; “Hani “öteki”, tek, biricik ve kutsaldı? Neden size gelmiş olanı, kendi dışınıza  atmak için yüzyıllardır biriktirdiğiniz “insan” ve “hak” kavramlarının içini boşaltıyorsunuz?” sorusu için tam da zamanı. Üstelik bunun için bize para veriyor oluşları sadece verenin değil, alanın da utanç kaynağı…

Avrupa kendi insanının refahını her şeyin üzerinde tutuyor. Biz ne yapıyoruz?  İnsaniliği, kendi topraklarından kopan ve Avrupa hayali kuran insanların Türkiye’de zorunlu ikametgahına indirgiyoruz. Sorun karmaşıklaştıkça, insani alan boşalıyor…

Bakınız, “öteki”ni “hak” üzerinden inşa edenler, “öteki”nin girdabına girince, nasıl kıvırıp kaçtılar…

Avrupa insan hakları konusunda kötü bir sınav verdi/veriyor.

“İnsan hakları” demek kolay, “insan”ı korumak ve “insan” kalmak zor!…

Her geçen gün masum insanlarımızın kanı ile beslenen terörün tırmanışı ile itilmek istendiğimiz korku ikliminden AB’nin de nasiplenmiş olması, coğrafyamız ve dünya için “insan” konusunu öncelemek için bir fırsat olmalı. Terörün her türlüsünü lanetlemek ve tüm terör eylemlerine karşı olmak adına bir eylem ve dil birlikteliğinden söz ediyorum. Terörden ve teröristten medet umanların Rus ruletine dönen oyunu görmüş olduklarını dileyelim; yeni bir sınav bekliyor Avrupa’yı.