Kadına milletin meclisinde saldırı…

Bunların gözleri dönmüş.

Anayasa oylamalarının gizli yapılacağı Anayasanın 175. maddesinin 1. fıkrasının son cümlesi ve İçtüzüğün 94. maddesinin son cümlesinde açıkça yazılmıştır.

Anayasa ve içtüzük hükmüdür.

Maalesef AKP li vekillerin bu hükmü takmadıklarını ilk günde gördük.

Oy zamanı hurra hep birlikte ayaklanarak kabinlere yöneldiler.

Oylarını göstererek hatta poz vererek kabin perdelerini açık bırakarak, bazen iki bazen üç kişi bir arada oy kullandılar.

CHP’nin itirazlarına “sana ne ulan” diyerek yanıtladılar.

Meclise yakışan ciddiyetten uzak laubali bir tutum içindeydiler.

Dünyaları yaratmış havası vardı…

CHP ‘li milletvekillerini konuşturmamak için ellerinden geleni yapıyorlardı.

İçtüzük gereği konuşmacılara bir dakika, iki dakika süre verildiğinden kürsüye çıkanların sözleri yarım kalıyordu.

Tabi aynı durum AKP lier içinde geçerliydi ama onlar biat ettiklerinden konuşmasalar da olurdu da CHP’li vekillerin sözlerini yalanlamak makinesi görevini görüyorlardı.

Çok önemli bir konu var ortada.

Türkiye bir kişinin emir komutasına teslim edilecek.

Halkın büyük bir bölümü olaylardan habersiz ve yanlış yönlendiriliyor.

Basın, televizyonlar iktidarın emrinde olunca allanıp, pullanan anayasa değişikliğini iyi bir şeyler olacak sanılıyor.

Ana muhalefet partisinin halka gerçekleri anlatması her türlü engelleniyor.

CHP bu durumda ancak TBMM’sinden sesini duyurabilirdi.

Kapalı kapılar ardında hazırlanan anayasa taslağının içeriğini AKP ‘li vekillerin bile bilmediği biliniyor.

Boş kâğıtlara imza attırılmış.

İşte bu nedenden ötürü Mecliste olanları halkın öğrenmemesi için canlı yayını vermediler, veremiyorlar.

Çünkü halkın gerçekleri öğrenmesinden korkuyorlar.

CHPli vekiller kendi imkânları ile ilkel bir şekilde halka meclisin içini göstermek istediler,

İyi kötü izleyebiliyorduk.

O da sadece Halk TV den, bazen Ulusal Kanaldan.

CHP Kocaeli Milletvekili Fatma Hürriyet Kaplan cep telefonuyla çekim yaparken olanlar oldu.

AKP Grup Başkanvekili Mustafa Elitaş ve AKP’li İdare Amiri Ahmet Gündoğdu Fatma Hürriyet Kaplan’a saldırarak darp ettiler.

Kadın düşmanlarının, kadını hakir görenlerin türediği bir evre geçirmekteyiz.

Hemen, hemen gün geçmiyor ki bir kadın cinayeti olmasın.

Halkın oyları ile ki, oyların çoğu kadınlar tarafından verilmiştir meclise giren bu adamlar meclisin ortasında kadına el kaldırıyorlar.

Utanmaları, saygıları kalmamış.

Belli ki kadını sadece cinsel obje olarak görüyorlar.

Belki rejimin değişmesini canı gönülden istiyorlar zira o zaman 4 kadınla rahatça birlikte olacaklar.

Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün kadınlara vermiş olduğu hakları geri almak istiyorlar.

Bunu kolay sanıyorlar.

Çok yanılıyorlar.

Göreceğiz bakalım.

El mi yaman, bey mi yaman?

 

Tünay Süer

Türkiye’de İnsan Kalitesi Sorunu Var…

Herkeste bir karamsarlık…

Bir umutsuzluk…

Kimse kendisinin, ailesinin ve ülkesinin geleceğine güvenle bakamıyor…

Kimse “Yarınlar bizim” diyemiyor…

Çok kötü olaylar yaşandı çünkü…

Her ilden, her ilçeden, her mahalleden bir şehit, bir gazi çıktı…

Madenlerde, inşaatlarda, sellerde, depremlerde, yangınlarda canlar gitti…

Ocaklar söndü…

Hiçbir yetkili suçu üstüne almadı… “Fıtrat” dedi, “Kader” dedi, “takdir-i ilahi” dedi… Ama kimse işin temeline inip, ölüm nedenlerini araştırmadı… Toplumun uygarlık çıtasını yükseltip, acıları ortadan kaldırma yoluna gitmedi…

Bir de bütün bunların üstüne üstlük, insanlarımızın omzuna geçim derdi, çocuk derdi, iş bulma derdi binince, Türkiye’nin manzarası karanlık bir tabloya dönüştü…

İşte kısaca işin özeti bu… Türkiye’nin geldiği nokta bu…

Ortamı, halkın yaşam düzeyini uzun uzun anlatmaya, fazla söze gerek yok…

Ne çekiyorsak “Kalitesizlikten” çekiyoruz…

Ne çekiyorsak yönetici kalitesizliğinden çekiniyoruz…

İnsan kalitesinin düşüklüğünden çekiyoruz.

Kişilik zayıflığından çekiyoruz…

Mustafa Kemal Atatürk’ü ve onun aydın silah arkadaşlarını ayrı tutarsak, taa Osmanlıdan bu yana bu böyle gelmiş, böyle gidiyor…

Ondan önce de sultanlar, vezirler ülke insanlarını ilkellik, yobazlık bataklığına atmış, kendileri saraylarda Binbir Gece Masaları yaşıyorlardı…

Yeri geldiğinde kardeşlerini, oğullarını öldürüyorlar, sübyancılık yapıyorlar, uygarlıktan uzaklaşmaya çalışıyorlardı…

Bugün olduğu gibi o gün de aydın, ileri görüşlü, ileri düşünceli insanlar onların baş düşmanıydı. Ülkeyi bu nedenle mahalle mektepleri, tarikatlar, tekkelerle dolduruyorlardı. Eğitimi gerici, bilim düşmanı yuvalar haline getirmişlerdi…

Matbaa işte bu nedenle ülkemize tam 300 yıl sonra girmişti…

Oysa Mustafa Kemal Atatürk, Avrupa’da çağdaşları faşist düzenler kurup, kişisel çıkar ve sapık düşüncelerine hizmet ederlerken o, ortam da elverişli olduğu halde, halifeliği, sultanlığı elinin tersi ile itmiş, Cumhuriyeti kurmuştu. Egemenliği saraydan alıp, millete vermişti…

Daha sonraları, iktidarı alan DP lideri yeniden aslına dönmüş, demokrasi yerine zorbalığı tercih etmişti… “Ben odunu aday göstersem milletvekili seçtiririm” ünlü sözü ona aittir…

Bugün, yeniden, Atatürk’ün kurduğu çağdaş TBMM’nde, egemenliği halktan alıp, saraya vermek için yırtınıyorlar. Meclisin işlevini sıfırlamak, ellerindeki gücü ve yetkiyi tek adama vermek için çabalıyorlar.

Baltayı kendi ayaklarına vuruyorlar ve böylece milletvekili olma nedenlerini ortadan kaldırıyorlar… Parlamentonun görevine son veriyorlar…

Bu hedefe ulaşabilmek için de kavgalar çıkarıyorlar…

“Gizli oy” kuralını çiğneyip, açık oy kullanarak yasaları çiğniyorlar, Meclis açılışında yaptıkları yeminleri ayaklarının altına alıyorlar…

Daha önce söylediklerini inkâr ediyorlar… Bukalemun gibi renk değiştiriyorlar. Dün ak dediklerine bir gün sonra kara diyorlar…

Herkes gerçek yüzünün arkasında bir de sahte yüz taşıyor… Kimse gerçek yüzü ile dolaşmıyor… Yeri geldiğinde hemen o sahte yüzünü ortaya çıkarıyor… Allah ne verdiyse “Yalakalık”, “Dalkavukluk”, “yalancılık”, “sahtekârlık…” Tümünü cömertçe sergiliyor…

Bütün bunlar “Türkiye’de bir insan kalitesi sorunu” olduğunu ortaya koymaktadır…

Bu ülkenin düzelebilmesi için, önce insan kalitesinin düzelmesi, insan mayasının sağlam olması gerekir…

Kişilik sahibi olması gerekir…

Sözünün eri olması gerekir…

Hak bildiği yolda tek başına da kalsa mücadeleye devam etmesi gerekir…

Dürüst, vatansever, ahlaklı, Atatürk gibi liderlik becerilerine sahip, hesap verme ve sorumluluktan kaçmayan bir kişiliğe sahip olması gerekir…

Sen kalk bir gün önce “Başkanlık sistemi”ni kanalizasyon çukuruna at, bir gün sonra onu o çukurdan çıkar, kendinin ve ülkenin baş tacı yap…

Tarih ve bu yüce millet,  bu işi yapanları asla affetmeyecektir…

(alieralp37@gmail.com)

15 YILIN ÖZETİ

Uzun lafa gerek yok. Söylenmedik söz kalmadı!
Sadece bir yıl önce Bahçeli’nin Erdoğan için Kahramanmaraş ve Gaziantep mitinglerinde onbinlerce vatandaşın önünde dediklerini hatırlayalım, yeter!

“Be hey densiz, be hey kanun tanımaz, be hey ahlak bilmez! Zalim Esad’a biz kardeşim demedik. Pensilvanya’nın kuyruğuna biz takılmadık. 12 yıl birlikte olmadık. Hele Kandil’in yolunu hiç bilmedik!”

Bahçeli, her insan gibi haysiyet-onur-kişilik sahibi biridir. Bundan gram şüphe yoktur!
Erdoğan da her insan gibi haysiyet- onur- kişilik sahibi biridir.
Bundan da gram şüphe yoktur!

Haysiyet-onur-kişilik sahibi-Türk Milliyetçisi MHP Milletvekillerinin, Genel Başkanlarına şu soruyu sormaları gerekmez mi?
– “Sayın Genel Başkan; Densiz-kanunsuz-ahlaksız-Esat’çı-FETÖ’cu-Kandilci dediğimiz birini, hangi sebepten dolayı “Başkan” yapacak bir Anayasa değişikliğini destekliyoruz?
Sizi hiç yalan söylerken görmedik, duymadık! Bu yüz seksen derece dönüşün elbette ki bir sebebi olmalı. Lütfen bizimle paylaşır mısınız?”

-AKP Milletvekillerinin ise Erdoğan’a soru sormak gibi bir hakları yoktur. Onların tamamı Erdoğan’a biat etmişlerdir. 300 küsur milletvekili, o gün Erdoğan ne derse papağan gibi onu tekrar ederler. Ertesi gün aynı konuda Erdoğan tam tersini söylerse, yine aynen tekrar ederler!
Erdoğan, AKP Milletvekillerinin eline Sayısal Loto kuponu verip
“Aha bakın bu yeni anayasadır. Çabuk mecliste bunu yasalaştırın” derse, hepsi robot gibi verilen emri yerine getirir…

Buraya kadar yazdıklarım sizi korkutmasın!
Türk Milleti olarak bizim en büyük şansımız, bu Bademlerin beceriksizlikleridir.
Bunlar 15 senedir her işi ellerine yüzlerine bulaştırdıkları gibi “Anayasa değişikliğini” de “Başkanlık” meselesini de başaramayacaklardır…

Nereden mi biliyorum;
-Ergenekon-Balyoz gibi kumpasları yüzlerine bulaştırdılar!
-Irak politikasında rezil oldular!
-Suriye politikasında tüm dünyada alay konusu oldular!
-PKK ile mücadelede yanıldılar!
-FETÖ gibi geri zekalı bir örgüt bile bunları 12 sene tepe-tepe kullandı!
-IŞİD olayında tüm yaptıkları hem kayda geçti hem de geri tepti!
-Reza Zarrab gibi genç bir dolandırıcı Badem Bakanlarını dolar-avro manyağı yaptı, dünyaya rezil oldular!
-Libya-Mısır’a Türk pasaportlu kimse giremez hale geldi!
-Davutoğlu gibi birini önce Başbakan yaptılar, sonra fırlatıp attılar.
-15 yılın sonunda Bademlerinin başından, Bülent Arınç-Abdullah Gül- Abdüllatif Şener gibi kurucular gittiler, yerlerine Numan Kurtulmuş-Yıldırım Tuğrul Türkeş-Süleyman Soylu gibi geçmişte Erdoğan’a büyük hakaretlerde bulunan dönmeler geldi!
-Doları 1,67 TL aldılar, şimdilik 3,76 TL’ye fırlattılar.
-Benzini 1,64 TL aldılar, şimdilik 5,09 TL’ye çıkardılar.
-Dış borcu 129 Milyar Dolar olarak devraldılar, şimdilik 420 Milyar Dolara zıplattılar!

Yani hiç meraklanmayın, Türk Milleti olarak yine ve hala oturmaya, birisinin gelip bizleri kurtarmasını beklemeye devam edebiliriz!
Aman sakın vatanımıza-demokrasimize-özgürlüğümüze sahip çıkmak için parmağımızı bile kıpırdatmayalım! Nasılsa Bademler yine çuvallarlar…

Ya çuvallamazlarsa mı?
O zaman Türkiye Cumhuriyeti Cezaevine hoş geldiniz!
Biz istemedik mi? Her iki kişiden biri Bademlere oy vermedi mi?
Ne mutlu Badem Cemaatinden olana, çünkü onlara cennet de bedava!

Sağlık ve başarı dileklerimle 11 Ocak 2017
Rifat Serdaroğlu

20 Temmuz da ne oldu?

Hani derler ya körün istediği bir göz, Allah verdi iki göz…

İşte öyle oldu aynen.

15 Temmuz darbe kalkışmasından saatler sonra sabaha karşı Erdoğan Atatürk Hava Limanına salimen inmişti.

Solgun görünüyordu.

O bizlerin cumhurbaşkanı olmayı kabul etmese ülkemizi temsil eden seçimle gelen bir cumhurbaşkanıydı.

Hepimiz, parti gözetmeksizin bir olmuş, ona bir şey olmadığına, kalkışmanın bastırıldığına sevinmiştik.

Yaptığı konuşmada  iki önemli cümle çıkmıştı ağzından. Bugün bildiğiniz gibi öğleden sonra bir hareketlilik ne yazık ki silahlı kuvvetlerimizin içinde mevcuttu” 

Bu hareket, Allah’ın bize büyük bir lütfudur” demişti.

O an itibariyle heyecandan belki hiç birimiz ne demek istediğini anlamamıştık.

Sonraları videoları izleyince belki o da korkmuştu ( ki bu normaldi) dil sürçmesi diye düşündük.

Aradan 4 gün geçti OHAL ilan edildi.

Oysa şahsen ben ve benim gibi düşünenler onlarca şehit vermeye başladığımız Güneydoğu bölgemiz için defalarca bunu istemiştik.

                                                                   ***

Bu kalkışma hakkında çok şeyler yazıldı.

Yinelemeye gerek yok.

OHAL’e uygun ve uygun olmayan bir dizi Kanun Hükmünde Kararnameler çıkarıldı bu güne dek.

Tutuklamalar, gözaltılar başladı.

Binlerce insan tutuklandı.

Subaylar, akademisyenler, memurlar, öğrenciler, askerler.

Askeri okullar kapatıldı ve askerde emir komuta kaldırıldı bakanlığa bağlandı.

Bazıları suçsuz bulunarak günler, aylar sonra salındılar.

Pensilvania’da yaşayan hain yüzünden Türkiye’nin çivisi çıktı adeta.

                                              ***

Bahçeli partisini bitirdi.

Bu bilinçle başkanlık sistemini ortaya atıverdi.

Dünden beri sinir içinde meclisi izliyorum.

Birer dakika söz hakkı veriliyor.

Vah muhalefetim benim vah!

Onlar konuşmasa da olur tabi, önemli olan muhalefeti konuşturmamak.

Bunu da başardılar.

                                               ***

CHP önceki lideri Baykal ders niteliğinde tarihi bir konuşma yaptı ama anlayana tabi.

AKP ve MHP’liler de dinlediler.

Ne yazık ki anlamadılar veya öylesine bilenmişler ki oylama sırasında bildiklerini okudular.

Adalet Bakanı Bekir Bozdağ konuşmasında Atatürk ve İnönü zamanlarını örnek gösterdi.

Çarpıtarak karşılaştırdı.

O büyük önder halkın özgürlüğünü istemişti.

Bozdağ konuşmasında,

Milletten kaçırılan, saklanan hiçbir şey yoktur. Bizim dediğimiz şey, ‘Bu Anayasa değişikliklerini milletten kaçırmak değil, milletin önüne götürmektir.‘ Millet kararını versin, onun kararına hep birlikte saygı duyalım” .dedi.

Oysa ufacık bir protestoya bile tahammülleri yok.

Meclisin dışında başkanlık sistemini yasal hak olarak protesto etmek isteyen  kitleye polisin acımasızca gazlı, sulu müdahale etmesini bilmiyormuş gibi…

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde (TBMM) anayasa değişikliğine ilişkin oylamalar iç tüzük gereği ‘gizli’ yapılmak zorundaydı.

Dün akşam yapılan oylama bir rezaletti.

 Gizli oy kullanmayan Sağlık Bakanı Recep Akdağ, “Suç işliyorsun” diyen CHP’lilere, “Hadi lan. Seni ne ilgilendirir, sana mı sorucam lan!”diye bağırdığını duyduk.

Bakan olmuş adamın terbiyesini anlamış olduk böylece.

Milletten kaçırılan, kapalı kapılar ardında yapılan Türkiye’yi tek adamın emrine verecek anayasa değişikliğini kamudan sır gibi saklıyorlar.
Meclis TV de yayın neden yapmıyorlar acaba?

Göstere göstere oy atanlara gelince, AKP içinde 89 Fetullahçının olduğu biliniyor.

Kendilerini Erdoğan’a karşı sendeniz, seni destekliyoruz veya ben FETÖ cü değilim deme çabalarındaydılar.

İşte bu zavallı kafalar belki dedelerinin ruhlarını taşıyorlar onlarda vicdan ve özgürlük tutkusu olamaz.

Biat kültürü ile dünyaya gelmişler aynen devam ediyorlar.

                                                                  ***

CHP Milletvekilleri bu antidemokratik, tek adam sultanlığının geçeceği yasalara direniyorlar ama geç kaldılar.

Okuması kıt halkımıza olacakları mutlaka anlatmalıdırlar.

Erkler ayrılığının olmadığı hiçbir toplumda ne özgürlük ne de anayasa olamaz.

Ankara valiliği bir ay sokakları yasakladı.

Yarın bu tüm Türkiye’de olursa işleri çok zor.

İnanıyorum ki cumhuriyeti kuran parti bu zorlukları aşacaktır.

Türkiye’yi daha zor günler beklemektedir.

Her şeye rağmen umutlarımızı yitirmemeliyiz..

Halkın önünde hiçbir güç olamaz.

 Not: Düşünüyorum.

Kılıçdaroğlunun dediği gibi esas darbe 20 Temmuz da mı oldu acaba?

Tünay Süer

MİLLİ ŞEF ERDOĞAN

1994’te İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı oldu. 2002 yılından bu yana da Türkiye’yi “Tek Başına” yönetiyor! Toplasan 20 yıldan daha fazla zaman eder…

Türkiye 1950’de yani 66 yıl önce çok partili siyasi hayata geçti, ondan önce tek parti-tek adam yani Milli Şef dönemi vardı!
66 yıllık çok partili hayatın %23’ü Erdoğan ile geçti. Yaklaşık olarak dörtte biri kadarı! İnönü-Menderes-Demirel-Ecevit-Özal-Erbakan-Çiller-Yılmaz-Ara dönemler-3 Askeri darbe= %77
Erdoğan tek başına=%23…

Bu sürede insan her gün bir sayfa okusa, kesin profesör olurdu!
Bu sürede insan her gün bir hatasını düzeltse, kâmil bir insan olurdu!
Bu sürede insan her gün demokratik gelişimini bir santimetre arttırsa, Gandi-Mandela gibi olurdu!

Peki, AKP ve Erdoğan ne yapıyor?
Türkiye’yi, iki ayyaştan biri dedikleri İnönü devrinden daha geriye götürmeye çalışıyorlar!
Erdoğan, İnönü dönemini çok eleştirdi. Hatırlayalım;
“Milli Şef döneminde Valiler, aynı zamanda CHP’nin İl Başkanı idiler. Yaa aziz milletim, bunlar işte o dönemin özlemi içindeler! Bu nüfus kağıdını görüyor musunuz? Bakın bu damgalar ‘ekmek alındı’ damgalarıdır. Ah aaah benim aziz milletim gördünüz mü, nereden nereye geldik?”

Erdoğan ve Bahçeli imalatı olan anayasa değişiklik teklifini görünce, 2017 yılından taa 1940’lı yıllara ışınlanmak üzere olduğumuzu gördük!
Bırakın Valilerin parti il başkanı olmasını, TBMM-Hükümet-Yüksek Yargı-Basın- İdare-Tapu Müdürü-Köy Bekçisi dahil tüm idare Başkan’ın veya Cumhurbaşkanının ve partisinden olacak!
O ne derse o! Onun ağzından çıkacak her kelam tövbe Allah emri gibi! Ve bu rejimin adı demokrasi olacak ha! De haydi gidin yahu.
Bu yaştan sonra aklımızla alay mı ettireceğiz?

Hangi nedenden dolayı Erdoğan’a yıldırım aşkıyla tutulduğunu bir türlü anlayamadığımız Bahçeli, bembeyaz bir suratla şunları söyledi; “Benim sadece bir oyum var. Mecliste ve sandıkta bu anayasaya evet oyu vereceğim!

MHP Genel Başkan Yardımcısı Oktay Öztürk ise, altını ıslatmış çocukların utancı havasında;
“Bazen zorunluluklar, insana istemediği şeyleri yaptırabiliyor” dedi!

Yüzünü her gördüğümde “Allah insana hayırlı evlat versin” deyip tahtaya vurduğum, Yıldırım Tuğrul Türkeş ise yeni bindiği AKP teknesini desteklemek için; “Partili Cumhurbaşkanı olur. Özal’ın, Demirel’in partisi yok muydu? Kenan Evren oy kullanmıyor muydu” gibi hayli ilginç sözleri, aynen mandanın suya bastığı gibi söyleyiverdi!
Bu üç kişi için toplu yanıt verelim ve daha fazla vaktinizi almayalım;

Bahçeli’nin gerçekten sadece bir oyu kaldı! Liderlik gitti, Genel Başkanlık şeklen var! Ülkücülük, Türk Milliyetçiliği, doğruluk, dürüstlük, sözüne sadakat gibi hasletler Kaçak Saraya paspas oldu.
Al o oyunu, istediğine ver!
Oğul Türkeş, ömrü boyunca kendi başına bir baltaya sap olamadı. Yıllarca babasının adı sayesinde yaşadı, şimdi de yerden yere vurduğu Erdoğan’a secde etti! Kendi soyadına bu kadar zarar veren biri görülmemiştir. Kendisine önerim şudur; Adını, Yıldırım Tuğrul Erdoğan yaptırsın! Yakışır torbeş’e…

AKP ve Erdoğan, bu ekiple koşar adım “Milli Şefliğe” gidiyor!
FETÖ ile aynı olan menzillerine varırlar mı bilemem!
Bildiğim tek şey şudur;
Bahçeli ve ekibinin kendilerine faydaları yok, kendi parti tabanlarından kaçıyorlar, nerde kaldı Erdoğan ve AKP’ye kılavuzluk etmek!
Aklıma kılavuz-karga-burun ve b.k kelimeleri geldi…

Sağlık ve başarı dileklerimle 10 Ocak 2016
Rifat Serdaroğlu

BASKI GİDEREK ARTIYOR

Koskoca ülke Kanun Hükmünde Kararnamelerle yönetiliyor!
TBMM devre dışı. Sarayda hazırlanan KHK’ler TBMM’de, anayasa ve içtüzükte belirtilen sürelerde görüşülüp onaylanmıyor.
TBMM’nin devre dışı olduğu gibi anayasa ve yasalar da devre dışı.
Türkiye, her gün adım-adım tek adam diktasına götürülüyor.
Türk Milletinin sesi çıkmasın diye, tavuğun yumurtladığı gibi AKP Hükümeti ve Erdoğan da zırt-pırt KHK yumurtlayıp, özgürlükler ve demokrasi üzerindeki baskıları arttırıyorlar!
Saray çalıyor, hükümet oynuyor, millet de seyrediyor!

Çevremizde iyi ilişki içinde olduğumuz komşu bırakmayan kim; AKP!
2002’de sıfır noktasındaki PKK terörünü azdırıp, örgütün şehir yapılanmasını sağlayan, ülkeyi bomba ve ağır silah deposuna dönüştüren kim? AKP!
FETÖ’nü devletin en önemli birimlerine yerleştiren ve örgütü darbe girişiminde bulunacak güce kavuşturan ve darbe girişimini kendi lehine kullanan kim? AKP!
IŞİD terör örgütü elemanlarını besleyen, barındıran, otobüslerle gönderen, tedavi ettiren, tekrar Suriye’ye gönderen kim? AKP!

Tüm bu ağır suçlar, Türk Milletinin gözü önünde işlendi.
Yönetme yeteneklerini kaybeden AKP yetkililerinin bir dedikleri, diğerini bu yüzden tutmaz.
Irak Başbakanı için, “Sen bizim muhatabımız değilsin. Başika’dan çıkmayız, bizi kimse çıkaramaz” dedikleri günün ertesinde, Irak’ın toprak bütünlüğüne saygılıyız, Başika’dan çıkıyoruz demekten utanmazlar. Sanki Irak’ın toprak bütünlüğü kalmış gibi!
Her gün güvenlik güçlerimiz, kendi ülkemizde ve Suriye’de öldürülür, insanlarımız şehir merkezlerinde tonlarca bomba ile havaya uçurulur, İçişleri Bakanlığı koltuğunda oturan Soylu Süleyman;
“Dost bildiklerimiz, PKK’ya el altından silah yardımı yapıyor. Ama hiç umutlanmasınlar, biz onları biliyoruz” der!
Biliyorsan gereğini yapsana be adam, senin işin dedikodu yapmak mı?

Elli defa söyledik anlatamadık, bir daha söyleyelim; AKP Yöneticileri, Türk’ü ve Türk Milletini sevmez. Nerede Türk Milletine düşman biri varsa onu baştacı yaparlar ve “Türkiye seninle gurur duyuyor” diye alkışlatırlar!
Örnek mi? Hay hay verelim, yeter ki siz isteyin;
1) Yıl 2011-Yer Erzurum. Dünya Üniversitelerarası Kış Olimpiyatları Açılış Töreni.
Erdoğan-Yunanlı Başbakan Yorgo Papandreou- Dış Politikamızın Büyük Mimarı Davutoğlu beraberler.
AKP Teşkilatları aldıkları emir gereği Yorgo için slogan atmaya başlıyorlar; “Türkiye Seninle Gurur Duyuyor!” Yorgo şaşkın, Erdoğan memnun, Davutoğlu’nun ağzı keyiften fiyonk gibi!

Aynı gün yine Erzurum’da “3. Büyükelçiler Toplantısı” var.
Erdoğan-Yorgo ve Davutoğlu oradalar. Karşılarında TC: Devletinin
150 tane Büyükelçisi var!
Yorgo konuşuyor; “Kıbrıs’ta Türk Askerinin işgali sürdükçe, AB’ye giremezsiniz!”
Erdoğan-Davutoğlu ve Büyükelçilerimiz Yorgo’yu yine alkışlıyorlar.
İçlerinden biri kalkıp “Kıbrıs’ta Yunan Askeri, İngiliz Üsleri ve Askeri durdukça, Türk Askeri de duracaktır” diyemiyor…

2) Yıl 2012-Yer Ankara. AKP Büyük Kongresi. Barzani konuşuyor;
“Kendi özgürlükleri için mücadele eden tüm güçleri destekliyoruz.”
AKP’liler tüm güçleri ile bu kez Barzani için bağırıyorlar; “Türkiye Seninle Gurur Duyuyor!”

Böylesine onlarca örnek vermek mümkündür. Sadece bu iki örnek bile AKP Yöneticilerinin, Türk Milletini sevmediklerini gösterir.

Türk Milletinin kendisini sevmeyen AKP’ye önümüzdeki Anayasa referandumunda vermesi gereken talimat şu olmalıdır;
“Bizden oy beklemeyin! Gidin Barzani’den, Yorgo’dan, Eşbaşkanı olduğun örgütten, İhvan’dan, El-Nusra’dan-Katar Emirinden-Suudi Kralından-Gülbettin Hikmetyar’dan-Yasin El-Kadı’dan ve hayırsever evladınız Rıza Sarraf’tan oy isteyin…”
Hadi, hadi, hadi! Yetti gari yahu…

Sağlık ve başarı dileklerimle 09 Ocak 2017
Rifat Serdaroğlu

Sihirli değnek!

Başbakan Binali Yıldırım’ın dediğine göre başkanlık olmazsa ülke bölünürmüş.

Yahu 94 yıldır bölünmemiş de şimdi neden bölünecekmiş?

Anlatsa da biz de bilsek…

Başbakan yine “ bu değişiklik sadece sistem değişikliğidir” derken ardından “ sadece bu sistemde iki parti kalacak”.

“Birisi AKP diğeri CHP dir” diyor.

Bu nasıl bir sistemdir ki iki partinin dışındaki halk, partiler yok sayılacaktır.

Ve buna da milli irade denecektir (!)

Zaten şu anda denetlenmeyen, denetlendirilmeyen bir ülke konumundayız.

Ayrıca bir taraftan ekonomik, diğer yandan terör tehdidi altındayız.

15 senedir iktidarın yapmış olduğu yanlış iç ve dış politikalar yüzünden ülkede özgürlük, adalet ve hukuk kalmamış, ayrıca emperyalist güçler kahpece savaş açmışlar resmen onlarla savaşıyoruz.

Onlara terör örgütü diyoruz ama aslında onlar Eski İçişleri Bakanımız Sn. Tantan’ın dediği gibi  ABD’nin yetiştirmiş olduğu özel savaş ordularıdır.

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ve Başbakan Binali Yıldırım, “ABD tarafından PKK’ya silah desteği veriliyor”  diyorlar.

Bunu yeni anladıklarına inanmak mümkün değil.

Ortadoğu’yu kana bulamak, Türkiye’yi parçalamak için yıllardır PKK, PYD, IŞİD gibi çeşitli isimlerle kendi yarattığı katilleri üzerimize saldığını nasıl anlamazlar?

Şimdilerde İstihbarat birimleri tarafından Başbakan Yıldırım’a sunulan raporda, geçen yıl PKK’ya verilen silahlarla ‘modern bir ordu’ kurulabileceği bilgisi verilmiş.

Işıklar içinde yatsın Eşref Bitlis paşamız neden bir suikastla öldürülmüştü?

Biraz hafızamızı yoklayalım.

10 Aralık 1992 de Cudi Dağına gidip malzeme yardımı yapan bir Amerikan helikopterinin fotoğrafı çekilerek belgelenmiş paşaya ulaştırılmıştı.

Bitlis Paşa 7Şubat 1993’de İncirlik Üssünden kalkan Amerikan uçakları PKK’ya yardım dağıtıyor dedikten on üç gün sonra Ankara’dan havalanmakta olan helikopterin düşmesi ile

ölüyor.

Yani sabotaj ile öldürülüyor.

Demek istiyorum ki Amerika’nın ne halt ettiği o tarihlerden beri bellidir.

AKP’nin eski yoldaşı FETÖ’ nün başı namı diğer hoca efendiyi neden iade etmiyor?

 Şu örgüt başını yazarken aklıma o zamanlar başbakan olan Erdoğan’ın şu sözleri takılıverdi.

11. Türkçe Olimpiyatlarında yaptığı konuşmada :
Bozkurttaki Fidan gibi

Çölün ortasında vaha gibi,
Kuruyan dudaklarda bir damla su gibi,
Kararmış yüreklerde bir nebze merhamet gibi,
Pörsümüş dimağlarda aydınlık bir ufuk gibi,
Bize güzeli anlattınız, bize güzeli hatırlattınız…
Muhterem Hoca efendiye saygılarımı sunuyorum. Gel artık, bitsin bu hasret!demişti.

Neyse o günler geride kaldı ama 15 Temmuz şaibeli darbe girişimi yüzünden onlarca insan yaralandı, şehitlerimiz oldu.

Yazık!

Şaibeli diyorum çünkü AKP tuhaf bir biçimde gerçeklerin ortaya çıkmasını engelledi.

Meclisteki araştırma komisyonu çalıştırılmadı.

Şimdi konumuz o değil.

Ülkenin bu hale gelmesinde sadece Erdoğan’ı suçlamamalıyız.

Abdullah Gül ve Davutoğlu’nun payları büyüktür.

Ayrıca CHP beklenen muhalefeti ortaya koyamamış, MHP ise daima stepnesi olmuştur.

 9.Ocak.2017 Türk Milleti için büyük günlerden birisi olacaktır.

Erdoğan’ın kendi emir ve komutasında bir devlet istenci ile Mecliste Türk usulü başkanlık oylanacaktır.

Yetkiler Osmanlı İmparatorluğunun 1876 KANUN-İ ESASİ Anayasasına çok benzemektedir.

İki meclisli bir anayasadır. (Meclis-i Ayan ve Meclisi Mebusan)

Heyeti Ayan üyelerini Padişah seçer.
Meclisi feshetme yetkisi Padişaha aittir.
1908 yılında 2.Meşrutiyet’in ilanıyla yeniden anayasa ilan edilmiştir.
1909’da bu anayasa da değişikliğe uğramıştır.
Türkler ilk defa bu anayasa ile seçme ve seçilme hakkını elde ettiler.
Yasama ve Yürütme yetkileri Padişah’ın elinde toplandı. Yasama organı Ayan ve Mebusan Meclisidir. Yürütme organı ise Bakanlar kurulundan oluşmaktadır. Yürütmenin başında Padişah bulunur.
Bakanlar kurulunu atama ve görevine son verme yetkisi Padişah’a verildi.
Sürgün yetkisi padişaha verildi.

Bu yazılanlar ne kadar doğrudur açıkça tam bilemem çünkü her tarihçi kendine göre yazmış ama Erdoğan başkan olacak Türkiye güllük gülistanlık olacak diye bir şey yok.

Çünkü şu anda da tek adam olarak ülkeyi yönetiyor.

Ne istiyorsa yapmıyor mu?

Elinde sihirli bir değnek mi var acaba?

Öyle ise neden bunca şehit veriyoruz diye sorarlar o zaman.

Vicdanı olan, kula kulluk etmeyi istemeyen, çoluğunun, çocuğunun geleceğini düşünen

Vatanını seven dürüst vekillerin olacağını ve bu yasaya hayır oyu vereceklerini umut ederek,

yazıma noktayı koyuyor um.

 Tünay Süer

Hayır, hayır, haaayııır…

Bizler istediğimiz kadar birleşmeden yana olarak ulus devletimizi muhafaza etmeye çalışalım ama ne yazık ki bizleri bölmek, birbirimize düşürmek isteyen bir kesim vatan hainleri ajitasyonda adeta birbirleri ile yarışıyorlar.

Seküler yaşam ve muhafazakâr yaşamda kutuplaşmayı körüklüyorlar.

Başbakan Binali Yıldırım’ın “Yurtta sulh, cihanda sulh” sözleri de böylece göstermelik kalıyor.

Atatürk heykellerini kaldıranlara, Atatürk ilkelerinin eğitimden kaldırılmasını isteyenlere ve toplumu çağdışı yaşama mecbur etmeye kalkan yobazların söylemlerine ceza vermek şöyle dursun, adeta hoşlanan bir iktidar, halen nasıl olur da birlik beraberlikten bahsedebilir?

Benden olan, benden olmayan ayırımı göreceksin.

Onlar gibi düşünecek ve biat edeceksin.

Bunun adına Yenikapı ruhu denilecek.

Aksi takdirde bedelini ödeyeceksin…

                                                        ***

Pazartesi günü TBMM si Genel Kurulunda yapılacak oylama için Başbakan Binali Yıldırım her ne kadar“sistem değişikliği” dese de,  olay rejim değişikliğidir.

Dört bir tarafımız ateş çemberi olmuş, şehitlerimizin acıları içimizi kavururken ille de bu acele nedendir?

Dünyada bir örneği olmayan Türk usulü başkanlık (!)

Bir çeşit diktatörlük veya sultanlık demek daha doğru olacak.

AKP aslında 2007 den beri yeni anayasa peşinde.

Erdoğan’ın istediği padişahlarda bile olmayan yetkilerdir.

Bu da Hitler örneğidir…

Güçler ayrılığı diye bir şey kalmayacak.

Yasama, Yargı Yürütme tek kişiye bağlanacak.

O tek kişi milletvekillerini, hâkimleri, bakanları kısacası her tarafa tayinleri yapacak.

Meclisi fes edebilecek.

Parlamenter sistem yok edilecek.

Bunlar çok yazılıp konuşulduğu için fazla uzatmaya gerek yok.

Adalet Bakanı Bekir Bozdağ “Bu Türkiye için tarihi bir reformun ilk adımıdır” diyor.

Evet, ortaçağa dönmenin ilk adımıdır demek daha doğru olur.

MHP Genel Başkan Yardımcısı verdikleri destek için “Bazen zaruretler hasıl olduğu vakit, içimize sinmeyen şeyleri de yapmak zorunda kalıyoruz ”diyor utanmadan.

İçinize sinmeyen şeyler derken, sizleri zincirle döverek mi kabul ettiriyorlar diye sormak gerek bu zata.

Yine bir MHP li milletvekili Mehmet Parsak, “Anayasa Türk Anayasasıdır. Hiçbir yerinden Türk ifadesinin çıkarılması önerilmemektedir. İlk 4 maddesi dahil; milli ve üniter devlet tartışma konusu değildir. Hükümet sistemi odaklı bir Anayasa yenilenmesi süreci yürütülmüştür. Milletin vereceği karara MHP olarak saygılıyız.”diyor.

Bu adamlar milletle dalga geçiyorlar sanki.

Erdoğan tüm yetkileri eline geçirdiği zaman ve iş işten geçtikten sonra “aldatıldık” diyecekler her halde.

Bunun Anayasa değişikliği değil tek adamın diktatörlüğe gidişi olduğunu anlamamış olmaları imkânsızdır.

Ama kafa aynı kafa olunca da böyle bizlerle kafa bulmaya çalışıyorlar.

Tabi akılları sıra diyelim.

Bir kere dayatma kültürü ile anayasa yapılmaz.

Bu ülke sadece AKP ve MHP’lilerden ibaret değildir.

Her iki parti içinde de aklıselim insanlar vardır ve onlar da hayır diyeceklerdir.

Çünkü çocuklarının ikbali, Türkiye’nin selameti için kimse özgür birey olmak hakkını vermeyecek, kula kulluk etmek istemeyecektir.

Yaşasın Atatürk Cumhuriyeti ve parlamenter sistem.

Onu yaşatmak için herkes kendi payına düşeni yapacaktır.

Bir günde antidemokratik bir oylama ile bu cumhuriyeti yıkmaya kimsenin gücü yetmeyecektir.

Bu böyle biline…

Tünay Süer

ABD Emperyalizmi, Terör Örgütleri Ve Yandaş Solcular…

Her terör örgütünün, her terör eyleminin arkasında, mutlaka bir devlet, bir güç vardır. Yoksa Üç beş kıçı kırık militan bu işi tek başına yapamaz… PKK, IŞİD, Amerikan emperyalizminin taşeronlarıdır…

ABD başlangıçta, İslam’ı kontrol etmek, Ortadoğu ülkelerinin sınırlarını değiştirip, yeni bir harita çizmek amacındaydı. Bu amaçla 24 ülkeyi hedef tahtasına yatırdı. Özellikle bir Kürt devletinin kurulabilmesi için yoğun çaba harcadı, hâlâ harcamaya da devam ediyor… Ama son aylarda Rusya, İran ve Türkiye’nin birleşip olaylara müdahil olması, Suriye’deki savaşın gidişine yön vermesi onu iyice telaşlandırdı.

Çünkü bu üç devletin girişimi sonucunda Amerika dışlanmış, onun Ortadoğu’da hâkimiyet kurma planı suya düşmüştü. Artık buralarda dilediği gibi at oynatamıyordu…

Bu nedenle varlığını kanıtlamak, kendisinin de Ortadoğu’da söz sahibi olduğunu göstermek için, bir tehdit aracı olarak taşeron terör örgütlerini piyasaya sürdü. Terör saldırılarını başlattı… Özellikle hedefte Türkiye vardı.

ABD, bu terör hareketleriyle kargaşa yaratıp, insanları umutsuzluğa, korkuya sevk etmek amacındaydı… Ayrıca halkı birbirine düşürüp, bir iç savaş çıkarmak istiyordu. Tıpkı Irak’ta, Suriye’de, Afganistan’da olduğu gibi… O bir kaos yaratma peşindeydi… Bu, emperyalizmin klasik “Böl – Yönet” taktiği idi ve herkesçe bilinen bir sömürgecilik oyunuydu.

Buraya kadar anlattıklarımız emperyalizm olgusunun bir yüzü… Bir de öteki yüzü var… Şimdi kısaca ona da değinelim.

Önce şu gerçeği saptayalım:

Emperyalizm bir ülkeye gökten zembille inmez. Elini kolunu sallayarak girmez. Sömürge yapacağı ülkelere rahatça yerleşebilmesi için önce orada ortaklar, uşaklar bulmak zorundadır…

Bu görevi ise genellikle siyasal iktidarlar üstlenir. Onlar yardımcı olurlar…

Nitekim Atatürk’ün emperyalizmi kapıdan kovmasından sonra, 1946’larda, 47’lerde, iktidardaki politikacılar sayesinde ABD, ülkemize yeniden bacadan girmiş, DP iktidarının katkısıyla da iyice kök salmıştı…

AKP dönemi ise, ABD emperyalizminin ülkemize ajanları, istihbaratçıları, ayakları, kolları, kafası, yani tüm gövdesiyle girdiği dönemdir…

İktidar olabilmek için, daha önceleri de ABD ile Türkiye arasında, AKP kurucularının nasıl mekik dokuduğunu, siyasal görüşme ve uzlaşma trafiğinin o yıllarda nasıl yoğunlaştığını bugün en saf vatandaşımız bile bilmektedir.

Ayrıca hükümet kurulduktan sonra da BOP Eş Başkanlığı reklamcılarını, “Amerikan askerlerinin sağ salim, kazasız belasız ülkelerine dönmeleri için yapılan duaları” unutmadık. 2003 yılında yabancı basın organlarında yazılan makalelerde aynen şöyle denmişti:

“Amerika’yla olan yakın işbirliğini sürdürmeye kararlıyız… Dahası bu cesur kadın ve erkeklerin en az kayıpla evlerine dönmelerini ve Irak’taki acının en kısa zamanda sona ermesini umuyor ve bunun için dua ediyoruz… “

ABD, bu mesajı aldıktan sonra AKP iktidarına desteğini bir kat daha artırmıştı. Dayanışmayı en yüksek düzeyine çıkarmıştı…

“Ilımlı İslam’ın inşası için elinden gelen, gelmeyen tüm çabaları ortaya koydu. Ardın da Hedef tahtasına 1923 Devrimini ve Atatürk’ü yatırdı. “Atış serbest” dedi. Çünkü Mustafa Kemal Atatürk, Cumhuriyeti “Tam bağımsızlık temelinde kurmuştu. Mayasında Türk ve Türk milliyetçiliği vardı.

Bu düşüncelerin beyinlerden silinmesi, Yerine liberalizm, “Ilımlı İslam” karışımı bir “Küreselleşme ideolojisi”nin yerleştirilmesi gerekiyordu… Türk yerine ümmet düşüncesi öne çıkarılmalıydı.

Çünkü Amerika’nın tek hedefi, Küreselleşme düşüncesini ön plana çıkarıp, ulusal bilinci yok ederek, devletleri dilediği gibi yönetmekti.

Bu amaçla ABD kurmayları, ABD ideologları Atatürk’e ve onun kurduğu rejime saldırıya geçtiler.

Emperyalizmin teorisyenleri Obromowitz’ler, Fuller’ler, Halbrook’lar, Wolfowitz’ler, Brezinski’ler yazdıkları yüzlerce sayfalık kitaplarda “ılımlı İslam”ı incelemişler, bu dinin giderek siyasallaşacağını, egemenlik alanlarının genişleyeceğini ileri sürmüşlerdi. Böyle bir dinci yapılanmanın ABD’nin Ortadoğu Projesine yapacağı katkıları ballandıra ballandıra anlatmışlardı.

ABD’den görevi alan AKP Cumhuriyete, Atatürk’e, laikliğe, Atatürk’ün “Tevhid-i Tedrisat”, “Öğretim Birliği” yasasına taarruza geçti. Devlet tabelalarından TC’yi kaldırdı. Her yanı imam hatiplerle, Kuran kurslarıyla, cemaat yurtları ile doldurdu… Tarikatlara göz yumdu…

Atatürk’e, Kurtuluş Savaşına, Cumhuriyete, Laikliğe, Türk’e, Türklüğe düşman ümmetçi, dinci, CİHATÇI, Müslüman bir gençlik yetiştirdi. Sosyal medyaya baktığınız zaman bu kitle tarafından Cumhuriyet tarihine, orduya, Mustafa Kemal’e ne hakaretler yapıldığını, ne küfürler savrulduğunu yakından görürsünüz…

Şimdi yandaş solculara soruyorum:

Türkiye’nin terör örgütlerinin hedef tahtası olmasında ve bugünkü ortama gelmesinde bunların hiç mi etkisi yok?

Bir zamanlar kafa kesen, insan ciğeri yiyen cihat örgütlerine verilen desteğin ve onları “Öfkeli çocuklar olarak” tanımlamanın, sabah akşam Noel Baba’ya sövüp saymanın, onu düşman ilan etmenin hiç mi etkisi yok?

Terör saldırılarını sadece emperyalizme bağlayıp AKP iktidarının günahlarından hiç söz etmemenin ve onun avukatlığına soyunmanın solculukla, devrimcilikle, Atatürkçülükle bağdaşır bir yanı var mıdır?

Yazıyı bitirtirken son bir şey daha söyleyeyim. Henüz AKP, ABD Başkanı Trump ile masaya oturup pazarlık yapmaya başlamadı. Ya geniş mutabakatlı (uzlaşma) bir anlaşma sağlanır da yeniden “Zalim Esed’in hükümdarlığına son vermek için biz oraya gireceğiz, başka bir şey için değil” denilirse o zaman halka ne söyleyeceksiniz, nasıl bir açıklama getirecekseniz. Doğrusu çok merak ediyorum…

Bir yazımda belirtmiştim, yine söylüyorum: Umarım sonunuz Humeyni’yi destekleyen İranlı solculara benzemez…

(alieralp37@gmail.com)

 

Terör İzmir’de kurşunlandı!…

Sözün bittiği yerde  sadece hepimizde ortak olan tek duygu, isyan kalır. “Yeter” noktasını çoktan geçtik. Terör ve terörist kavramları etrafında sürekli saldırı tehdidi altında olduğumuz/olacağımız mesajları ile başladık yeni yıla. Ve hepimizin en içten duygularla yığdığımız iyilik dileklerimiz karşılıksız kaldı. Bir hafta içinde  iki büyük kentte eylemlerin gerçekleşmesi, gündem ve dikkatleri terör üzerinde odaklamaya yöneliktir. Sadece tahribat üzerine konuşmuyoruz, terörün seçtiği noktalardan, yaşam algılarımız, biçimlerimiz, tercihlerimiz üzerinden yürütülen tartışmalarla birlikteliği konuşuyor gibi, kültürel ayrış(tır)ma üzerinde çalışanların gayretlerinin arttığını da görebiliyoruz.

           Anayasa ve siyasal kurumlarımız, yani rejim üzerine tartışmaların yoğunlaştırıldığı ve yönetim anlayışımızda köklü bir dönüşümün hazırlıklarının Meclis aracılığı ile yapıldığı ve önceki consensus (temel anlaşma) yerine, iktidar etrafında yenisinin inşa edilmeye çalışıldığı bir süreçten geçerken, tüm toplumu birlik olmaya davet eden sözcüklerin ortak adresi “terör karşıtlığı”!… Terörden yana olmak mümkünmüş gibi!…

           Zaten lanet bir şeyi sürekli lanetliyoruz… Bu lanete karşı toplumsal mutabakat var ama nasıl durdurulacağı konusu belirsiz.

         Bundan sonra en öncelikli sorunumuz sadece ve sadece terörün durdurulması olmak zorunda. Meclis’e düşen en büyük ve acil görev budur.

          Kısa süre önce, sosyal medyaya düşen şu ifadede özetlenen;  “Neden hiç İzmir’de patlama olmuyor?… yoksa  gavur gavura rahat rahat yaşıyorlar mı?” sözcükleriyle aktarılan düşmanlık ve hedef gösterme cesareti akıl alır gibi değil.  

         Doğup büyüdüğüm güzel kente, aklı, bilimi, laikliği, demokrasiyi, hukuku, özgürlüğü, kısaca Cumhuriyet değerlerini özümseyerek yaşam biçimi olarak kabul ettiği için “gavur” damgasını vuran ve nefret anlayışlarını yıllardır çoğaltanların veballeri çok büyük; öyle ki, teröre karşı olma noktasında bile birlikte olmaya karşı köklü kırılmalar yaratılmış.

           Bilinmelidir ki, hedef İzmir’den ibaret değil; buradan birilerinin TV ekranlarından gavurluk üzerinden tartışma yürütmesine tahammül edemeyecek kadar üzgünüz. İzmir düşmana ilk kurşunun sıkıldığı kenttir. Bundan böyle terörün kurşunlandığı kent olarak anılacaktır; terörü bitirmek için mücadelenin azim ve kararlılıkla sürdürüleceğinin mesajı bir kez daha güçlü bir şekilde verilmiştir. 

           İzmir adliyesinin tüm çalışanları başta olmak üzere, hukuk camiamıza, emniyet teşkilatımıza ve adliye civarında olan herkese ve de İzmir’imize büyük geçmiş olsun. Canlarını ortaya koyarak felaketin büyümesini önleyen kahraman şehidimiz Fethi Sekin ve zabıt katibimiz Musa Can’a rahmet; ailelerine, yakınlarına, çalışma arkadaşlarına, tüm sevenlerine başsağlığı ve sabırlar; hastanedeki yaralılarımıza acil şifalar diliyorum.

          Üst üste yaşanan terör eylemler nedeniyle ülkece üzüntümüz, acımız çok derin. Kayıp ve yaralılarımıza yüreklerimiz yanıyor.

          Teröristlere kurşun sıkarak şehit düşen polisimizin yürekliliği ve cesareti direnişimizin gücü, İzmir bu direnişin simgesi olacaktır!… İzmir, tüm Türkiye’nin duygularına tercüman oldu ve “yılmayacağız” mesajını sadece sözle değil, yürekli direnişle verdi!…

          Sonsuza kadar rahmet ve minnet duygularımız ile anacağımız tüm şehitlerimizin aziz ruhları şad olsun!…