Prof. Dr. Tülay ÖZÜERMAN – Başbakan Özgür Degilse!…

“……Millet iradesinin mutlak üstünlüğü, egemenliğin kayıtsız şartsız Türk Milletine ait olduğu ve bunu millet adına kullanmaya yetkili kılınan hiçbir kişi ve kuruluşun, bu Anayasada gösterilen hürriyetçi demokrasi ve bunun icaplarıyla belirlenmiş hukuk düzeni dışına çıkamayacağı; Kuvvetler ayrımının, Devlet organları arasında üstünlük sıralaması anlamına gelmeyip, belli Devlet yetki ve görevlerinin kullanılmasından ibaret ve bununla sınırlı medenî bir işbölümü ve işbirliği olduğu ve üstünlüğün ancak Anayasa ve kanunlarda bulunduğu;….” bu ifadeler külliyen değiştirilmek istenen 1982 Anayasası’nın “Başlangıç” hükümlerinden… Hiç okumamış olanlar mutlaka tamamını okumalı… Anayasa ile birlikte gönderilmek istenen (şu an fiilen ilga edilen) kurumların özeti de diyebilirsiniz. Türkiye’de olup bitenlere bakınca, devlet organları arasında bir hiyerarşi kuruluyor ve bunu görünür kılacak manevralar ile adım adım kuvvetler birliği sistemi örülüyor.

Bir ülkede Başbakan koltuğunda oturan mobbingle gönderilebiliyorsa, ülke yurttaşlarının mobbingle baş etmesi nasıl sağlanacak? Davutoğlu, onurlu bir bırakma ile ayrıldığını düşünüyor olabilir. Ancak sadece makam bırakmadı. Kendisi üzerinde kurulan baskıya direnmedi. Algı operatörleri hemen devreye girip; “kriz yok, darbe yok, sistem sorunu var” diyerek, başbakanlık kurumunun devreden çıkması gerektiğini anlatmaya neden başladılar? “Bu yaşanana kriz, darbe denilemez”, yumuşak geçişle, parti yine tek kişinin işaret ettiği kişiye devredilir mesajı veriliyor.

Kriz mi, darbe mi? Evet başbakan üzerinde kurulan mobbing bir darbedir ve bir kriz yaratılmıştır. Krizin çıkması ile yaratılması arasındaki fark kriz sonrası yaşanacakların habercisidir. Yani, krizi yaratanlar muhtemel sonuçları hesaplamış ve stratejilerini kurmuşlardır. Üst üste iki seçim yaşamış Türkiye’nin yeniden seçime gitmesi için bir bahane gerekliydi. Çünkü Türkiye’de başkanlık (başkancı) sistemi toplumun talebi ile değil, seçimlerle kuruluyor. Önceki sistemi ayakta tutan kurumlar ve sistem partileri (içlerine sızdırılan kişilerle) ve algı yönetimi ile bu sayede tasfiye ediliyor.

Muhalefetin güçlenmesi için uygun bir ortamın olması, seçim öncesinde aşırı iyimserlik yaratıyor ve her seçim sonrası iktidar yenilen(e)miyor, iktidar yeniden güçlen(diril)iyor. Türkiye’de Cumhuriyet’in getirdiği modern kurumların tasfiyesi, seçimler ve kurumların içine yerleştirilen, başına getirilen kişilerle gerçekleştiriliyor. Gözümüzün önünde sistem, halk da aracı yapılarak çözülüyor. Ve bunu, ne ise(?!) bu “davamız” dedikleri, tutturmuşlar bir dava, o(nlar) önde, millet arkada, durmak yok, yola devam ediyor(uz)… Dava ilerliyor diyerek birileri tasfiye ediliyor; “davamız” diyerek efendilerine sadakatlerini belirterek sahneden çekiliyorlar. Ve Türkiye bu durumu sorgulamak yerine, izliyor. Hatta daha ileri olarak, “Neo-Osmanlıcılık” denilerek, padişah yetkileri ile özdeşleştirerek, damat(paşa)ların, veliahtların ge(tiri)leceği söylentileri yayılıyor.

Toplumsal temeli zayıf ve prestij sağlayamamış bir hareketin “parti” adı altında giderek güçlen(diril)mesi sorunu üzerinde odaklanan bir medya ve bilim dünyası olsaydı, Türkiye’de sistem değil, kriz ve operasyonlarla güçlenenin anayasa dahil, tüm kurumların ihlali ile ilerleyişinin “temel sorun” olduğu konuşulacaktı. Oysa herkes tek kişinin şimdi daha güçlü olduğundan söz ediyor. Nedenleri sorgulamak yerine sonucu dayatıp, meşrulaştırma gayretleri anayasa başta olmak üzere, tüm kurumlar ve işlevleri çarpıtılarak yürütülüyor.

Davutoğlu’nun hem gelişi (getirilişi), hem de gidişi sorunlu. “Siyasal partiler tek kişinin kontrolündeki bir işletme mi ki, kim memur edilirse, o seçiliyor?” diye kimse sormadan işaret edilen seçiliyorsa, işlevi çarpıtılmış kurumlardan toplumun tümü adına çözüm beklemenin yanlışlığı sorgulanmalı değil miydi? Şimdi iktidardaki hareketin, dolayısı ile devletin başına getirilecek olanın öncekinin gidişine bakılınca yetkilerinin daha kısıtlı olacağı belli değil mi? Hani karşı olan tüm partilerin kendi içinden çözülmesi sürecinden söz ediyorduk ya hep, diğerlerini tasfiye edenin kendisinin de parti olarak kalmasının mümkün olmadığını gördük. Anayasa, siyasal partiler demokrasinin vazgeçilmez unsurlarıdır diyor. Bir hareket, demokrasinin tüm kurum ve kuruluşlarını tanımaz noktaya gelip, tek kişiyi meşrulaştırma çabasına girişmişse, ona hala parti denilebilir mi?

  1. Vedel’in ünlü sözü: “Demokrasi siyasal partiler olmaksızın yaşayamaz, fakat siyasal partiler yüzünden ölebilir de!…” Türkiye’nin bugün geldiği yer burası.

Kişileri kurumların üzerinde tutan anlayışla, kurumlar ancak o kişileri taşımaya yarar hale geliyor. Toplum kişileri yerinde tutma mücadelesinden yorgun, her tutunduğu kişiden ayrı hüsranla kendi içinde çözülüyor. Hala kurumsallığın önemini kavrayamayışımız, kurumları kendisinden üstün tutan anlayış yerine, kendisini tüm kurumların üzerinde gören anlayışı iktidar edişimizden kaynaklanıyor. Derin muhasebe gerekiyor. Ancak Türkiye, “stratejik derinlik” diyerek bizleri dış siyasette girdaba sürükleyenin de siyasetin derininde alınan kararla gönderilişini bile tam tahlil edemeyecek bir “bellek baskılama” sürecinden geçiyor. En başta bulunanın iradesi ipotek altında ise, onun temsil ettiği yurttaşlar özgür iradelerini nerde ve nasıl kullanabilecekler?

Türkiye’yi yöneten hareket bir dava peşinde… O (adı açıkça konulmamış) dava bizi Başkancı sistem adı altında, önceki özgürlüklerimizden kendiliğimizden vaz geçeceğimiz bir istikamete sürüklüyor. Davutoğlu’nun gidişini (gönderilişini) bu parantezden okuyunca, Türkiye’nin yeniden seçim atmosferine sokulacağı, dolayısı ile muhalefetin tasfiyesi operasyonları ve fiili kuvvetler birliği rejiminin anayasal hale getirilmesi manevralarının süreceği öngörebiliriz. Tüm bunların, dokunulmazlıklara dokunmak ister gibi başlıklarla oyalanarak birbiri ile kavgalı Meclis yapısının dekor olduğu ortamda yapılması ve halk o(na)ylaması adı altında yaptırılacak plebisit(ler) ile birlikte okunmasında yarar var.

Gidene üzülmeyen, gidenlerin kendi içlerinden ağladıkları Türkiye, getirilecek olanı alkışlamaya hazırlanıyor. Siyaset toplumun gerçek sorunlarının önünde bir engel, toplumun sorunlarının çözümü için yapılan bir faaliyet olmaktan çoktan çıktı. Muhalefet var olmak değil, yok olmamak mücadelesini veriyor Meclis çatısı içinde. Ve bir etnik, biri dini temelli birbiri ile kavga ediyor görüntüsü içinde kurumsal yapıyı tahrip eden iki hareket ülkenin gideceği istikameti belirliyor. Çok önce yazdığımız gibi, Türkiye (görünüşte) iki partili sisteme doğru ilerliyor. (HDP’nin CHP içinde var edilmesi çabalarını bu amaçtan okuyalım diyorum.) Bu kurgu üzerinden var edilmeye çalışılıyor Başkancı sistem…

Türkiye’nin devlet geleneği alt üst edilerek, anayasa ve yasalarla tanımlanmış kurumların dışına çıkan fiili uygulamalarla atılan formata “yeni Türkiye” deniliyor. Yeni dedikleri Osmanlı döneminde bıraktıklarımızı yeniden var etme çabası, bunda payı, katkısı yadsınamayacak “hoca”, locaya çekildi. Ya bizler? Her geçen gün kişi ve kurum güvenliğinde yeni gediklerin açıldığı güvensiz ortamda kendimizi daha yalnız hissettiriliyoruz. Üstelik, edilgenliğin telkini ve yeniden inşası için, bir üniversite hocasını rol modeli seçmiş oldular. Hoca asıl söylemek istediklerini içine gömerek çekildi. Söyleyecekleri içine kaçmış üniversiteler, suskun bilim ve her geçen gün içine çekilen bir toplum… Yeni dedikleri Türkiye, edilgen ve güven(ce)siz bir toplum modeli üzerinden inşa ediliyor.

Özeti; “Bu makamlara nasıl geldiğinizi unutmayın”… Getirilen, gönderilen; “eski” dedikleri rejimin tasfiye edilip, yerine davalarını işaret ettikleri “yeni”yi ikame ettikleri yöntem.

Mobbingde yeni bir sayfa açıldı. Başbakan bile baskı altında ve özgür değilse; kendisine kurumlarla tanınmış hak ve özgürlüklere sahip çıkamamışsa, özgürlüklerin güvencesi kim olacak?

Bunun yanıtı da, gönderilmek istenen anayasada var; “Hiçbir faaliyetin Türk millî menfaatlerinin, Türk varlığının, Devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasının, Türklüğün tarihî ve manevî değerlerinin, Atatürk milliyetçiliği, ilke ve inkılâpları ve medeniyetçiliğinin karşısında korunma göremeyeceği ve lâiklik ilkesinin gereği olarak kutsal din duygularının, Devlet işlerine ve politikaya kesinlikle karıştırılamayacağı;

Her Türk vatandaşının bu Anayasadaki temel hak ve hürriyetlerden eşitlik ve sosyal adalet gereklerince yararlanarak millî kültür, medeniyet ve hukuk düzeni içinde onurlu bir hayat sürdürme ve maddî ve manevî varlığını bu yönde geliştirme hak ve yetkisine doğuştan sahip olduğu;

Topluca Türk vatandaşlarının millî gurur ve iftiharlarda, millî sevinç ve kederlerde, millî varlığa karşı hak ve ödevlerde, nimet ve külfetlerde ve millet hayatının her türlü tecellisinde ortak olduğu, birbirinin hak ve hürriyetlerine kesin saygı, karşılıklı içten sevgi ve kardeşlik duygularıyla ve “Yurtta sulh, cihanda sulh” arzu ve inancı içinde, huzurlu bir hayat talebine hakları bulunduğu;

FİKİR, İNANÇ VE KARARIYLA anlaşılmak, sözüne ve ruhuna bu yönde saygı ve mutlak sadakatle yorumlanıp uygulanmak üzere,

TÜRK MİLLETİ TARAFINDAN, demokrasiye âşık Türk evlatlarının vatan ve millet sevgisine emanet ve tevdi olunur.”

“Anayasa niçin değiştirilmek isteniyor?” sorusunun yanıtı da bu satırlarda…

Sadece üzerinde biraz düşünmek gerekiyor.