Prof. Dr. Tülay ÖZÜERMAN – CUMHURİYETİ KEMİRMEK!….

Çok önce koymuşlardı adını: “müzakereci  demokrasi”. Cumhuriyetin niteliğini değiştirerek demokrasiyi ortadan kaldırmak için izlenen yöntemin adı bu.

Zamana yayarak, “tartışma” adı altında kurumları aşındırmak.

Laikliğe meydan okumak ve laiklik karşıtı eylemlerin odağı olmaktan, laikliği ortadan kaldırıp, din devleti kurmaktan söz etmeye gelindi ise, burada artık art niyet değil, açıkça tavır almak söz konusu.

Bazen vurgulu, bazen vurgusuz ama aynı istikamette, İslam devleti olmaya doğru bir dönüşüm… Laiklik tartışmalarına taraf olan laiklik yanlılarını ti’ye alan yandaş medyadan birinin deyişi ile; “gemi batmış, muhalefet boğulmak üzereyken…” O taraftan görünen bu; “Mevzilerin hepsini ele geçirdik” diyor!..

Adının ille konulması, vurgulanması gerekmiyor, içinden geçtiğimiz süreçte, rejim karşıtlarının, rejim yandaşlarının reflekslerini çeşitli yöntemlerle kırarak İslam Cumhuriyeti etiketini vuracakları bir devlet yapısını kurmak amaçlanıyor. Bunun adını ABD Dışişleri Bakanı Powell; “İslam Cumhuriyeti” olarak Nisan 2004’te koymuştu. Sonra tepkiler üzerine “ılımlı” sıfatını eklemişlerdi.

Bölgenin İslami kadrolarla şekillenen kaotik devlet yapılarına itildiği bir projenin yürütüldüğünün hepimiz uzun süredir farkındayız, biz de bu sürece AKP ile eklemlendik.

Anayasa için “dindar” nitelemesi yapan kişinin, tarih, siyaset, hukuk…. bilgisinden uzak, ama en etkili koltuğa getirilmesi, bu projenin bir sonucudur. Anayasa(lar) dindar olmaz. Meclis’te en etkin koltuktakinin kastı, “din devleti” ama ifadesi çarpık. Çünkü aklında sadece din üzerinden toplumu nasıl şekillendirecekleri var.

En aşırı olan ve bireysel gibi gösterilen fikir açıklaması üzerinden, kendi laiklik tanımlarını açıklama fırsatı yaratmak da diyebiliriz.

“Darbe olmadı, savaş olmadı, yeni devlet kurulmasını gerektirecek bir durum yok, neden anayasa yapacağız” diye soranlar, bu fotoğrafa iyi bakmalı. Yeni anayasa yapmak isteyenlerin bir gerekçesi olmalı, geçerli tek bir gerekçe yok. Bu yüzden, iktidar ve icraatları yerine, önceki kurumları sorgulatan tartışma yüklü bir gündem oluşturuluyor. Rejim karşıtlığı ince ayarla, rejim taraftarlarının da içine çekildiği çatlaklar yaratılarak tartışmalarla ilerletiliyor.

Toplumun nabzı ölçülerek yeni stratejiler geliştirilecek zemin etüdü de bu sayede yapılıyor.

Karşı refleksler ne kadar kırıldı?

Din devletine giden yolda hangi çevreler ne tür tepkiler veriyorlar?

Kimler hala direnç noktasında duruyorlar?

“AKP Anayasası” olarak tarihe geçecek bir belgeyi, o(na)ylatmak için bazen yatıştırıcı, bazen dayatmacı üslupla karşı reflekslere ayar veriliyor.

Mesaj şu: Anayasada laikliğe yer vereceğiz ama bu laiklik tanımı dinlere eşit mesafede olduğumuzu açıklamaktan daha ileri olmayacak. Bunun anlamı; Batıda laikliğin geçtiği ilk aşama üzerinde mutabakat sağlayabiliriz. İkinci aşama olan, din ile devlet işlerinin ayrılması, devletin resmi dininin olmaması, (olsa bile bunun farklı mezhepler için ayrımcılık yapma amacı ile kullanılmaması) ve son aşama anayasa ve yasalardan dini ifadelerin çıkarılması, hukuk siteminden din referanslı kuralların ayıklanarak laikleşmesi bizden beklenmesin.

Laiklik, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin dayandığı temel felsefe ve demokrasinin olmazsa olmazı; toplumun da din eksenli ayrışmalar ve çatışmalar olmadan bir arada birbirlerinin inançlarına karışmadan, kendi iç dünyalarında (vicdanlarında) dini özgürce yaşayabilmelerinin güvencesi.

Görünen şu ki; Cumhuriyet’in dayandığı tüm prensipler kemirilmekte. Kimisi kurumların içine girmiş ağaç kurdu, kimileri dışarıdan ağaç kakan olmuş sürekli kemirmekteler.

Tartışmanın tarafı haline getirilmeden üzerinden atlayıp geçebilmemiz için, Türkiye’de anayasa uygulanıyor ve tüm kurumlar işliyor olması gerekirdi. İşlenen bir anayasa suçudur. Anayasanın teklif edilemez dediğini, bulunduğu kürsüye sığınarak teklif etmekte, yeminine sadık kalmamakta ama kimse tarafından kovuşturulamadığı gibi, Meclis’teki çoğunlukça muhalefete karşı koruma altına alınmakta.

Anayasa çoğulcu sistem için gerekli her türlü kuruma sahip ancak, işleyişte Meclis’teki aritmetikle sağlanan çoğunluk baskısı kurumların işleyişlerinin önünde engel. Rejim, kurumların içine yerleştirilen kişilerle dönüştürülmekte. Laiklik, yeni anayasada yer alsa da almasa da fark etmez. Meclis’ten vurgu yapıldı. Siyasetten de, “vurguya gerek yok” denilerek onay var. Mesaj açık; “Bizim tanımladığımız sınırlar içinde dini özgürlükler olacak, bunun dışındakilere kapalıyız. Adını ille İslam Cumhuriyeti ya da din devleti koymamız (şimdilik) gerekmiyor, bakın zaten uygulamada laiklik ilkesi anayasa ve yasalarda tanımlanan içeriğinden farklı, şimdi sıra bunu fazla uzun olmayan, tek kişi üzerinde geniş yetkileri toplayıp, meclis adı altında bir çoğunluğu tek kişi ile oluşturup, kuvvetleri ayırıyor gibi birleştiren bir anayasayı o(na)ylatmaya geldi…Şu anki meşru olmayan fiili durumu meşru bir kılıf içine aldıktan sonra inşallah Powell’ın da tanımladığı içerikle malumu ilan edeceğiz. Gelin, direnmeyin. Tüm kuvvetleri aynı elde topladık, muhalefeti dağıttık ve toplumu dağınık tutabilecek algı yönetimini programladığımız bir medya gücümüz var…”

Durumun özeti bu. Her söz, dönüp dolanıp Müslümanlığa dayanıyor, vurgu hep din üzerine.

Demokrasi, bir şekilde Meclis’te sağlanmış aritmetiğe indirgenmiş, din eksenli siyasete araç olarak kullanılıyor.

Cumhuriyet yerinde kalıyor, niteliği dönüştürülüyor. Ve bu da köklü bir darbe ile değil, karşı olanları da tartışmalarla içine alan evrimle, zaman yayarak ince ayarla gerçekleştiriliyor. Kemiriliyor deyişim bu yüzden.

Rejimin koruma duvarları yıkılıyor. İçten ve dıştan.  Soldan dolanarak ve daha özgürlükçü bir Türkiye özleminden söz ederek, bu duvarların aşındırılışına katkı koyanların vebali daha fazla.

Zorlama tabirler de var; karşıtları karalamak üzere otoriter diye tanımladıkları  laiklik, rejimin dini kullanmak isteyen siyasete kurduğu duvarlar; özgürlükçü dedikleri laiklik, bu duvarları yıkmaya çalışan anlayışın din ile siyaseti buluşturup, devleti din temeline oturttuğu, yani kendilerini konumlandırdıkları yer.

Demokrasilerde iktidarın sınırı, kişi hak ve özgürlükleridir. Din ve vicdan, düşünce özgürlüğü, haberleşme, basın özgürlüğü…… bu alanlarda Türkiye’nin karnesi giderek kötüleşiyor. Toplum her geçen gün yeni başlıklar ile tartıştırılarak, parlamenter sistem ve kurumlar sorumlu gösterilmeye çalışılıyor.

AKP demokrasiyi askıya aldı” dediğimde tarihler on yıl önceyi gösteriyordu. Şimdi kendi anayasasını yapma keyfiyetini bu askıda olan kurumların sayısını arttırarak elde etti. Az gelişmiş ülke kategorisinde, kendi kaderini paylaşanların içinde özgürlükler alanında giderek dip yaptığı gibi, ekonomisinde de “riskli” tanımı ile işaretlenen Türkiye’yi yaratanlara sorular sormak yerine, açtıkları tartışma başlıkları ile oyalayışlarına teslim olmayacak bir irade için toplumsal muhalefet alanını güçlendirmek zorundayız.

Siyaset toplumun hayli gerisinde ve demokratik işleyişten her geçen gün biraz daha uzaklaşmakta. Muhalefet siyasetten çoktan koptu, kendi içine sızan muhalefetle meşgul. Toplumun özgürlükçü kanadı, küçük ayrıntılara takılmadan, kurumsal boşluğu dolduracak muhalefet refleksini ortaya koymakta daha fazla gecikmemeli.

İktidar, maddi manevi bizi bir arada tutan değerlerimizi sözel alanda tartışmalarla tüketerek kendisini inşa ediyor. Ve gündemi belli: Başkancı sistem ve son açıklamalar ile köşeleri iyice  belirginleşen teokratik temelli tek parti diktasını anayasa ile meşrulaştırmak!…

Peki toplumun gündemi ne? Gündemi toplumun gerçek sorunlarına mercek tutacak şekilde  belirlemek için, önce iktidarın gündemi ve tartışma tuzağından çıkmak gerekmiyor mu?

Toplumun gerçek sorun alanlarını öne çıkarmaktan, icraat boşluğu olduğunu gösterecek bir toplumsal refleksi ortaya koyacak ortak iradede toplaşarak gündemi belirlemekten, Cumhuriyetin kemirilmesine daha fazla  ortak edilmemekten söz ediyorum