Sizi Başkanlık Keser mi?

Demek 15 yıllık iktidarınızın sonunda, Parlamenter Demokratik Cumhuriyete son verip “Başkan” olmaya karar verdiniz!
Hırsınız ve kibriniz o kadar büyüdü ki, bu kadarla yetinmezsiniz siz!
40 senedir yanınızda olan bazı “Cumhuriyet Düşmanları” Halifelik, Hilafet, Şeriat, İslam Devleti gibi lafları uluorta etmeye başladılar!
Sofranızdan ayırmadığınız bu gafillerin ne dedikleri ne saçmaladıkları bizler için hiç önemli değildir.
Fakat sizin gibi her konuda konuşan, canınız sıkıldığında tüm dünyaya ayar vermeye kalkan birinin, bu deli saçmalıklarını reddetmemeniz, suskun kalmanız ve inadına bu kişileri hep yanınızda tutmanız hayli şaşırtıyor Türk Milletini! Neredeyse bu Cumhuriyet düşmanlarını sizin konuşturduğunuz kanaati yerleşecek…

15 senede ne yaptınız, hangi icraatınıza güveniyorsunuz ki,
“Türk Milletinden” Başkanlık istiyorsunuz?
Siz, Cumhurbaşkanlığı adaylık konuşmalarınızda, 2012-2013-2014-2015 yıllarında Türkiye’nin sürekli patinaj yaptığını söylediniz.
Şimdi de “Tulumbanın suyu bitti, dolarları bozdurup tulumbaya can suyu verin” diyorsunuz!
Tamam da 15 senedir Türkiye’yi “Tek Başınıza” yöneten sizsiniz!
Canınız istedi Bakanınızı tekme-tokat dövdünüz, istifa etmiş MİT Müsteşarınızın Milletvekili olmasını istemeyip adamı zorla ve kanunsuz olarak eski yerine atadınız, seçim kazanmış Başbakanı bir gecede istifa ettirdiniz. Yerine Belediye Başkanı bile seçilememiş birini Başbakan yaptınız.
Yani patinaj da sizin, suyu bitmiş tulumba da sizin! Niçin Başkan olmak istiyorsunuz ki, daha büyük başarısızlıklara imza atmak için mi?

-15 yılda Cumhuriyetin tüm eserlerini, yok pahasına satan sizsiniz!
-IMF’ye 23 Milyar Dolar ödedim diyorsunuz, tamam ama 129 Milyar Dolar olan dış borcumuzu 420 Milyar Dolara siz çıkarttınız.
-Elinizde, maliyeti emsallerine göre üç-dört misli pahalı olan 1 köprü-2 altgeçit-her sene yeniden yapılan duble yollar-1 Kaçak Saray- şimdiye kadar 25 Milyar Dolar harcadığımızı söylediğiniz 3 Milyon Suriyeli kaçkın ve Ortadoğu ülkelerinden ülkemize giren kaçak teröristler kaldı!
-Ülkede ve Suriye’de her gün şehitler veriyoruz. İnsanlarımız bombalarla patlatılıp öldürülüyor.
-İşsizlik çığ gibi büyüyerek üzerimize geliyor. Reel sektör tıkanma noktasında! Dolar ise 4TL’ye yaklaştı, neredeyse Rabia’yı yakalayacak.
-56 Milyon kişi bankalara borçlu, kıpırdayamaz haldeler!
-Çiftçi ekemez halde. Saman ithal ediyoruz!
-Emekliler sürünüyorlar!

Bu yazılanlardan bir tanesi için “Doğru değil” diyecek biri var mı?
İyi de Usta, siz hangi başarınızdan dolayı Başkan olmak istiyorsunuz?
Bugüne kadar neyi yapmak istediniz de sistem size izin vermedi, kim sizin elinizi tuttu?
Sizden fazla AKP’li olan bir Bahçeli, siyaseti bilmediği için size bile destek olan bir CHP lideri var! Yapacağınız bir şeyler varsa niçin yapmadınız?

Size büyüğünüz olarak bir nasihatte bulunayım;
Makamlar-mevkiler-unvanlar iş yapmaz. Kişinin sepetinde pamuk varsa yani dağarcığında bilgi mevcutsa, danışmaktan ve öğrenmekten korkmuyorsa isterseniz tahta iskemlede ve derme çatma barakada oturtun, harikalar yaratır.
Fakat kabiliyetsiz birini isterseniz sarayda oturtun, hiçbir şey yapamaz. Vermediyse mabut, neylesin Mahmut hesabı!
Osmanlı Devleti’nin en önemli Devlet Adamlarından Ziya Paşa’nın ülkesini satan bir “Tombalak Paşa’ya” söylediğini yazıp, yazıyı tamamlayalım;
Bed asla necabet mi verir üniforma/ Zer-düz palan vursan da eşek yine eşektir…

Sizin hangi maharetinize güvenerek “Başkan” olmak istediğinizi ben anlayamadım. Lütfen bana tane-tane anlatabilir misiniz?

Sağlık ve başarı dileklerimle 18 Ocak 2017
Rifat Serdaroğlu

Devletin Bekası

Tek parti diktatörlüğüne…

Birisi çıkıyor (AKP Bursa Milletvekili İsmail Aydın) Genel Kurul’da yaptığı konuşmada “Anayasanın ilk 4 maddesi değiştirilebilir” diyor,

Abdurrahman Dilipak denilen adam Türkiye Büyük Millet Meclisindeki anayasa görüşmelerini değerlendirerek “Hilafet şu anda TBMM’ye intikal etmiştir. Bu anlamda hükümet tarafından gereği yerine getirilmektedir.”

“İslam birliğinin Beştepe’deki o 1005 odada hepsinin temsilciliklerini açacak” diyor…

Bu millet aklını peynir ekmekle mi yedi?

Mecliste çoğunlukları olabilir, AKP’li vekiller saraydan oda kapmak sevdasında olabilirler, her şeye rağmen milli irade orada değildir.

Milli irade 338+360 kişiden ibaret de değildir.

Sokağa çıkıp halkı bir dinlesinler bakalım.

Halktan gizli saklı yapılan anayasa değişikliklerine ne diyorlar?

Kimse anayasayı çiğneyen şahsa mahsus değişiklileri kabul etmiyor.

Küçük bir azınlığın dışında kimse özgürlüğünden vazgeçmiyor.

Türkiye ayakta…

Bu iş o kadar kolay değil.

Başkanlık sistemi anayasaya rağmen iki yıldır fiilen yürütülmektedir.

20 Temmuzdan beri ülke tamamıyla onun emirleri ile yönetilmektedir.

Yasama, yürütme elindedir.

Ne odu, Türkiye de her şey güllük gülistanlık mı oldu?

Bilakis ülke kaynar kazana döndü.

Şehitler, şehitler ve her tarafta terör saldırıları.

En iyisi Erdoğan’a cumhurbaşkanlığı yetkileri ve ömrünün sonuna kadar yargılanmayacağı

teminatı verilsin bu iş daha uzamasın derim…

***

Kılıçdaroğlu

“Bütün milletvekilli arkadaşlarıma, özellikle grup başkanvekili arkadaşlarıma teşekkür ediyorum. Yürekli, onurlu CHP’ye yakışan bir mücadeleyi verdiniz” dedi.

Keşke onlara baştan beri izin verseydi deTürkiye bu günlere gelmeseydi!

“Türkiye’nin nasıl bir felakete sürüklendiğine artık tanık olduk” diyor.

Ah be Sn.Kılıçdaroğlu, GÜNAYDINNNNNN.

                                                         ***

MHP ‘de sular durulmuyor.

MHP’li Burdur Belediyesi Meclis Üyesi Yavuz Mehmet Kaya, “Partimizin duruşuna aykırı hareket eden Devlet Bahçeli derhal partiden ihraç edilmelidir” demiş.

Neden halen bekliyorlar anlamak mümkün değil..

Hey ABD! Çizmeyi aşmaya başladın…

‘Rojava ve Kuzey Suriye Demokratik Özerklik Temsilciliği’ yeni bürosunu ABD’de açmaya hazırlanıyormuş.

Bu demek oluyor ki Türkiye’nin can düşmanları olan PKK ve uzantısı PYD ye kısacası teröristlere kol kanat geriyor.

Bilmem nerenin eş başkanı İlhan Ehmed denilen adam ABD’de temsilciliğin açılması için çalışmaların devam ettiğini söylemiş.

Başkanlık sevdasına düşmüş, gözü başka şey görmeyen Türkiye Devleti yöneticileri bakalım bu habere de ki doğrumudur bilmiyorum, doğruysa dayılanacaklar mı?

Aslında dünyadaki tüm terör örgütlerini besleyen zaten Amerika’dır.

Çıkarı için yapmayacağı yoktur.

Unuttuğu bir şey var, bir gün o beslemeleri kendi canını da yakacaktır.

Yere batsın sizin dostluğunuz.

Ortadoğuyu karıştırdığı yetmedi Suriye’ye gücü yetmedi şimdi sıra Türkiye’ye geldi.

Türkiye’de her patlayan bombadan ve terör olayından Amerika sorumludur.

Erdoğan Türkiye’de kükrüyor ama iş dış politikaya gelince hiçbir şey yapamıyor.

Halen inadım inat diyerek Esat ile bir araya gelmiyor.

Söz konusu vatansa şahsi kinlerini biryana bırakması gerçek bir devlet adamı gibi davranması gerekir.

 

Tünay Süer

Atatürk’e, İnönü’ye Savaş Açmakla Bir Yere Varamazsınız…

Öğrendiğimize göre MEB, müfredattan İnönü’yü ve “Hayatın Başlangıcı, Evrim” ünitesini çıkarmış…  Atatürk’ün yaşamı ile ilgili konularda da kısıtlamaya gitmiş…

Dünyanın neresinde görülmüştür kendi tarihi ile kavgalı bir devlet?

Dünyanın neresinde görülmüştür kendi kurucu ve kurtarıcılarını kitaplardan, ders programlarından çıkaran bir devlet?

Hemen uyarıyoruz: Bunlar boşuna çabalardır… “Dünya dönüyor” dediği için kendisini mahkûm etmek isteyen engizisyon mahkemesi üyelerine Galileo’nun söylediği gibi, “Ama dünya yine de dönüyor…”

Ama yine de Atatürkler yüreklerde yaşamaya devam edecektir…

Bu girişimlerle Türkiye’nin sorunlarını çözemezsiniz… Onları daha çok çoğaltırsınız ve Ülkemizi bölersiniz…

Çünkü Türkiye’de sadece yobazlar, Cumhuriyet ve Atatürk düşmanları yaşamıyor…

15 yıldan bu yana ve daha önceden harcanan tüm karşı devrimci çabalara karşın, bugün ülkemizde, yüzde ellinin üzerinde, büyük bir çoğunluk 1923 devrimine bağlıdır, Kurtuluş Savaşını ve onu yöneten Mustafa Kemalleri, İnönüleri, Kazım Karabekirleri sevip, saymaktadır…

Bu sayı her geçen gün daha da çoğalmaktadır… Bunu Anıtkabir ziyaretçi tutanağındaki sayılardan öğreniyoruz…

Çünkü Burası ne Arabistan’dır, ne Zimbabve’dir, ne de Katar’dır…

Burası 1923 devrimini yaşamış ve yeryüzünde ilk kez, “Tek dişi kalmış canavar”a, yani emperyalizme karşı “Tam bağımsızlık savaşı” vermiş ve kazanmış şanlı bir ülkedir…

TV’lerinizle, basınızla, AK trollerinizle, sadakalarınızla ve yandaş muhalefetinizle uyuttuğunuz halk, sonsuza dek uyku halinde, afyonlanmış olarak kalmayacaktır…

Büyük ozan Nazım Hikmet’in deyişi ile Bir şafak vakti karanlığın kenarından onlar ağır ellerini toprağa basıp doğruldukları zaman” vatanımızın kurtuluş günleri de başlayacaktır…

Sonra, ders kitaplarından “Hayatın Başlangıcı, Evrim” ünitesini kaldırıp, bilime, tekniğe savaş açmakla da bir yere varamazsınız…

Çünkü insanlık bilim, teknoloji, uygarlık temelinde yükselmektedir… Böyle bir girişimle son Osmanlı sultanlarının yaptığı hataya düşersiniz, emperyalist devletlerin ayakları altında ezilirsiniz…

“Hayatta en gerçek yol gösterici bilimdir, fendir”, teknolojidir… Çağ dışı düşünceler, hurafeler değildir…

Bilim çağdaşlık, yenilik demektir. Değişim, gelecek demektir. Şeriatçıların en büyük düşmanı ise değişimdir, yenileşmedir.

Değişimin, yenileşmenin olduğu yerde ne hurafe vardır, ne üfürükçülük ne muska…

Bilimin temel dayanağı akıldır, dincilerin ise inançtır. Bu nedenle bilimin, tekniğin tüm toplumda yaygınlaşması, gericilerin ve gericiliğin sonunu getirmek, Ortaçağ karanlığından kurtulmak demektir.

İşte siyasal İslamcılar Atatürk’ü bu yüzden sevmezler. Yani “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir” dediği için sevmezler.

Çünkü bilim doğmacılığa, değişmeyen inanç kurallarına karşıdır. Hayatta tek gerçek yol gösterici bilim, fen olduğu zaman inanç, vicdanlara yerleşmek zorundadır. Din Allah’la kul arasında kaldığı sürece sömürü kaynağı, afyonlama aracı olmaktan çıkar ve siyasal İslamcılara yaşam hakkı tanımaz.

Onlar Atatürk’ü, ”Din daima siyaset aracı, menfaat aracı, istibdat aracı yapıldı. Bu hal Osmanlı tarihinde böyle idi, Abbasiler, Emeviler zamanında böyle idi” dediği için sevmezler.

Ama korkunun ecele faydası yoktur…

Siz istediğiniz kadar kitaplardan, müfredattan Atatürk’ü çıkarmaya çalışın, ama o yine yüreklerde yaşamaya devam edecektir…

Günü geldiğinde de karşınıza sıra dağlar gibi dikilecektir…

(alieralp37@gmail.com)

De Gaulle’den kopan Fransa Atlantik cephesine yanaştı

Geçen hafta,  Fransa ile birlikte Avrupa’nın diğer ülkelerinin NATO’ya üye olmasında dönemin sosyal demokrat (Sosyalist Parti) yöneticileri Cumhurbaşkanı Vincent Auriol ve Başbakanı Paul Ramadier’nin büyük bir çaba harcadığını yazmıştım.

NATO AVRUPA’YI DENETİM ALTINA ALMA ARACI

De Gaulle’ün önderliğindeki Fransa 7 Mart 1966’da NATO’yu Fransa’dan söküp atmıştı. De Gaulle’ün politikasının temelini ulusal bağımsızlık düşüncesi oluşturuyordu. Fransa, Savunma, güvenlik ve ekonomide bağımsız politikalar izlemeliydi. NATO’nun ABD’nin Avrupayı denetim altına alma aracı olduğunu düşünüyordu. Bu tutumunu 30 Ocak 1963’de 1959-1969 yılları arasında sözcülüğünü yapan Alain Peyrefitte’e (*)  şöyle izah etmişti:  “NATO bir boş laflar akademisi. Bizim savunma gücümüzü zayıflatan, onsuz bir savunma düşünülemez fikrini aşılayan, böylece milli bağımsızlık hislerimizi uyuşturan, bizi güçsüzleştiren bir kuruluş. NATO aslında bir aldatmaca, Amerika’nın Avrupa’ya el koymasının bir kamuflajı.” (1963).

DE GAULLE’E KARŞI GLADYO DARBESİ

Cezayir’in bağımsızlığına kavuşmasından sonra (1962), Fransa Cezayir’den dönen birliklerini NATO’nun Avrupa Müttefik Kuvvetleri Komutanlığı (SACEUR) emrine vermek yerine, Birinci Kolordu’yu oluştur. De Gaulle, 9 Ocak 1963 tarihinde Alain Peyrefitte’e “Cezayir olayı halledildikten sonra, büyük sorun şimdi, Amerikan emperyalizmidir. Sorun içimizdedir, bazı yöneticilerimizdedir, bazı komşularımızdadır. Sorun kafamızdadır”.  diyerek ABD’ye karşı alacağı tedbirler üzerine kafa yorar.

General de Gaulle’ün bu dolu dizgin ABD ve NATO karşıtı tutumu ve Cezayir’de direnişçilerle görüşerek sorunu çözme politikası, ABD’de büyük bir rahatsızlık yaratmıştı. Fransa’da ki NATO’ya bağlı gizli örgüt harekete geçirilerek de Gaulle’e karşı bir darbe tezgahlandı. Darbe başarısız olmuştu.

DE GAULLE SONRASI

Fransa’nın geleneksel dış politikası V. Cumhuriyetin kurucusu ve ilk Cumhurbaşkanı General de Gaulle tarafından belirlenmişti. Kendisinden sonra gelen cumhurbaşkanları Georges Pompidou (1969-1974), Valéry Giscard d’Estaing (1974-1981), ve  Jacques Chirac (1995-2007) tarafından bu politikanın ana çizgileri savunulmuştur.

1981 yılında Cumhurbaşkanlığına seçilen François Mitterrand bütün siyasi yaşamı boyunca de Gaulle’e ve politikalarına karşı mücadele etti; de Gaulle’ün V. Cumhuriyetine,  NATO’nun askeri kanadından çıkma kararına ve nükleer caydırıcılık politikasına hep karşı çıktı. Mitterrand, ABD ve NATO ile ilişkiler açışından de Gaulle’dan kopuşu ifade ediyordu. Pierre Lelouche’a (**) göre “Atlantik ittifakının avukatı durumundaydı”. NATO’ya geri dönüş için Mitterrand ABD ile gizli bir diplomasi yürütüyordu.

Jacques Chirac, de Gaulle geleneğini temsil ediyordu. Çok kutuplu bir dünyayı savunuyor, AB’yi bu çok kutuplu dünyadaki kutuplardan biri haline getirme çizgisi izliyordu. ABD’nin Irak’ı işgaline Almanya ve Rusya ile birlikte karşı çıkmış bir Paris-Berlin-Moskova hattı oluşmuştu. Dönemin ABD Dışişleri Bakanı Condoleeza Rice açıkça Fransa’yı tehdit ediyondu: “ABD Rusya’yı affedecek, Almanya’yı unutacak ama Fransa’yı cezalandıracak”tı çünkü Fransa yalnızca askerî güç kullanımına karşı çıkmakla kalmamış, ABD’nin karşısına BM ve uluslararası hukuku çıkararak alternatif bir dünya modeli sunma “hatasını” işlemişti.

Chirac’ın partisinin başına geçen Nicolas Sarkozy’nin cumhurbaşkanlığı kampanyasının sloganı “kopuş”du; bu, de Gaulle’ün çizgisinden kopuşu ifade ediyordu. Fransa Sarkozy’nin Cumhurbaşkanlığı döneminde 43 yıl aradan sonra NATO’nun askeri kanadına yeniden döndü. Fransa artık Atlantik cephesinin Fildişi Sahilleri’nden, Libya’ya ve Suriye’ye kadar saldıran vurucu gücü durumuna gelmişti.

O dünya “sol”unun umut bağladığı François Hollande’da Sarkozy’nin izinden gitti. Mali, Orta Afrika Cumhuriyeti’ne askeri müdahale ve günümüze kadar uzanan Suriye’ye karşı izlediği saldırgan çizgisi.

2017 yılı Fransa’nın Atlantik cephesinden uzaklaşacağı, Avrasya ile iyi ilişkiler geliştiriceği bir yıl olmaya aday. Kazanma şansı en yüksek olan François Fillon’nun programı bu yönde.

(*) Alain Peyrefitte, “C’etait de Gaulle”, Edition de Fallois, Fyard, 1997

(**) Pierre Lellouche, “L’allié indocile, La France et l’OTAN, de la guerre froide à l’Afganistan”, Edition du Monet, 2009

 

ALİ RIZA TAŞDELEN/PARİS

 

SİL BAŞTAN BAŞLAMAK

“Sil baştan başlamak lazım bazen, her şeyi unutmak” diyor,
Şebnem Ferah. Keşke yapabilsek!
Unutsak yalanları, kötüleri, kara vicdanlıları, devletini milletini soyanları, karanlık kafaları, Türk Milletinin huzuruna refahına düşman olanları, bebekleri öldürenleri, çocuk tecavüzcülerini,
el kadar bebelerin yanarak can verdikleri halde şikayetçi olmayan zavallı ana-babaları unutsak, korumasız bırakılan kadınları öldüren aşağılık katilleri unutabilsek. Hiç yaşanmamış sayabilsek!

Evdeki hırsızlık paralarını “sıfırlayan” ahlak yoksunlarını sıfırlayabilsek!
Devletini milletini soyan, rüşvet alan, yolsuzluk yapan şerefsizlerin yüzsüzce hala aramızda dolaşabilmelerini unutabilsek!
Vakıflar kurup yüz milyonlarca doları cebe indiren, kendilerini devletin adamlarına karşılatan iti-veletleri unutabilsek…

Bunları sil baştan yapıp sıfırlamak istiyorum. Niçin biliyor musunuz?
Evlatlarıma, çocuklarından-torunlarından şu soruların gelmemesi için;
– “Oğlu ile telefonda, hırsızlık paralarının taşınıp saklanması için sürekli konuşan, buna rağmen sabah evinde hala 30 Milyon avro kalan birine nasıl tahammül ettiniz?”

-Dün ak dediğine ertesi gün kara diyen omurgasız parti Genel Başkanlarını nasıl seçtiniz? Seks kasetleriyle esir alınan salak Genel Başkanları niçin indiremediniz?

– “Çok önemli bir yakınımın gelinini yerlerde sürüklediler, başörtülü diye saldırıp bebeğini dövdüler, hepsinin kamera kayıtları var, cuma günü açıklayacağım” diyen ve dediklerinin yalan olduğu ortaya çıkınca “pişmiş kelle” gibi sırıtmaktan utanmayan birini, koltuğunda niçin oturttunuz?

– “Bu kadar çok yalaka-satılmış gazeteci-televizyoncuyu niçin dinlediniz, seyrettiniz?
– “Dede-Baba sizler, nasıl oluyor da iktidarın tezgahladığı 15 Temmuz Darbe girişiminin “kontrollü-hileli bir darbe girişimi” olduğunu anlayamadınız?

-Sizin FETÖ dediğiniz terör örgütünü devletin içine sokanın, onu darbe yapacak güce kavuşturanın, bu örgütün milyarlarca dolara sahip olmasını sağlayanın da iktidar partisi olduğunu nasıl göremediniz?

-Cumhuriyet yıkılırken, ülke dikta rejimine götürülürken, anayasa bile olağanüstü halde tekme-tokat ve silahlar altında zorla değiştirilirken sizler ne yapıyordunuz?

– “Ülke çözüm süreci adında, akil insanlar denen hainler tarafından parçalanırken, dinci terör örgütleri şehirlerimizde at oynatırken sizler ne yaptınız?

-Hadi bizleri hiç düşünmediniz ve berbat halde bir ülke bıraktınız! Sizler kendi dedelerinizin yüzüne nasıl bakacaksınız?
Onların emanetine böyle mi sahip çıktınız?

-Tunus’ta buğday fiyatları arttı diye milyonlarca insan sokağa dökülürken, ülke bataklığa doğru hızla yol alırken sizler niçin oturdunuz?

İşte bu benzeri sorulara muhatap olmamak için yapabilsem, sil baştan yapıp, hayatı sıfırlamak isterim.
Başarılı olamadıktan sonra çekilen çilelerin, sıkıntıların, demokrasi uğruna yatılan hapislerin bir önemi olmadığını nasıl anlatırım torunlara?

Nasıl derim ki;
-Evlat bu vatanın haini boldur! İnsanı hazırı sever! Demokrasinin 24 saat korunması gereken bir yaşam biçimi olduğunu bilmez!
-En utanılacak olanı ise, Türk Milletinin yarıya yakın bir kısmı “Çalsın ama bize de versin” veya “Çalsın ama çalışsın” anlayışını ve hırsızı sever!

Değerli Okurlar
Tüm bu pislikleri süpürmek ve tümünden kurtulmak için yeni bir
“Halk Hareketine” acilen ihtiyaç var. Yukarıdaki gibi sorulara muhatap olmamak ve güzel ülkemizin ilkel insanlardan temizlenmesini gerçekleştirecek, tüm milletimizi sevgiyle kucaklayacak bir hareket olmalıdır bu!
Artık bunu konuşalım ve lütfen yapalım. Haydi gençler iş başına…

Sağlık ve başarı dileklerimle 17 Ocak 2017
Rifat Serdaroğlu

Önergeyi oylarınıza sunuyorum!

KABUL EDENLER –ETMEYENLER

Kabul edilmemiştir (!)

Meclisteki Anayasa değişikliği teklifi 1.tur oturumlarını izliyorum. Oylamalar ne için yapılıyor ki?

Zaman kaybından başka bir şey değil…

Nasıl olsa mecliste çoğunluğu olan AKP istediği oluyor sonunda.

Meclis çalışıyor, hem de sabahlara kadar değil mi?

Yazık ya! Bizde boşuna uykusuz kalıyoruz.

Sanki tam bir komedi oynanıyor.

Gülelim mi? Ağlayalım mı?

Muhalefet milletvekilleri boşuna yürek tüketiyorlar, bağırıp çağırıyorlar karşı taraf tınmıyor bile.

İş oylamaya gelince uyuklayan veya içeride çoğunluğunu göremediğimiz AKP milletvekilleri birden bire uyanıyorlar veya içeriye giriyorlar.

Görevleri sadece kendileri için oy kullanabilmek veya önergeyi ret etmek.

İnsan sinir oluyor artık.

Yahu bir önerge geçse bari yüreğim gam etmeyecek.

Ayıp oluyor, sanki insanlarla alay ediyorlar.

Allah için bir önergeyi de kabul edin ya.

Sonra, nedir o? Soru sormak 1 dakika, kürsüde konuşmak 5 dakika. Rezalet.

Milletin seçtiği vekiller millet adına konuşturulmuyorlar.

Belki diyeceksiniz ki, AKP de aynı zaman dilimi içerisinde konuşuyor.

Bunun ne önemi var, onlar zaten her zaman konuşuyorlar ve sorulara yanıt vermek işlerine gelmediği için burada kısa konuşmak işlerine geliyor.

İç tüzüğün bilmem hangi maddesine göre olabilir bu zamanlama ama tam anlamıyla berbat bir şey.

Bu tüzüğü hazırlayanlar tıpkı anayasayı hazırlarlarken de bir gün mecliste tek parti hükümranlığı olabileceğini akıl edememişler veya bilinçli hazırlamışlar.

Yazık çok yazık!

İzliyorum.

Gerek CHP nin gerek MHP nin verdikleri tüm önergeler ret ediliyor.

Sonra da bu meclis halkın iradesini yansıtıyor ha?

Hadi canım oradan.

Böyle bir mecliste mutabakat olabilir mi?

Meclis demek 7,5 senedir AKP demek.

AKP halkın şimdiki araştırmalara göre ancak % 28 zini elinde tutabiliyorsa, bu kadar işsizlik ve yolsuzluk karşısında beklide o kadarını bile temsil etmiyor.

Böyle bir durumda başbakanın sık ,sık söylediği halkın iradesi meclistedir sözü ne kadar inandırıcıdır ki?

Velhasıl bu Anayasa diğer bir yazımda yazdığım gibi 12 Eylül darbesinin devamı olan, eksikleri şimdi tamamlanan AKP dayatması ile yapılan ve yapılışı da antidemokratik olan bir anayasa teklifidir.

Değişiklikte halk yararına bir şey yoktur ve AKP nin kendisini güvenceye almak, ileride başbakanı başkan yapabilmek rejimi değiştirmek için hazırlanmıştır.

Bu durumda muhalefetin hiçbir önergesi, gen sorusu kale alınmayacaktır. Bizler de muhalefet partileri bir şey yapmıyor diye söylenip duralım.

Adamlar ne yapsınlar ya?

Çözüm halkın kendisindedir.

Yani bizlerdedir.

Sevgiyle kalın.

Not:   Senaryo hep aynı… Bu 6 yıl önce yazdığım bir yazıdır.

Ne değişti?

Bizler ne yapabildik?

Her yazımda dediğim gibi Atatürk’te birleşerek demokratik yollardan başarı kazanırız ancak.

Zaman zaman eski yazılarımı sizlere sunacağım.

Bugünlere geleceğimizi hep haykırmışım ama duyan olmamış.

Tünay Süer

Anayasanın İlk Dört Maddesi Kızılcahamam Kampında Yazılmadı…

Anayasanın “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez” denilen ilk üç maddesini değiştirmek istiyorlar.

Yani, başkanlık sistemini getirmeye ek olarak bir de bu kez Kemalist Cumhuriyetin genleri ile oynamaya kalkışıyorlar…

Meclis Genel Kurul’unda anayasa değişiklik teklifinin birinci tur görüşmelerinde 12’nci madde üzerinde konuşmak üzere söz alan AKP Bursa Milletvekili ve Anayasa Komisyonu üyesi İsmail Aydın, “Ben de 1980 Anayasasının ilk 4 maddesinin mutlaka anayasamızda olmasının taraftarıyım. Ancak bir hukukçu olarak anayasanın değiştirilemez maddesini kabul etmek mümkün değildir. Gerekli nisabı, nisapla (yeter Sayı) anayasanın tüm maddeleri değiştirilebilir, hatta Meclis yeni bir anayasa yapabilir…

Peki, ne var o üç maddede?  “Atatürk milliyetçiliğine bağlı, demokratik, laik, sosyal bir hukuk devletinin tanımı” var.

Başka ne var? Türkiye Devletinin, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütün, dilinin Türkçe,
bayrağının, beyaz ay yıldızlı al bayrak, Milli Marşının “İstiklal Marşı”, başkentinin Ankara olduğu yazılı.

Bunları “İstemezük” diyorlar.

Şeriatçının vatanı, ulusal bayrağı, ulusal marşı olur mu? Ümmetçinin ulusu, ulus devleti olur mu?

Bu adamların anayasaya konan “Atatürk Milliyetçiliği” yazısına bile tahammülleri yok.  Yakında İstiklal Marşının okunmasına yasak getirip, “Türk” sözcüğünü kullanım alanından kaldırırlarsa kimse şaşmasın.

Şimdi sıra şeriatçı İslam cumhuriyetine giden yolda bazı engellerin temizlenmesine geldi. Kamuda Yoklama yapıyorlar… Ortamı müsait bulurlarsa yeni bir yasa teklifi getirebilirler…

Şimdi kısa konuşalım. Öz konuşalım. Vakit doluyor:

Birleşme, bütünleşme zamanıdır. Güç birliği zamanıdır. Demokratik hakları sonuna kadar kullanma zamanıdır… Gerçekleri halka anlatma zamanıdır… Halkın arasına karışıp, bölünmeyi parçalanmayı, eyaletleri, federatif yapıyı, ihanetleri ve olacakları anlatma zamanıdır…

Çünkü kimse oynanan oyunun farkında değil… Yandaş medyayla, televizyonlarla, dizilerle, “vur patlasın çal oynasın” programları ile halk uyutulmak isteniyor. Türkiye’nin temel yapısı, genleri ile oynanmak isteniyor…

Öğrenelim, öğretelim. Bilinçlenelim, bilinçlendirelim. Anlayalım, anlatalım. Köylülerle, esnafla, işçiyle kaynaşalım. Bütünleşelim. Tek vücut olalım. Gerçekler gün ışığına çıksın…

Halktan ayrı düşmüş aydınların, devrimcilerin, demokratların devrimci mücadelede hiç yeri yoktur.  Onlar, kuşdiliyle söylevler veren papağanlar gibidirler…

Türkiye bugün, Namık Kemal’in deyişi ile

“Vatanın bağrına düşman dayamış hançerini,

Yok mudur kurtaracak bahtı kara maderini (anne)? ” diye sorma günlerine döndü yeniden.

Çünkü “Türk’ü, Türklüğü, Cumhuriyeti” silme, ortadan kaldırma seferberliği başlattılar.

Atatürk’e savaş açtılar…

Cumhuriyete savaş açtılar… Aydınlanmaya savaş açtılar… Laikliğe savaş açtılar…

Ama bu türden karşı koymalar, kalkışmalar, isyanlar bugüne değin kimseye hayır getirmedi…

Sonları hep hüsran oldu.

Bu şiiri “Kurtuluş Savaşı” yıllarında Millet Meclisi kürsüsünden okuyan bir milletvekiline Atatürk şöyle yanıt vermişti:

“Vatanın bağrına düşman dayasın hançerini,

Bulunur kurtaracak bahtı kara maderini!”

ABD’yi, AB’yi emperyalist devlet olarak kabul eden, tam bağımsızlığı savunan,  emperyalizmle hiçbir alanda uzlaşmayan, sol olsun, sağ olsun tüm partiler, gruplar, bireyler güç birliği temelinde bir araya gelmelidirler.

Antifaşist, antiemperyalist cephede, ulusal çizgide birleşmeli, Namık Kemal’in deyişi ile “Kara bahtlı anneyi”, yani vatanı kurtarmak için çok geç kalmadan, gerektiğinde bir sıra neferi gibi mücadele etmesini bilmelidirler.

Bu vatan kolay kazanılmadı… Kanla, canla, gözyaşıyla kazanıldı…

Anayasanın bu dört maddesi Kızılcahamam kampında kaleme alınmadı…

Türk adını inkâr etmek demek, Türk milletini inkâr etmek demektir.

Türk milletini inkâr etmek demek, Türkiye Cumhuriyetini, Türk devletini inkâr etmek demektir…

Devletsiz millet olmaz, milletsiz devlet olmaz. Adsız hem devlet olmaz, hem millet olmaz…

Siz kimsiniz, necisiniz ki Türk adını, Türklüğü silmeye kalkarsınız?

Kimse Türk’le, Türklükle kavgaya kalkışmasın. Kimse yedi bin yıllık Türk adını silmeye kalkışmasın…

Kimse Anayasanın ilk üç maddesini değiştirmeye kalkmasın…

GÜCÜ YETMEZ…

(alieralp37@gmail.com)

 

İstihbarat teşkilatı

Anayasanın 4. Maddesi şöyle diyor:

Anayasanın 1 inci maddesindeki Devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile 2. maddesindeki Cumhuriyetin nitelikleri ve 3 üncü maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez.”

Birilerinin bu maddeden çok rahatsız oldukları bellidir.

AKP’nin politik hedefi yıllardan beri buydu zaten…

Nitekim AKP Bursa Milletvekili İsmail Aydın, “Ben de 1980 Anayasasının ilk 4 maddesinin mutlaka Anayasamızda olmasının taraftarıyım. Ancak bir hukukçu olarak Anayasanın değiştirilemez maddesini kabul etmek mümkün değildir. Gerekli nisabı, nisapla Anayasanın tüm maddeleri değiştirilebilir hatta Meclis yeni bir Anayasa yapabilir” dedi.

Vay, vay, vay!

İşin buraya geleceği belliydi ama İsmail Aydın denilen AKP’li vekil acele etmiş.

Erdoğan’ın başkanlığı henüz tescillenmedi ki…

                                                            ***

Anayasa değişiklik teklifinde kritik maddelerinden olan “Partili Cumhurbaşkanlığı“nı  mümkün kılan 7. madde de kabul edildi. 

Böylece tarafsız olması gereken cumhurbaşkanlığı makamı, taraflı olarak halkı bölmüş olacak.

Bizler istediğimiz kadar dosta düşmana karşı birlik olalım, güçlü olalım kötü günler geçiriyoruz, söz konusu vatanımızdır diyelim.

Netice değişmiyor.

Tam da emperyalist güçlerin istedikleri yola doğru sürükleniyoruz.

Neden?

                                                          ***

Erdoğan bu ülkenin kendisine oy vermeyen % 50 sini gözden mi çıkarttı acaba?

Anlaşılan öyle…

Türkiye’nin çeşitli illerinden gelen muhtarlarla Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nda bir araya geliyor.

Düzenlenen toplantılarda “Bu süreçte muhtarlara çok iş düşüyor. Muhtar kendi mahallesinde, köyünde, hangi evde kim oturuyor, bunu bilmeyecek mi, bilecek. Bu terörist midir, değil midir? Bunu oradaki en yakın güvenlik gücüne, karakoluna her yerine bildirecek” diyor.

Böylece muhtarlar muhtarlıktan çıkıp istihbarat teşkilatına döndürüldü.

Başlangıçta insana hoş geliyor, terörist guruplardan devletin haberdar olasının ne sakıncası olabilir?

Doğru olarak düşünebiliriz.

Ne var ki bu emri kendi çıkarına da kullanacak muhtarlarda çıkacaktır diye düşünmeliyiz.

Düşüncemizde yanılmadığımızı anlamak uzun zaman almadı.

Mersin’in Mezitli ilçesine bağlı Cemilli Köyü Muhtarı Halil Bağcı, 18 köylüsü hakkında, “FETÖ, PKK, DHKP-C üyesi oldukları, Cumhurbaşkanı’na hakaret ettikleri” iddiasıyla suç duyurusunda bulunmuş.

Köye gelen terörle mücadele şubesi polislerini karşılarında görünce büyük şok yaşayan köylüler, Bağcı’nın, muhtarlık seçimlerinden kalma husumetler nedeniyle kendilerine iftira attığını söylemişler.

Meğer18 kişinin tek suçu önceki muhtar Fevzi Efe’nin ailesinden olmaları ya da seçimlerde ona oy vermiş olmalarıymış.

Böyle iftiralar Allah korusun milletin bölünmezliğini tehlikeye sokar ve şiddet hareketlerinin yaygınlaşmasına yol açar, iç savaşa kadar gider.

Bu da, ne Erdoğan’ın ne de ülkenin yararına olur.

Şimdi iftira atan muhtara ceza verilecek mi acaba?

Bence verilmeli ki diğerlerine örnek olsun…

Tünay Süer

Milletvekillerine Açık Mektup…

Sayın milletvekilleri, çevrenize bakıyor musunuz? Türkiye’de olup bitenleri izliyor musunuz? Sevgili vatanımızı nereye götürüyorlar, farkında mısınız?

Başkanlık sistemi gelmeden, rüzgârı geldi. Her yanda baskı, terör, dehşet…

Sosyal medyada, basında, TV’lerde korku yaratmaya çalışıyorlar. Kendilerine eleştiri yönetenlere hemen dava açıyorlar. İstiyorlar ki kimse düşüncesini, görüşlerini belirtmesin. Halk bilinçlenmesin, gerçekleri öğrenmesin, Anayasa değişikliği Meclisten sessiz sedasız geçsin, başkanlık sistemi yürürlüğe girsin… Herhalde, “OHAL de varken, tam zamanı…” diye düşünüyorlar.

Bu nedenle TBMM kapısında görüş bildirmek isteyen baro yöneticilerinin konuşmasına bile izin vermediler. Bu kış kıyamet gününde üzerlerine basınçlı, boyalı su sıktılar, gazlarla dağıttılar… Barolar, basın, televizyonlar, vatandaşlar böyle bir konuda ve zamanda konuşmayıp da ne zaman konuşacak?

Türkiye’nin temel yapısında önemli değişiklikler oluyor… Ama 80 milyonun bir şeyden haberi yok… Sanki yangından mal kaçırır gibi, telaşla, aceleyle anayasa değişikliği yapıp, başkanlık sistemini kurmak amacındalar…  Hem de yasaklı OHAL ortamında…

İstiyorlar ki bu konuda vatandaş bilgi sahibi olmasın… Ne yapıldığını, ülkemizin nasıl bir geleceğe sürüklendiğini bilmesin… Önüne ne konulursa, beyler ne isterse sessizce, kuzu kuzu onu kabul etsin…

Milli egemenliği, milli iradeyi kaldırıp, onun yerine tek kişinin egemenliğini getirmek için çırpınıyorlar. Bu yasa kabul edilirse, bundan sonra ülkemizi bir “Partili Cumhurbaşkanı” yönetecek. O, hem bakan, hem başbakan, hem devlet başkanı, hem parti başkanı olacak… Yasama, yürütme, yargı tek kişide toplanacak…

O, hiçbir gerekçe göstermeden, dilediği zaman,  meclisi feshedebilecek… Yüzde 51 oy, yüzde elliye hükmedecek… Sen razı gelsen de gelmesen de o istediğini yapacak… Ve asla denetlenemeyecek… Kimseye, hiçbir kuruma yaptıklarının hesabını vermeyecek, kimse de ona bir şey sormayacak… Soramayacak…

Bu daha başlangıç sayın milletvekilleri… Bunlar çok ufak, çok küçük ayrıntılar… Yazının başında da söyledik ya: “Başkanlık sistemi gelmeden rüzgârı geldi…” Peki, başkanlık sistemi gelirse ne olacak?

İşte şimdi de onu anlatalım.

O zaman, parlamento denilen kurumunun bir tek adı kalacak… Milletvekilleri sadece maaş alan, kendilerine emredilenleri, söylenenleri yapan emir erlerine dönecek. Yürütme organı, parlamento desteğini yitirecek ve onun bir işlevi kalmayacak…

Hepsinden kötüsü, ülke eyaletlere bölünecek, federal meclis oluşturulacak… Çünkü “Eyalet sistemi” getirilmeden, “Başkanlık sistemi” de işlevlik kazanmaz, yürürlüğe giremez.

Zaten, bir televizyon konuşmasında, RTE, Fatih Altaylı’nın “Bunun uygulanabilmesi için eyalet sisteminin de olması gerekmiyor mu?” sorusuna:

“Başkanlık sistemi, eyalet sistemi olmadan üstü kaval, altı Şişhane olur!” diye yanıt vermiş ve niyetini apaçık ortaya koymuştu. (Kanal D, Teke Tek, 16 Şubat 2004)

2010 halk oylamasının ardından yaptığı balkon konuşmasında da “Batı ülkelerini şöyle bir gözden geçirin, orada hep bunları göreceksiniz, federal meclisi göreceksiniz, federal konseyi göreceksiniz…” diyerek “Federal bir meclis arzuladığını ortaya koymuştu.

Bebek katili APO da onunla aynı görüşteydi. O da 4 Mayıs 2005’te şöyle diyordu:

“Türkiye’de 81 il var… Ben aslında Türkiye için 25 bölge; 7 eyaleti Kürt, 18 eyaleti Türk nüfusun yoğun olduğu, diğer kimlikleri reddetmeyen bir yapılanma düşündüm, bunların yerel yönetim parlamentoları olur…”

Yani Sayın MHP milletvekilleri, bu anayasa değişikliğini kabul ederseniz, yıllardan beri mücadele ettiğiniz, düşüncelerine kaşı çıktığınız Öcalan’ın Türkiye planını kabul etmiş sayılacaksınız. Ne yazık ki işte acı olan gerçek de bu…

Şimdi bir de daha önceden başkanlık sistemine geçmiş ülkelerin uygulamalarına bir göz atalım.

Üç örnek devlet alacağız: 1- Zimbabve, 2- Gana 3- Malavi…

Bu ülkelerde başkanlık sistemine bizde olduğu gibi demokratik yollardan geçildi. Ama daha sonra her üç ülkede de diktatörlük rejimi uygulandı.

Halen 93 yaşında olan Zimbabve Devlet Başkanı Robert Mugabe 1980’den 1987’ye kadar ülkeyi başbakan olarak yönetti. Daha sonra yapılan bir anayasa değişikliyle başkan oldu. O yıla kadar sembolik olan Cumhurbaşkanlığı makamı ise kaldırıldı.

Zimbabve siyasetini yakından takip eden İngiltere Kent Üniversitesi Hukuk Fakültesi akademisyeni Alex Magaisa, “Mugabe parlamenter sistemde mutlu değildi, daha fazla güce ve kontrole sahip olacağı bir başkanlık rejimi istiyordu…”

İsteğine fazlasıyla kavuştu. Dilediği, arzuladığı gibi hareket etti… Çünkü hesap vereceği bir makam kalmamıştı.

Türkiye’deki gelişmeleri yakından takip ettiğini söyleyen Magaisa,”Eğer Türkiye, gerekli denge ve denetleme mekanizmaları olmadan başkanlık sistemine geçerse bir diktatörlüğe dönüşür” görüşünü savunmaktadır.

Parlamenter sistemden başkanlık sistemine geçen bir diğer ülke de Gana. Gana’nın devlet başkanı Kwame Nkrumah. O, parlamenter sistemde ülkeyi istediği gibi yönetemez hale gelmişti. Çıkarmak istediği yasalar ki bunlar parlamentodan geçmiyordu. Başkan olduktan sonra, çareyi kendisinin dışındaki tüm partileri yasaklamakta buldu. Gana’da muhalefet partileri referandumda yüzde 99 oyla yasadışı ilan edildi. Referandumun adil koşullarda yapılmadığına yönelik tartışmalar uzun süre devam etti.

Malavi de başkanlık sistemiyle diktatörlüğe geçen ülkelerden. Ülkede başkanlık sistemi ilan edildikten donra “Korku imparatorluğu” kuruldu. Bu faşist baskı ortamında 20 bin insan Katledildi. Başkana karşı çıkanlar ya hapse atıldı, ya öldürüldü. Parlamento olayları sadece seyretmekle yetindi, asla hesap soramadı…

Bugün 93 yaşında olan Zimbabve Devlet Başkanı Robert Gabriel Mugabe, 30 yıldan bu yana “Devlet Başkanlığı” makamında bulunmaktadır… Kimse onu oradan söküp alamıyor…

Sayın MHP milletvekilleri Yazımı özellikle, size seslenerek sonlandırmak istiyorum. Ülkenizi seviyorsanız, yurdunuzun, çocuklarınızın geleceğini düşünüyorsanız, gelin, şantajlara boyun eğip, Size dayatılan bu başkanlık sistemine “evet” demeyin.

Bir daha milletvekili olmasanız bile, Vatan şairi Namık Kemal’in izinden gidip haykırın:

“Görüp ahkâm-ı asrı münharif sıdk u selametten
çekildik izzet ü ikbal ile bab-ı hükümetten”

YANİ: İşlerin doğru yoldan çıkıp bozulduğunu görünce, namusumuzla devlet kapısındaki görevimizden ayrıldık…

Sayın milletvekilleri, bu Anayasa değişikliği kabul edilirse, Yargıtay Onursal Başkanı Prof. Dr. Sami Selçuk’un deyişi ile “Başkanlığı savunanlar bile doğduklarına pişman olacaklar…

(alieralp37@gmail.com)

 

BADEMCE

Kelimelerin, deyimlerin anlamları vardır, sözlüklerde yazdığı gibi!
Fakat bademlerin lügatinde bunların başka anlamları vardır.
Eğer bunların gerçek düşüncelerini bilmezseniz, sizleri rahatça kandırabilirler.
Tıpkı insanları Allah ile aldattıkları, din bezirgânlığı yaptıkları, para ve güç için hırsızlık dahil her şeyi yapabilecekleri gibi…

Bu yazılacaklar, basit birer politik tespit değildir. Yaklaşık 40 yıldır “İslamcı Siyaset” denen dolandırıcıları dikkatle takip etmiş bir deneyimler bütünüdür. Takdir sizlerin…

Atatürk;
“Deccal”, “Kefere Kemal”, “Beton Kemal.” Müslümanlara zulmeden kişi! Fakat, korktukları an Büyük Atatürk sığınılacak bir liman…

TC: Devleti;
Dar-ül Harp, yani İslami yönetimin olmadığı, her türlü soygunun ve hırsızlığın günah sayılmayacağı yer!

Cumhuriyet;
Bademler Cumhuriyet Dönemine 79 yıllık “Zulüm Dönemidir” der.
1923 + 79=2002. Yani AKP İktidarıyla sona eren bir zulüm dönemi!

Demokrasi;
Kafalarının arkasındaki rejimi yerleştirmek için kullanacakları en önemli araç! Yöntem; Demokrasinin sağladığı özgürlük ortamından faydalanıp, demokrasiyi boğmak!

Lâiklik;
Anayasadan, hayatın tümünden çıkarılması gereken bir şeytan icadı!

Hukuk Devleti;
Pozitif Hukuk yerine Şeriat Hukukunu koymak için kullanılması gereken bir araç!

Anayasa;
Şer-î düzene geçinceye kadar, çiğnenmek-paspas yapılmak için kullanılacak kâğıt tomarı!

Siyasi Parti;
İktidara götürecek en önemli araç. Burada biat kültürü geçerlidir. Parti binaları dahil her şey liderindir. Partinin kapatılması olasılığına karşı mal varlıkları güvenilir kişilerin üzerine emaneten verilir. Organize suç örgütlerindeki gizliliğin, konuşmamanın aynen geçerli olduğu bir organize örgüt.

Kadın-Erkek Eşitliği;
Böyle bir şey olamaz. Çünkü bu istek yaradılışa terstir!

17/25;
Badem iktidarını yıkmak üzere “Üst Akıl” ve menzilleri aynı olan eski ortak “FETÖ” tarafından planlanmış bir darbe girişimi!
Reza Zarrab diye biri hiç yaşamadı. Bakanlar rüşvet ve yolsuzluk yapmadı. Alçak Dolarlar ve şerefsiz avrolar kendiliklerinden bu melek gibi kişilerin ceplerine, kasalarına, ayakkabı kutularına girdi!
Ama milletimiz bu tuzağa düşmedi ve “Çalıyor ama çalışıyorlar” gibi ahlaki bir anlayışa sığındı.

15 Temmuz;
Binlerce yıllık Türk Tarihinin en büyük ve şiddetli darbe girişimi!
Cumhurbaşkanı darbeyi eniştesinden, Kuvvet Komutanları bulundukları düğündeki orkestradan, Cumhurbaşkanını tutuklamaya giden, açlıktan derileri kemiklerine yapışmış Cemaatçi SAT Komandolarının (!) Cumhurbaşkanının kaldığı oteli bakkal dükkanından öğrendikleri bir darbe girişimi!
Genelkurmay Başkanı ve MİT Müsteşarının tavla oynarlarken darbe girişimini önlemeyi unuttukları, onların yerlerine İstanbul Belediyesi çalışanların, itfaiye araçlarının ve iş makinalarının F-16 ve helikopterleri alt ederek darbeyi önledikleri felâket…

Bahçeli;
Geçen seçimde MHP Genel Başkan Yardımcıları, seks kasetleri sayesinde devre dışı bırakılmıştı!
Çok şükür ki Bahçeli’de böyle bir alışkanlık yok. O, devletin bekası için kendisini ve ülkücüleri feda etmekten zerre kadar çekinmeyen bir demokrasi kahramanı!

Başkanlık;
Hedefe gitmenin olmazsa olmazı. Erdoğan’ın elinde Türkiye’yi dünyanın 10 büyük ekonomisi, demokratik standartlarda dünya birincisi yapacak bir araç!
Başkasının eline geçerse, Türkiye’yi önce “Kürdistan Özerk Bölgesi” sonra “Bağımsız Kürdistan” olan “Federe İslam Devletine” götürecek araç…

Bademlerin en önemli özelliği içindekileri, kafasındakileri, inandıklarını asla yüksek sesle ve doğrudan mertçe konuşmamalarıdır. Siz Türkiye’yi yöneten Bademlerden hiç;
“Benim inancım Türkiye’nin İslam Devleti olmasıdır. Bu yönde çalışıyoruz. Çoğunluğu ele geçirip iktidar olunca, Anayasa’yı değiştirip
bu sisteme geçeceğiz” dediğini duydunuz mu, gördünüz mü?
Asla göremezsiniz! Zaten muvaffak olurlarsa görmenize de hiç gerek kalmaz…

Sağlık ve başarı dileklerimle 12 Ocak 2017
Rifat Serdaroğlu