ÖLÜMSÜZLÜĞÜN YIL DÖNÜMÜ!…

“………… Amacımız, (Atatürk dönemi) reformların(ın) içindeki gücün hangi kaynaktan geldiğini araştırmaktı. Bu kaynaklardan en önemlisinin bir “yeni onur” anlayışı olduğunun ortaya konulabildiğini umuyoruz. Atatürk bu onurluluk anlayışını Cumhuriyet Türkiyesi’nin kurumlarının zembereği niteliğine getirmeye çalışmıştır….. Büyük adamlar kendi çağlarının koşulları içinde yoğrulmuşlardır. Atatürk’ün özelliği, bazen kesintiye uğramış, bazen gerçekliğini bir ölçüde yitirmiş, bazen uygulamaya geçirilmesi olağanüstü cesaret ve salt cesaret isteyen, birbirinden ayrı yönlere dönük güçleri bir noktada toplamış ve Cumhuriyet’in “ideali”inin ana kökleri olarak yaşatabilmiş olmasıdır. Bu objektif katkılarının övgüye gerekleri bile yoktur…..”

           Bu sözler Şerif Mardin’e ait. Topluma dönük bir tespiti de var, reformların içeriği ile uygulanışı üzerine: “…..Atatürk’ün zihninde realist esaslar üzerine kurulan, mevcudun hesaba katılmasıyla hazırlanan inkılaplar, birçok zamanlar devlet kadrolarının süzgecinden geçtikten sonra tamamiyle irreel ve grotesk bir şekilde tatbik edilmiştir. Atatürk devrinin hususiyetlerinden biri de Atatürk’ten fazla Atatürkçü olanların geniş sayısıdır. Hiç şüphesiz, Osmanlı Devleti’nin müessesevi kadrolarında teşekkül eden bazı itiyatlar burada en büyük rolü oynamıştır. Mesela  inkılap devrinde ortaya çıkan inkılap ucubelerinin bir çoğunun sebebini müesseseleşmiş dalkavuklukta bulmak mümkündür. Ancak böyle bir izah sayesinde ve böyle bir ikiliğin mevcudiyeti muvacehesindedir ki, derin şarklılığını değiştirmeye çalıştığı devlet teşkilatının, her şeye rağmen yağ gibi üste çıkan şarklı davranışı karşısında, Atatürk’ün duyduğu ıstırabı anlayabiliriz…….Atatürk’ün fikirlerinin ancak karikatürünü benimseyebilen, tefessüh etmemiş bir şark bürokrasisine karşı duyduğu derin istikrahı görmek icap eder. Atatürk’ün hayatının şimdiye kadar incelenmemiş bir cephesi de bu trajik cephedir. Bu bakımdan, inkılap hareketinin  yalnız Atatürk’e değil, etrafındakilere de mal edilmesi lazım geldiği şeklindeki yeni moda iddiaların külliyen reddedilmesi zamanı gelmiştir. Atatürk’ün muhitinden ancak inkılabın karikatürü çıkabilmiştir. Atatürk bu muhitin yardımını görmemiş, aksine, çoğu zaman bu muhitin teşkil ettiği Osmanlı bürokrasisi kalıntılarının kurbanı olmuştur…..” analizini yapıyor. Ve bunu, Alman filozofu Vaihinger’in tabiri ile; “imiş gibi” havası  ile Atatürk sonrasına şekil veren anlayışı özetliyor: “…… Bir reform anlayışını birbirinden ayrı parçalar olarak değil fakat kendi zihninde bir bütün olarak organize etmek ve bunu realizmini kaybetmeden, fakat aynı zamanda sebatla izlemek, bize burada kişiliğin özel katkısını gösteriyor……… birçok kimseler de değişmeler yapmaya yönelmişti fakat bir bütünden esinlenerek bir devrim yaratabilen yalnız Atatürk oldu. Bir şahsın tarihe damga basması dediğimiz olay da herhalde bu olsa gerek.” diyerek hakkını teslim ediyor, Osmanlı tarihi incelemeleri ile tarihimize dair önemli eserler kazandıran Şerif Mardin.

           Bugün içinden geçtiğimiz köktenci dönüşümün temelleri konusunda aydınlatıcı, düşündürücü önemli vurgular var. Bürokrasinin ve siyasetin, reformların özü yerine, biçimi, kabuğu içine yerleştikleri Cumhuriyet’in niteliksel dönüşümünün farkında olan ve kaygı ile izleyen kesitlerin söylemlerle oyalanmaya çalışıldıklarını gözlemleyebiliyoruz. Cumhuriyet’i sahiplenmek onu kuruluş felsefesi ile yaşatmak, kurucu kurumlara sahip çıkmakla mümkün. Kurucu kurumların kendi içlerinden dönüştürülerek tasfiye dilmesine seyircilik ederek sahiplenilemez Cumhuriyet. Cumhuriyet’e yeni bir giysi giydirme çabalarının giderek hız kazandığı bir süreçten geçerken, Atatürk’ü ona karşı olanların sahiplenişinin anlamı üzerine de düşünmek gerekiyor. Kurumlar; karşı gibi değil, sahipleniyor gibi ve sahiplenenlerce  boşaltılıyor.Mücadele sahiplenilerek sürdürülüyor.

           Mardin’in devletin kadroları ile ilişkilendirdiği şark kurnazlığı da denilen ve daha görünür olan dalkavuklukların, iktidar etrafında konuşlanan bir halkadan ibaret olduğu ve iktidarın niteliği dönüşünce, bu kesitin yeni gelen iktidar etrafında konuşlanacağının göstergesidir, 10 Kasım’ların 9’u 5 geçe tüm ülkeyi durduran saati. Atasına şükranlarını sunmak için, ülkenin her yerinde, tüm ulusun kendiliğinden tek kişiye saygı, sevgi ve minnetle birleşmekte durduğu  o dakika. Atatürk’le ilgili tüm çarpıtmalara karşın, ona sevgi seli olup akan insan kalabalıkları. Gerçek Türkiye bu!…

            Öyleyse, dönüşen nedir?

            Toplum değil, iktidarın niteliğidir dönüşen.

            Kendi niteliğine uygun bir toplum yaratma çabasıdır, hapishaneleri dolduran.

            Mardin’in saptamalarından biri de; Atatürk’ün en önemli başarısı ve bugün de kurumsal  tahribatlara karşın hala var olan gücümüzün sebebi olan ulus devletin kuruluşu üzerine; “…….’Ulusal devlet’ ise oldukça farklı ve dışsal dinamiğin ağır bastığı bir sürecin sonucudur”…. diyerek, konjonktüre işaret ediyor. Bugün, elimizde bilim ve akıl ile biriktirdiklerimizden bakınca; dış dinamiklerin ulus devletlerin çözülmesine hizmet ettiklerini görebiliyoruz. Öyle ise, Atatürk’ün bir bütün olarak ortaya koyduğu ve güç odağı olmamızın temelini oluşturan Cumhuriyet’in kurucu felsefesinden daha fazla ödün verilmemesi, niteliği dönüştürülmüş bir Cumhuriyet ve ulus yapısı ile daha güçlü olamayacağımızın devletin olanaklarını elinde tutan kadroların görmesinin sağlanması gerekiyor.

           Günümüzün oturmuş tek Başkanlık rejimi örneği olan ABD’de, son “başkanlık” seçiminin ortaya çıkardığı bölünük tabloya bakarak, Türkiye’nin önüne konulan ev ödevine hazırlanmak yerine, bu ödevle yeni sorunlara yelken açacağımızı da yine bilim ve akıl söyleyecek. Duyguda sahiplendiğimiz Atatürk’ün bize devletimiz dışında bıraktığı diğer eser; “bilim ve akıl”!… Giderek çoğaltılan akıl dışılıklardan ancak bu şekilde çıkabileceğiz.

             Atasını bu kadar çok seven bir ulusun, O’nun adı üzerinde ve onun üzerinden yapılan yakışıksız yorumlara “dur” demeyi de başarması gerekiyor.

             İslam’a tutunarak, Cumhuriyet’in en önemli prensibi laikliğe karşı çıkanların Atatürk’e saldırısının özellikle anma günlerinde çoğalışına bakarak; işte tam da bu nedenle Atatürk laikliği getirdi diyebiliriz.

             Atatürk; dine karşı değildi, dinin kullanılmasına karşıydı.

             Laiklik, dini inançlara sahip olan kesitlerin inançlarını yaşamaya engel değildir. Tam tersine, dinin gereklerini yerine getirmek isteyen gerçek inanmışların inançlarını vicdanlarında özgürce yaşayabilmeleri için gerekli önlemleri almaktır devlete verilen görev. Toplumsal alanda din üzerinden odaklar oluşturanların, dini kendi anlayışları ile yorumlayarak toplum üzerinde bir kalıp oluşturmaya çalışanların, toplumu tek tipleştirerek kendilerine iktidar alanları yaratmak isteyenlerin önüne geçmekti. Tekke, zaviye ve tarikatlar bu nedenle kapatılmıştı.

             Tarık Zafer Tunaya’nın: “Devrim doğrultusundan saptırıcı parantez artık kapanmalıdır. “İstiklal Harbi” heyecanıyla Atatürkçü yola dönmek ve kaldığımız yerden devam etmek zamanı gelmiştir. Zaman lehimize işlemiyor……….Dış baskıları önleyecek gücü, Bağımsızlık Savaşı deneyinden almalıyız.” önerisi  bugün çok daha önemli.

             Batı ile bağımızı koparmaktan ve kafa tutuyor gibi yapmaktan değil, ilişkilerimizi kendi çıkarlarımızı kollayacak şekilde kurup, dış baskılara direnmekten, akılcı dış politika izlemekten, Atatürk’ün batı ile ilişkileri oturttuğu çizgi ile, “Batı’ya rağmen” kendi özümüzü koruyarak sürdürmemizden söz ediyor.

             Atatürk ve mucizesi Cumhuriyet’imizi yaşamak yerine, hala anlatmaya çalışıyor olmak hüzün verici. Kadrolara ve iktidar yanlısı olmayı iş edinmişlere değil de, topluma bakarak umutlarımızı bilemeliyiz. Tüm karşı duruşlara, tarihsel saptırmalara karşın, toplum en doğru yerde durmayı sürdürüyor. Cumhuriyet en emin yerde; yüreklerde. Orada durduğu sürece umut var. Ödetilen, ödenen, ödenecek bedel de bu yüzden.

            Tüm Türkiye; “Bugün günlerden Atatürk, ölümsüzlüğün yıl dönümü” dercesine sahip çıktı Atası’na… Sadece resimler, eski gazete sayfalarının sergileri, görsellik, anma, yürüyüş ve söyleşilerle değil, gözlerden yaş olup akan özlemleriyle.

            Rahat uyu Atam. Emanet emin ellerde.

           Var ettiğin ulus var ya: Onu kimse hafife almasın!…

            Üstelik Atatürk’ün hayali sadece kendi ulusu ile sınırlı değildi. “Müstemlekecilik ve emperyalizm yeryüzünden yok olacak ve yerlerine milletler arasında hiçbir renk, din ve ırk farkı gözetmeksizin yeni bir ahenk ve işbirliği çağı hakim olacaktır” demişti, “mazlum milletler” dediği coğrafyaya da seslendiği 1933 yılındaki konuşmasında.

             O günler giderek yaklaşıyor. ABD; son seçimde kendisi de ikiye bölündü. Bölme politikalarını yürütenler de bölünmeye başladılar. “Böl, parçala, yönet” sürecinin bedeli, bu politikayı uygulayan kişi, kurum ve ülkelere de yansıyor ve  elbet bunun bir sonu olacak.

             Sadece kazandırdıkları ile değil, öngörüleriyle de ışık tutan Atatürk için, Mardin’in deyimi ile; “övgüye gerek yok”, “O tarihe damgasını bastı”!…

            Tarih vicdan gibidir…

            Vicdanlar susmaz/susturulamaz!…

           

_________________________

Şerif Mardin; Türkiye’de Toplum ve Siyaset, Makaleler I, İletişim Yayınları, İstanbul, 1990.

Tarık Zafer Tunaya; Siyasal Kurumlar ve Anayasa Hukuku, 5. Bası, Araştırma Eğitim Ekin Yayınları, İstanbul, 1982.