Connect with us

Yazarlar

ÖLÜMSÜZLÜĞÜN YIL DÖNÜMÜ!…

Yayınlanma

Tarih

“………… Amacımız, (Atatürk dönemi) reformların(ın) içindeki gücün hangi kaynaktan geldiğini araştırmaktı. Bu kaynaklardan en önemlisinin bir “yeni onur” anlayışı olduğunun ortaya konulabildiğini umuyoruz. Atatürk bu onurluluk anlayışını Cumhuriyet Türkiyesi’nin kurumlarının zembereği niteliğine getirmeye çalışmıştır….. Büyük adamlar kendi çağlarının koşulları içinde yoğrulmuşlardır. Atatürk’ün özelliği, bazen kesintiye uğramış, bazen gerçekliğini bir ölçüde yitirmiş, bazen uygulamaya geçirilmesi olağanüstü cesaret ve salt cesaret isteyen, birbirinden ayrı yönlere dönük güçleri bir noktada toplamış ve Cumhuriyet’in “ideali”inin ana kökleri olarak yaşatabilmiş olmasıdır. Bu objektif katkılarının övgüye gerekleri bile yoktur…..”

           Bu sözler Şerif Mardin’e ait. Topluma dönük bir tespiti de var, reformların içeriği ile uygulanışı üzerine: “…..Atatürk’ün zihninde realist esaslar üzerine kurulan, mevcudun hesaba katılmasıyla hazırlanan inkılaplar, birçok zamanlar devlet kadrolarının süzgecinden geçtikten sonra tamamiyle irreel ve grotesk bir şekilde tatbik edilmiştir. Atatürk devrinin hususiyetlerinden biri de Atatürk’ten fazla Atatürkçü olanların geniş sayısıdır. Hiç şüphesiz, Osmanlı Devleti’nin müessesevi kadrolarında teşekkül eden bazı itiyatlar burada en büyük rolü oynamıştır. Mesela  inkılap devrinde ortaya çıkan inkılap ucubelerinin bir çoğunun sebebini müesseseleşmiş dalkavuklukta bulmak mümkündür. Ancak böyle bir izah sayesinde ve böyle bir ikiliğin mevcudiyeti muvacehesindedir ki, derin şarklılığını değiştirmeye çalıştığı devlet teşkilatının, her şeye rağmen yağ gibi üste çıkan şarklı davranışı karşısında, Atatürk’ün duyduğu ıstırabı anlayabiliriz…….Atatürk’ün fikirlerinin ancak karikatürünü benimseyebilen, tefessüh etmemiş bir şark bürokrasisine karşı duyduğu derin istikrahı görmek icap eder. Atatürk’ün hayatının şimdiye kadar incelenmemiş bir cephesi de bu trajik cephedir. Bu bakımdan, inkılap hareketinin  yalnız Atatürk’e değil, etrafındakilere de mal edilmesi lazım geldiği şeklindeki yeni moda iddiaların külliyen reddedilmesi zamanı gelmiştir. Atatürk’ün muhitinden ancak inkılabın karikatürü çıkabilmiştir. Atatürk bu muhitin yardımını görmemiş, aksine, çoğu zaman bu muhitin teşkil ettiği Osmanlı bürokrasisi kalıntılarının kurbanı olmuştur…..” analizini yapıyor. Ve bunu, Alman filozofu Vaihinger’in tabiri ile; “imiş gibi” havası  ile Atatürk sonrasına şekil veren anlayışı özetliyor: “…… Bir reform anlayışını birbirinden ayrı parçalar olarak değil fakat kendi zihninde bir bütün olarak organize etmek ve bunu realizmini kaybetmeden, fakat aynı zamanda sebatla izlemek, bize burada kişiliğin özel katkısını gösteriyor……… birçok kimseler de değişmeler yapmaya yönelmişti fakat bir bütünden esinlenerek bir devrim yaratabilen yalnız Atatürk oldu. Bir şahsın tarihe damga basması dediğimiz olay da herhalde bu olsa gerek.” diyerek hakkını teslim ediyor, Osmanlı tarihi incelemeleri ile tarihimize dair önemli eserler kazandıran Şerif Mardin.

           Bugün içinden geçtiğimiz köktenci dönüşümün temelleri konusunda aydınlatıcı, düşündürücü önemli vurgular var. Bürokrasinin ve siyasetin, reformların özü yerine, biçimi, kabuğu içine yerleştikleri Cumhuriyet’in niteliksel dönüşümünün farkında olan ve kaygı ile izleyen kesitlerin söylemlerle oyalanmaya çalışıldıklarını gözlemleyebiliyoruz. Cumhuriyet’i sahiplenmek onu kuruluş felsefesi ile yaşatmak, kurucu kurumlara sahip çıkmakla mümkün. Kurucu kurumların kendi içlerinden dönüştürülerek tasfiye dilmesine seyircilik ederek sahiplenilemez Cumhuriyet. Cumhuriyet’e yeni bir giysi giydirme çabalarının giderek hız kazandığı bir süreçten geçerken, Atatürk’ü ona karşı olanların sahiplenişinin anlamı üzerine de düşünmek gerekiyor. Kurumlar; karşı gibi değil, sahipleniyor gibi ve sahiplenenlerce  boşaltılıyor.Mücadele sahiplenilerek sürdürülüyor.

           Mardin’in devletin kadroları ile ilişkilendirdiği şark kurnazlığı da denilen ve daha görünür olan dalkavuklukların, iktidar etrafında konuşlanan bir halkadan ibaret olduğu ve iktidarın niteliği dönüşünce, bu kesitin yeni gelen iktidar etrafında konuşlanacağının göstergesidir, 10 Kasım’ların 9’u 5 geçe tüm ülkeyi durduran saati. Atasına şükranlarını sunmak için, ülkenin her yerinde, tüm ulusun kendiliğinden tek kişiye saygı, sevgi ve minnetle birleşmekte durduğu  o dakika. Atatürk’le ilgili tüm çarpıtmalara karşın, ona sevgi seli olup akan insan kalabalıkları. Gerçek Türkiye bu!…

            Öyleyse, dönüşen nedir?

            Toplum değil, iktidarın niteliğidir dönüşen.

            Kendi niteliğine uygun bir toplum yaratma çabasıdır, hapishaneleri dolduran.

            Mardin’in saptamalarından biri de; Atatürk’ün en önemli başarısı ve bugün de kurumsal  tahribatlara karşın hala var olan gücümüzün sebebi olan ulus devletin kuruluşu üzerine; “…….’Ulusal devlet’ ise oldukça farklı ve dışsal dinamiğin ağır bastığı bir sürecin sonucudur”…. diyerek, konjonktüre işaret ediyor. Bugün, elimizde bilim ve akıl ile biriktirdiklerimizden bakınca; dış dinamiklerin ulus devletlerin çözülmesine hizmet ettiklerini görebiliyoruz. Öyle ise, Atatürk’ün bir bütün olarak ortaya koyduğu ve güç odağı olmamızın temelini oluşturan Cumhuriyet’in kurucu felsefesinden daha fazla ödün verilmemesi, niteliği dönüştürülmüş bir Cumhuriyet ve ulus yapısı ile daha güçlü olamayacağımızın devletin olanaklarını elinde tutan kadroların görmesinin sağlanması gerekiyor.

           Günümüzün oturmuş tek Başkanlık rejimi örneği olan ABD’de, son “başkanlık” seçiminin ortaya çıkardığı bölünük tabloya bakarak, Türkiye’nin önüne konulan ev ödevine hazırlanmak yerine, bu ödevle yeni sorunlara yelken açacağımızı da yine bilim ve akıl söyleyecek. Duyguda sahiplendiğimiz Atatürk’ün bize devletimiz dışında bıraktığı diğer eser; “bilim ve akıl”!… Giderek çoğaltılan akıl dışılıklardan ancak bu şekilde çıkabileceğiz.

             Atasını bu kadar çok seven bir ulusun, O’nun adı üzerinde ve onun üzerinden yapılan yakışıksız yorumlara “dur” demeyi de başarması gerekiyor.

             İslam’a tutunarak, Cumhuriyet’in en önemli prensibi laikliğe karşı çıkanların Atatürk’e saldırısının özellikle anma günlerinde çoğalışına bakarak; işte tam da bu nedenle Atatürk laikliği getirdi diyebiliriz.

             Atatürk; dine karşı değildi, dinin kullanılmasına karşıydı.

             Laiklik, dini inançlara sahip olan kesitlerin inançlarını yaşamaya engel değildir. Tam tersine, dinin gereklerini yerine getirmek isteyen gerçek inanmışların inançlarını vicdanlarında özgürce yaşayabilmeleri için gerekli önlemleri almaktır devlete verilen görev. Toplumsal alanda din üzerinden odaklar oluşturanların, dini kendi anlayışları ile yorumlayarak toplum üzerinde bir kalıp oluşturmaya çalışanların, toplumu tek tipleştirerek kendilerine iktidar alanları yaratmak isteyenlerin önüne geçmekti. Tekke, zaviye ve tarikatlar bu nedenle kapatılmıştı.

             Tarık Zafer Tunaya’nın: “Devrim doğrultusundan saptırıcı parantez artık kapanmalıdır. “İstiklal Harbi” heyecanıyla Atatürkçü yola dönmek ve kaldığımız yerden devam etmek zamanı gelmiştir. Zaman lehimize işlemiyor……….Dış baskıları önleyecek gücü, Bağımsızlık Savaşı deneyinden almalıyız.” önerisi  bugün çok daha önemli.

             Batı ile bağımızı koparmaktan ve kafa tutuyor gibi yapmaktan değil, ilişkilerimizi kendi çıkarlarımızı kollayacak şekilde kurup, dış baskılara direnmekten, akılcı dış politika izlemekten, Atatürk’ün batı ile ilişkileri oturttuğu çizgi ile, “Batı’ya rağmen” kendi özümüzü koruyarak sürdürmemizden söz ediyor.

             Atatürk ve mucizesi Cumhuriyet’imizi yaşamak yerine, hala anlatmaya çalışıyor olmak hüzün verici. Kadrolara ve iktidar yanlısı olmayı iş edinmişlere değil de, topluma bakarak umutlarımızı bilemeliyiz. Tüm karşı duruşlara, tarihsel saptırmalara karşın, toplum en doğru yerde durmayı sürdürüyor. Cumhuriyet en emin yerde; yüreklerde. Orada durduğu sürece umut var. Ödetilen, ödenen, ödenecek bedel de bu yüzden.

            Tüm Türkiye; “Bugün günlerden Atatürk, ölümsüzlüğün yıl dönümü” dercesine sahip çıktı Atası’na… Sadece resimler, eski gazete sayfalarının sergileri, görsellik, anma, yürüyüş ve söyleşilerle değil, gözlerden yaş olup akan özlemleriyle.

            Rahat uyu Atam. Emanet emin ellerde.

           Var ettiğin ulus var ya: Onu kimse hafife almasın!…

            Üstelik Atatürk’ün hayali sadece kendi ulusu ile sınırlı değildi. “Müstemlekecilik ve emperyalizm yeryüzünden yok olacak ve yerlerine milletler arasında hiçbir renk, din ve ırk farkı gözetmeksizin yeni bir ahenk ve işbirliği çağı hakim olacaktır” demişti, “mazlum milletler” dediği coğrafyaya da seslendiği 1933 yılındaki konuşmasında.

             O günler giderek yaklaşıyor. ABD; son seçimde kendisi de ikiye bölündü. Bölme politikalarını yürütenler de bölünmeye başladılar. “Böl, parçala, yönet” sürecinin bedeli, bu politikayı uygulayan kişi, kurum ve ülkelere de yansıyor ve  elbet bunun bir sonu olacak.

             Sadece kazandırdıkları ile değil, öngörüleriyle de ışık tutan Atatürk için, Mardin’in deyimi ile; “övgüye gerek yok”, “O tarihe damgasını bastı”!…

            Tarih vicdan gibidir…

            Vicdanlar susmaz/susturulamaz!…

           

_________________________

Şerif Mardin; Türkiye’de Toplum ve Siyaset, Makaleler I, İletişim Yayınları, İstanbul, 1990.

Tarık Zafer Tunaya; Siyasal Kurumlar ve Anayasa Hukuku, 5. Bası, Araştırma Eğitim Ekin Yayınları, İstanbul, 1982.

Devamı

Yazarlar

Korku Ve Baskıyla Sandıktan “Evet” Çıkarmaya Çalışıyorlar…

Yayınlanma

Tarih

Editör /Yazar

AKP ve MHP yöneticileri korku ve telaş içindeler…

Çünkü bu kez ortam öteki seçim ortamlarından farklı…

Bu kez referandum sonuçları umdukları gibi olmayabilir, ama bir şartla:

Sandıklar ve oylar iyi denetlenirse… İyi takip edilirse…

Referandum nöbeti iyi tutulursa…

Oy hırsızlıklarına meydan verilmezse… Oy hırsızlarına göz açtırılmazsa…

Anketler halkın büyük çoğunluğunun “HAYIR” diyeceğini gösteriyor…

MHP tabanı isyanlarda…

MHP tabanı yüzde 90’lara varan bir oranda “HAYIR” oyu kullanacak gibi görünüyor…

Sandıktan “Hayır” çıkarsa bu Bahçeli’nin sonu olur…

Bir daha Bahçeli’nin “esamesi” okunmaz… Tarihe karışır… Tarih, daha sonra “Bir muhalefet partisi liderinin iktidar partisi liderini tek söz sahibi, tek yetkili kişi, yani başkan yapmak için nasıl çaba gösterdiğini, nasıl işbirliği yaptığını” yazacaktır…

Tarih bir muhalefet partisi liderinin ve parlamento üyesinin, parlamentonun işlevine nasıl son vermek istediğini, üzerinde oturduğu dalı nasıl kesmeye çalıştığını yazacaktır…

Sandıktan “Hayır” çıkarsa, bu aynı zamanda yeni bir dönemin başlangıcı, “Korku İmparatorluğu”nun sonu, “HAYIRLI” günlerin ilk tarihi olacaktır…

“SONSUZA DEK BU ÇARPIK DÜZENİN SÜRGİT, DEVAM ETMESİNİ” isteyen şer güçleri, İşte bu nedenlerle, korkutma, sindirme yöntemiyle halkın propaganda yapmasını, konuşmasını, engellemeye çalışıyorlar…

Bir mafya lideri de çıkmış, açık açık halkı tehdit ediyor… Şöyle diyor:

“15 Temmuz’da Fethullahçı Terör Örgütü’nün üyelerine karşı nasıl ki sokaklarda olduysak, referandumu yapmamak adına sokaklara çıkan birileri olursa, onları sokaklarda bekliyor olacağımızı şimdiden özellikle söylemek isterim. Sırf bunun için bile ‘Evet’ diyeceğim.

Kardeşlerim, dostlarım ben varım. Sizler de var mısınız?”

Biz de buradan diyoruz ki, çocuklarımızın ve vatanın geleceği için demokratik haklarımızı korkmadan, çekinmeden, büyük bir cesaretle sonuna dek kullanacağız ve gidip sandığa “HAYIR” diyeceğiz…

Kimse bizi yıldıramaz, korkutamaz, engelleyemez…

Çünkü biz, vatanının bağımsızlığı uğruna hakkında çıkarılan idam fermanlarını yırtıp atan, resmi elbiselerinden bir anda soyunup, halkın arasına karışan “Mustafa Kemal’in askerleriyiz…”

Halkın mücadelesi, çek – senet tahsilâtı mafyası yöntemi ile asla durdurulamaz.

Yine bir korkutma, baskı girişimi olarak, 27 Ocak günü HAYIR kampanyası için afiş asan CHP’li gençlere bir silahlı saldırı gerçekleştirildi. Olay şöyle meydana geldi:

CHP Gençlik Kolları üyesi gençler, saat 23.30 sularında afişlerini astıktan sonra evlerine gitmek için geri döndüler. Bu eylemin ardından, kim oldukları bilinmeyen 2-3 kişi adeta sürek avına çıkmışçasına, sokaklarda bu gençleri aramaya başladılar. Saat 01.00 sularında da afiş asan gençlerin arabasına ateş açtılar. Bir genç, iki yerinden yaralandı ve ameliyata alındı…

Bu da topluma yöneltilmiş açık bir tehdit ve korkutma yöntemiydi…

Ne yaparlarsa yapsınlar, yılmayacağız…

Halkımızı bilinçlendirmeye ve gerçekleri göstermeye devam edeceğiz.

Afişlerimizi de asacağız, konuşmalarımızı da yapacağız…

Ve saldırganların üzerine çekinmeden yürüyeceğiz, gerekirse göğsümüzü siper edeceğiz…

Gerçek olan bir şey varsa o da şudur: Zulmedenler korkaktırlar. Kendi gölgelerinden bile korkarlar. Tedirgindirler. Yalan söylerler…

Haksız, adaletsiz, zalim insanlar korkak olur…

Onun için atalarımız demiştir ki, “Zulmün artsın padişahım ki tez yıkılasın…”

Hiçbir faşist kendini ülkenin tek egemeni, durdurulamayacak, engellenemeyecek tek gücü sanmasın. Hızır Paşa’lar, Nemrut Mustafalar, Damat Ferit’ler, Evren’ler, Özal’lar, Çiller’ler nasıl yok oldularsa, bugünkü zalimler de günü geldiğinde ABD’si, AB’si, IŞİD’i, PKK’sı ile birlikte çekip gidecektir… Toz olacaktır…

(alieralp37@gmail.com)

 

Devamı

Yazarlar

Şaka Gibi Bademler

Yayınlanma

Tarih

Editör /Yazar

Badem, dört yıl Belediye Başkanlığı yaptı.
Sonrasında Belediyeyi hiç bırakmadı. Genel Başkan-Başbakan-Cumhurbaşkanı-Dünya Lideri-Halife oldu ama İstanbul Belediyesini hiç bırakmadı!
Hatırlar mısınız? Bir ses kaydında karşısındakini nasıl fırçalıyordu; “Kardeşim sana söylemedim mi, kupon araziler benim diye?
Ha söylemedim mi? Nasıl verirsin yahu?”

İstanbul’da ki müteahhitler çok iyi bilirler ki, Bademden habersiz imar planı değişmez! Özellikle kupon arazi ve dikine yükselen binalar için!

Şimdi referandum geliyor ya, şirinlik zamanı! Milletin hoşuna gidecek şeyler söylemek lazım!
İstanbul’daki yüksek kulelerin tamamına yakınının yapımı için yandaşlara izin veren Badem şunu söylüyor; “Ben dikine değil yatay olan binaları severim. Ama bu aç gözlü müteahhitler daha fazla
para kazanmak için, İstanbul’u mahvettiler!”

Bu sözü söyleyen Badem, şunu da yapmalıdır;
2002 yılından bu yana yapılan yüksek binaların tamamının imar değişiklerinin kamuoyuna açıklanmasına izin vermek…
Delikanlılık ve dürüstlük lafla, palavrayla olmaz. Açıklayın bu imar değişikliklerini, görelim bakalım kim dik olanı, kim yatay olanı seviyormuş…

NASREDDİN BİNALİ
Nasreddin Hoca eşeğine her gün bir avuç daha az yem veriyormuş. Dostları, yanlış yapıyorsun diye uyarmışlar! Hoca dinlememiş ve eşeğin yemini her gün bir avuç daha azaltmaya devam etmiş.
Bir sabah kalktığında bir bakmış eşek ölmüş!
Hoca üzüntü içinde şöyle demiş; “Tüh be tam da açlığa alışıyordu, öldü gitti zavallı…

Başbakan Binali Yıldırım, iş adamlarına seslenmiş; “Önümüzdeki yaz sonundan itibaren her şey düzelecek, sıkılmayın dik durun!”
Adamların nefes alacak hali kalmamış! Dolar, Rabia’yı yani 4’ü yakalamak üzere. Durduk yerde adamların borcu her gün artıyor. Öldü ölecek gibiler! Yakında Binali’nin “Yahu yazı bekleyin dedik, bize inat dinlemeyip öldüler” dediğini duyacağız…

PARA-AKIL
Erdoğan, Türkiye-Mozambik İş Forumunda konuştu;
“Biz göreve geldiğimizde, para yoktu ama akıl vardı. Bilgiyi yönettik, insanı yönettik, parayı yönettik! Biri beşe katladık!”

2002 de 129 Milyar Dolar olan dış borç, 425 Milyar Dolara fırlamış!
Ülkenin yarıdan fazlası bankalara borçlanmış!
Yoksulluk sınırının altında yaşayan insan sayısı 20 Milyona yaklaşmış!
Çevremizde bir tane komşu kalmamış!
Devlette, iş adamlarında para bitmiş, devleti yönetenlerin kendilerinin ve çocuklarının servetleri beşe-elli beşe katlanmış!
Dünyadaki hiçbir demokratik ülke tarafından davet edilmeyen Erdoğan, Afrika diktatörlerine akıl satıyor!

Şaka gibi bunlar, gerçekten şaka gibiler…

Sağlık ve başarı dileklerimle 28 Ocak 2017
Rifat Serdaroğlu

Devamı

Yazarlar

Referandum mu? Plebisit mi?!..

Yayınlanma

Tarih

En anlaşılır dille açıklarsak; Anayasa özünde devletin temel kurucu hukuk metnidir. En üstün hukuk metni. Kurumların temel dayanağı ana kaynağı. Hukuk açısından böyle; toplum açısından ise “sözleşme”, ortak anlaşma, bağdaşma da diyebiliriz. Tabloda sözleşmeden çok ayrışma, çatışma var. Neden? 

              Anayasada ne yazdığından çok, onun nasıl uygulandığıdır önemli olan. Türkiye’de AKP iktidarının ömrü uzadıkça, fiili ile hukuki arasında uçurum doğdu. Fiili olanın alanı genişletildikçe, hukuk etkinliğini ve toplum nezdindeki itibarını yitirdi. Bu itibarsızlaştırma, bu işlevi yerine getirenleri daha itibarlı hale getirdi mi?!… Kurumların yıpratılması ya da toplu itibarsızlaştırma diyebileceğimiz bir süreçten geçiyoruz. Bu arada iktidarın istediği toplumsal düzenin kuruluşu yasalar marifeti ile gerçekleştiriliyor.

             İktidar olma/sürdürebilme anlayışları ile, anayasaya, kendilerini de bağlayan bir üst hukuk metni olarak değil de, yasalarını oluşturabilecekleri bir güvence olarak bakan ve hukukun düzenleyicilik ve sınırlayıcılık işlevlerini Meclis içindeki çoğunluklarına dayanarak sıkı sıkı giyinirlerken, hukukun yurttaş açısından çok önemli bir işlevi “koruyuculuk” vasfı boşaltmış oluyorlar.

              Toplum “ hayır” ve “evet” noktasında bir sonuca çekilip, bu dayatılan sonuç üzerinden meşrulaştırılmaya çalışılan fiili düzen, kalıcılaştırılmaya ve hatta giderek koyulaştırılmaya doğru itilirken, asıl boşaltılanın “hukuk devleti” ile sağlanmış olan bireysel haklar alanının olduğunu göremiyor ve konuşamıyoruz. Koruyucu haklar dediğimiz, devletin hiçbir şekilde karışamayacağı, insanın insan olmasının sahip olması için yeterli olan haklardan söz ediyorum. Hukukla sağlanan kişi güvenliğinden vaz geçmemiz tembihleniyor. Kendimizi giderek daha güvensiz, güvencesiz hissedeceğimiz bir düzeni kabullenmemiz isteniyor.

             Tek kişi yönetiminin kurumsallaştığını görebiliyoruz ve tek seçicinin bir de başkanı olduğu/olacağı  partisi aracılığı ile korunacağı bir alan yaratıldığını konuşuyoruz ama en önemlisi, bu adı “sözleşme” olan ama yurttaşı karşı karşıya getiren düzenleme ile yurttaşın sahip olduğu hakları kendi eli ile boşalttığını konuşmuyoruz. Bu önemli boşluk, tek seçicinin gücünü arttıran bir diğer etken. Ve her ne kadar yurttaşa onaylattırılsa da, yapılış, sunuluş, işletiliş yöntemleri açısından meşruluğu tartışmalı bir düzenlemenin, getireceği “meşruluk” da tartışmalı olacaktır.

             Hukuk devletini terk edip, yasa devletine geçmiş olacağız. Nasıl Meclis, kendi yetkilerine sahip çıkacak yerde, kuvvetler ayrılığı yerine, kuvvetler birliği esasını getiren ama bunun Meclis’te değil de bir kişinin şahsında belirip toplayacağı bir değişikliği kabul ederek, kendi özgürlük alanının kendisi boşaltmışsa, aynı boşaltma işlevi “evet” diyen yurttaşa yaptırılacak.

              Tüm anayasa hukukçuları bilir. Halkın dışında hazırlanıp, halkın “hayır” ya da “evet” oyuna başvurulan anayasalar otoriter niteliklidir. Ve bu anayasa ya da değişikliği, plebisit kuruculukla açıklanır. Türkiye, metindeki değişiklikten çok, bu değişikliği tek kişi etrafında konuşarak kişinin o(na)ylanmasına gidiyor. Buna anayasa biliminde “Plebisit” denir. Plebisitin, “referandum”dan diğer önemli farkı, iki görüş etrafında yapılan tartışmalarda görüşlerin serbestçe dile getirildiği, kitle iletişiminden eşit biçimde yararlanılan bir ortamın olup olmadığıdır.

           Muhalefetin var gibi olduğu durumdan değil, muhalefetin varlığını hissettirebildiği durumdan söz ediyorum. Muhalefet fikir özgürlüğünün güvencesidir. İktidarın baskıcılığı ve hukuk dışılığa kaymasının frenidir. Kurumların varlıkları görüntülerinden çok işlevleri ile ölçülmelidir. Sadece görüntüye dönüşmüş bir muhalefet, giderek kapalılaşan sistemin örtüsü işlevini gördüğünden, toplumun karşı reflekslerini örgütlüyor gibi kırabilir.

            Türkiye gerçeğinden baktığımızda görünen; literatürde olmayan, Türk tipi denilerek zorlama bir başlıkla “Cumhurbaşkanlığı” adı altında anayasada vücut bulmasına çalışılan rejim, esasen, ABD Başkanlık rejimini taklit eden az gelişmiş ülkelerde kurulan “Başkancı” rejimdir. Daha açık olarak, Başkanlık sisteminin bozulmuş biçimidir. Kuvvetlerin ayrılığı, fren ve denge burada yoktur. Kuvvetler birliği ve tek kişi lehine bozulmuş denge de diyebiliriz. Fren tek kişinin hakimiyetinde oluşturulmuş Meclis içine yerleşmişse, buna fren denilemeyeceği açıktır.

             Demokratik sistemde ve referandum adı altında yapılan oylamada, sandık sonucu belli değildir. Bir iktidar plebisite gidiyor ve bunu ısrarla istiyorsa, sandık sonucu iktidar lehinedir ve bellidir. Referandum ile plebisit arasındaki farkı ortaya koyan bir diğer kıstas, sandık sonrası, yani sandıktan çıkan sonuçtur.

           Halk oylaması dediğimizden, gerçekten halkın iradesinin çıkıp çıkmayacağı, öncesi, kuruluşu ve sonrası ile sandık çevresinden anlaşılır. Evet (iktidar) cephesinin olanakları sınırsız, hayır (muhalefet) cephesinin olanakları kontrollü ise, daha en başından iktidar lehine önde başlatılan bir yarış söz konusudur. Oylamadaki konuya karşı durabilmek için, önce bu eşitsizliğe karşı çıkılmalıdır. Eşitliği sağlanmamış bir sonuç adil olabilir mi? Anayasaların/yasaların yapılış yöntemleri özelliklerini de yansıtır.

             Anayasa değişikliği altında iktidar güçlendirilirken, bu değişikliği bölünmüş halk iradesine oylattırarak, ulusun egemenlik hakkını kullandığından söz edilemez. Burada ancak, ulusun egemenlik yetkisinin bölünük halk iradesi ile tekçi iktidara  devredilmesinden söz edilebilir. Başka şekilde, bir şekilde manipüle edilmiş halk iradesi ile ulusa mal edilmiş egemenlik ortadan kaldırılamaz. Kaldırıldığında, buna ulus iradesi denilemez.

             Toplumdaki çatışmaya bakınca, biz yeni bir sözleşme yapmıyoruz. Ama yapılan önemli bir şey var: Önceki sözleşme bozuluyor ve bizler de bu bozma işine ortak edilmiş oluyoruz. Yerine neyin kurulduğu konusundan çok, kimin yöneteceğine ilişkin algı ile sandığa gidecek iradelerin ne kadarı özgür sorusu elbette önemli, ancak kişiler geçici, kurumlar kalıcı felsefesinden uzak bir kültürde kişi odaklı siyasetle gelip takıldığımız/tıkandığımız nokta bu. Tek kişi yönetimi kurumsallaştırılınca, buraya tam anlamı ile saplanmış olacağız.

              Neden tek seçici? Neden hepimizin olan egemenlik yetkisini tek kişiye devredelim? 16. ve 17. Yüzyıllarda kalmış olan tartışmalara savuracak sorular bunlar ve ne kadar gerilere sürüklendiğimizin de göstergesi. Hukuk devletini güçlendirip, ulus egemenliğini pekiştirecek yerde, hukukun getirdiği haklar alanının toplumun bir kısmının iradesi ile ortadan kaldırılmasından söz ediyoruz.

            Tek kişinin kim olduğu hiç önemli değil, önemli olan köklü bir dönüşüme yol açacak olan kurumsal değişim. Ancak iktidarın tutumuna bakınca; tek kişiye karşı olmayı, kişilerden ayrı tutacak bir süreç olmayacağı açık.

           “Kişiselleştirilmiş iktidar” ayrı bir başlıkta konu edilecek kadar önemli bir başlık. İçinden geçtiğimiz sürece itiraz etme hakkımızın kısıtlılığı ve giderek daraltıldığı ise hepimizin malumu.

            Elimize tutuşturulmaya çalışılan “evet”e, “hayır” diyebilmek cesaret istiyor. Bu plebisit, aynı zamanda cesaret sınavı olacak. “Hayır” dan dolayı cezalandırılanlar kadar, alenen “evet diyenlerin ödüllerini ibretle izleyeceğiz.

            Ne sözleşme ama!…

Devamı

Çok Okunanlar

Copyright © 2017 KEMALİSTLER