AKP Kalkışması mı?

Yeni Anayasa Komisyonu’nda CHP’li vekillerin tüm direnişlerine rağmen AKP her zamanki gibi, sayısal üstünlüğünü kullanarak yasa maddelerini komisyondan geçiriyor.

Bence komisyon filan aldatmaca ve bir tiyatro oyunu gibi…

Bu aldatmacada CHP’li vekiller boşuboşuna hem zaman kaybediyorlar, hem de yasal olmayan anayasa değişikliğinde figürasyonu oynar gibi kalıyorlar.

Sinirleniyorlar, bağırıpçağırıyorlar.

Pet şişeler karşılıklı havada uçuşuyorlar.

Allah için CHP mücadele ediyor ama…

Sonuç değişmiyor.

Ha, bazı maddeler kamuoyunun baskısı ile geri çekiliyor ama yine imam bildiğini okurcasına

AKP’nin istediği oluyor.

Bu da bizleri hasta ediyor.

MHP Grup Başkanvekili Erkan Akçay ise genel başkanı gibi bir muhalefet partisini temsil ettiğini unutmuşçasına, seçmenlerinden olsun utanmadan , “CHP’nin ‘rejim değişikliği’ iddiası abartılı ve ölçüsüz. Burada yapılan sadece hükümet sistemine yönelik bir değişimden ibaret” diyebiliyor.

Kuzular kurtlar, dağlar taşlar rejim değişikliğini, tek adam diktasına gidildiğini anlamışlar da güya Erkan Efendi anlamamış.

Haydi, canım oradan…

Anlamamak için ya geri zekâlı olmak lazım, ya da kara cahil.

Acaba bu zatı muhterem kendisini mi kandırıyor, yoksa bizleri mi kandırmaya çalışıyor?

Neymiş o hükümete yönelik değişim?

Anlatsa da herkes anlasa bari…

Yazıklar olsun!

***

CHP Genel Başkan Yardımcısı Öztürk Yılmaz, TBMM’de düzenlediği basın toplantısında Meclis Anayasa Komisyonu’nda kabul edilen anayasa değişikliği teklifi hakkında şöyle dedi.

“Tek adam rejimini ve diktatöryasını kurmak için alelacele Meclis’i zorlayıp bütün teamülleri zorlayıp Türkiye’de bir rejim değişikliğine kalkışmak AKP’nin kalkışması bizim asla kabul edeceğimiz bir konu değildir.

Biz bu sistemi Ulusal Kurtuluş Savaşından sonra kurduk.

Bunu böyle 10 günlük alelacele bu rejim değişikliğini onlara teslim etmeyeceğimizi belirtmek isteriz.

Bunun bedeli neyse de onu ödeyeceğiz. Meydanlarda ödeyeceğiz. Sokaklarda ödeyeceğiz ve bu diktatöryayı Türkiye’nin başına musallat etmeyeceğiz.”

Evet, CHP geçte olsa uyandı ve kolları sıvadı

(Yürüyün be aslanlar. Sizi kim tutar?)

***

Genel Başkan Yardımcısı Bülent Tezcan’da, başkanlık öngören anayasa değişikliği teklifinin Anayasa Komisyonu’nda kabul edilmesinin ardından TBMM’de basın toplantısı düzenledi.

Ve şöyle dedi.

“Türkiye’de bir rejim değişikliği anayasasıdır. Bu anayasa bir zorba devlet yaratma anayasasıdır. Anayasa tarihimizde dün TBMM Anayasa Komisyonu bir sahte anayasanın altına imza atmıştır.

TBMM’nin Anayasa Komisyonu’nda bu değişiklik teklifine ‘evet’ diyen komisyon üyeleri TBMM’nin yok edilmesine ‘evet’ demiştir. TBMM’nin tabuta konulmasına ve o tabuta 18. çivinin çakılmasına iştirak etmiştir.

Bu anayasa bu aşamadan sonra TBMM Anayasa Komisyonunun kabul ettiği şekliyle diğer aşamaları da geçer ve yasalaşır ise sokakta yürüyen hiçbir vatandaşımızın can güvenliği kalmayacaktır, mal güvenliği kalmayacaktır.

Bu anayasa bütün demokratik kanalları tıkayabilecek şekilde bir diktatör yaratma anayasasıdır. Bu demokrasiyi ve özgürlükleri demokratik cumhuriyeti tasfiye girişimidir.

Mücadele devam ediyor, mücadeleyi bırakmayacağız.

Bundan sonra önümüzdeki hedef iki türlüdür. Birincisi TBMM’den bu teklifin yasalaşmasını engellemek, geçmesini engellemektir.

İkincisi bununla eş zamanlı olarak milletimize gideceğiz. Anadolu’nun her yerinde Türkiye’de anlatacağız. Çiftçiye, ev kadınına, öğrenciye, emekliye, işçiye… Anadolu’da gerçekten egemenliği hak eden ve elinde tutan millete gideceğiz ve anlatacağız…

Evet, CHP yeniden halkın umudu olmaya başladı.

CHP Milletvekilleri Ankara ve İstanbul’da eş zamanlı çok ilginç bir tarzda basın açıklamalarını bir ağızdan okuyarak halka seslerini duyurdular.

Bu daha başlangıç diyoruz ve CHP’den ülkenin tüm geleceğinin bir kişinin iki dudağı arasına bırakmayacağını umuyor, bekliyoruz.

***

Elektrik rezaleti…

İstanbul, İstanbul olalı böyle eziyet çekmemiştir.

Saatlerce kesilen elektrikler,

Kara kışta yanmayan kaloriferler,

Akmayan sular,

Kan ağlayan esnaflar,

Gözleri uykulu, okullara giden çocuklar,

İş yerlerine gitmeye çalışan analar, babalar,

Bir türlü aydınlanmayan sabahlar…

Kör karanlıkta yollara koyulanlar.

İnadım inat diyerek saatleri geri aldırmayanlar,

Şafak vakti evlerde yanan, sonra gün boyu,

Vakitli vakitsiz saatlerce kesilen cereyanlar,

Asansörlerde kalanlar

Devlet büyüklerinin kulaklarını çınlatıyorlardır sanırım.

Neden mi?

İstanbul, İstanbul olalı böyle zulüm görmemişti.

Tünay Süer

31.12.2016

Anayasal rejime veda!…

Yıl 2005, Bülent  Arınç Meclis Başkanıydı; “Her şeyi yapabilirim, ben Meclis’im…” “İngiltere parlamentosu için söylenen şey, kadını erkek, erkeği kadın yapma dışında her şeye muktedir olduğudur…” dedi mi? dedi!… Eleştirdiği kurum Anayasa Mahkemesiydi.  “İstersem kaldırırım” diyordu… Meclis her istediğini yapabilir mi? Uygulanan rejime göre değişir. Arınç’ın sözü; Meclis’in, monark (tek kişi) karşısında kutsandığı süreçteki İngiltere için anlamlı olabilir, ancak günümüzün demokratik hukuk devletlerinde meclisler hukuk içinde hareket etmek zorundadır, aksi bırakınız dillendirilmeyi, düşünülemez.

Bugünkü anayasa değişikliğinin yapılma sürecine bakınca, Arınç’la başlatılanın, yerleşik uygulamaya dönüştüğü söylenebilir. “Meclis dilediği her şeyi yapar, topluma düşen onaylamaktır…” felsefesinin yaşama geçirildiğini ve Bahçeli Başkanlığındaki MHP’nin kolaylaştırıcı rol üstlenmesi ile, anayasa değişikliğinin komisyondan CHP’nin itirazlarına karşın kavga döğüş geçtiğini görebiliyoruz.

Meclis Genel Kurulu’ndan geçip geçmeyeceği konusu, Türkiye’de demokrasi adına ne biriktirdiğimizin sınavı olacak. Özgür iradeli bir toplum olmamızın önünü açabilecekler, ya da kendi iradelerini bağladıkları tek kişinin toplumun iradesi üzerine vesayetini yasalaştıracaklar. Yasalaştırmak, meşruluk  sağlamayacak, meşruluk ortaya çıkan sonucun yasaya bağlanması değil, geçerli olması, herkes için kabul edilebilir olmasıdır. Kabul ettirme koşullarını yaratmanın, kabulün olduğu anlamına gelmediğini hepimiz biliyoruz. Yurttaş, vatandaş, özgür iradeli birey olmanın yolunun Meclis marifeti ile açıldığı Türkiye’den, yeniden vesayete geçişin yine Meclis aracılığı ile sağlandığı bir Türkiye’ye evrilmek!… Şaka gibi… ama yazık ki gerçek!..

Üniversiteler neden suskun? Hukuk ve siyaset anlatan, yazan Profesörler ne düşünüyor? En çok karşılaştığımız sorular bunlar. Bilimin, aklın sesi ne diyor? Burada iki alıntı ile anayasanın sadece lafzı değil, ruhunun da değiştirildiğini, yeni bir anayasa yapmış gibi, değişiklik adı altında başka bir anayasaya geçileceğini aktarmış olacağız:

Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu(1); “anayasal bilgi kirliliği” adını verdiği süreci açmak için, doğruyu söyleme görevimiz var diyerek sesleniyor hükümete: “OHAL’i kaldır, anayasa tartışması başlat. Eğme, bükme. Sen bütün yetkileri bir kişide istiyorsun. Açıkça söyle bunu. Dürüst olmak istiyorsan adını koy. Birbirimizi aldatmayalım….. Padişahlık mı isteniyor deniyor. Padişahın partisi yoktu. Padişahlık ötesi bir durum söz konusu, bu dönüşü olmayan bir batış demek…. Hükümetin bütün yetkileri Cumhurbaşkanı’na veriliyor. TBMM’nin görev ve yetkileri, kural koyma ve yürütmeyi denetleme yetkisi daraltılıyor. Cumhurbaşkanı kanunda öngörülmeyen bütün alanlara müdahale edecek. Her şey, Cumhurbaşkanı’nın arkasında bir parlamento çoğunluğunun bulunmasına göre ayarlanmış…..  Sözde bir Anayasa teklifi yapıyorsunuz, bütün yetkiyi bir kişiye veriyorsunuz….. Lord Acton’un meşhur sözüdür: İktidar çürütür, mutlak iktidar mutlaka çürütür. Şimdiki gidiş büyük bir çılgınlık…… 21. yüzyılda, Angola’da, Zambiya’da böyle bir şey olmaz. 2007’de gerçekten büyük bir kilitlenme yaşandığı için mi anayasa değişikliğine gidildi? Bunu çok iyi saptamak lazım…. Osmanlı’nın modernleşme mirası üzerine kurulan ‘Türkiye Cumhuriyeti parantezinin kapatılması. Bu saptamayı yaparken, Osmanlı hayranlığı ya da karşıtlığı üzerinden bir şeye kapılmamamız gerekiyor. Bizim sorunumuz şu anda bu sorunu çıplak gözle okumak. Teklifi ben tarihimizin en büyük kırılması olarak görüyorum…..” diyor.

Prof. Dr. Kemal Gözler (2), tarih karşısında susmakla sorumlu olmamak adına itirazlarını dile getirirken; “….Biz, kuvvetler kimin elinde birleşirse birleşsin, kuvvetler birliğine karşıyız. Kuvvetlerin sadece Cumhurbaşkanının elinde birleşmesi değil, TBMM’nin elinde birleşmesi de kötü bir şeydir….. Teklif edilen sistem, “kuvvetlerin Cumhurbaşkanında birleşmesi esasına dayalı bir kuvvetler birliği hükûmet sisteminden başka bir şey değildir. Kuvvetler ayrılığı teorisi, anayasacılığın en temel ve en eski teorisidir. Kuvvetler ayrılığının olmadığı yerde “anayasa” da olmaz. Kuvvetler ayrılığının olmadığı bir devlet, “anayasal devlet” değildir. Bu husus, en güzel, en çarpıcı bir şekilde 16 Ağustos 1789 tarihli Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesinin 16’ncı maddesinde şu şekilde ifade edilmiştir:  “Hakların güvence altına alınmadığı ve kuvvetler ayrılığının olmadığı bir toplumda anayasa yoktur…… Bundan 227 yıl önce ilân edilmiş bu madde şunu söylüyor: Bir devlette bir anayasanın olduğunu söyleyebilmek için, o devlette, bir yandan vatandaşların hak ve hürriyetlerinin güvence altına alınması, diğer yandan da o devlette kuvvetler ayrılığının olması gerekir. Bu iki şart gerçekleşmedikçe, bir devlette “anayasa” isimli bir belgenin olması, o devlette gerçek anlamda bir anayasanın bulunduğunu göstermez….. 10 Aralık 2016 tarihli Anayasa Değişikliği Teklifinin asıl hedefi, “başkanlık sistemi” veya “Türk tipi başkanlık sistemi” kurmak değil, Türkiye’de bir “kuvvetler birliği sistemi” kurmaktır…… hayatını anayasa hukukuna adamış bir akademisyen olarak, 10 Aralık 2016 tarihli Anayasa Değişikliği Teklifini okumuş olmaktan dolayı derin bir üzüntü içindeyim. Artık “elveda kuvvetler ayrılığı”, “elveda anayasa” demekten başka söyleyecek bir söz bulamıyorum…” diyor. Bu sözlerin altına imza atmamak, Anayasa Bilimini reddetmek anlamına gelir.

Yeni yıl dileklerimizin yığıldığı yılın son gününde, terörü lanetleyerek geçen acı dolu bir yılı uğurlamakla kalmıyoruz; Meclis anayasa komisyonu, “anayasal düzene veda” butonuna bastı. Meclis’ten geçmesi durumunda, tarih önünde sorumlu olacak parmaklarla “referandum” adı verilen, gerçekte “halk onaylaması” süreci başlatılacak.

Cumhuriyetle kazandıklarımızı kendi elimizle terk ederek, hukuk yerine  tek kişinin insafı etrafında toplaşacak mıyız?

Gerçekten toplum bunu mu istiyor?

2017 sancılı başlayacak. Soru sorma cesareti gösterenlerin başına neler geldiğine bakarak susanların vebali ile işletilen sivil vesayet sistemi, rejim olarak kalıcılaşma yolunda. Anayasa değişikliği marifeti ile anayasal (hukuki) rejimden,  anayasalı (keyfi) rejime geçilmesine imzaları ile aracılık edecek olanların vebali büyük olacak. Dileyelim Meclis, yanlıştan dönerek üzerine düşen tarihi sorumluluğu yerine getirir ve toplum sandığa çağırılarak daha fazla gerilmez.

Türkiye’nin öncelikli sorunu anayasa değildir, tersine anayasa dışına çıkılmış olmaktır öncelikli sorun. Anayasa dışı bir ara rejimdir uygulanan ve değişiklik de buna kılıftır.

Gelecek yıl, siyasette yer bulmuşların nasıl kalıcılaşacaklarının değil, başta terör ve giderek artan şiddet olmak üzere, toplumun biriken sorunlarına nasıl çözümler üretileceğinin konuşulduğu, gerçekleştirildiği yıl olsun!.. Meclisin asıl görevini yapmasından söz ediyorum. Millete vekillik etmelerinden!.. Parlamenter demokratik hukuk devletine geri dönerek tek kişiye teslimiyeti yasalaştırma macerasından vaz geçmeliler!…

Giden yılla; teröre, acılara, belirsizliğe, umutsuzluğa veda edelim, anayasal rejime değil!..

2017 için dileğimiz; ülkemize, milletimize ve dünyaya iyilikler, barış ve huzur getirmesi.

Yeni yılımız kutlu olsun.

—————————

(1)Tam metin için bkz: http://www.abcgazetesi.com/prof-kaboglu-padisahin-bile-partisi-yoktu-bu-donusu-olmayan-batis-demek-38298h.htm

(2)Tam metin  için  bkz:  http://www.anayasa.gen.tr/elveda-anayasa-v2.htm#_ftn9

AHMET ŞIK

Ahmet Şık, zaten Şık biri. Duruşuyla, onuruyla, gazeteciliğiyle çok
Şık biri!
Fakat bugüne kadar bu Şık delikanlıya yapılanlar o kadar çirkin ki!

Bu genç gazeteci ile yüz yüze tanışma imkânım olmadı.
Ülke meselelerinde elbette ki görüş farklılıklarımız var.
Fakat yazılarını, kitaplarını okudum, okurum.
Mahkeme ve tutukluluğu süresince Ahmet Şık’ı sürekli izledim. Eğilmedi, bükülmedi, teslim olmadı, dimdik durmasını bildi.
Hiçbir zaman Nedim Şener gibi olmadı!

Hüsnü Mahalli, Kadir Gürsel, Ahmet Şık gibi gazeteciler dikta özentisi ve anti demokratik iktidarlar tarafından hiç sevilmezler.
Çünkü bunlar doğruları yüksek sesle söylerler, yazarlar.
Bunlar “Haram Havuzundan beslenen haram yiyen gazeteciler” gibi kendilerini kullandırmazlar.
Bunları para ile satın alamazsınız. Emirle manşet attırıp, yazı yazdıramazsınız.
Bunları suçsuz, günahsız insanların üzerine saldırtamazsınız.
Hele bunlara, insanlara kara çaldırıp iftira attıramazsınız…

Halbuki, aklı başında ve çağdaş demokrasiye inanan yöneticiler, bu insanlar gibi doğru gazetecilerin üzerine titrerler, onları korurlar, kollarlar. Bu kişilerin sayılarının çoğalması için gayret sarf ederler…

Tüm bu vatanı seven, ülke bütünlüğünden ve demokrasiden yana olan tutuklu gazetecilere Rahmetli Aşık Hüdai’nin “Makbuldür” adlı şiirini gönderiyorum. Bu günler de geçecek, üzülmeyin!

Faydası olmayan bahardan yazdan/Yüce dağ başının kışı makbuldür,
Cahilin yaptığı sohbetten sözden/Âlimin hayâli düşü makbuldür!

Lokma yeme muhannetin elinden/Kurtulaman sonra acı dilinden,
Namertlerin kaymağından balından/Merdin kuru yavan aşı makbuldür!

Hüdai konuşur bir ince dilden/Hal ehli olmayan bilir mi halden,
Bilgisiz, görgüsüz, duygusuz kuldan/Ölülerin mezar taşı makbuldür!

Not;
Tüm dost ve arkadaşlarımın yeni yıllarını kutlarım. 2017 yılında ülkemize ve tüm insanlığa barış, huzur ve mutluluklar dilerim. Sevgilerimle. Yeni Yılda görüşebilmek dileğiyle…

Sağlık ve başarı dileklerimle 30 Aralık 2016
Rifat Serdaroğlu

Batı’nın Suriye hezimeti

Son iki haftada, Suriye’de baş döndürücü gelişmeler yaşandı. ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi çöktü. Batı Asya güçleri inisyatifi ele alarak birliğe giden yolun önündeki engelleri bir bir temizliyor. Türkiye, Rusya ve İran birlikte bölgenin kaderini değiştiren gelişmelere imza atıyorlar. Türkiye’nin Atlantik Cephesinden koparak Avrasya güçlerine yanaşması bu gelişmelerde belirleyici bir rol oynamıştır.

BATI OYUN DIŞI

Bu üç kelimelik cümle daha düne kadar Surriye’yi parçalamada psikolojik savaş makinesi rölünü üstlenen Batı medyasında telafuz edilmeye başlandı. Gerçek kendini dayattı. Artık ABD ve AB Suriye’de oyun dışı kalmıştır.

Batı Asya’da Batılı emperyalistlerin yarattığı “Büyük Kaos” (24 Aralık 2016, Le Monde’un manşeti) Rusya-İran-Türkiye ve Suriye birlikteliği ile bozguna uğratıldı. Moskova Deklarasyonu Batı’nın planlarını alt üst etti. Fransız basını bir taraftan yıllardır silahlandırıp Suriye’nin üzerine sürdükleri cihatçı teröristlerin Halep’ten sökülüp atılmasına ağıtlar yakarken diğer taraftan “acı” gerçeği sayfalarına taşıyorlar: “Suriye ordusu Halep’in tamamına hakim oldu”, “ABD oyun dışı”, “Batı yenildi”.

BATI İTİBARINI KAYBETTİ

Le Monde’un bir haber başlığı: “Halep veya Batı’nın yitirilen itibarı”. Le Monde, sözde araştırmacılar ve Ortadoğu uzmanları Adam Baczko (l’EHESS’de doktora öğrencisi), Gilles Dorronsoro (Paris-I Üniversitesi) et Arthur Quesnay (Paris-I’de doktora öğrencisi) aynı zamanda “Bir iç savaşın anatomisi:Suriye” kitabının yazarlarına sormuş: “Halep’in düşmesi”, “Muhaliflerin yenilgisi”, “Demokratik Suriye rüyası”nın sonu.

Bu “uzmanlarımıza” göre “Halep’in düşmesi, rejimin baskılarına karşı isyan edenlerin yabancı güçlerin desteğinin sonucu”ymuş. Yani Rusya, İran gibi “yabancı güçler” gelip Halep’i kurtarmışlar. Bu profesör kılıklı uzmanlar 6 yıldır Suriye’yi kan gölüne çeviren terörist güçleri ülkeye yığan ve silahlandırılan ABD, İngiltere, İsrail ve Fransa gibi emperyalist güçler ve işbirlikçileri “yabancı” değiller. Uşaklığın bu kadarına da pes doğrusu.

Bu zevatlara göre Suriye yenilgisinin sorumlusu ABD ve Obama yönetimiymiş. 2013’te Fransa “rejim kimyasal silah kullanıyor” bahanesiyle Suriye’ye askeri müdahalede bulunacaktı da bunu “Rusya ile anlaşan” Obama engellemiş. Obama Batı’nın değerlerine ihanet etmiş, Esad’ı devirme yerine Kürtleri desteklemiş, Suriyeli muhalifler terk edilmiş… Avrupa günah çıkarıyor.

SURİYE LİBYA OLMADI

Libya Devlet Başkanı Muammer Kaddafi’yi boğazlayan NATO’nun vurucu gücü Fransız özel kuvvetleri aynı senaryoyu Suriye’de de uygulayabileceklerini düşündüler. Dönemin Cumhurbaşkanı Sarkozy ve Dışişleri Bakanı Juppe “Esad’ın işini 15 günde bitireceklerini” açıklamışlardı. Juppe, 17 Mart 2012 tarihli Le Monde gazetesinin yaptığı röportajda « Suriye rejiminin direnme kapasitesi küçümsendi mi ? Sorusuna “Süphesiz. Daha hızlı yıkılacağını düşünüyorduk” diyordu.

Hollande’ın cumhurbaşkanı seçilmesiyle iyimser bir hava oluştu. Hollande’dın Dışişleri Bakanı Laurent Fabius, Juppe ile aynı söylemi sürdürdü ; Fransa’nın Suriye politikasında bir değişiklik olmamıştı ; ana politika aynıydı : « Esad kendi halkını katleden bir katildir ve gitmelidir ». Fabuis, Suriye’de destekledikleri cihatçılar için “Bizim çocuklar Suriye’de iyi iş görüyorlar” demişti.

YENİ BİR DÜNYA DOĞUYOR

Sarkozy gitti, Juppe de; artık Fransız siyasi arenasında yoklar. Fabuis’te öyle. Hollande’ın günleri sayılı. Geleceğin cumhurbaşkanı François Fillon Atlantik karşıtı bir çigi izleyeceğini ilan etti. Obama gidiyor. Donald Trump ABD’nin bölgede yenildiğinin farkında; Rusya’ya karşı daha dengeli bir çizgi izleyeceği görülüyor.

Rusya, İran, Türkiye ve Suriye’nin bölgede inisyatifi ele alması dünya dengelerini “alt üst etti” (Le Monde) Çin de yanlarında. Bölgemizde hatta dünyada ki gelişmeleri etkileyecek kararlar artık  Washington, Brüksel, Londra, Paris ve Cenevre’de değil; yeni bir dünyanın  doğduğu Moskova, Tahran, Ankara ve Şam’da alınıyor.

ALİ RIZA TAŞDELEN/PARİS

 

CHP Anayasa Komisyondan derhal çekilmelidir


Terörün azdığı, Türkiye’nin IŞİD, PKK, FETÖ gibi kanlı terör örgütleriyle savaştığı kara günleri ve acıları yaşamaktayız.

Ayrıca emperyalist güçlerin ülkemizi parçalama hayalleri, her gün gelen şehit haberleri ile İstiklal Savaşımızdan sonra en zor yılları yaşadığımız şu dönemde,  ülke gündeminin yeni anayasaya odaklanması kadar saçma bir şey olamaz.

İktidarın değiştirmek veya ilave etmek istediği yasalara baktığımızda, toplumun temel sorunlarını teyet geçen tek adam diktası ile AKP saltanatını devamlı kılma maddelerini görüyoruz.

Açıkçası iktidarda kalma çabalarıdır.

Zira cumhuriyet tarihinin hiçbir döneminde böylesine sömürüye, talana, vurguna, bütçe ve hazinenin yağmalanmasını görmemiştik.

Bir yanda iktidar zenginleri öte yanda çöpte ekmek arayan yoksullar…

Anayasalar toplumların temel yasaları olduğuna göre toplumdan habersiz, kapalı kapılar ardında yapılan anayasa değişiklikleri yasal değildir.

Bildiğim kadarıyla ”Hükümet kanun çıkarabilir, kararname çıkarabilir ama Anayasayı değiştiremez. 

Çünkü kurucu meclis değildir.

Zaten gerek bu iktidar gerekse önceki dönemlerdeki iktidarlar tarafından sanırım 199 yasa değiştirildi.

Yıllardır sivil hükümetler tarafından yönetiliyoruz.

Kısacası darbe anayasası denilen Evren yasalarından bir şey kalmamıştır.

Özal ile sivilleşme başladığına göre darbe anayasasını değiştireceğiz demek aldatmacadır.

Değiştirilecek veya ilave edilecek maddeler Evren yasalarından daha baskıcı ve zalimdir.

Öyle maddeler var ki Anayasa Mahkemesini Anayasa değişikliği yaparak Yargı, Yürütme ve Yasamayı tek kişiye bağlamak, yargıyı bir çeşit köle yapmak ve kısaca her kurumda tek seçici yaratmak asla demokratik olamaz.

İşte böyle bir anayasa tuzaktır.

Ve CHP bu tuzağın içinde yer almamalıdır.

CHP de bazı milletvekillerinin çekilme istekleri doğru ve yerindedir.

MYK’ da yapılan durum değerlendirmesinin sonunda CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun, “Komisyondan çekilmek doğru olmaz” demesini anlamak mümkün değil.

Kılıçdaroğlu şöyle diyor:

Komisyon çalışmalarına katılalım. Komisyonda, teklifin maddeleri üzerinde hiçbir değişiklik önergesi vermeyeceğiz.

( Zaten verseler bile AKP çoğunluğu ile bildiğini okumuyor mu?)

“ Yani rejim değişikliğine yol açan bu değişikliğe ‘meşruluk’ kazandıracak adımlardan özenle kaçınacağız.”diyor Sn Kılıçdaroğlu.

Bana kalırsa orada kavga döğüş  yine AKP’nin isteği olduğuna göre, CHP’nin oradaki varlığı zaten meşruluk kazandırıyor. Tıpkı AKP nin Yeni Anayasa Platformuna katılma hatası gibi.

 “Arkadaşlarımızın komisyonda yapacakları konuşmayla tarihe not düşecekler. AK Partililer arkadaşlarımızı ne kadar tahrik ederlerse etsinler biz doğru bildiklerimizi anlatmaya devam edeceğiz” talimatı vermesi bence ve birçok kişinin de söylediği gibi yanlıştır.

Ve AKP’nin işini kolaylaştıracaktır…

Çünkü AKP başarırsa tarih ve rejim değişecektir.

Konuşmalar hangi tarihte yer alacak acaba?

CHP komisyondan çekilmeli ve halka doğruları bangır bangır anlatmalıdır.

Türkiye Cumhuriyetini kuran parti olan CHP halkın umududur.

CHP silkelenmeli ve her zaman dediğim gibi tüm Atatürkçü partiler, STK’lar ve kurumlar, kuruluşlarla birleşmeli kendi bünyesinde tek yumruk olmalıdır.

CHP’nin misyonu budur.

***********

Bu arada Devlet Bahçeli’nin yüz seksen derece AKP ye dönmesini şöyle düşünmeye başladım artık.

Ya bir şantaj var kendisine, ya bir vaat, ya da erken bunama geçiriyor.

Çünkü AKP aleyhinde hakarete varan sözler eden bir adam başka türlü  bu kadar değişemez…

Tünay Süer

Suç İşliyorlar…

İnsanlarımızı yakıyorlar cayır cayır… Kurşunluyorlar…

Kimse “Ne oluyor, bu IŞİD erlerimizi niçin yakıyor, niçin öldürüyor” diye dönüp bakmıyor bile…

Varsa yoksa “Başkanlık Sistemi…”

Bir ara devlet yetkilileri “Videoyu inceliyoruz” dediler, arkası gelmedi…

Şu sıralar, gündemin ön sırasını yine başkanlık ve Anayasa değişimi işgal ediyor…

Kıyamet kopsa, yer yarılsa, ardı ardına felaketler yaşansa yine de bu sevdadan vazgeçileceğe benzemiyor…

“Partili Cumhurbaşkanlığına geçiş yasası” TBMM’sinde görüşülüyor. Bu yasa kabul edilirse, 1876 Kanuni Esasi’den itibaren yaklaşık 150 yıllık bir tarihi olan parlamenter sistem terk edilecek. Teklifte mevcut anayasadaki “Cumhurbaşkanı seçilen kişinin, varsa siyasi partisi ile ilişiği kesilir” hükmünün kaldırılması öngörülüyor.

Bu yasa meclisten geçip, referanduma sunulabilirse ve halk tarafından kabul edilirse, Cumhurbaşkanı olağanüstü yetkilerle donatılacak… Hatta isterse meclisi feshedecek, isterse bakanlar atayacak ya da görevlerine son verecek…

Sandalye sayısı 600’e çıkacak…

Bunun yanında daha onlarca değişiklik var… Bunları sıralamaya kalksak yerimiz yetmez… İşte bu amaçlar için Anayasa değiştirilmek isteniyor…

OYSA BU MECLİSİN YENİ BİR ANAYASA YAPMA YETKİSİ YOKTUR…

Çünkü TBMM’nin neyi yapacağı, neyi yapmayacağı yasalarla belirlenmiştir…

Anayasanın 87. Maddesinde Meclisin görevi şöyle tanımlanmıştır: “Kanun koymak, değiştirmek ve kaldırmak; Bakanlar Kurulunu ve bakanları denetlemek; Bakanlar Kuruluna belli konularda kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi vermek; bütçe ve kesin hesap kanun tasarılarını görüşmek ve kabul etmek; para basılmasına ve savaş ilânına karar vermek; milletlerarası Antlaşmaların onaylanmasını uygun bulmak, Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tamsayısının beşte üç çoğunluğunun kararı ile genel ve özel af ilânına karar vermek ve Anayasanın diğer maddelerinde öngörülen yetkileri kullanmak ve görevleri yerine getirmek…”

Burada ona “Anayasa yapma” görevi verilmemiştir… Yalnızca “değiştirme, düzeltme” görevi verilmiştir.

Peki, bu durum karşısında Meclis, hiç Anayasa yapamaz mı, hep eski anayasayla mı yetinmek zorundadır?

Yapar… Elbette yapar…

Usulüne ve yasalara uygun hareket ederse, hem de en iyi biçimde yapar…

Nedir bu işin usulü, yöntemi?

Önce bir “halk oylaması” gerçekleştirilmelidir. Halkın yeni bir anayasayı isteyip istemediği oylanmalıdır. Bu oylamada halkın büyük bir çoğunluğu “EVET” derse, bir “Kurucu Meclis” oluşturulur, bu kurucu meclisin hazırlayacağı Anayasa yeniden referanduma sunulur…

Yani hiç kimse, hiçbir kurum “Kaynağını Anayasadan almayan bir devlet yetkisi kullanamaz…” Bu TBMM de olsa…

Hele hele bir de “Anayasaya bağlı kalmaya” yemin etmişlerse…

Siyasal partiler, “Kaynağını Anayasadan almayan bir devlet yetkisi”ni kullanmakta ısrar ederlerse “SUÇ İŞLERLER…”

AKP, MHP bugün, Anayasada belirtilen hükümlere karşın “Yeni bir Anayasa yapma” ısrarını sürdürmektedir.

Suç işlemektedir…

İkisinin de ayrı ayrı hedefi var…

AKP, başkanlık sistemini meşrulaştırmak istiyor. Bahçeli, tehlikeye düşen koltuğunu bu yöntemle kurtarmak amacında…

Tüm partilerin birleştiği, varmak istediği nokta ise Türk vatandaşlığı kavramı yerine, ucube bir “Türkiyeli” kavramını getirip, etnik bölücülüğe, ümmet – kul anlayışına, tarikatlara, tekkelere, cemaatlere özgürlük tanımak, başkanlık sisteminin önünü açmak, 150 yıllık parlamenter sisteme son vermek…

Bu bir suçtur… Yineliyorum: Hem de Yüce divanlık bir suçtur…

Hele hele gerçek demokrasi çarkının işlemediği, yüzde 10 baraj sistemi ve tek adam direktifleri ile yönlendirilen bir seçim sistemi ile oluşturulan bir meclisin yapacağı anayasa, asla, tüm toplumun ihtiyaçlarına yanıt veren bir anayasa olmayacaktır…

İşte bu nedenle CHP, Anayasa değişikliği masasından kalkmalı, anayasayı değiştirme sevdasından vazgeçmelidir… AKP’nin “Başkanlık sistemini hayata geçirme” çalışmasına ortak olmamalıdır…

Yapılan tüm girişimler ülke ve millet aleyhine ve zararınadır. Gerçekleştirmeye çalıştıkları değişikliklerden Türkiye’nin hiçbir çıkarı olmayacaktır…

Böyle bir ortamda yapılan anayasa demokratik de olmayacaktır…

Bir kez daha uyarıyoruz: Gelin bu suça ortak olmayın, yol yakınken usulsüz, kuralsız yapılmak istenen Anayasa değişikliği masasını terk edin…

Ondan da önemlisi baltayı kendi ayağınıza vurmayın… Eğer bu sistemi kabul edecek olursanız ne denetleme görevini yerine getirebilirsiniz ne de milleti temsil etme yetkiniz, milletvekilliğiniz kalır…

Kurşun asker olursunuz…

(alieralp37@gmail.com)

Ey Bahçeli! Haddini bil…

Senin bir muhalefet partisi lideri olarak anılmanı hazmedemiyorum.

Çünkü değilsin…

1997 yılında MHP’nin başına geçtin.

Yıl 2016.

Birkaç gün içinde 2017 ye gireceğiz.

Tam tamamına 20 yıldır partinin tek genel başkanı olarak kalmayı bir şekilde başarmışsın.

Bu yıllar içerisinde partin için, Türkiye için ne yapabildin?

Sadece bir kez 1999- 2001 yılları arasında DSP-ANAP-MHP Koalisyonunda Başbakan yardımcılığı yapabildin.

Seçimlere bir buçuk yıl varken erken seçim diye tutturdun.

Hükümetten çekilme tehdidini savurdun ve koalisyonu dağıttın.

Durup dururken başımıza seçim çıkarttın ve AKP’yi iktidara taşıdın.

DSP ve ANAP’ın başlarını yedin.

Onlarla birlikte tabi ki MHP nin de.

Partini Meclis dışında bırakmayı hiç dert edinmedin.

Senin için milletvekili seçilmek yeterliydi.

Nutuklar atmaya, el öptürmeye devam ettin.

Hem de yüzün hiç kızarmadan…

                                    ***

Erdoğan’a ettiğin sözlerden kitap olur.

Diktatör dedin, dedin de dedin.

Başımıza bu dertleri açan Abdullah Gül’ü Cumhurbaşkanı seçtirdin.

2015 yılına geldiğimizde partinden tüm muhalifleri temizledin.

Onca toplanan delege imzalarını bile bir şekilde kale almadın.

Sana karşı gelen il, ilçe yönetimlerini değiştirdin veya kapattın.

Kendine dikensiz bir gül bahçesi yarattın.

7 Haziran seçimlerinde Kılıçdaroğlunun başbakanlık teklifini elin tersi ile ittin.

Ve açıkçası Türkiye’nin bu hale gelmesinde iyi iş becerdin.

Mikrofonlarda devamlı bağırdın, çağırdın.

Örgütünün ve MHP ye gönül verenlerin gazlarını aldın.

Dilin öyle derken kalbinde AKP ‘yi iktidara taşımak vardı.

Sonuçta onu da başardın.

Fazla anlatmaya gerek yok, artık seni herkes anladı.

Sen AKP hayranı bir adamsın.

Türkiye kan gölüne dönmüş, patlayan bombalarla

Bir yanda terör örgütü PKK ile uğraşırken,

diğer yanda sınırlarımızı korumak için yabancı topraklarda askerlerimiz savaşırken,

durup dururken başkanlığı dile getirdin.

Hani Erdoğan diktatördü?

Ona bu yolu açmak için her türlü kolaylığı sağladın.

Hem de yüzün kızarmadan.

Acaba Erdoğan’dan baş vezir olmak için sözümü aldın diye düşünüyoruz.

Çünkü yaptığın şeyler bir muhalefet liderine asla yakışmaz ve tarih te affetmez.

Bazen düşünüyorum…

Acaba sen MHP yi bitirmek mi istiyorsun?

Elbette MHP beni ilgilendirmezdi ama ,

Söz konusu vatan ve rejim değişikliği olunca ister istemez düşünüyor insan…

Yazık, Alpaslan Türkeş’in kemiklerini sızlatıyorsun.

Bizler düşmüşüz vatan derdine.

Senin ise derdin başka…

Senin milliyetçiliğine de inanmıyorum.

Kürdüyle, Türk’üyle hepimiz kardeşiz diyoruz.

Bizi savaş meydanında bırakıp kaçan korkak emperyalistlere meydan okurcasına,  Mehmetçiklerimiz   destanlar yazarlarken,

Şehitlerimiz için yüreğimiz kan ağlarken,

Senin derdine bak…

Erdoğan’ı başkan yapmak…

Mücadele veren CHP ye saldırmak.

“CHP neden korkuyor da ülkeye eyalet sistemi getirileceğini yüzsüzce söylüyor ”diyorsun.

Sen öyle bir lidersin ki ( tabi lider denilirse)muhalefete muhalefet ediyorsun.

Senin ne rejim, ne Atatürk Cumhuriyeti  umurunda değil.

Varsa yoksa AKP…

Aynaya bak bakalım yüzünü görebilecek misin?

Yaptıkları, yapacaklarının…

Türkiye AKP’nin hataları yüzünden bugün asimetrik bir savaşın içinde, zayiat vererek dönenip duruyor.

Düşünüyorum da,  başımıza gelenler hep şu açılım,çözüm süreci  denen anlaşma ile geldi.

Terör örgütü başı Öcalan’a neden o kadar taviz verildi?

İmralı’ya heyetlerin gidip gelmelerine, terörist başının hapishaneden örgütü yönetmesine neden izin verildi?

Öcalan denen cani öylesine şımartıldı ki  “Erdoğan’ı orada tutan benim” bile dedi.

Nitekim BDP-HDP heyetinin son İmralı ziyaretinde “Erdoğan’ı Gezi olaylarında

ben kurtardım. Erdoğan’ı götüreceklerdi” dediği bile iddia edilmişti.

Öcalan İmralı’dan anayasada neler yapılması gerektiğini dahi postacıları ile hükümete duyuruyordu.

Yine bir ziyarette İmralı heyetinde bulunan Sırrı Süreyya Önder şöyle bir soru yöneltiyor;

Başkanım, her şeyi konuştuk. Bir de Başkanlık meselesi var. Kamuoyu bu konuda çok hassas…

Totaliter bir yapıya dönüşmesinden endişe ediliyor” diyor.

İmralı tutanaklarında yer alan o görüşme de terörist başı şöyle yanıtlıyor:

Başkanlık sistemi düşünülebilir. Yalnız burada Başkanlık ABD’deki gibi olmalı. Devlet Meclisi gibi bir senato…

İkincisi, bir de Halklar Meclisi. Bunun adı Demokratik Meclis de olabilir. Bu da ABD’deki Temsilciler Meclisi gibi olabilir, Rusya’daki Alt Duma gibi olabilir. İngiltere’de Avam Kamarası’nın Türkiye versiyonu gibi. Esas olarak HDP’yi parlamentoya uyarlamak gibi düşünebiliriz.”

Tüm bu görüşmelerin yapıldığı sıralar Erdoğan başbakandı.

İşte PKK’nın silahları, bombaları belirli yerlere saklaması, güçlenmesi, Güneydoğu’da örgütün özerklik ilanına kadar ilerlemesi bu süreç içindeydi.

OSLO anlaşmalarını da unutmamak gerek…

Tüm bunlara neden göz yumulduğu aslında Erdoğan’ın başkanlık sevdası yüzündendi.

HDP’ nin seçimlere girip 80 milletvekili çıkartmasından sonra külahlar değişti tabi.

Neyse bunları hatırlayalım istedim.

Ha… Erdoğan’ın Esat takıntısı ve Şam’da namaz kılma sevdası da olunca, üstüne üstlük sınır kapıları kevgire dönünce, bir de Türkiye’de nemalanan IŞİD belası sahnede yerini alınca işler çığırından çıkıverdi.

910 kilometrelik Güney sınırımız böylece tehlike ve tehdit altına girmiş oldu.

Tam da emperyalist güçlerin istedikleri konuma gelmiş olduk.

Güneydoğu’da terör ile uğraşırken bir yandan da sınırlarımızı koruma altına alma ve bu sebepten Irak bataklığına girmiş duruma geldik.

Her iki bölgemizden de beşer, onar hatta daha fazla şehit haberleri geldiğinde, canlı, cansız bombalarla Türkiye’nin her tarafında yitirdiğimiz canlarla kahrolmaktayız.

Bu bizlerin fıtratında yoktu.

Atatürk bize güzel, çağdaş ve çağın ötesine yol almak isteyen modern bir Türkiye bırakmıştı.

AKP yeni Türkiye sloganları ile iktidara gelmişti ve umut olmuştu.

Bu güne baktığımızda küçücük çocukların başlarında takkelerle, türbanlarla dindar ve kindar gerici bir nesil olarak yetiştirilmelerini görmek, nereye yol aldığımızın göstergesi olmaktadır.

Gerçekten üzülmekte kahrolmaktayız.

Çocuklar böyle yetiştirilmekteyken AKP li belediyelerin ve bazı kimselerin Atatürk ile uğraşmaları, düşman işgaline uğramış bir ülke gibi heykellerini, Atatürk ismi verilen kuruluş ve kurumlardan onun ismini kaldırmaları, Türk Milletinin birbirine kenetleneceği günde bölücülükten başka bir şey değildir.

Erdoğan genelde konuşmalarında Türk Milleti diyemiyor ve şöyle diyor:

 “Bizi bölmek isteyenlere, ayırmak isteyenlere karşı, tek millet, tek bayrak, tek vatan, tek devlet olacağız” .

Erdoğan’a buradan sesleniyorum.

Dön bir sağına, soluna bak.

Bizi bölmek isteyenler aslında çok yakınındalar.

Mesela Rize Belediye Başkanı Reşat Kasap denen adamdan başlayabilirsin.

Çok hassas bir dönemden geçmekteyiz.

Konu siyaset üstüdür.

Parti, kişi ayırt etmeden birleşmek, el ele vermek, gerekirse vatanımız için ölmek durumundayız.

Bizleri bölmeye kalkarsanız nasıl olacak bu birleşme?

Alanlarda, konuşmalarında çağrı yapacaksın ama öte yandan bölücülere prim vereceksin.

Neden hiç sesin çıkmaz, bu zararlı adamları cezalandırmaz üstelik ödüllendirirsin?

Tehlikenin farkında değilsin sanırım.

O yağcılar var ya, yarın o koltuktan insen, seni tanımazlar bile.

Bunların yaptıkları yapacaklarının aynasıdır.

Tabi dolayısı ile AKP ‘nin yarınlarını görmekteyiz bizler de.

Tünay Süer

 24.12.2016

 

Not: Sevgili okurlarım,  12 gün kadar Antalya’daydım. Orada üşüttüğümden çok hastalandım bu durumdan yazılarım aksadı. Şimdi biraz soluk alabiliyorum. Saygılarımla bilgilerinize.

Rejimi Değiştiriyorlar…  Sendikalar, Gençlik Örgütleri Neredesiniz?

Türkiye Ortaçağ’a yürüyor…

Türkiye yön değiştirdi…

Türkiye karanlıklara yürüyor…

50’lerden bu yana ve son 14 yılda beyinlere enjekte edilen gerici eğitim, sonunda ürünlerini vermeye başladı… Cumhuriyet ve Atatürk düşmanı uygulamalar artık milletin gözünün içine baka baka sergileniyor.

Emniyet çalışanı genç polisler “Allahü Ekber” nidalarıyla büyükelçi katlediyor; valiler, savcılar bir parti temsilcisi gibi hareket ediyor…

“Putçu Kemalist rejim… Lanet olsun tüm laik diktatörlüklere…”  diye bildiriler yayınlanıyor…

Bu günleri Uğur Mumcu yıllar önce görmüştü, şöyle yazmıştı:

‘Onlar bir gün savcı olacak’

“İmam hatip okulları ne işe yarar? Bunlar imam hatip olmuyorlar. Yargıç, savcı oluyorlar, kaymakam oluyorlar. Yapılan bir araştırma kaymakam yetiştiren bölümlerdeki öğrencilerin yüzde 41’inin ilahiyat kökenli olduğunu gösterdi. 2000 yılına doğru baktığımızda vali ilahiyat fakültesi mezunu, emniyet müdürü İslam enstitüsü mezunu, kaymakam imam hatip mezunu olacak.”

Oldu…

Eğitimimiz, yargımız, resmi kurumlarımız dincilerle doldu…

Her gün yeni bir karşı devrim hareketi gerçekleştiriliyor.

Sokakların, parkların, caddelerin, köprülerin adları değiştiriliyor…

Meydanlardan Atatürk heykelleri sökülüyor…

Atatürk fotoğrafları, posterleri duvarlardan kaldırılıp çöp kutularına atılıyor…

Açık açık deniliyor ki, “Biz ne siz Atatürkçüleri, ne Atatürk’ü, ne laik düzeninizi ne geride kalan yüzde 50 – 60 halkı ve Cumhuriyeti tanıyoruz… Biz Yeni Osmanlıyı ve hilafet rejimini yeniden kuracağız. Kimse bize engel olamaz…”

Biz seyrediyoruz…

Siyasi partiler seyrediyor…

Gençlik örgütleri, sendikalar seyrediyor…

Hani nerede “Ben Atatürkçüyüm, Cumhuriyetçiyim” diye bas bas bağıran örgütler, kişiler?

Siz ne işe yararsınız?

Adam gözümüzün içine baka baka, küfreder gibi ATA’mızın heykelini yatırıp arabaya, götürüyor, siz seyrediyorsunuz…

Daha önce de aynı adam, aynı meydanı boşaltıp, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün yerine “Çay Bardağı” koyacağını ilan etmişti…

Tepkiler peş peşe gelince, kararından vaz geçti.

Türkiye’mizde sadece bunlar da olmuyor, peş peşe şehitler de gelmeye devam ediyor…

Donarak ölen Sarıkamış Şehitlerimizin yıldönümünde, yiğitlerimiz yanarak ölüyor… Hem de Sevgili Yılmaz Özdil’in deyişi ile, “Eli silah tutacak 500 bin Suriyeli erkek, kendi memleketine sahip çıkmak yerine, Mersin Mezitli sahilinde nargile keyfi, İznik gölünde piknik keyfi” yaparken…

Şimdi denilecek ki,

“Biz Fırat Kalkanı ile ‘meşru müdafaa” hakkımızı kullanıyoruz, ABD’nin oluşturmak istediği Kürt Koridorunu engellemeye çalışıyoruz, ülkemizi tehditten kurtarmak için mücadele veriyoruz… Komşularımızın güvenliği bizim de güvenliğimizdir… Onların parçalanması bizim de parçalanmamızı sağlar…”

Doğru. Amenna… Buna itirazımız yok…

Yurdumuz için savaşalım. Ülkemizi böldürmeyelim. Komşularımızla iyi ilişkiler kuralım ve elbirliği ile ABD pisliğini bölgemizden kovup, BOP planlarını engelleyelim…

Kabul…

Ama neden 500 bin Suriye erkeğinin ülkemizde damızlık koçlar gibi beslendiğini ve onların yerine kınalı kuzularımızın şehit olduğunu yazmıyorsunuz?

İran, Rusya ve Türkiye Suriye ve Ortadoğu konusunda anlaştılar… Aralarına ABD’yi almadılar… Bu güzel bir gelişme. Ama neden ölenlerin içinde bir Rus ya da İran askeri yok?

Neden bütün bu ölümlere daha önce uygulanan AKP politikalarının sebep olduğunu yazmıyorsunuz Ya da yarım ağızla yazıyorsunuz?

Neden rejim değişikliğine, Atatürk düşmanlığına, laiklik düşmanlığına, halk düşmanı uygulamalara ve kararlara yarım ağızla karşı çıkıyorsunuz?

Umarım, gelecekte, İran aydınlarının ve devrimcilerinin düştüğü acıklı duruma düşmezsiniz…

(alieralp37@gmail.com)

Ayrık Otunu Sen Ektin

Niçin sürekli olarak bağırıyorsun ki?
Türkiye’ye ayrık otunu sen isteyerek, bilerek ektin!
Ayrık otu ektiğin tarladan buğday-arpa-darı hasatı mı bekledin?
Ne ektiysen onu biçeceksin…

İstediğin şovu yap, istediğin kadar para harca!
Örneğin, 14 yavrumuzun vatanlarından uzakta bir hiç uğruna öldürüldüklerinin ertesi günü şölen düzenle!
İstersen senin “Bunlar katil değil, sinirli çocuklar” dediğin canilerin,
iki askerimizi diri-diri yaktıkları günün akşamı, ülkede top koşturan yabancılara asker selamı verdirt, ne yaparsan yap,
Türk Milletinin tamamını kandıramazsın!

Niçin birlik olamıyoruz, biliyor musun?
-Türkiye’nin kurucusu Büyük Atatürk’ün heykeli kaldırıldığı gün, “Elhamdülillah, Rize şimdi özgürlüğüne kavuştu” diye manşet atan paçavranın sahibini hiç yanından ayırmadığın için!
-Türk Gençleri üniversite kapılarında ter dökerken, vatanını savunmayan Suriyelilere sınavsız üniversite hakkı tanıdığın için!
-Suriyeli kadın ve çocuklara elbette sahip çıkalım. Fakat kendi yoksullarımıza bakamaz iken, zındık gibi milyonlarca yabancı erkeğe bedava sağlık hizmeti, ceplerine harçlık verdiğin için!
-Milyonlarca Türk Genci işsiz gezerken, bizim evlatlarımız Suriye’de bir hiç uğruna can verirken, yüzbinlerce Suriyeliye “Türk Devletine MEMUR olma” hakkını verdiğin için, birlik olamıyoruz…

-Yolsuzluk yapan Bakanları ve yakınlarını adaletten kaçırdığın için!
-Dün AK dediğine bugün KARA dediğin için!
-Türk Milletine sürekli yalan söylediğin için!
-Kupon Arazileri, Maden Ruhsatları dağıtımını kendine aldığın için!
-Tüm malvarlığın olan bir nişan yüzüğünden, dünyanın en zengin sekiz siyasetçiden biri olmayı nasıl gerçekleştirdiğini Türk Milletine anlatmadığın için, birlik olamıyoruz!

-FETÖ’nü Türk Devletinin en önemli makamlarına sokup, Türk Ordusuna kumpas kurulmasını engellemediğin için!
-Sana biat eden tarikat ve cemaatlerin hala Bakanlıklara yerleşmelerine izin verdiğin için!
-Türkiye’nin itibarına büyük zararlar verdiğin için!
-Tüm Türk Milletini kucaklayamadığın için, birlik olamıyoruz.

Bu saatten sonra değişmeyeceğine göre artık senin emeklilik zamanın geldi! Zaten emeklisin ama farkında değilsin…

“İnsan vücudundaki bütün organlar Tanrı’nın huzuruna çıkmışlar;
Göz; Ulu yaratıcımız, 70 yıldır bakmaktan yoruldum, beni emekli edin!
Kulak; Ben de 70 yıldır duymaktan yoruldum, beni de emekli edin!
Ayaklar; 70 yıldır yürümek beni bitirdi, lütfen beni de emekli edin!
Tam o anda arka taraflardan kısık bir ses duyulmuş;
Emeklilik asıl benim hakkım!
Melekler çok kızmışlar; Ayağa kalkıp konuşsana, saygısız!
Kısık ses; Ayağa kalkacak gücüm olsa, emekliliğimi ister miydim?”

Sağlık ve başarı dileklerimle 24 Aralık 2016
Rifat Serdaroğlu