‘FETÖ’ kazındıkça altından AKP çıkıyor

“Devletin genel politikası çerçevesinde yönetim kurulu kararı ve bağlı olunan bakanlığın uygun görüşü veya muvaffakatı ile alımların gerçekleştiğini” söylüyor İbrahim Şahin.
Ne için?
Yönetim kurulu başkanlığı yaptığı dönemde TRT’ye alınanların yüzde 84’ünün “FETÖ”cü olduğu ortaya çıktığı için.
Alican Uludağ’ın dün Cumhuriyet’te manşetten yayımlanan haberi ‘AKP-FETÖ’ ortaklığının en önemli delillerinden biridir.
Şahin, açıkça hükümeti ve TRT’nin bağlı olduğu dönemin başbakan yardımcılarını suçluyor: “Samanyolu grubundan gelenlerin FETÖ’cü olduğunubilmiyordum. Yayın politikaları hükümet, devlet, AK Parti yanlısı görüldüğünden bunların geçişine izin verildi.”
“Hükümet istedi biz de aldık” diyor açıkça.
Sadece TRT’de de değil cemaatin “kendilerine gösterilen olumlu yaklaşım ile” devletin hemen tüm kurumlarında kadrolaştıklarını anlatıyor.
Olumlu yaklaşımı gösteren kim? AKP…
Şahin, bu itirafları yapınca sonuç ne oluyor?
Dosya “takipsizlik” verilerek kapatılıyor. Dosya kapanıyor ama gerçekler kapanmıyor. Eski İstanbul Valisi ve eski Emniyet Müdürü ‘FETÖ’cü oldukları için tutuklanıyor. Eski Emniyet Müdürü Hüseyin ÇapkınMehmet Ağar’ın “kefilliğiyle” tahliye ediliyor, eski vali Hüseyin Avni Mutlu’nun tutukluluğu devam ediyor. Mahkemede tanık olarak ifade veren eski bir “itirafçı” emniyet müdürü ne diyor:
“İstanbul’da 120 emniyet müdürü vardı. Bunlardan 75-80’i cemaattendi. Türkiye genelinde ise bu oran rütbelilerde yüzde 70’in altına düşmez. Polismemurlarında ise yüzde 50’nin altında olacağını sanmıyorum.”
Mahkeme Başkanı Çapkın’a soruyor:

“Bu kadar çok FETÖ’cünün o dönem emniyette olmasını hiç fark etmediniz mi?”
Çapkın ne diyor:
“Bugünkü bilgilerin onda biri o gün bilinseydi, kesinlikle ifşa ederdik. Ancak o dönemde bunların FETÖ’cü oldukları bu şekliyle bilinmiyordu.”
Hükümetin atadığı vali ve emniyet müdürü “FETÖ”cü yapılanmayı biliyor anlayacağınız. Onlar yargılanıyor ama onları atayanlar ıslık çalmaya devam ediyor.
Adana’nın Ceyhan eski belediye başkanı da önceki gün “FETÖ”den tutuklandı. CHP’li filan değil AKP’li.
Usulsüzlük, eşini belediye başkan yardımcısı yaparak özel nüfuz kullanmak, imar uygulamalarında menfaate dayalı işler yapmak suçlamalarıyla AKP’den ihraç edilmişti Alemdar Öztürk. 15 Haziran’da da görevden alınmıştı.
Şimdi de üç belediye meclis üyesi, dört belediye çalışanı ve iki Ceyhan Ticaret Odası üyesiyle birlikte gözaltına alınıp “FETÖ’ye belediyeden kaynak aktardığı, finans sağladığı” gerekçesiyle tutuklandı. Şimdi anladınız mı “kökünü kazıyıncaya kadar” deyip durdukları cemaatle ortaklıklarının boyutunun ne olduğunu. Birini kazıyın altından diğeri çıkıyor. Mesele kimi hain ilan edip kimlerle aynı yolu yürüyeceklerine karar vermeleri. Yoksa “parselparsel satanları” da mahkeme karşısına çıkarmaları gerekmez miydi?
Sırf bu üç olay bile “FETÖ”nün devletin bütün kurumlarına nasıl “sızdığının” değil nasıl “yerleştirildiğinin” kanıtıdır. Ve bu iş öyle dosyaları kapatmakla ya da Yargıtay’ın “kaçınılmaz hata” demesiyle kapanmaz da, aklanmaz da.
Aradıkları suçlu için arada bir aynaya baksalar yeterli.

AYŞE YILDIRIM – Cumhuriyet com tr  – 21 Aralık 2017

http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/890276/_FETO__kazindikca_altindan_AKP_cikiyor.html

TKP’nin 1930’lu Yıllardaki Altı Ok ve Atatürk Değerlendirmesi

Attila İlhan, Bilim ve Ütopya  dergisinin bayilerde bulunan Kasım 2016 sayısını görseydi, çok heyecanlanırdı. Hemen kaleme sarılırdı. Kemalist Devrim konusundaki Komintern belgelerini yayımladığımız zaman, en büyük ilgiyi o göstermişti. 1975’te Halkın Sesi’nde Kemalist Devrim dizisi çıkınca aramıştı. Arkadaşlığımız öyle başladı. 2005 yılı Ekim’inde aramızdan ayrılana kadar o belgeler üzerine o kadar çok yazdı ki, derlense kitap olur.
RUS ARŞİVLERİNDEN YENİ BELGELER
Mehmet Perinçek, Rusya arşivlerinden yeni belgeler buldu. Bu belgeler, Bilim ve Ütopya  dergisinin son sayısında yayımlandı. Belgeler, İkinci Dünya Savaşı öncesindeki yıllara ait. Başta  Şefik Hüsnü Değmer  ve  Reşat Fuat Baraner  olmak üzere TKP’nin o yıllardaki önderlerinin ve Moskova’daki temsilcilerinin kalemlerinden çıkmış olan rapor ve mektuplar ilk kez yayımlanıyor.
SOSYALİST DEVRİM DEĞİL DEMOKRATİK DEVRİM AŞAMASI
Belgelerde Kemalist Devrimin kazanımları ve başarılarına dikkat çekiliyor, millî kurtuluş savaşının devrimci geleneklerine sahip çıkılıyor ve Türkiye’nin Burjuva Demokratik Devrim aşamasında bulunduğu vurgulanıyor. Buna bağlı olarak burjuvazinin özellikle Alman emperyalizmine karşı konumlanan kesimleriyle ittifak savunuluyor. “Türk halkının çıkarları” için mücadele öne çıkarılıyor ve vatanını seven Türklerin bütün güçlerini birleştirme görevi konuyor. Türk komünistlerinin “kanları ve canlarıyla kendi vatanları olan Türkiye’nin has evlâtları” oldukları belirtiliyor. Savaş tehdidi göz önünde tutularak, Türk Ordusunun güçlendirilmesi gerektiği önemle saptanıyor:
“Her şekilde ordumuzu güçlendirmemiz lâzım. Bilincini geliştirmemiz, onu Türkiye’nin barışçıl ve özgür gelişimini hedef alan Türk halkının bütün düşmanlarına karşı barış ve bağımsızlık için uzlaşmaz ve fedakâr mücadele ruhuyla eğitmemiz lâzım.”
TKP önderleri, Türkiye’nin bağımsızlığının tehlikeye düşmesi durumunda, Ordunun ilk neferleri olacaklarını ilan ediyorlar.
PROGRAM: ALTI OK
TKP önderleri, Atatürk tarafından 1937 yılında Anayasanın başına alınan Altı Ok’u millî güçlerin ortak programı olarak saptıyorlar ve daha ileriye taşıyacaklarını belirtiyorlar. Bilindiği gibi  Hikmet Kıvılcımlı da 1954 yılında Vatan Partisi Programını Altı Ok üzerine inşa etmişti.

GÜNÜMÜZ İÇİN DERSLER
Yazılarda TKP’nin özeleştirileri de var. Özellikle millî devrimin kazanımlarının ve geleneklerinin önemini yeterince anlamadıkları için siyasette etkin konuma gelemedikleri üzerinde duruyorlar. Kemalist Devrimin başarılarının inkâr edilmesi yüzünden kitlelerle birleşemediklerini vurguluyorlar. Yönetimin yalnız olumsuz yönlerini gördükleri ve hükümeti yalnızca kötüledikleri için halktan koptuklarını belirtiyorlar.
Yayımlanan belgelerde bir hayli ders var. Özellikle Solculuğu her yapılan işe olumsuz tavır almak sananlar için.
Bugün Solculuğu millî olan her şeye düşmanlık olarak tanımlayanların özellikle okumalarını öneririz.
Solcu, olumsuz değil, olumludur.
Solculuk, yıkıcılık değil, yapıcılıktır.
Yapıcı olamayan, eskiyen sistemi yıkamaz. Çünkü yerine koyacağı bir şeyi yoktur.
ATTİLA İLHAN’A ÖZLEM
Attila İlhan, son zamanlarında Mehmet Perinçek’i “benim yaptığım işleri sen devam ettireceksin” diye şevklendirirdi. Bilim ve Ütopya’nın son sayısını O’nu anarak okudum.
Evet, çağımızın bütün devrimleri vatan savaşında oldu.
Millî olmayan bir Solculuk, halkıyla hiçbir coğrafyada birleşemedi. Vatansız Solculuk, devrim yapamadı, devrimci bile olamadı ve bütün tecrübelerinde karşıdevrimin hizmetine girdi.
Vatansız Solculuk, Çağımızda Gelişen ve Mazlum Ülkelerdeki bütün vatansız gruplar gibi emperyalizme hizmetten başka bir iş yapmamıştır ve bu nedenle Aşırı Sağcılığın bir kolu olmuştur.
DOĞU PERİNÇEK – AYDINLIK GAZETESİ

Asansör Paşası

Noel arefesi…
Lefkoşa.
Kumsal mahallesi.
Numara 2.
Tek katlı, bahçeli ev.
Saat 22 suları.
Hava ayaz.
Boğuk, tok vuruşlar yırtıyor geceyi aniden, trok trok trok…
Kalleş basıyor.

*

Mürüvvet hanım lambaları söndürüyor telaşla… Hakan kucağında, uyuyor. Bebe henüz, 10 aylık… Dalıyor çocukların odasına, öbür koluna Kutsi’yi alıyor, dört yaşında, “kalk Murat” diye sesleniyor bi yandan… Gözlerini ovuştura ovuştura kalkıyor Murat, güya en büyükleri o ama, altı yaşında… Eteğinin ucundan tutuyor anasının geceliğini… Dışardan adeta hüzün abajuru gibi sızan sokak lambasının cılız ışığında, hayalet misali, parmaklarının ucuna basa basa banyoya süzülüp, dördü birden küvete giriyor ve koyun koyuna sarılıyorlar, çıt çıkarmadan, duyulmasın diye nefes bile almadan.

*

Korkunç bekleyiş başlıyor.

*

Bir dakika.
İki dakika.
Üç dakika.
Saniyeler, asırlar gibi uzuyor.

*

Önce şangırtı duyuyorlar.
Pencere.
Kırılıyor.
Sonra ayak sesleri…
Salondalar.
Vahşi haykırışları geliyor.
Ve…
Tekmeyle açılıyor banyo kapısı.
Eokacı üç Rum.
Basıyorlar peşpeşe tetiğe.
Tarıyorlar.
33 el.

 

*

kktc-banyokatliam

(Bu “kanlı noel” gecesi, merhum gazeteci Ömer Sami Coşar tarafından tek kareyle ölümsüzleştirildi. Hafızalarımıza mıh gibi çakılan bu fotoğraf, kanlı noelde yaralanan, kasıklarından boğazına kadar alçıya alınan bir mücahidin sargı bezlerinin arasına saklanarak, Türkiye’ye ulaştırıldı. Bu tek kare fotoğraf, Kıbrıs’ta yaşanan insanlık suçlarını görmezden gelen dünyanın suratına tokat gibi çarptı, Barış Harekatı’na giden sürecin miladı oldu.)

*

Mürüvvet hanımı alnından vurmuşlardı. Yedi yerinden daha.
Murat’tan üç kurşun çıktı.
Kutsi’den iki.

*

Evin direği, baba, tabip binbaşıydı, o sırada evde değildi. Son üç günde 103 Türk köyü basılmıştı, yakılmıştı, ağır yaralılar vardı. Bu yüzden Gönyeli’ye gitmişti, insan kurtarmaya, göreve.

*

Bir babanın başına gelebilecek en büyük felaketi yaşayan bu tabip binbaşı, evlatlarının cenazelerini kendi elleriyle yıkadı. Minik bedenlerini, santim santim yokladı. Hakan’da kurşun izi bulamadı. Çünkü, 10 aylık bebecik… Vücudunu yavrularına siper etmeye çalışan annesinin altında kalmış, nefessizlikten boğularak can vermişti.

*

Sonra?
Rum taburu kurdular oraya.
Nizamiyesine şunu yazdılar:
“Cesursan, gel al!”

*

Mustafa Kemal Atatürk’ten sonra bu mübarek memlekete toprak kazandıran tek lider, Karaoğlan…
Türk taburu kurdurdu tam oraya.
Nizamiyesine de şunu yazdırdı:
“Cesurum, geldim aldım!”

*

Ve bugün öğreniyoruz ki… KKTC’nin kuruluş yıldönümü için resepsiyon vermişler, genelkurmay başkanı hulusi beyin korumaları, komutan binecek diyerek, 93 yaşındaki Rahşan Ecevit’in asansöre binmesini engellemeye çalışmışlar. Üstelik… Rahşan Ecevit, özel bölümde KKTC büyükelçisi ve başbakan yardımcısıyla birlikte oturan hulusi beyin masasına davet edilmemiş, başka masaya gönderilmiş.

*

Tabip binbaşının aile fotoğrafına bakarak yazıyorum.

*

Asansör paşası… 15 temmuzdan beri yaşananlarla yerin dibine girdiğin yetmiyor, bin o asansöre hangi seviyeye istersen oraya in.

YILMAZ ÖZDİL – SÖZCÜ COM .TR

Trump’ın Maaşı

Trump’ın başkan seçilmesinin şoku kolay kolay atlatılabileceğe benzemiyor. Mine Kırıkkanat, pazar günkü yazısında Paris’e adım atar atmaz takside yaşadığı Trump şokundan söz ediyor ve Mağriplilerin bu fanatik Müslüman karşıtına gösterdikleri olumlu yaklaşımdan duyduğu şaşkınlığı dile getiriyordu. Nilgün Cerrahoğlu alt sağ” faşizmini irdelediği yazısında kendilerine “alternatif sağ” diyenlerin özelliklerini sıralarken, göz dağı yöntemleri ve şiddet kültürünü birinci sıraya koyuyordu.
Yaşadıkça Trump’ın, bir kısmını “biz bu filmi daha önce başka yerde görmüştük” diyeceğimiz marifetlerine teker teker tanık olacağız.
Bunlardan biri de hiç kuşkunuz olmasın ki, popülizm olacak.
Nitekim ABD’nin çiçeği burnunda başkanı daha önce de belirttiği gibi, başkanlık maaşını almayacağını tekrarlamış.
ABD’de başkanlık maaşının yılda 400 bin dolar olduğu düşünülürse, ilk bakışta çıkışın epey fiyakalı olduğu söylenebilir.
Ama ABD Başkanlığı gibi önemli konumdaki birinin vereceği kararların kimi menfaat çevreleri üzerindeki muazzam etkisi göz önünde bulundurulduğunda, başkanlık maaşının bunun yanında devede kulak kalacağını görmek zor olmayacaktır.
Trump gibi serveti milyar dolarları bulan bir kişinin, başkanlık maaşından vazgeçmesi tamamen popülist bir gösteriden başka bir şey değildir.

***

Popülist çıkışlar, faşizan yönetimlerin, halktan yanaymışlar izlenimini yaratmak amacıyla çok sık başvurdukları yöntemlerdir. Bir ülkede, popülizmin başarısıyla, demokrasinin sağlamlığı ters orantılıdır. Yani, demokrasi ne kadar sağlamsa, popülizm o kadar az itibar görür, demokrasi ne kadar çürükse, popülizm o kadar başarılı olur.
Popülizmin en fazla kullandığı motiflerden biri de yöneticilerin ücretleri olmuştur.
Demokrasisi, şu andaki gibi komada olmadığı zamanlarda bile, yine de oldukça sorunlu olan Türkiye’de, milletvekili maaşları, her zaman basının ve kamuoyunun dikkatini fazla çeken bir konu olmuştur.
Seçilmişlerimizin, kendi ücret artışlarının gündeme geldiğindeki telaşları ve şık olmayan davranışlarının kamuoyunda yarattığı infiali bir dereceye kadar mazur gösterebileceği gerçeğini kabul etmekle birlikte, yine de yasama üyelerimizin aylıklarının, yüklendikleri misyonun önemi ve kaçınılmaz masrafları göz önünde bulundurulduğunda hiç de yüksek olmadığını, olaya biraz soğukkanlı ve akılcı yaklaşan herkesin kolayca görebileceğini belirtmek gerek.
Parlamentonun misyonunu layıkıyla yerine getirmemesi, devre dışı bırakılmayı edilgen bir biçimde kabul etmesi halinde doğacak olan zararların ve menfaat çevrelerinin nasiplenmelerinin yanında ücret düzeyi bütünüyle önemsiz bir konu olarak kalmaktadır.
Ama parlamentonun işlevini yerine getirmemesi karşısında ilgisiz kalanların, milletvekili maaşlarını nasıl eleştirdiklerini hep görüyoruz.
Bu da demokrasimizin azgelişmişlik göstergelerinden biridir.

***

Bizde, halktan yana olmak ile popülizmin birbirine karıştırılması sonucunu, milletvekili maaşlarının düşük olmasını istemek solculuk sayılırken, gelişmiş demokrasilerde durum, tersidir. Orada ücretlilerin emekçilerin temsilcisi konumunda olan sol, milletvekili maaşlarının yüksek olmasını savunur. Böylelikle siyaset, geliri yüksek olanların tekelinden kurtarılmış olur.
Siyasetçiye, onun bağımsızlığını sağlayacak, cüzdanı ile vicdanı arasında sıkışmasını önleyecek bir ücret, yarın öbür gün başkalarına muhtaç olmasını engelleyecek emeklilik geliri sağlarken cömert davranmakta yarar vardır.
Çünkü asıl önemli olan bir avuç milletvekilinin aldığı ücret değil, çıkar çevreleriyle olan ilişkisi ve sistemin kurumlarına sahip çıkmaktaki titizliğidir.
Trump’ın maaş almama gösterisine bu açıdan yaklaşıldığında, buram buram popülizm kokan ve başka gerçekleri örtmek isteyen bir oyun olduğunu görmemek mümkün değildir.

ALİ SİRMEN – CUMHURİYET COM TR

Şeref Defteri

Anıtkabir’in bir salonuna konulan altın yaldızlı bir defter devlet büyükleri, siyasal parti sözcüleri, yabancı devlet adamları tarafından imzalanır. Büyük günlerde, iktidardaki ve muhalefetteki politikacılarımız, bu deftere Atatürk’ün izinde olduklarını tekrarlayan cümleler yazarlar. Yönetici beylerimiz her 10 Kasım’da Atatürk’ün manevi huzuruna gelerek saygı duruşu yaparlar. Bunlar, Damat Feritler, Anzavurlar, Çerkez Ethemler, Saidi Nursiler, Derviş Vahdetilerdir. Atatürk’ün yıktığı ne kadar satılmış din sömürücüsü ve yabancı uşağı varsa, hepsi birer birer dirilip demokrasinin vazgeçilmez kişileri olmuşlardır.

Damat Feritler yaşamaktadır. Onlar, yabancı uşaklığının en aşağılık heykelleri olarak Türk siyasal hayatının içindedirler. Anzavurlar yaşamaktadır. Onlar, yabancı paraları ile beslenen irtica kuvvetlerinin kumandanlarıdır. Çerkez Ethemler yaşamaktadır. Onlar Türk halkına ihanetin canlı belgeleri olarak, demeç vermekte, radyolard konuşmakta ve televizyonlarda görünmektedirler. Saidi Nursiler, Derviş Vahdetiler yaşamaktadır. Onlar, hergün gazete sütunlarında 31 Mart hazırlıkları yapmaktadırlar.

Osmanlı Devleti’ni çökerten ve tarihin bataklıklarına sürükleyen nedenler bugün birer birer canlanmıştır. Devlet yine ipoteklidir. Yabancı sermaye yine sömürü ağlarını örmüştür. Türk halkını yabancıların vasiyetine sokmak isteyenler yine büyük koltuklardadır; irtica yine iktidar koltuklarına kadar uzanmıştır.

Bütün bu koşullar ortadayken, Atatürk’ün izinde olduğumuzu söyleyecek ve O’nun ilkelerine bağlılıktan söz edeceğiz! Bütün bu davranışları hangi yüce mahkemenin tutanağında, hangi tarih sayfasında ve utanmazlığın hangi sözlüğünde yer bulunur!?. Türk demokrasisinin tomurcukları, böylesine bir bataklığın içinde yeşermektedir…

Atatürk, tam bağımsız Türkiye için mi savaşmıştı? Bakınız şimdi bağımsızlığımız hangi yabancı şirketin hisse senetlerinde hangi Amerikan subayının apoletlerinde ve hangi devlet başkanının vesayetinde!..

Atatürk laiklik için mi çalıştı? Bakınız, laiklik şimdi kimlerin elinde!.. Cami minberinden iktidar sözcülüğü yapan imam, irtica gezilerine çıkmış müftü; din taciri milletvekili, şimdi iktidarınızın oy depoları!

Atatürk halkçılık mı demişti?.. Bakınız Türk halkının alın terini kimler sömürüyor!… Köy alıp satan ağalar, milyonlar vuran aracılar ve bu aracıların Başkent’teki temsilcileri!..
Atatürk milliyetçilik mi demişti?.. Bakınız, yabancı uşakları, ortaçağ kalıntısı ümmetçiler hep birlikte milliyetçiliğe sahip çıkıyorlar.

Bütün bunları söyleyenler yazanlarsa çevrelerinde her türlü baskıyla karşı karşıyalar. Subaysanız, memursanız, devrimci öğretmenseniz, öğrenciyseniz, üniversitede profesör, doçent ve asistansanız, çevrenizdeki bütün açık ve kapalı güçler sizlerle savaşmak için kutsal ittifaklar kurmuşlardır. Namussuzlar, bütün namuslu aydınlardan, işçiden ve köylüden, aydınlık düşüncelerin hesabını sormaya kalkıyorlar!..

Bugün 10 Kasım… Yine törenler düzenlenecek. Yine şeref defterine “Atatürk izindeyiz” diye yazılacak. Atatürk’ün manevi huzurunda saygı duruşunda bulunanlar bilsinler ki, bu defter, ancak halkımızın davasına inanmış, tam bağımsızlıktan yana devrimcilerin imzaları ile şereflenir. Türkiye’yi, yeniden bir uçuruma sürüklemiş olan politikacıların imzaları Atatürk’ün şeref defterini kirletmektedir…

Kaynak : Uğur MUMCU – Devrim, 10 Kasım 1970 ( Uyan Gazi Kemal! )

Doktor tivıtıra sorular!..

Doktor tivıtır diyor ki;

“Malum ve meşum bir sorunun demokratik yollardan çözülmesi çağrısında bulundum.”

Soru; Bu yol, villadan mı geçiyor?..

Doktor tivıtır diyor ki;

“Türkiye sıkıntıda sürükleniyor, selin önünü alalım, gerekirse baraj yapalım diyorum.”

Soru; Barajın plan ve projesini niye o özel villada yapıyorsunuz?..

Doktor tivıtır diyor ki;

“Devlet düğümlendi, sistem tıkandı, rejim krize gidiyor uyarısında bulunuyorum.”

Soru; E!.. Tamam haklısınız da… Sık sık geceleri Gölbaşı’ndaki o özel villaya neden gidiyorsunuz?.. Orası hastane mi? Ameliyathane mi?.. Devlet meselelerinin görüşüleceği yer o özel villa mı?.. Demokratik platformların suyu mu çıktı?..

Doktor tivıtır diyor ki;

“Fiilî dayatma var, bu imhanın finali olabilir.”

Soru; O villaya gece görüşmelerine katılma konusunda dayatma mı yoksa diyetini öde baskısı mı var?..

Doktor tivıtır diyor ki;

“Ülkenin nefes darlığı çektiğini, Türk devletinin hukukla yollarını çatallaştırdığını seslendiriyorum, ne gezer sanki duvara konuşuyorum.”

Soru; O özel villadaki ağaç ve çiçekler mi nefes darlığımızı açacak?.. Villanın duvarları dile gelirse konuşursa..?

Doktor tivıtır diyor ki;

“Geleceği düşünelim, nesilleri güvenceye alalım, uzlaşıp konuşalım, gerekirse millete gidelim diyorum, burun kıvırıyorlar, sırt dönüyorlar.”

Soru; Uzlaşacağınız yerlerin ilk sırasında niye o özel villa var?.. Niye o çok özel kişi var?.. Kendi tabanınızın sesini dinleyip onların vasıtasıyla niye millete gitmeyi hiç düşünmüyorsunuz?.. Size, villadakinin sesi, çilekeş vefakar tabanınızın sesinden daha mı hoş geliyor?.. O villaya giderken siz kime sırtınızı dönmüş oluyorsunuz?..

Doktor tivıtır diyor ki;

“Ağır kazan geç kaynarmış, bizim ne dediğimizi anlamamakta diretenlerin kafalarında bir sorun yoksa, niyetlerinde bir bulanıklık var demektir.”

Soru; Vallahi, tam yerinde tıbbi bir teşhis!.. Kazan gerçekten kaynıyor. Ne dediğimizi biz de anlatamadık diretenler yüzünden. O villada kurulan soğutma kazanları bakalım işe yarayacak mı?.. Ateş düştüğü yeri çoktan yaktı da!..

Doktor tivıtır diyor ki;

“Tam bir ittifak, tam bir ittihat, tam bir tesanüt ve tazimle meselelerimizin kilidini açalım.”

Soru; O özel villanın kilidini size kim, niye verdi?..

Doktor tivıtır diyor ki;

“Türkiye’nin kuyusunu kazanları kazıyıp atalım. Yiğit düştüğü yerden kalkar. Kahraman kaldığı noktadan yeniden başlar. Türkiye’nin varlığı için kalkalım ve başlayalım.”

Cevap ve soru; Sonuna kadar eyvallah. Bu uğurda pilavdan dönenin değil kaşığı kafası kırılsın. Ancaak!.. O çok özel gece yarıları yapılan o özel villa görüşmeleri bir açığa çıksın. Kaldığımız nokta Gölbaşı’ndaki villa mı?.. Tivıtırdan gaz verme operasyonlarını yemiyoruz artık!..

Yardımcı doktor da diyor ki;

“Rejim hasta ve yaralı. Sistem krizde.”

Soru; Doktora neden hiç sormuyorsunuz bunun başka bir tedavi yolu yok mu diye?.. Neden hatırlatmıyorsunuz; siz uzman doktor olarak başkanlık sistemine kanser teşhisi koymuştunuz bir zamanlar diye?.. O villada yoksa İngiltere’de yeni keşfedilen bir tedavi türünü mü öğrendiniz diye?..

Yardımcı doktor da diyor ki;

“Millet isterse bu iş biter.”

Soru; Var mı doktora söyleme cesaretiniz; önce tabanın bir nabzını tutalım, tansiyonunu ölçelim, koyalım sandığı onların önüne diye?..

Doktor tivıtır diyor ki;

“Kara tahta başına geçip tek tek izah edeceğim.”

Cevap; Akıllı tahtayı tercih ediniz!.. Projeyi, Gölbaşı’nda görüştüğünüz o zat, okullarda yaygınlaştırdı. Zaten tebeşir tozuna da alerjimiz var. Aman dikkat edin!.. Bize izah etmeniz için hazırladıkları flaş belleklerdeki programlara virüs bulaştırmamız büyük ihtimal. Sisteminizi çökertiriz. Biz hâlâ orijinal fabrika ayarlarında çalışıyoruz da!..

Not; Doktor tivıtır anlattı; meraklı bir vatandaş olarak ben de sorular sordum. Aman ha!.. Yazdıklarımdan dolayı, kimse gereksiz alınganlıklar göstermesin!..

Kaynak: AHMET TAKAN  – YENİÇAĞ

Cumhuriyet psikolojisi ve Altemur Kılıç..

2001 yılının Mart ayı sonlarında, bir hafta kadar izin kullanmıştım. Tam yazıya başlayacağım günün sabahı Altemur Kılıç, telefonla aradı ve “Arslan neredesin, asıl bugünlerde memlekete lâzımsın, niye yazmıyorsun?” diye sordu.

Altemur ağabey, zaman zaman aramızda ciddi görüş farklılıkları olsa da sesimin daha gür çıkmasını isterdi ama “asıl bugün memlekete lâzımsın” sözleri, bana Cemal Gürsel ile ilgili bir olayı hatırlatmıştı.

Gürsel, nezle olmuş ama Ankara’da basın toplantısı yapmış… “Tam memleketin bana ihtiyacı varken nezle oldum” diye garip bir ifade kullanmış. Ertesi gün haber, bu başlıkla Yeni İstanbul gazetesinde manşet olmuş… Haberi tekzip edememiş ama gazeteyi birkaç günlüğüne kapattırmış.

Altemur Kılıç, uzun süredir uyku halindeydi. Dolayısıyla kendisiyle görüşüp, “Altemur ağabey, neredesin, asıl bugün memlekete lâzımsın niye yazmıyorsun” deme şansım olmadı.

Fakat babası Kılıç Ali, memlekete lâzım olduğu zaman hayatını ortaya koyanlardan biriydi. Dolayısıyla Altemur Kılıç da memleketin iyiye gitmediğini gördüğü için, gözleri görmese de elleri tutmasa da, hafızası yerindeyken yazmaya devam etti. Bir insan, ölümle pençeleşirken, neden gazetede yazmak ister? Bunun sebebi, babasından kendisine kalan genetik bir vazife duygusuydu herhalde..

***

Biz Altemur ağabey ile iki konuda karşı karşıya kaldık. Birisi 1991 yılında Çekiç Güç’ün Türkiye’ye yerleşmesi idi, diğeri de 2003’teki 1 Mart tezkeresi.. İki konu da Türkiye’nin geleceğiyle ilgiliydi. Nitekim Çekiç, Güç Kuzey Irak’ta bir Kürt devleti kurdu. 1 Mart tezkeresi öncesinde Altemur ağabey, tezkereci bir generali eleştirdiğim yazıma, yine Yeniçağ sütunlarında “Milliyetçi gerçekçilik” yazısıyla cevap vermişti. Kılıç, “Ben kişisel olarak Türkiye’nin öz çıkarlarının korunması hususunda Arslan Bulut ve diğer yazar arkadaşlarımızla tam mutabakat halindeyim. Ancak bir noktadan sonra, kendi öz çıkarlarımızın tarafsız kalmakla korunamayacağına inanıyorum. Şimdi mesele hangi tarafta yer alırsak veya bitaraf kalırsak tehditleri ve tehlikeleri etkili olarak karşılayacağımızın düşünülmesi… Milliyetçi duyarlılıklarımızı korumalıyız ama gerçekçi de olmalıyız” demişti.

Altemur Kılıç, “Kılıç’tan Kılıç’a” adlı kitabında ise Özal’ın kendisine “Bir Türk-Kürt federasyonu güzel olabilir” dediğini yazmıştı. Bugün Türkiye’nin başındaki PKK terörü ile ulaşılmak istenen ara hedef buydu. Fakat ben buna da karşı çıkıyor ve “Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olmayalım. Yani Kerkük-Musul’u alacağız derken Diyarbakır’dan olmayalım” diyordum.

Kılıç, bu olaylardan yıllar sonra her iki konuda da haklı çıktığımı söylemişti. Öyle ki artık yazmadığım zaman sitem ediyordu..

***

2008 yılında, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, bir yazısında kendisine “pervasız kabadayı” dediği için, o zaman 84 yaşında olan Altemur Kılıç‘a dava açmıştı. Mahkemenin mahkûmiyet kararını Yargıtay bozmuş ve “pervasız kabadayı” demenin suç olmadığına karar vermişti. Yerel mahkeme de bu karara uymuştu. Fakat sonuçta Tayyip Bey‘in avukatı, Altemur Kılıç‘ın vekâletnamesinde eksiklik olduğu gerekçesiyle kararın onun adına temyiz edilmediğini belirterek kendisini mahkûm ettirmişti. 20 bin liradan fazla bir tazminat için Altemur Kılıç‘ın hesaplarına haciz konulmuştu..

Tayyip Bey‘in pervasızlığı bugün de devam ediyor. Üstelik bu pervasızlık içerde kalsa neyse de uluslararası ilişkilerde kabadayılık sökmez!

Altemur ağabey, Tayyip Erdoğan‘ın “1923 psikolojisi”nin yerine, Devlet Bahçeli‘nin desteğiyle “15 Temmuz psikolojisi”ni koymak istediğinden haberdar olamadı. Çünkü durumu uzun süredir ağırdı. Fakat hepimiz biliyoruz ki Cumhuriyet psikolojisini gözlerini kapatana kadar savundu. Allah rahmet eylesin.

Kaynak:  Arslan BULUT- YENİÇAĞ

CHP ve MHP, BU GİDİŞE SEYİRCİ MİDİR?

TBMM’de 12 Ağustos günü AKP Genel Sekteterinin açıklamasını köşesine taşıyan Arslan Bulut ” Şimdi FETÖ’nün darbe girişimi sonrasında, Ali Şükrü Bey olayının gündeme getirilmesi, Atatürk ve devletin kuruluş felsefesi olan Türk Milliyetçiliği ile hesaplaşmanın başlama vuruşu değil midir? CHP ve MHP, bu gidişe seyirci midir? ” diye yazdı.

İşte Bulut yazısının tamamı

Arslan BULUT- Hesaplaşmanın başlama vuruşu!

12 Ağustos günü akşama doğru… AKP Genel Sekreteri ve Gaziantep Milletvekili Abdülhamit Gül, CHP Genel Başkan Yardımcısı ve Aydın Milletvekili Bülent Tezcan ve MHP Afyonkarahisar Milletvekili Mehmet Parsak, “mini anayasa değişikliği paketi” çalışmaları kapsamında, 15 Temmuz FETÖ’nün darbe girişiminde bombalanan TBMM’nin şeref holünde basın açıklaması yaptı…

Abdülhamit Gül, “Gazi Meclis’in Mustafa Kemal’in, Mehmet Akif Ersoy’un, Diyap Ağa’nın, Ali Şükrü Bey’in ve Hüseyin Avni Ulaş’ın açtığı yol”dan bahsetti!

CHP’li Tezcan ve MHP’li Parsak, sakince dinlediler…

Tezcan, konuşmasında bir tepki vermedi! Parsak ise konuşmasının sonunda, “Farklı siyasi projelere alt yapı çalışması mahiyetindeki girişimlerin, tekliflerin, önerilerin ‘bugün için’ doğru olmadığını, zamanlı olmadığını” söyledi…

***

Üç parti arasında uzlaşmanın söz konusu olduğu bir basın açıklamasında, Mustafa Kemal, Mehmet Akif Ersoy ve Diyap Ağa ile birlikte Ali Şükrü Bey ve Hüseyin Avni Ulaş‘ın adları aynı cümlede niçin gündeme getiriliyor? Bu mantığa göre kim kimi temsil ediyor?

Ali Şükrü Bey, Lozan Anlaşması’nın Meclis’te görüşüldüğü günlerde, Kerkük-Musul’un kaybedilmesine sert tepki gösterdikten sonra ortadan kaybolmuştu. Cesedi, birkaç gün sonra bir tarlada toprağa gömülü olarak bulunmuştu. Olaydan sorumlu tutulan Topal Osman çatışmada öldürülmüş ve cesedi Meclis’in önüne asılmıştı!

Trabzon mebusu Ali Şükrü Bey ve Erzurum mebusu Hüseyin Avni Ulaş Bey, Meclis’te “ikinci grup” denilen muhaliflerin önde gelen sözcüleriydi.

Cumhuriyet’in ilk yıllarıyla, daha doğrusu Atatürk ile hesaplaşmak isteyenler, zaman zaman bu olayı gündeme getirir!

***

Abdülhamit Gül‘ün yaktığı işaret fişeği beş gün sonra, 17 Temmuz Pazar gecesi, Trabzon’daki darbe girişimi protestosunu da aydınlattı! Toplantıda, Tayyip Erdoğan‘ın dünürü Sadık Albayrak da konuştu ve “Toplumun Trabzonlu Ali Şükrü Bey’in yolundan gideceğini ve darbecilere karşı duracağını” anlattı!

Trabzon Büyükşehir Belediyesi, bir yıl önce Prof. Dr. Necmettin Alkan ve Doç. Dr. Uğur Üçüncü‘nün yazdığı, Ali Şükrü Bey kitabına sponsorluk yapmıştı. 6 bin adet basılan kitap bedava dağıtılmıştı. Yine kitabın yazarları Trabzon ve ilçelerinde düzenlenen panel ve imza günlerinde konuşmalar yapmıştı.

2012 yılında da Ali Şükrü Bey‘in Boztepe mevkiindeki mezarı başında düzenlenen anma töreninde Özgür-Der Genel Başkan Yardımcısı Kenan Alpay, “Ali Şükrü Bey, tek adama dayalı laik, Kemalist ve Türkçü bir sistem kurmak isteyen ‘Ulu Şef’ tarafından cezalandırılmak istenmiştir” diyerek ve “Dersim katliamı”ndan bahsederek doğrudan Atatürk‘ü suçlamıştı.

***

Asıl işaret fişeğini yakan kimdi dersiniz?

Başbakan Tayyip Erdoğan, 23 Kasım 2013’te, Trabzon’da, “Gençler sizlerden rica ediyorum, gidin Trabzonlu Ali Şükrü Bey’in hayatını okuyun. On yıllar boyunca bu millete dayatılan kelimelerin, kavramların, yaşam tarzlarının ne kadar suni, ne kadar yapay, ne kadar yeni, ne kadar anlamsız olduğunu göreceksiniz” demişti.

Erdoğan, 23 Mart 2014 tarihinde de Trabzon mitinginde uzun uzun Ali Şükrü Bey‘i anlatmış ve “Kardeşlerim, katiller Ali Şükrü Bey’e suikast düzenlerken, aslında Meclis’teki her vekile korku salıyor, eğer doğru durmazsanız, ‘ayağınızı denk almazsanız sonunuz Ali Şükrü Bey gibi olur’ diyorlardı. Kardeşlerim, merhum Trabzonlu Ali Şükrü ve merhum Başbakanımız Adnan Menderes’e yapılmak istenen neyse, işte bugün bize de yapılmak istenen aynı…” demişti.

Şimdi FETÖ’nün darbe girişimi sonrasında, Ali Şükrü Bey olayının gündeme getirilmesi, Atatürk ve devletin kuruluş felsefesi olan Türk Milliyetçiliği ile hesaplaşmanın başlama vuruşu değil midir? CHP ve MHP, bu gidişe seyirci midir?

Kaynak: YENİÇAĞ

 

TÜRKİYE, ABD VE İNGİLTERE POLİTİKALARINI UYGULAMAKTAN VAZGEÇMEZSE PARÇALANACAKTIR!

” Türkiye, Orta Doğu denilen bölgede, ABD ve İngiltere politikalarını uygulamaktan bir an önce vazgeçmezse parçalanacaktır! O halde başta Tayyip Erdoğan olmak üzere, AKP’nin ideologları, ABD ve İngiltere’nin İslam dünyasını birbirine düşürmek için kurduğu veya desteklediği örgütlere sempati ile bakmaktan vazgeçmelidir. ”

Yeniçağ gazetesi yazarı Arslan Bulut bugün yayınlanan yazısında İŞİD ve İHVAN’ın kimler tarafından kurulduğunu yazdı. Bulut yazısında Türkiye, Orta Doğu denilen bölgede, ABD ve İngiltere politikalarını uygulamaktan bir an önce vazgeçmezse parçalanacaktır diye yazdı.

İşte Arslan Bulut’un yazısının tamamı….

Arslan BULUT – IŞİD ve İhvan kimin terör örgütüymüş?

Biz IŞİD’in tıpkı El Kaide hatta Taliban gibi ABD yapımı bir örgüt olduğunu, dolayısıyla bu ülkenin IŞİD ile mücadeleyi bahana göstererek, Suriye’yi adım adım PYD’ye teslim ettiğini, Türkiye’nin bu kadar açık bir tuzağa düşmesinin gafletle açıklanamayacağını söyledikçe basında birileri hemen rol üstlenip, “Bunlar komplo teorisidir. IŞİD, bölgedeki İslâm anlayışının ürettiği bir örgüttür. Yönetenler arasında Saddam’ın askerleri de var. Parayı Suudi Arabistan veriyor” diye karşı görüş belirtiyordu. Aslında ilk cümle hariç söyledikleri doğruydu. El Kaide’nin de Taliban’ın da parasını Suudi Arabistan vermişti ama planlama ve organizasyonu yapan ABD, İngiltere ve İsrail istihbarat servisleri idi. Oyunu sahneye koyanlar ise Suudi Arabistan, Pakistan, Ürdün, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi ülkeler idi. IŞİD militanlarının geçiş yolu olarak Türkiye’yi de kullandığını herhalde kimse inkâr edemez. Suriye rejimine karşı savaşan teröristlere kimin lojistik destek verdiği de bellidir.

***

Bunları niçin hatırlattım? ABD’de Cumhuriyetçi Parti’nin başkan adayı Donald Trump, ABD Başkanı Obama‘yı terör örgütü “IŞİD’in kurucusu” olmakla suçladı da ondan!

Trump, Demokrat Parti’nin başkan adayı Hillary Clinton‘ın da terör örgütünün kurucu ortaklarından olduğunu iddia etti.

Beyaz Saray, Trump‘ın iddiaları hakkında yorumda bulunmayı reddetti.

Şimdi Trump da komplo teorisi mi üretiyor? “Seçim yarışında rakiplerini karalıyor” denilebilir ama ABD’de böyle ağır bir iddiada bulunmanın faturası vardır. Hemen ödetirler. Sağlam bir dayanak olmadan kimse böyle bir iddiayı seslendiremez!

***

Bir diğer konu da Mısır’daki “İhvanı Müslimin” meselesi! Biz bu örgütü İngiltere’nin kurduğunu defalarca hatırlattık ama başta Tayyip Erdoğan olmak üzere, AKP medyasında kendisini destekleyenler “Müslüman Kardeşler Enternasyonali” fikrini savundu. Rabia işareti de bu ideolojinin simgesi olarak bizzat Tayyip Bey tarafından kullanıldı. Oysa bu milletlerüstü yapılanma kurulmuş olsaydı, başına İngiltere’ye bağlı bir halife geçirilir, “Üzerinde Güneş Batmayan İmparatorluk” yeniden kurulmuş olurdu. Müslüman Kardeşler örgütü, İngiltere’nin 20’nci yüzyıl başında geliştirdiği ve hiç vazgeçmediği, “Asya’yı dörtlü konfederasyonla ve ılımlı bir halife şemsiyesinde yönetmek” projesinin gereği olarak kurulmuştu!

***

Mısır’da İhvancılar bir Amerikan darbesi ile indirildi. İhvan örgütü de terörist ilan edildi.

İngiltere ise İhvan’ı terör örgütü listesine almadığı gibi mensuplarına da siyasi sığınma hakkı verdi!

Yıllar önce defalarca duyurduğumuz gibi ABD’de uzun yıllar başkan aday adayı olan LaRouche, 21 Haziran 2001 tarihinde, ABD’nin devlet sekreteri Madeleine Albright‘a sunduğu memorandumda, “Terörizmin sponsorluğunu yapan ülkeler listesine İngiltere’nin de konulması gerekir” başlığını kullanmış ve Usame Bin Ladin‘in 1996 yılının Temmuz ayında Londra’da bulunduğunu, tedavi gördüğünü, BBC ve The Independent gazetesine sık sık demeç verdiğini hatırlatmıştı.

LaRouche, Mısır’ın Müslüman Kardeşler ve El Cihad, Filistin’in Hamas, Cezayir’in İslam Ordusu, Türkiye’nin PKK‘sı ve Sri Lanka’nın Tamil örgütlerinin Londra’da merkezleri bulunduğunu belirtmiş ve ABD tarafından listesi çıkarılan 30 örgütten 16’sına İngiltere’nin askeri eğitim veya lojistik destek verdiğini bildirmişti.

İngiltere, bu açıklamalara hiçbir cevap vermedi ama örgütlerin bürolarını da kapatmadı!

***

Türkiye, Orta Doğu denilen bölgede, ABD ve İngiltere politikalarını uygulamaktan bir an önce vazgeçmezse parçalanacaktır!

O halde başta Tayyip Erdoğan olmak üzere, AKP’nin ideologları, ABD ve İngiltere’nin İslam dünyasını birbirine düşürmek için kurduğu veya desteklediği örgütlere sempati ile bakmaktan vazgeçmelidir.

Kaynak: Yeniçağ Gazetesi

RTE aralanan yeni kapıdan nereye bakıyor, demokrasiye mi, fırsatçılığa mı?

Dün koca bir Cumhuriyet çınarı eğitimci hocam, bizi aldatıp duruyorsun diye sataştı, hem gazetecilik üzerine hem darbe ve Kemalistler üzerine yazacağım yarın diye anons ediyorsun, sonra ise biri var biri yok
Zor bir durum, sanki bu iki Önemli konunun bir makaleye sığmayacağını bilmiyor muyum… Üstelik kalemi gevezeleşmiş biri olarak!
İşte şimdi ordudaki darbe girişimine “Fethullahçılardan başka katılımlar” da olduğuna ilişkin yaygınlaştırılmak istenen görüşlere değineceğim.
Onlara göre, darbe girişiminde evet Fetocular var, ama sadece onlar değil, çeşitli kesimler… Belki de Kemalist sayılacak subaylar.
Yani söylenmek istenen, geniş bir koalisyonun imzası var girişimde

Darbe planlamada kim var?
Öyle düşünmüyorum. Daha doğrusu bunu destekleyecek ciddi veri yok elimizde. Bazı istisnalar, mesela bir veya birkaç kişi sürüklenerek katılmış olabilir. Ama bu tiplerin varlığı, darbenin geniş bir koalisyona dayandığının kanıtı değil. İstisnai durumların genellemede etkisi sıfırdır.
Bir “koalisyon” girişimi olması için, merkezi planlamada ortaklığı gerektirir. Oysa tüm veriler, olayın Fethullahçı örgüt tarafından planlanıp harekete geçildiğini gösteriyor.

Haydii darbe var, katılalım!
Olayın dışında bir subayın, vayy darbe mi oluyor, nerede hareket orada bereket diyerek kuyruğa takılacağını kabul mu edeceğiz?
Şüphesiz ki ordu içinde ülkenin gidişinden hoşnut olmayan kitleler vardır. Fakat “gizli örgüt”ün bunlara daha önceden haber verip katılımlarını sağlaması, yani darbeyi “faş etmeleri” gerekir. Kendi bazı adamlarına bile en çok “bir gün” önce haber verildiği bir gizlilikten bahsediyoruz!..
Ne yani darbe yapıyoruz diye mahallede davul mu çalacaklar!
Boş verin şu geniş koalisyon masalına.
Gelelim şu Kemalistler de vardı uydurukluğuna…

‘Kemalistler’ neden katılsın ki!
Kişilerle uğraşmıyorum, biliyorsunuz. Siyasal analiz yapıyoruz.
Şu aşamada ciddi ve büyük bir dış desteği olmayan hiçbir hiyerarşik darbe başarıya ulaşamaz. Bunu çok yazıp çizdim. Kaldı ki, gerekli dış desteğe sahip hiyerarşik olmayan bir girişim de başarısız oldu.
Peki, Kemalistler de girişime katılmış olamaz mı? Bu komik soruya sadece şu soruyla yanıt veririm: Fethullahçıların darbesine mi?
Veya Amerika’nın 2003’te başlarına çuval geçirip derdest ettiği, 2007’den itibaren de yiyip parçalamaları için ikili iktidar kurtlarının önüne attığı “Kemalist yapı” mı darbe yapacak?
Peki, ama niçin? Amacı ne olabilir “Kemalist yapı”nın bu darbede?

‘Kemalist yapı’ var mı?
Önce soru: Ordu içinde bir “Kemalist yapı” var mı?
Kemalist ordu lafını bir kenara bıraksanız iyi olur. Yarısından fazlası Fethullahçıların eline geçmiş bir ordu… Önemli bir kesimi de tarafsızlaşan…
Varsa bile iyice zayıflamış olarak vardır. Çekirdek.
Peki, bunlar olayı tam da anlatmıyor diyecekseniz, o halde siyasi analizimi yineliyorum:
Bütüncül bir Kemalist yapı varsaymak koşuluyla, bu yapı için en önemli şey nedir şu yaşadığımız günlerde?

‘Kemalist yapı’ – RTE ittifakı
Evet bildiniz… Ülkenin üniter birliğinin korunması ve buna en büyük tehdit PKK ile savaş.
Bunu RT Erdoğan yapıyor. Bir yıldır en büyük ittifakı yaşıyoruz “Kemalist yapı/ordu” ile RTE arasında! Bu yapının “demokratik ülke” gibi sorunları entelektüel uğraş gördüğüne eminim. Asker için her zaman bir öncelikler sıralaması vardır. Bugüne kadar da askerin öncelikleri arasında demokrasi gibi bir konu da olmamıştır (27 Mayıs dışında).
ABD ile “Kemalist yapı” arasında tam bir uyumsuzluk var. Zaten ABD, bir darbe girişimi için artık “Fetocu yapı”ya oynadı!
Yani “Kemalistler” üzerinden darbe tarifine kalkışanlar, birkaç kilometre açığa düşer.

***

Geçenlerde sormuştum: RTE aralanan yeni kapıdan nereye bakıyor, demokrasiye mi, fırsatçılığa mı?
Cumhurbaşkanı’nın ordunun yapısı üzerinde kararları, Beştepe’nin fiili başkanlığını güçlendiriyor. Genelkurmay bir vitrin süsüne dönüştü, hiyerarşik yapı parçalandı, RTE veya başbakan doğrudan kuvvet komutanlarına veya herhangi bir kademeye, derhal gerçekleştirmesi için emir verebilecek.
Dünyada görülmemiş bir yapı oluştu.

ORHAN BURSALI – 2 AĞUSTOS 2016 / CUMHURİYET