Erdoğan Cumhurbaşkanı olmamalıdır – 2

Dünkü yazımda Başbakan Erdoğan’ın CHP için söylediği sözlerden, bir kesimi nasıl kandırmaya çalıştığını ve bahsettiği dönemlerde CHP’nin neler yapmış olduğunu kısmen anlatmaya çalışmıştım. Atatürk önderliğinde Türk Milleti, yedi bin yıllık tarihinin en zor döneminde Batılıların “Türk Mucizesi” dedikleri, dünyanın en görkemli devrim hareketini gerçekleştirmiştir. Bu olay, yalnız Türk Milleti için değil, bütün ezilen mazlum milletler için de bir kurtuluş yolu ve ümit kaynağı olmuştur.

Türk Milleti, 7 düvel ile o yıllardaki çok zor şartlarda tek vücut olarak dünyanın şaşkın bakışları altında, Kurtuluş Savaşı’nı kazanmış, esaret zincirlerini kırarak, bağımsızlığına kavuşmuştur. Atatürk düşmanlarının o yüce lider ve devrimlerini çarpıtarak söylerken dahi, önce deterjanla ağızlarını yıkamaları gerekir.

***

Şimdi gelelim Erdoğan neden cumhurbaşkanı olamaz, OLMAMALIDIR-A;

Erdoğan aslında bağlı olduğu ideoloji içerisinde yalanlarla, dolanlarla işini götürmeye kalksa da ağzı mükemmel laf yapan, ikna kabiliyeti çok yüksek bir aktördür.

Dikkat ederseniz liderdir demiyorum zira liderlik bambaşka bir kavramdır, bununla birlikte bir kesimin liderliğini yapmaktadır.

Erdoğan Atatürk rejim düşmanı olarak yetişmiş ve amacına neredeyse ulaşmak üzere olan kişidir. Mecliste kendisine biat eden sayısal gücü ile bir kesiminin gözünde adeta ilahlaşmasını bilmiştir. Bunu takdir etmek gerekir aslında.

Bazen mağduru, bazen kabadayıyı bazen de Hitleri oynayarak otoritesini yükseltmiştir.

Gömlek değiştirdim diyerek iktidara gelen Erdoğan aslında hiç değişmemiştir. O, ettiği yeminin ardında durmuştur daima. Bu yemini birçok kişi bilmez.

Erdoğan ailesinin Rize’den İstanbul Kasımpaşa’ya göç etmesinden sonra, 1954 yılında ailenin 3. çocuğu olarak Kasımpaşa’da doğmuştur.

1965 yılında Piyale Paşa İlkokulu’nu bitirdikten sonra, İstanbul İmam Hatip Okulu’na yazdırılmış, böylece henüz 11 yaşında bir çocukken Atatürk rejimi karşıtı olarak büyümeye başlamıştır.

Tayyip Erdoğan’ ın 1980 yılında arşivlenen ve Trabzon Tire askeri arşivinde mevcut bulunan

Atatürk ve Cumhuriyet rejimine karşı olan yemini bizlere bu günlerin geleceğini anlatıyordu.

İşte birçok kişinin bilmediği o yemin;

Ben Muhammed Müslüman ümmetindenim. Türkiye dinsiz, laik bir memleket haline gelmiştir. Hayatımı Mustafa Kemal dinsizliği ile savaşa adayacağıma, Türkiye’yi bir din ve şeriat devleti haline getirmek için mücadele edeceğime, Kemal Paşa zamanında çıkarılan dinsiz kanunların tatbikini önleyeceğime, kısa zamanda ümmet esasına dayanan, şeriat devletinin kurulması için çalışacağıma, dinim, Allah’ım ve bütün mukaddesatım üzerine yemin ve kasem ederim.”

Erdoğan bu yemini hiçbir zaman inkâr etmemiş, basında bir tekzip yayınlamamıştır

Yani aslını hiçbir zaman saklamamıştır.

Şimdi böyle bir insan Türkiye Cumhuriyetinin Cumhurbaşkanı olabilir mi?

Aradan çok sular aktı değişmiştir diyebilir miyiz?

Yaptıkları ortada değil midir?

Yine aşağıda linklerini yazdığım eski yazılarımda dediğim gibi Erdoğan böyle bir yemini ettiği zaman bir Atatürkçü onun ilkelerini ve rejimini korumak adına ant içti mi acaba?”

2002 yılında iktidara geldiği zaman “Milli görüş gömleğini değiştirdim” dediğinde toplumu kandırmaya başlamıştı. Aslında o her zaman kendi ekseninde kaldı, sindire sindire Türkiye’yi değiştirdi.

Bu günlere gelmemizde en büyük etkenlerden teki şüphesiz Cumhurbaşkanı Gül’ün dışişleri bakanlığı sırasında (24 Mayıs 2003 günü Vatan gazetesinin birinci sayfa manşetinden yayınlanan) Colin Powell arasında 2 sayfa 9 maddelik gizli anlaşmadır. Türkiye’yi Amerika’ya göbekten bağlanmıştır böylece.

“BOP içinde ABD ile birlikte hareket ediyoruz” diyen Gül, bu gizli sözleşmeye göre “Ortadoğu’daki tüm rejimlerin değişeceğini”, ABD’nin sözcüsüymüş gibi ilan etmiştir (Vatan, manşet, 24 Mayıs 2003 ve Radikal, 14 Mart 2006).

Yani paralel yapı, derin devlet filan değildir. Bu başbakanın kendisini kurtarmak için uydurmasıdır.

Gerçek:Gül, Fethullah ve Erdoğan’ın el ele şeytan üçgeni oluşturarak, Ortadoğu’nun kan gölüne çevrilmesini, Türkiye’nin bölünme noktasına getirilmesini işbirliği ile sağlamalarıdır. “Bunların birbirlerinden farkları yoktur.” Tek başlarına iktidar olma hırsları içerisinde olan bu üçlü şimdilerde ayrılma, birbirlerine düşman olma noktasına gelmişlerdir.

Peki, tüm bunlar olurken Atatürk’ün partisi ve diğer Atatürk çizgisinde olan partiler ne yapabildiler?

Kocaman bir hiç!

Daha sonra Oslo anlaşmaları ile bir önceki anlaşma adeta perçinleştirilmiştir.

İmralı’daki bebek katili ile görüşmeler, Doğu ve Güneydoğu’nun fiili olarak topraklarımızdan kopma noktasında olması, Kürtçülerin böylesine kabarmaları hep bu üçlünün eseridir. Öyle bir durumdayız ki Türk olmak, vatanını sevmek, Atatürk’e bağlı olmak günümüzde adeta vatan hainliğine eş tutulmaktadır. Muhalefet partilerinin, bilhassa CHP ‘in cumhuriyet ve Atatürk Devrimlerine sahip çıkmamaları bizlere maalesef bu kara günleri yaşatmaktadır.

Devamı yarın.

Erdoğan Cumhurbaşkanı olmamalıdır!

Başbakan Erdoğan sıkıştıkça muhalefet partilerine hakaretler eder, en çok ta CHP ye tabi.

CHP zamanında şu ülkede taş üstüne taş kondu mu?

Bu cibilliyetsiz partinin (soysuz) bu ülkeye hiçbir faydası olmamıştır.

CHP’ye soruyorum. Yahu senin bu ülkede bir dikili ağacın var mı?

Biz bu CHP’nin cemaziyelevviyetini biliriz, hiç bir emekleri, hiçbir eserleri yoktur bu ülkede.

Saldırıları böylece uzar gider.

Cümlelerinin içerisindeki sözlerin bazılarını anlamayız zira İmam Hatipli değiliz. Her seferinde Lügatlerde aramak zorunda kalırız.

Mesela dilimin dahi dönmediği camaziyelevviyeti sözcüğü bir kişinin geçmişiyle ilgili olumsuzluklarını anlatmak, geçmişteki kötü hallerine vurgu yapmak, kısaca ben senin geçmişini bilirim, anlamında kullanılırmış.

CHP’nin tek başına iktidarda bulunduğu dönem 1923-1950 yılları arasında, yani sadece 27 senedir. Bunların dışında diğer zamanlarda eli kolu bağlı kısa kısa koalisyon ortaklıkları vardır ki beş sene gibidir bu da.

Onun saldırdığı dönem Atatürk ve İnönü zamanlarıdır ve tabi ki gerçek hedefi Cumhuriyet ve de Atatürk Devrimleridir.

Bundan ötürü Ergenekon ve ona bağlanan diğer uydurma davalar ile Atatürk’ün çok değer verdiği ordusunun subaylarını zindanlara kapatmıştır.

17 Aralık yolsuzlukları meydana çıkmasaydı paralel devlet diye bir şey uydurmayacak ve kahraman askerlerimizi, aydınlarımızı, gazetecileri, Atatürkçü olan diğer değerli insanlarımızın özgür kalmalarını sağlamayacaktı. Çünkü Ergenekon’un savcısı, paralel yapının mimarı kendisiydi. Kendisini temize çıkartmak için böyle bir yalana mecbur kaldı.

Gelelim yukarıdaki saldırı sözlerine ve CHP’nin Türkiye henüz savaş ekonomisinin ağırlığından kurtulmadan 1923 ten 1950 ye yaptıklarına kısaca hatırlatalım.-

– Cumhuriyet Halk Partisi Kuruldu. (9 Eylül 1923)

– Cumhuriyet ilan edildi (29 Ekim 1923)

– Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu kuruldu.

– Hilafet kaldırıldı.

– Tevhid-i Tedrisat (Öğretim Birliği) kabul edildi.

– İlköğretim zorunlu hale getirildi.4 – Lozan Antlaşması yürürlüğe girdi.

– Gölcük’te ilk tersane ünitesi kuruldu.

Devlet Demiryolları kuruldu.

– İstanbul – Ankara arasında ilk yolcu uçağı seferi yapıldı.

– Türkiye İş Bankası kuruldu.

– Türk Kadınlar Birliği kuruldu.

– İstanbul’da otomobil fabrikası kuruldu.

– Zirai Kredi Kooperatifleri’nin kurulmasına karar verildi.

– Ankara demiryolu hattı ve Haydarpaşa Limanı millileştirildi.

– Doğu Anadolu’da muhtaç çiftçilere arazi tevziine (toprak reformuna) karar verildi.

Mersin-Adana demiryolu Fransızlardan satın alındı.

– Ankara-İstanbul arasında telefon bağlantısı kuruldu.

– Milli İktisat ve Tasarruf Cemiyeti kuruldu; ilk üyesi Mustafa Kemal oldu.

– Kayseri-Şarkışla; Ankara-Sivas; Emirler-Balıköy; Bolkuş-Filyos; Zile-Kunduz demiryolu açıldı.

– Malatya-Doğanşehir; Mudanya-Bursa demiryolu yapıldı.

Kelkit Irmağı üzerine Akçağıl Köprüsü yapıldı.

– Samsun-Çarşamba; Adana-Fevzipaşa tren hattı satın alındı.

– Afyon-Antalya demiryolu yapıldı.

– Mevduat Koruma Kanunu kabul edildi.

– Sümerbank faaliyete geçirildi.

– Tefecilerle mücadele etmek için Halk Bankası kuruldu.

– Denizyolları devletçe işletilmeye başlandı.

– Eskişehir şeker fabrikası açıldı.

– İzmir Rıhtım Şirketi devletçe satın alındı.

– Ankara-İstanbul tarifeli uçak seferi başladı.

– Ankara, Sivas, Konya, Eskişehir’de buğday siloları inşasına başlandı.

– Kayseri uçak fabrikasında yapılan 6 uçak Ankara’ya uçtu.

– Bursa’da süttozu fabrikası açıldı.

– Bakırköy bez fabrikası açıldı. Konya Ereğli’de bez fabrikasının temeli atıldı.

– İzmit kâğıt fabrikası kuruldu.

– Zonguldak’ta kömür yıkama fabrikası işletmeye açıldı. Antrasit fabrikasının temeli atıldı.

– Keçiborlu kükürt fabrikası işletmeye açıldı.

– Isparta gülyağı fabrikası işletmeye açıldı.

– Kayseri mensucat fabrikası kuruldu.

– Halk için ucuz ve dayanıklı ayakkabı üretmek amacıyla Beykoz fabrikası kuruldu.

– Turhal şeker fabrikası işletmeye açıldı.

– Afyon-Antalya; Diyarbakır-Fevzipaşa; Ortaköy-Bolkuş; Fırat-Yolçatı demiryolu yapıldı.

– Üsküdar-Kadıköy tramvay hattının ilk denemesi yapıldı.

– Ormanlar devletleştirildi.

– Atatürk çiftliklerini devlete bağışladı.

– İlk Türk gemisi Belkıs denize indirildi.

– İlk Türk denizaltısının yapımına başlandı.

– Karabük Demir Çelik Fabrikası’nın temeli atıldı.

– Konya bez fabrikası açıldı.

– Malatya bez fabrikasının temeli atıldı.

– Türkiyle Cumhuriyeti Ziraat Bankası kanunu kabul edildi.

– Hükümetçe satın alınan, Toprakkale-Payas; Islahiye-Meydanıekbaz işletmeye açıldı.

– Denizbank kuruldu.

– Kadıköy su şirketi devletçe satın alındı.

– İstanbul-Edirne karayolu açıldı.

– Burhaniye-Ayvalık yolu; Sakarya Nehri, Fırat Nehri, Kızılırmak Nehri ve Murat Irmağı üzerine köprüler –yapıldı.

– Diyarbakır-Cizre; Hekimhan-Çetinkaya; Zonguldak-Çatalağzı demiryolu yapıldı.

– Telsiz kanunu kabul edildi.

Türk Hava Yolları, İstanbul-Bükreş arasında ilk uçak seferi yapıldı.

–Yıl: 1938

– Gemlik suni ipek fabrikası açıldı

– Bursa merinos fabrikası açıldı.

– Divriği demir madenleri işletmesi faaliyete geçti.

– İzmir Telefon Şirketi devletçe satın alındı.

– İstanbul Elektrik Şirketi devletçe satın alındı.

– Sermayesi devlet tarafından verilen KİT’ler kuruldu.

– Toprak Mahsulleri Ofisi kuruldu.

– İzmir klor fabrikası kuruldu.

– Ankara-Erzurum tren hattı Erzincan’a ulaştı.

1923-38 yılları arasında topraksız köylüye toplam 708 bin hektar toprak dağıtıldı.

Daha yazmaya kalksam sayfalar yetmez.

Erdoğan,10.Yıl Marşı’nın ilk dörtlüğündeki ” Demir ağlarla ördük Anayurdu dört baştan” satırını ima ederek ” Neyi ördün, şimdi biz örüyoruz” 17 bin km yaptık diyor ya, tamamıyla hayal ürünü ve gerçekleri saptırmaktır.

Cumhuriyet kadrolarının iş başı yaptığı 1923 yılından 1940 yılına var olan 4559 km’lik yol, 8637 km’ye çıkarılmıştır. Uzunluğu ise 4 bin 78 kilometredir.

TCDD verilerine göre: AKP’nin iktidar olduğu 2004-2011 yılları arasında ise sadece 1085 km yol yapılmıştır. Recep Tayyip Erdoğan hükümetinin yaptığı hızlı tren hatlarının uzunluğu ise 888km’dir.

Var olan hatları biraz geliştir, rayları yenile, aynı zemin üzerine üç hat, dört hat çek,17 bin KM yaptık diye hava at.. Yesinler senin havalarını.

Atatürk ve İnönü’nün yaptıklarını sata sata bitiremediler halen sıkılmadan konuşuyorlar.

Dağların kazma kürekle delinip tünel yapıldığı bir devirde, bunlar bir çivi bile çakmamışlar diyenlerin biraz utanması gerekir, ama nerdeeee!

Arkası yarın: Erdoğan cumhurbaşkanı olmamalıdır, neden mi?

Dedem, Madımak ’ta 35 kişiyi yaktı!

Kimileri güzel şeyler yaparak tarihe altın harflerle geçerlerken, öte yandan insanları acımasızca yakarak öldürenler de devlet eliyle ödüllenerek, ölümsüzleştirildiler. Bu sayede belki onların torunlarının torunları, ileride dedeleri ile öğüneceklerdir.

” Dedem Madımakta 35 kişiyi yaktı” diyerek.

Zamanla cani dedelerinin isimlerinin İskilipli Atıf Hoca’nın adının bir devlet hastanesine verilmesi gibi bir yerlere verilmesini, heykellerinin meydanlara dikilmelerini talep edeceklerdir.

Sonra sırayla Şeyh Sait ve Kubilay’ın başını kesen yobazlara sıra gelecek sanırım

Cumhuriyet’in kuruluşu işlerine gelmeyen, kendi çıkarları için devrimlere direnen ne kadar “yobaz” “hain” varsa, hepsi tek tek bu iktidar sayesinde  “kahraman”  olarak tanıtılmaya başlandı.

Sn. başbakanın Madımak katliamı için mahkeme kararına ” hayırlı olsun” demesinden bu yolların açıldığını anlıyoruz.

Bunun hayır neresinde acaba?

Demokrasiyi bir araç olarak tabir eden başbakan, yolunda kendi dediği gibi yavaş ve sindire, sindire ilerliyor.

Bir devir planlı şekilde yıkılıyor cumhuriyet öncesine dönülüyor ve bizler sadece sinmiş bir halde seyrediyoruz.

Sn. Kılıçdaroğlu da “AKP İktidarına karşı mücadele ederken, ben bazen kendimi 1940 ların CHP iktidarına karşı mücadele ediyormuş gibi sanıyorum. Çünkü AKP İktidarı aynı 1940’ın CHP iktidarının ortamını yarattı” sözleri ile ne yazık ki AKP’ i cesaretlendiriyor.

Bu sözler acaba dil sürçmesi mi diye düşünmek istiyorum. Zira 1940 yıllarının gerçekleri yani İNÖNÜ zamanı dış güçler tarafından dahi takdir edilen bir süreçtir. Bu konuda yeterince bilgiler tarihimizde yazılıdır.

Atatürk ve İnönü ‘ye çok şey borçluyuz. Onlar ve yürekli bir ulus olmasaydı bugün Türkiye de olmazdı.

Şimdilerde vatan uğruna kanlarını akıtmış on binlerce şehidimizin kemiklerini sızlatıyoruz.

Nerede o İstiklal Savaşımızdaki ruhumuz?

Bizler nasıl böylesine başımızı kuma gömdük?

Ne zaman kumdan başımızı çıkartıp gerçekleri göreceğiz, iş işten geçtikten sonra mı?

Barajın kapağı kırılmış şehirleri, köyleri sel basıyor. Hep beraber boğulmayı mı bekleyeceğiz?

Yaşamak istiyorsak o zaman, mücadele etmeliyiz.

Ya hep beraber, ya da hiç birimiz!!!!

Tünay Süer

15 Mart 2012

Nedir bu Alevi düşmanlığı?

Yukarıdaki yazımı 2012 tarihinde yazmışım. Aradan geçen iki yılda ne değişti Allah aşkına?

Aslında 21 yılda ne değişti demek gerek. Cumhurbaşkanlığı Devlet Denetleme Kurulu’nun (DDK) Sivas katliamıyla ilgili araştırma ve inceleme raporunda neredeyse yakılarak öldürülen canlar suçlanıyor.

Olayın “toplumsal kriz “olarak tanımlandığı raporda, “37 kişinin ölümü ile sonuçlanan hadisenin; münferit bir hadise olarak görülerek unutulmaya terk edilmemesi gerekmektedir” vurgusu yapılmış.

Buna YUH demekten başka ne denir ki?

Sivas katliamı,2 Temmuz 1993 tarihinde Sivas’ta yapılan Pir Sultan Abdal Şenlikleri sırasında ağızlarından köpükler çıkan azgın yobazlar tarafından Madımak Oteli’nin yakılması ve çoğunluğu Alevi 33 yazar, ozan, düşünür ile 2 otel çalışanının yanarak ya da dumandan boğularak hayatlarını kaybetmesi ile sonuçlanan olaydır.

O tarihlerde 12 Eylül’ün mimarı olan Kenan Evren’in dediği gibi “”Gereksiz bir konuşma sonunda çıkan olay, solcularla dinciler arasındaki çekişme” değil, Cumhuriyete, laikliğe ve demokrasiye yönelik yapılan bir katliamdı.

Günümüzde de benzer olayları görmekteyiz. İktidara olan tepkimizi demokratik haklarımız olarak sokak toplantıları ile dile getirdiğimizde yakıcı sular ve gaz bombaları, plastik bazen sahici kurşunlar altında kalmaktayız.

İşte bundan ötürü halen Madımak’ı yakanlar değil yanan canlar suçlanmaktadır. AKP’nin dini (çarpıtarak) siyasete alet etmesi, mezhep ayrılıkları yapması ve laik rejimi dinsiz gibi göstermesi, insanları ayrıştırmasının altında hep Atatürk düşmanlığı yatmaktadır.

Alt kimlik, üst kimlik diye bir şey yoktur. Ülkemiz, toprakları kadar kültürel bakımdan da çok zengin bir ülkedir. Kürt, Alevi, Türk ve diğer kökenler bin yıldır bir arada yaşamaktayız. Bizi ayırmak, vatanı bölmek isteyenler küresel sermayenin aleti olan çıkarcılardır.

Önce Kürt Türk ayırımı yapılmak istendi. Başarılı olamadılar.

Şimdi Alevi kardeşlerimize taktılar. Diyanet İşleri Bakanlığının Türkiye genelinde yapmış olduğu “Türkiye’de Dini Hayat Araştırması’nda Ülkenin yüzde 99,2’sinin Müslüman olduğu sonucunda varılırken, Alevilerin hiçbir kategoride yer almaması, 20 milyon Alevi’yi yok sayması bize gerçekleri anlatmaktadır.

Ortadoğu’yu karıştıran ABD’nin, siyasal egemenliği ya da dünya üzerindeki siyasal jandarmalığı, vaz geçemeyeceği ortağı İsrail ile Küreselleşmenin ekonomik ayağını elinde tutmak istemesi, uluslararası sermayenin egemenliğine işaret etmektir. Bundan ötürü BÖL+PARÇALA+YÖNET taktiğini uygulamaktadır.

İsrail onun maşasıdır aynı zamanda.

Zaman içerisinde Suriye’yi bombalaması, ardından Filistin’e girmesi ve acımasızca çoluk çocuk, hastane dinlemeden füzeler yağdırması hep çizdikleri planların parçalarıdır.

A.B.D. ve İsrail’in tüm çabalarına rağmen 2012 de Filistin Birleşmiş Milletler Genel Kurulunca BM Genel Kurulu’nda yapılan oylamada, Filistin’in talebi için 138 ülke, “evet”, 9 ülke “hayır” oyu kullandı, 41 ülke çekimser kaldı.

ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, Filistin’in BM’de “üye olmayan gözlemci devlet” statüsü kazanmasının, İsrail ile Filistinliler arasında “barışa yönelik yolda daha fazla engeller yarattığını” söylemişti. O sözleri şimdilerde daha iyi anlıyoruz. Amerika ne zaman barış, demokrasi dese gittiği ülkeye ölüm ve kan götürüyor. Libya, Irak örnekleri gibi!

Şimdi bu acımasız katliam karşısında dünya milletleri taraf olarak sessiz kalıyorlar.

Bunun nedeni HAÇLILARIN Müslümanlara olan düşmanlığı ve çıkar düşünceleridir. Hepsinin Allah belalarını versin.

Bu kadar hainlik olmaz ya!

Caniler! Plajda oynayan küçücük çocuklardan ne istediniz?

Hitlerden ne farkınız kaldı sizlerin?

İsrail dün Ankara ve İstanbul’daki protestolarda Türkiye’de polisin İsrail Büyükelçiliği’ni ve İsrail Başkonsolosluğu’nu yeterince korumamasını neden göstererek, diplomat ailelerini İsrail’e geri çağırma kararı aldıklarını açıkladı. Böylece, Türkiye ile ilişkilerini bitirdiğini gösterdi.

Sanırım bu da bir oyundur zira jet yakıtlarını Türkiye’den aldığını günlerdir basında okuyoruz.

Bu Türk Halkının hükümete karşı tepki göstermemesi için olabilir diye düşünüyorum.

Kahrolsun faşizm…

Evlerinizi Terk Edin!

Bunu isteyenlerden teki İsrail diğeri ise Sultan Erdoğan.!

Birisi Filistin’i yok etmek istiyor, öbürü boğaz sırtlarındaki 7 bin 300 metrekarelik alanda çalışma ofisi ve Devlet Konukevi olacağı iddia edilen sarayı için.(Çengelköy’de)

Her iki kesime de evlerini terk etmeleri emrediliyor.

Birisinin görüntüsü bozuluyormuş, bundan ötürü Vahdettin Köşkü’nün komşusu durumunda bulunan Hasanpaşa Setti Yukarı Sokak’ta yer alan 13 eve yıkım kararı çıkarttırıyor, diğeri ise Filistin’de taş üstünde taş koymamak, canlara kıymamak için.

(İnanırsanız tabi.)

Oysa 2 Temmuz 2013′te Vahdettin Köşkü ve Çevresi Yol Düzenleme projesi için Bakanlar Kurulu tarafından alınan kamulaştırma kararında mahalle sakinlerinin evlerinin bulunduğu parseller yer almıyor.

Altmış,70 yıl önce oraya yerleşmiş, orada doğup büyümüş, yaşlanmış insanlara evinizi yıkacağız, biran önce çıkın demek hangi kitapta var ya?

Gel de sövme şimdi.

Şeyini şey ettiğimin adaleti… Böyle keyfi iş mi olur? Siz kendinizi kim veya ne sanıyorsunuz?

Ya İsrail’e ne demeli?

Gazze Şeridi’nde yaşlılar için rehabilitasyon merkezi olarak kullanılan Vefa Hastanesi’ni, boşaltılması yönünde çağrı yaptıktan kısa süre sonra bombalayacak kadar gözleri dönmüş, âdeta canavarlaşmışlar.

Peki, tüm dünyanın sadece seyrettiği bu orantısız ve acımasız saldırıları neden yapıyor dersiniz?

Batı Şeria’da 12 Haziran’da kaybolan 3 Yahudi yerleşimcinin 18 gün sonra ölü bulunmasının ardından akabinde 2 Temmuzda Filistinli genç Muhammed Ebu Hudayr’ı Yahudi yerleşimciler tarafından kaçırtıyor ve yakılarak öldürtüyor.(Allah Cezalarını versin ne diyeyim?)

Daha sonra da 7 Temmuzda “Koruyucu Hat” adı altında Gazze’ye operasyon başlattığını duyuruyor.

Gazze günlerdir ateş altında, çoluk çocuk, sivil gözetilmeden bombaları yağdıran İsrail’e, bu vahşeti seyredenlere, gizli yakıt yardımı yapanlara da binlerce kez lanet olsun diyorum.

ABD Ortadoğu’da kendi çıkarları için müttefiki olan İsrail’i daima destekliyor.

İsrail, hem kalıcı hâkimiyetini sürdürebilmek, güvenliğini sağlamak, hem de ABD ile ortak çıkarları için bölge ülkeleri ile devamlı savaş hali yaşıyor.

İsrail kendi insanına bir zarar geldiği zaman ya bahane ederek, ya da duygusal veya çıkarını düşünerek bunu hep yapıyor.

Hatırlayalım yıllar önce Gilad Şalit isimli bir er İsrail-Gazze sınırından kaçırıldıktan sonra Hamas’ın esiri olmuştu. Mısır’ın aracılığı ile 5 yıl sonra İsrail, Şalit’e karşılık 1027 Filistinli tutsağı serbest bırakmıştı.

Bize gelince PKK tarafından onlarca sivilin yanı sıra askerlerimiz kaçırılıyor tek adam ve hükümeti tarafından gık çıkmıyor.

Musul’u ele geçiren Irak Şam İslam Devleti (IŞİD) denilen azgın, yobaz, terör örgütünün 11 Haziranda Musul Başkonsolosluğumuzu basarak kaçırdığı Başkonsolos Öztürk Yılmaz’ın da bulunduğu 49 kişiyi rehin alması ve halen iade etmemesi Erdoğan Hükümetinin ne kadar aciz olduğunun kanıtı değil midir?

Antalya’da bir iftara katılan Erdoğan bu konuda bakın ne demişti;

Yaklaşık bir aydır ellerinde rehineler. Bu örgüt niçin bizim vatandaşlarımızı rehin almıştır? Bunları artık bırakmasının gereğini özellikle hatırlatıyorum. Bunlar ellerinde rehine olarak tutma hakkına sahip değiller. Bunları özellikle kendilerine hatırlatıyoruz.”

Yahu insanda biraz sıkılma, utanma olur ya!

Sen ne biçim başbakansın?

Rica mihnetle, neredeyse yalvarmayla bu yobaz, insan kılığına girmiş zebanilerle konuşulur mu?

Gereğini yapmak için seni tutan mı var?

Ama ne bu zebanilere ne de PKK ‘ye gereğini yapamıyorsun çünkü gözünü iktidar ve para hırsı bürümüş senin.

Ben tek saltanatımı sürdüreyim, gerisi ne olursa olsun bana ne düşüncesindesin. Tabi biraz da Yüce divanda yargılanma korkusu sarmış seni.

Gazze’de bu mübarek Ramazan ayında onlarca Müslüman canice katlediliyor bizlere tırışkadan nağmeler okuyorsun.

İstanbul’un göbeğinde camiler, Kuranıkerim yakılıyor ağzından bir söz çıkmıyor. Ancak Atatürk’e gücün yetmediği için İnönü’ye saldırıyorsun.

Yok, camileri ahır yapmış filan falan. Yalan konuşurken Allahtan da korkmuyorsun.

Bu memlekete verdiğin bunca zarardan sonra merak ediyorum acaba tuttuğun oruç, kıldığın namaz Allah katında sayılıyor mu?

Senin sultanlık hayallerine kavuşmaman, seçilmemen için elimden geleni yapacağım. Hatta Ekmeleddin Beye oy vereceğim ve çevremdeki benim gibi olan muhalifleri etkilemeye çalışacağım.

Aslında bu seçimin iptal edilmesini içten istiyorum ama elimden bir şey gelmiyor ve kendimi çaresiz hissediyorum.

Kahroluyorum inanın.

Bunu Kılıçdaroğlu’nun elini kürsüye vurarak TIPIŞ TIPIŞ gidip oy vereceksiniz sözleri için değil, Atatürk’ün neferi olarak, onun ilke ve devrimlerine gönülden bağlı olduğumdan, ülkemin geleceğini düşündüğümden yapacağım.

Bunca yıllık partiliyim kaç genel başkan gördüm ama hiç birisinden böylesine emir almadım.

Sn. Kılıçdaroğlu neden böylesine hırçınlaştı ve değişti dersiniz?

Zalimin zulmüne baş eğerek teslim olmamalıyız.

Başbakan cumhurbaşkanlığına aday olacağını sanki bir sırmış gibi saklayıp sonra büyük bir tantana ile açıkladığı gün (11 Temmuz 2014) çok rahattı.

Sebebini sonradan anladık. İstifa etmek gibi bir derdi yokmuş zira 6271 Sayılı Cumhurbaşkanı Seçimi Kanununun 11. Maddesinde “Kamu Görevlilerinin” aday listelerinin kesinleştiği tarih itibarıyla mevcut görevlerinden istifa etmiş sayılırlar, demektedir.

Oysa istifa etmiş sayılırlar yerine adaylıklarını açıkladıklarının kesinleştiği tarih itibarıyla istifa etmelidirler olsaydı başbakan böylesine rahat olamaz hatta aday dahi olmayabilirdi. İşte bunun için rahattı.

Bizler mevcut yasaya göre nefeslerimizi tuttuk, YSK ne karar verecek diye iyi niyetle bekledik.

Ne yalan söyleyeyim, muhalefetten de gümbür, gümbür itiraz çıkmayınca (belki bu yasanın lastik gibi olduğunun bilincindeydiler, bilemem) şu anda başbakan olmaması gereken insan hem başbakanlığını hem de cumhurbaşkanı adaylığını makamının vermiş olduğu güç ile gül gibi götürüyor.

Bence YSK’nın birinci kıyağı bu oldu.

Gelelim ikincisine:

YSK’da çekilen kura sonucunda, oy pusulasında Başbakan Recep Tayyip Erdoğan birinci sırada, Selahattin Demirtaş ikinci sırada ve Ekmeleddin İhsanoğlu üçüncü sırada yer alacakmış.

Başbakan çok mu şanslı, yoksa bir dolaplar mı dönüyor diye haliyle düşünüyor insan.

Kamu görevlisi midir değil midir tartışmalarına yandaş hukukçular kamu görevlisi değildir, istifa etmesine gerek yoktur deyip çıktılar.

Sanırım başbakanın istifası neticesinde neler olabileceği ve bazı kişilerin de onunla birlikte yanacağı duyguları ağır bastı.

***

Bence olasılığı varsa bu seçim iptal edilmelidir.

Bir kere başbakan hakkındaki yolsuzluklardan aklanmamıştır.

Yolsuzluk yaptıkları iddia edilen eski bakanları hakkında TBMM’sinde soruşturma komisyonu iktidar tarafından bilerek oluşturulmamaktadır.

Başbakan devletin ve hükümetin tüm güçlerini kullanıyor. Bir yerel seçim atlattık ve neler yapıldığını gördük.

Gerek SEÇSİS ile yapılan seçim, gerekse %10 barajının indirilmemesi hepsi başbakana yaramaktadır.

Para derdi yok, kendisinin inanılmaz servetine rağmen devlet kesesinden sınırsız harcamalar yapabiliyor ve kimseye hesap verme durumu yok.

Yüzlerce koruması olan ve halen emir veren tek adam konumunda!

Diğer iki aday seçim çalışmalarını devlet yardımı almadan kendi olanakları ile yapmaktadırlar.

Bu seçim antidemokratik bir seçim olmakla kalmıyor aynı zamanda halkın bir kesimi bizzat başbakanın yalanları ile kandırılarak beyinleri yıkanıyor.

Geçenlerde mahallemden bir esnaf ile konuştum başbakana öylesine inanmış ki sormayın.

12 senedir Türkiye’yi yönetti onun hakkıdır cumhurbaşkanlığı dedi.

Kendisine çıkan ses kayıtlarından bahsettim hepsinin montaj olduğuna inanmış 17 Aralık için de koskoca banka müdürü elinin altında milyarlarda para varken neden o kadar paraya tenezzül etsin dedi.

Gerekli ne varsa konuştum ama adam öylesine inanmış ki, ikna edemedim.

Sonunda yanımdan kaçtı.

İşte bu esnaf gibiler AKP den birkaç kuruş almışlar, bir ekmek teknesi kurmuşlar ya Türkiye batmış, parçalanmış umurlarında değil. Onlar günlük yaşıyorlar yarınları düşünmeden.

Bizler demek ki bu vatandaşlarımızı aydınlatamamış, bir şeyler anlatamamışız. Yazık, çok yazık!

 

***

Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkan Yardımcısı Haluk Koç, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığı adaylığı sürecinde Başbakanlık’tan istifa etmemesini eleştirdi ağır da konuştu ama başbakan kendi çıkarı konu olunca bu eleştirilere kulaklarını kapattı. Oysa Koç;

Ben de dâhil, birçok gazeteci ve siyasetçiye, ‘Kamu görevi yürüten Başbakan’a hakaretten dava açıldı dedi.

Başbakan işine gelince kamu görevlisi, işine gelmeyince kamu görevlisi sayılmıyor.

Böyle hukuk, böyle adalet olur mu?

Demek ki eleştiri ile hiçbir şey yapılamıyor o zaman CHP in yasal yollara gitmesi ne mümkünse yapması gerekir diye düşünüyorum.

***

Dakikada 60 yalan söyleyen başbakandan cumhurbaşkanı olur mu?

Mübarek sanki yalan makinesi…

13 senedir anamızı ağlattı ve paraya gözü doymuyor. Dünyanın en zengin başbakanlarından teki olmasına rağmen bir de sıkılmadan yandaşlarından,(fakir zengin) bağış istiyor.

Vallahi bu kadarına pes ya!

Bir zamanlar Davos’ta yaptığı ’one minute’ çıkışı ile yandaşlarına Davos Fatihi dedirtti, o biçim hava attı. Dünya lideri oldu kendi kendine, bu gün ise Filistin, İsrail bombaları altında nice Müslümanı çoluk çocuk katlediyor bizim dünya liderinden tık çıkmıyor.

Hani BOP Eş başkanıydı?

Niye esip gürlemiyor acaba dersiniz?

Bu nasıl Müslümanlıktır?

Söylenecek çok söz var da uzatmayayım.

***

CHP ve MHP’ in ortak adayları Ekmeleddin Bey yanlış adaydır.

Kendisini basından okuduğum kadarıyla tanıyorum. Türk bilim tarihi profesörü, akademisyen, diplomat ve yazar. Türk kültürü, İslam Dünyası ve Batı Dünyası ilişkileri ve Türk-Arap ilişkileri hakkında değişik dillerde çok sayıda eseri varmış.

Bu yeterli değil tabi Hakkında iyi şeylerde yazılıyor, kötü şeyler de.

Mesela Araştırmacı gazeteci Hulki Cevizoğlu’nun programlarını kaçırmamaya mutlaka izlemeye çalışırım., Ulusal Kanal’da hazırlayıp sunduğu İkna Odası programında Ekmeleddin İhsanoğlu’nun Atatürk karşıtı Derin Tarih Dergisi’nin danışmanı olduğunu açıklayıverdi.

Böyle midir, değil midir beş partinin destek verdiği ki bugün İP Lideri Sn. Doğu Perinçek’in de sağduyulu davranarak desteklediği adayımızdan bir açıklama yapmasını beklerim.

Farz edelim böyle bir şey yok peki Erdoğan gibi bir adamın karşısında yeterli midir?

Bir kere çok ağır başlı efendi birisi, Erdoğan’dan kat be kat üstün nitelikleri olan bir insan.

Böyle bir kariyer ve nitelikleri olan insan yalan konuşamaz, iftira atamaz, küstahlaşamaz, vatandaşı azarlayamaz,

Küfür filan da asla yapamaz.

Zaman kısıtlı, Erdoğan gibi devlet imkânları yok elinde. Bu kısa zaman diliminde kendisini halkımıza nasıl tanıtabilecek?

Amerikan Musevi Komitesi tarafından 2005 te “Üstün Cesaret Nişanı”yla ödüllendirilen, kendisini Arap dünyasının komutanı, dünya lideri sanan Erdoğan, ağzını her açtığında Filistin’e sahip çıktığını, İsrail’in zulmünü kınadığını söylüyor ya, “yağmadan gürlüyor derler buna” laf salatasından başka hiç bir şey yapmıyor.

Oysa:

Filistin Devleti tarafından “Kudüs Yıldızı” adlı devlet nişanıyla ödüllendirilmiş olan, İslam Dünyası ve Batı Dünyası ilişkilerinin iyi olduğu söylenen, İslam İşbirliği Teşkilatı’nın genel sekreterliğini yapmış olan Ekmeleddin Bey dostlarına seslenerek. Filistin’deki akan kanı durdurmaya çalışabilir. Ben ce en güzel tanınma olur.

***

Yukarıda Ekmeleddin Beyin çatı adayı yapılmasının yanlış olduğunu ve nedenlerinin bir kısmının bende saklı kalması ile anlatmaya çalışmıştım. Ben de baştan tepkiliydim. Ne var ki bu saatten sonra sandığa gitmemenin, boş oy kullanmanın Türkiye’yi bölmeye, karanlıklara sürüklemeye çalışan Erdoğan’a yarayacağını bilmek durumundayız.

Atatürk dönemini yeren, onu diktatörlükle suçlayan kesim şunu unutmalıdır ki Atatürk istese padişah, imparator olabilirdi. O ulu önder bunların hiç birisini istemedi bizleri kapı kulu olmaktan, ümmetçilikten kurtararak modern dünyaya taşıdı. Birer özgür insan olmamızı sağladı ve Laik Türkiye Cumhuriyetini kurarak bizlere armağan etti.

Atatürk sayesinde başbakan olan R.T.Erdoğan her ne kadar bunları inkâr ederek onu ve devrimlerini kötülemeye kalksa da, 13 senedir meclisteki çoğunluğu ile tek adam diktasını sürdürmektedir.

TBMM si AKP işgalindedir. Muhalefet partilerinin adları vardır mecliste ama kendileri yok sayılmaktadır. Hiçbir önerge meclisten Tayyip Erdoğan istemeden geçmemektedir. Bunun adı diktatörlük değil de nedir ey AKP li kardeşlerim.

Bu rejimden kurtulmanın yolu da çatı adayına oy vermekten geçer.

%57 lik kesim yok ben oy kullanmayacağım derse ikinci şık, evde oturmakla olmaz. O zaman tıpkı 19 Mayıslar,29 Ekimler gibi milyonlar olarak sokaklara dökülmeliyiz ve demokratik hakkımızı kullanarak seçimleri iptal ettirmek için var gücümüzle çalışmalıyız.

Çünkü iki seçenekten başkası yoktur. Bizler geleceğimizi ancak Atatürk yolundan giderek aydınlığa kavuşturabiliriz. Zalimin zulmüne baş eğerek teslim olmamalıyız.

Kemalist Devrimin İlk Şehidi Yahya Kaptan

Milli Kurtuluş savaşımızda, Kocaeli yarımadası, İstanbul’un Anadolu’ya açılan kapısı olması nedeniyle ayrı bir öneme sahiptir. Ebedi şef MUSTAFA KEMAL Samsun’a çıkıp, bağımsızlık ateşini yaktığında bütün ülkede yerel direniş müfrezelerini ve yerel direnişçileri Ulusal bağımsızlık hareketinin bir parçası yapma mücadelesini örgütlemeye de başlamıştı. Bu direniş müfrezelerinden birisi de Kocaeli yarımadasında Mustafa Kemal’in emirleri ile faaliyet yürüten Yahya Kaptan ve müfrezesi idi.

Mustafa Kemal, Nutuk’ta Yahya Kaptan olayına değinirken şöyle der;

“ Efendiler, bizim özellikle İstanbul’a yakın olan İzmit bölgesinde uygulamayı düşündüğümüz tedbir, orada silahlı müfrezeler kurmak ve o bölgede, kendilerine güvenilir komutan ve subaylarımızın, bu milli müfrezelere yardım ve desteklerle, hain çetelerin peşine düşerek kötülüklerine ve varlıklarına son vermektir. (1)

Mustafa Kemal’in Ulusal direnişi yaratma mücadelesinde milli müfrezeler önemli bir yer tutar. Müfrezeler Ulusal Kurtuluş mücadelemizin temel yapı taşları olmuştur. Milli Kurtuluş savaşımızın ileriki safhalarında kurulacak olan ulusal ordunun temelini oluşturmuşlardır ve bu nedenle Ulusal Kurtuluş savaşımızın başladığı günlerde, Milli Müfrezeler oluşturulması Ulusal kurtuluş savaşımızın başarıya ulaşmasında ki en öncelikli hedeflerden olmuştur.

Yahya Kaptan bu hedeflerin en önemlilerinden birisi idi, Ebedi Şef Mustafa Kemal, Nutuk’ta Yahya Kaptan’ı amaçlarına uygun milli müfrezelerin “ en önemlisi ve en kuvvetlisi”(2) olarak tanımlar. Yahya Kaptan Kocaeli yarımadasının Milli Kurtuluş savaşı için önemini kavramış ve bu eksende mücadelesini yoğunlaştırmıştır. Mustafa Kemal için Yahya Kaptan, Ulusal Mücadelenin bir sınırıdır İstanbul’a en yakın ileri karakoldur.

Yahya Kaptan, Mustafa Kemal Anadolu’ya geçtikten kısa süre sonra Mustafa Kemal ile bağlantı kurmuş ve Mustafa Kemal’in örgütlediği Milli Kurtuluş savaşı saflarında yerini almıştır. Mustafa Kemal henüz Erzurum kongresinde iken, Mustafa Kemal’e telgraf çekmiş ve

“ bütün kuvvetlerimle emrinizdeyim “ (3) demiştir.

Mustafa Kemal Yahya Kaptan’ın telgrafına

“ Bulunduğunuz bölgede güçlü bir teşkilat kurunuz….. Şimdilik hazır bulununuz “ şeklinde cevap vermiştir.” (4)

Yahya Kaptan bölgede Mustafa Kemal’den aldığı emirler doğrultusunda, Kocaeli yarımadasının işgalcilere karşı savunulması, İstanbul’un Anadolu’ya açılan kapısını tutması ve Anadolu’ya geçen Ulusal Kurtuluşçuların güvenliğini sağlanması dışında yine bölgede işbirlikçi çete ve yağmacılara karşı da mücadele etmekte idi. Nutuk’tan anladığımız kadarı ile Yahya Kaptan görevini gereğince yerine getirmekte idi.

Şener Aksu, Yahya Kaptan’ı anlattığı kitabında;

“ Yahya Kaptan Mustafa Kemal’i otorite olarak kabul eder. Verdiği görevlere hevesli ve hazırdır. Mustafa Kemal, Yahya Kaptan’ı; İstanbul’un kapısında, hem işgal kuvvetlerine hem İstanbul Hükümeti’nin Kuva-ı İnzibatiye güçlerine ve hem de Karakol cemiyetine karşı bir mevzi olarak görür. O’nu güçlendirmek, bu üç gücün Kocaeli Yarımadası’nda etkisiz hale getirilmesinin temel koşuludur. Bu nedenle Yahya Kaptan’a oldukça önem verir, zaman ayırır. “ (5)

Yahya Kaptan Ortaçağ karanlığına hapsolmuş bir sistemden, Geleceğin Tam bağımsız, Çağdaş, Halkçı Ulusun hâkimiyetinin yaratıldığı, işgalcinin defedildiği bir sistemin kurulduğu mücadelenin gönüllü ilk savaşçılarından birisi ve örgütleyicisi olmuştur.

Yahya Kaptan emirleri Mustafa Kemal’den alması ve uygulaması nedeni ile İşgalciler, İstanbul Hükümeti ve Karakol cemiyeti için büyük sorun teşkil ediyordu ve yok edilmesi gerekiyordu. Mustafa Kemal’in bu ileri karakolu mutlaka ortadan kaldırılmalıydı.

Yahya Kaptan üzerine büyük bir jandarma kuvveti gönderen İstanbul Hükümeti, Kaptan’ın çetesinin uzakta olmasından faydalanarak Kaptan’ı ele geçirmiş ve şehit etmiştir. Yahya Kaptan’ın cansız bedeni Tavşancıl Meydanında ayaklarına bir ağaca asılarak gün boyu bekletildi, (6) Jandarma birliğinin başında bulunan İşbirlikçi hain Albay Hilmi bey; toplanan köylülere dönerek;

“Padişahımız, efendimizin fermanını dinlemeyenin sonu budur. Mustafa Kemal’in hali de böyle olacaktır” (7) dedi.

Sonrasında ise Yahya Kaptan’ın başı kesilerek İstanbul’a götürüldü.

Yahya Kaptan Kocaeli yarımadasında Mustafa Kemal’in Kemalistlerin ileri karakolu durumunda idi. Yürüttüğü faaliyetler ile düşman ve işbirlikçiler için büyük sorunlar yaratmıştı. Kemalist Devrimin ilk şehidi olması ve örgütlediği direniş ve mücadele nedeniyle devrim tarihimizde büyük önem arz etmektedir.

Alper KANIK