İnsanlığın Düşmanı Cehalet ve Yobazlıktır…

Dünyada sömüren ülkeler var, sömürülen ülkeler var…

Yüzünü geleceğe dönen, halkını mutlu yaşatmak için buluşlar yapan, uygarlık peşinde koşan ülkeler var; yüzünü geçmişe dönen, din, mezhep, ırk kavgaları ile insanlarına cehennem hayatı yaşatan ülkeler var…

Dünyada kendi çıkarları için halkını cahil, eğitimsiz bırakan, beyinlerini batıl inançlarla, Ortaçağ düşünceleri ile doldurup, sadece kendisine hizmet etmesini sağlayan ve kendisini ilahi bir varlıkmış gibi gösterip makamını, mevkiini koruma altına alan başkanlar, politikacılar var…

Onlar için “vatandaş” değil, “kul” önemlidir… “Biat eden” önemlidir…

Emirlerini kayıtsız – koşulsuz uygulayan önemlidir… Gerisi boştur.

Bakın, bir profesör ne diyor? Hem de adının önünde bir öğretim görevlisi unvanı bulunan birisi, Prof. Dr. Bülent Arı:

 “Ben daha çok cahil ve okumamış tahsilsiz kesimin ferasetine (anlayış-sezgi) güveniyorum bu ülkede. Yani ülkeyi ayakta tutacak olanlar, okumamış, hatta ilkokul bile okumamış, üniversite okumamış cahil halktır.

Bizde de şimdi okuma oranı arttıkça beni afakanlar basıyor. Ben açıkçası korkuyorum, ben her zaman cahil halkın ferasetine güveniyorum…”

Son dönemlerinde, Batı karşısında, Osmanlının gerilemesinin, çağ dışı kalmasının en büyük nedeni işte bu düşüncedir, cehalettir, yobazlıktır…

Bu kara taassup yüzünden matbaa ülkemize 300 sene sonra gelmiştir.

Bu kara taassup yüzünden heykel, resim, tiyatro, roman sanatı yüzyıllar boyunca “günah” denilerek ülkeye sokulmamıştır…

Yobazın yaşantısında atasından, babasından, şeyhinden öğrendiği din yasaları ve kuralları vardır… Asla bu çerçevenin dışına çıkmaz, çıkamaz.

İzin vermezler.

İzin vermezler, çünkü mollalar yaşadıkları güzel, mutlu, zengin saltanatlarından olmak istemezler…

Hep onların “Cahil” kalmasını, “Cehalet bataklığında” çırpınmasını isterler.

Yobazın yaşantısında sanat, bilim, araştırma, inceleme, öğrenme, buluş yapma merakı,  yoktur…

Sorma, sorgulama yoktur.

Örnek aldığı, inandığı kişi ona nasıl hareket etmesini, olaylar karşısında nasıl davranması gerektiğini beynine önceden enjekte etmiştir. Adeta onu afyonlamıştır, uyutmuştur, uyuşturmuştur…

Bu nedenle o, robot gibi, sadece kendisine söyleneni yapar, asla olayın “Nedenini, niçinini” sormaz.

Destanlaştırdığı, yücelttiği kişi yalan da söylese, hırsızlık, haksızlık, hukuksuzluk da yapsa uyutulan, uyuşturulan vatandaş bunların hiçbirine inanmaz ya da görmezden gelir…

Sen ağzınla kuş tutsan, gerçekleri belgeleri ile gözüne gözüne soksan o yine de sana inanmaz, bir ilahi varlık olarak tanıdığı kişiye inanır…

Aç kalır, susuz kalır, işsiz kalır, çatışmalarda, bombalı saldırılarda canlarını, yakınlarını yitirir; madenlerde, inşaatlarda, sellerde, depremlerde telef olur, yine de inandığı kişiden ya da kişilerden vaz geçmez,  “Benim adamım en iyisini bilir, en doğrusunu yapar, o dini bütün bir kişidir” der…

O liderinin, imamının iyi – kötü, ne yaparsa yapsın, “Ümmetinin selameti için yaptığına” inanır. İstemezse 48 saat yemek bile yemez, tuvalete çıkmaz…

Çünkü o aklıyla, mantığı ile değil, inancıyla hareket eder…

Çünkü o kalıplaşmış, donmuş, dumura uğramış bir beynin kulu, kölesi olmuştur…

Düşüncelerine yürekten inanmıştır ve başkalarının da kendisi gibi bu yoz düşüncelere inanması için elinden geleni ardına koymaz…

Bilime, buluşlara, gerçeklere, gelişmelere karşı çıkar…

Şiddet uygular…

Hür düşünceyi yasaklar…

Kafa keser, kol bacak kırar…

Korku imparatorluğu kurar…

Albert Einstein der ki ”Ne hazin bir çağda yaşıyoruz. Atomu parçaladık… Ama insan taassubu aynen yerinde duruyor.”

Taassubun yani bağnazlığın egemen olduğu ülkelerde gerilik vardır, ilkel yaşam vardır, kan vardır. Ve onlar emperyalist ülkelerin ayakları altında ezilmeye, sömürülmeye mahkûmdurlar…

Şimdi Türkiye için bir büyük tehlike daha doğmuştur. Kendi sorunları yetmezmiş gibi bir de “mülteci” sorunu ile karşı karşıyadır… Bunların ülkemize kabul edilmesi bilinçli bir politikadır ve merhametle, yardımseverlikle bir ilgisi yoktur. Hedef ülkemizin bir an önce şeriatçı bir yapıya kavuşması için nüfus sayısının artması, laiklik isteyenlerin azınlığa düşmesidir…

Yurdumuza 5 milyona yakın mülteci gelmiştir ve bunların 2 milyonu çocuktur. Bu büyük bir potansiyeldir. Eğitimsiz, kültürsüz, bilgisiz bir şekilde büyümektedirler.

2012 yılında Pakistan da mülteci kabul etmişti… Ama bu mülteci kamplarından Taliban çıktı. Ve bir zamanlar Hindistan’la yarışan Pakistan, bugün Ortaçağ’a doğru yol alırken, Hindistan uzaya araç fırlatıyor.

Yine bilinen bir gerçek, Afrika’daki mülteci kamplarından silahlı, şeriatçı Boko Haram örgütü çıktı…

Bu büyük tehlikeyi önlemek gerekir. Bunun için de iktidar değişikliğine ve aydınlanmaya ihtiyaç vardır. Hurafelerin, boş inançların topluma yol göstermesine engel olmak ve her çeşit sömürüyü engellemek için aklın ve bilimin kılavuzluğunu gerçekleştirmek gerekir…

(alieralp37@gmail.com)

Yayınlayan

Ali ERALP

Köşe yazarı. Gazeteci. 1999'dan 2009'a kadar da Cumhuriyet gazetesinde yazdı...