Prof. Dr. Tülay Özüerman – Demir attık yoksulluğa!..

Önsöz

Geçtiğimiz hafta yazımı yazarken, hala aramızdaydı teröre kurban verdiğimiz canlarımız. Şimdi yoklar.  Ruhları şad olsun.  Acıları hepimizi yakıyor ama en çok yakınlarını… Yokluğun acısı, hele sırasız gelen ölümün  acısı çok zor.  Başta terör kurbanlarının yakınları olmak üzere, ulusumuza sabır ve metanet diliyorum. Ne kadar kısa sürelere ne büyük acılar yığıyoruz ve ne kadar sıklaştı travmalar…Teröre son verecek irade için, sorumluluk üstlenecek yönetim anlayışı gerek. Yetki var, yetkililer var, sorumluluk yoksa, “terör bitsin” demek, sadece dilek ve temenni olmaktan öteye gidemez. Stratejisini yanlışa oturtarak, Ortadoğu derinliğine balıklama dalmış dış politika çizgisinde ısrarın bedeli giderek ağırlaşırken, yönetimin sorumluluk payının sıfır olması, devlet geleneklerimiz ve normalimizin dışına çıkmışlığın  başka bir anlatısı.

Çanakkale Zaferi’nin 101. Yılında,  başta Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK olmak üzere, bizleri  Çanakkale Zaferi ile taçlandıranların aziz hatırasını saygı ile anıyor, vatanımızın yokluklar içinde var edilişine katkısı olanlara şükranlarımı sunuyorum; vatana can  veren tüm şehitlerimizin ruhları şad olsun. Huzur içinde yatmalarını istiyorsak, sözü bırakıp, özümüze sahip çıkmalı; yokluk içinde var edilenin, varlık içinde yok edilmesine göz yummamalıyız…

Türkiye’de borçlu sayısı katlanarak artıyor

          Geçtiğimiz günlerde, CHP Genel Sekreteri ve İzmir Milletvekili Kamil Okyay Sındır’ın, Meclis Genel Kurulunda 2014 Yılı Merkezi Yönetim Kesin Hesap Kanun Tasarısı’nın 2’nci maddesi üzerine Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına yaptığı konuşmada verdiği rakamlar, müzakereyi seven demokrasimizde (!) hak ettiği yeri bulamadı.

“Türkiye, servetin adaletsiz dağılımının olduğu ülkelerin başında!” tespitini yapan Sındır; dünyada Rusya’dan sonra 2’nci sırada olduğunu, AKP iktidarının on üç yıllık döneminde zengin ve yoksul arasındaki uçurumun her geçen gün daha da açıldığını söylemişti.  Vatandaşların bankalara toplam kredi kartı ve tüketici kredisi borcunun 57 kat artış göstererek, 2002 yılında 6,5 milyar lira iken, 2014 yılında 381,9 milyar liraya yükseldiğine işaret ederek;  buna vadeli konut alımları nedeniyle ailelerin borçlanmalarının da eklenmesi ile toplam borcun,  424 milyar liraya çıktığını açıklamıştı.

Uluslararası kabul gören, Credit  Suisse’in  Servet Raporu’na göre; Türkiye’de nüfusun en zengin yüzde 1’lik kesimi, 2002 yılında toplam servetin yüzde 39,4’üne sahip iken; 2014 yılında 54,3’e; yüzde 99’luk kesimi ise, 2002 yılında toplam servetin yüzde 60,6’sına sahip iken; 2014 yılında yüzde 45,7’ye düşmüştür.

Daha anlaşılır dille; ülke servetinin yarısından fazlasını yüzde 1’lik kesim paylaşırken, ülke nüfusunun yüzde 99’u, yarıdan daha azı (%45,7’lik dilimi) yani yoksulluğu paylaşmakta…

Anayasaya aykırılık suçu

Buna giderek büyüyen kayıt dışı ekonomi ve artan dolaylı vergi yükü altında ezilişi de ekleyen Kamil Okyay Sındır; Sayıştay çalışanları tarafından titizlikle yapılan denetimlerde tespit edilen usulsüzlük ve hukuksuzlukların Sayıştay raporlarından çıkarılarak, anayasaya aykırılık suçu işlendiğini; örneğin, Cumhurbaşkanlığı Sayıştay Denetim Raporu ya da Başbakanlık Sayıştay Denetim Raporu gibi, 4 sayfa, 2 yapraktan oluşan, lafzi ve genel geçer metinlerden oluşan raporlarla, Meclisin bütçe hakkı ve denetim yetkisini fiilen ortadan kaldırıldığını; kısaca, Sayıştay iktidar tarafından bilinçli ve sistemli olarak işlevsiz ve görev yapamaz hale getirildiğini belirtmişti…

Meclis’in işlevini yerine getiremez olduğu vahim bir durum!..  Türkiye’nin algı yöneticileri, bu önemli açıklamaları dikkate bile almadılar.

Yoksul ülkelerin kaderi

Görünen o ki, Türkiye yoksulluğa demir atmış durumda. Çünkü, AKP’nin beslendiği ana damar yoksulluk…

Hem yoksul, hem de yurttaşları özgür olan tek bir ülke var mı yeryüzünde? Yoksul ülkelerin kaderi değil mi diktatörlük?

Hem yoksul, hem de demokrasi ile yönetilen ülke var mı? Biz bu katlanan yoksullukla ve tek kişiye anayasal yetki tanıma çabası ile nereye doğru gidiyoruz?

Bu sorular neden öncelikli değil?!…

Oy karşılığı ayni ve nakdi yardımları kabul etmenin, sürekli bir gelirden vazgeçmek ve bağımlılığı seçmek olduğunu kitlelere anlatmak giderek zorlaşıyor. Belirsizlik, Türkiye’nin geleceğinde tek belirlilik olarak    kaldıkça, şu an ne elde edildiği öncelenip,  bedel sorgusu atlanarak anlık memnuniyete dönüşmekte.

İnsan ve insanca yaşama üzerine bir gelecek tasarımı olmayan bir ülke olup çıktık.

Türkiye 1’den büyüktür!…

Adaletsizlik sadece gelir dağılımında katlanmıyor; devletin hukuki niteliği boşaltıldıkça, kendi diktikleri torbalara tıkıştırdıkları yasalara tutunarak  ilerleyen keyfiliğin alanı genişliyor.

Devlet ne için var? Vatandaşlara sosyal barış, adalet, huzur ve güveni  sağlamak için değil mi?

Hangisi kaldı elimizde? “Ben gidersem devlet yıkılır” diyen tek kişi zihniyetinden başka?!…

Başta anayasa ve kurumları olmak üzere, iğdiş edilmeyen ne kaldı?!.. Bizi biz yapan değerler, ortak dün, ortak gelecek ideali, sevgi, bunların yerini nefret söylemi almadı mı? Terör giderek etki alanını genişletirken, toplumun kontrol edilişinin de alanı genişliyor ve özgürlüklerimiz birbirimizi evden çıkartmama tembihlerine kadar daraltılırken, “güvenlik”, her yerde kendimizin  kontrol edilmesini talep edişimize indirgeniyor.

“Öteki”ne tutunarak, içi boşaltılan “çözüm”, “barış”, “birliktelik”, “demokrasi” diye diye asli unsurumuzun “milletin” çözülüşü  değil midir asıl yıkıntı? Milleti yok sayarak devleti ayakta tutabilir miyiz?

Bakın ne demişti Atatürk; “Adâlet gücü bağımsız olmayan bir milletin, devlet halinde varlığı kabul olunmaz”…..  Milleti tutsak edip, adında “adalet” olan partiye tutunanları özgür kılarak mı devleti ayakta tutacağız?!..

“İki Mustafa Kemal vardır: Biri ben, et ve kemik, geçici Mustafa Kemal… İkinci Mustafa Kemal, onu “ben” kelimesiyle ifade edemem; o, ben değil, bizdir! O, memleketin her köşesinde yeni fikir, yeni hayat ve büyük ülkü için uğraşan aydın ve savaşçı bir topluluktur. Ben, onların rüyasını temsil ediyorum. Benim teşebbüslerim, onların özlemini çektikleri şeyleri tatmin içindir. O Mustafa Kemal sizsiniz, hepinizsiniz. Geçici olmayan, yaşaması ve başarılı olması gereken Mustafa Kemal odur!”……  demişti;  biz hepimiz Mustafa Kemal’iz… Geçici olmayan, yaşaması ve başarılı olması gereken… Başarı; O’nun bize vasiyetidir: “Benim naçiz vücudum, bir gün elbet toprak olacaktır. Fakat Türkiye Cumhuriyeti, ilelebet payidar kalacaktır”…..

Evet; Türkiye Cumhuriyeti Devleti ilelebet payidar kalacaktır…

Devletin yıkılmaması için tek bir çıkış yolu var: Bir an önce, daha fazla tahrip edilmesinin önüne geçerek, Cumhuriyetin tahrip edilen kurumlarının tadilatına girişmek ve emanete sahip çıkmak!…

Tüm dünyaya; “dünya beşten büyüktür” diye seslenenin, Türkiye’nin de 1’den büyük olduğunu görmesi gerek…

Kişiler geçici, kurumlar kalıcıdır…

Nerede?.. İlkelerine tutunarak geldikleri demokrasilerde…