Tünay SÜER – Para için değil vatan için ölüyorlar…

Dün akşam televizyon kanallarını dolaşırken Haber Türk’te Can Ataklı’yı görünce izlemeye başladım.

Onun dışında masada oturanları tanımıyordum.

Neyse konuyu anlamak için dinlemeye başladım.

Adamın birisi bağırarak konuşuyor, karşısındaki kişiyi bastırmaya çalışıyordu.

Bu taktik bana birisini hatırlattı.

Adı aklıma gelmedi bir türlü.

Sonuçta hatırladım.

Rasim Ozan Kütahyalıydı.

Bir çene var ki adamda hani derler 5 para ver konuştur yüz para versen susmaz misali.

Bu gibi kişiler seslerini yükseltip avaz, avaz bağırınca haklı oldukları izlenimini vermek isterler daima.

Dolayısı ile bulundukları programı ekşimiş çorbaya çevirirler.

İzlemek istemezsiniz.

                                                   ***

Bazen tanıdık bir yüz görünce izlemek durumunda kalabiliyor insan.

Sonradan isminin Emekli Tümgeneral Ahmet Yavuz olduğunu öğrendiğim bey kibarca “Şunu unutmayın o insanlar hayatlarını veriyorlar “diyordu o sırada.

Kimler için böyle konuştuğunu anlamaya çalışarak dikkat kesildim.

Derken masanın diğer yanındaki bir adam ki adını alt yazıdan öğrenmiş olduğum

Muhsin Kızılkaya diye birisi:

O ayrı bir şey. Zaten işi o, maaş alıyor. O insanların görevi hayatını vermek ve onun için maaş alıyor. Ekstra bana bir iyilik yapmıyor “dedi.

Konuyu anlayıverdim tabiki ve cinler tepeme çıkıverdi.

Vay terbiyesiz adam vay!

Vay hain adam vay diye aklıma gelen nezaket dışı sözcükler ağzımdan dökülüverdiler.

Adamdaki zihniyete bakın şehitlerimize ne yakıştırıyor.

Para için ölüyorlarmış…

Emekli general sesini yükseltmeden tepki gösterdi.

“Böyle diyemezsiniz, böyle söylerseniz gazileri üzer şehitlerin kemiklerini sızlatırsınız”

Paşa daha konuşuyordu ama karşısındaki adam onu konuşturmak istemiyordu.

Ses gürültüsüyle paşanın sesini bastırdığından sözler anlaşılmıyordu.

Araya programın yöneticisi bayan girdi,(Didem Arslan Yılmaz)adamı zoraki susturdu.

                                                     ***

Ahhh, ah diye salonda dört dönmeye başladım.

Paşa çok nazikti.

Ben orada olacaktım ki ona layık olduğu cevabı ondan daha çok bağırarak verecektim.

Telefona sarılıp kanalı aradım devamlı meşgul.

Bu Muhsin Kızılkaya denen adam asker ve ordu düşmanıydı.

Henüz 18 şehit vermişiz, içimiz yanıyor, Türkiye matemde ailelerin ocakları sönmüş adamın ettiği sözlere bakın.

Utanmaz, vicdansız adam…

Ben şehitlerimize gözyaşı dökerken, kendi kendime bağıra söve dururken,

Can Ataklı sinirden kızarmış durumda bu densiz adama bir şeyler söylüyordu.

Sesi açıp onu dinlemeye başladım.

Konu İŞID’a dönmüştü.

Ataklı’nın terör örgütü IŞİD’in Türkiye’de düzenlediği saldırıları örnek göstererek Türkiye’nin IŞİD’e destek olduğu iddialarının var olduğunu söyledi.

Kızılkaya, bağırarak mitralyöz gibi konuşmaya başladı yine.

IŞİD Avrupa’nın göbeğinde de şöyle yapmış, böyle yapmışmış.

Ataklı da bağırmaya başladı mecburen ve

”Yani IŞİD Fransa’da bomba patlatıyorsa Türkiye’de de bomba patlatır. Bunu mu demek istiyorsunuz?”

Şüphesiz, Kızılkaya kızarmadan böyle düşündüğünü milyonlarca izleyiciye karşı açıklamış oluyordu.

Yazık, Türkiye bu beyinlerden kurtulmadan asla ne ilerleyebilir nede refaha kavuşur.

Kimdir nedir diye araştırdığımda Kürt kökenli ama Kürtçü olduğunu öğrendim.

Gazeteciymiş, birkaç kitabı varmış VS.

Ha… Bu kişi birde elan Başbakan Binali Yıldırım’ın başdanışmanıymış…

Düşünün, Türkiye Başbakanının baş danışmanı şehitlere saygısı olmayan ve onların para için değil, vatanları uğruna can verdiklerini bilmek istemeyen böyle bir adam.

Eh cumhurun başı Erdoğan 15 Temmuzdan sonra TSK da dini propaganda yapan emekli Tuğgeneral Adnan Tanrıverdi’yi Cumhurbaşkanlığı Başdanışmanlığı görevine getirirse başbakanı da böyle bir kişiyi başdanışman yapar tabi.

                                                         ***

Cumhuriyet Gazetesi 27 Haziran 2016 tarihinde ”İşte Erdoğan’ın gizli ve özel ordusu SADAT… ve elebaşı…”başlıklı yazısında

SADAT’tan ve Tanrıverdi’den bahsetmişti.

(SADAT 2004 kasım tarihinden itibaren, YAŞ kararları ile ordudan atılan 7 askerin kurmuş olduğu bir kuruluş.)

SADAT’ın başında 1996 da emekliye sevk edilen özel harpçi Tanrıverdi vardı.

Cumhuriyet Gazetesi bu kuruluşun AKP Gençlik kolları ve Osmanlı Ocakları’ndan devşirdiği gençlere Türkiye’nin çeşitli bölgelerinde kurulu kamplarda eğitim verdiğini iddia etmişti.

Gazete ayrıca Erdoğan’ın kendi geleceğini bu özel orduya bağladığı ve SADAT’ın Esat rejimine karşı savaşan cihatçı güçleri eğittiğini de iddia etmişti.

Bu iddialar yanıtsız kalmıştı.

Sözün özü Türk Ordusunun paramparça edilmesine Ergenekon davaları ile başlandı şimdi de ordudan ihraçlarla devam ediyor.

Erdoğan Yenikapı ruhunu bozmayalım derken gözümüzün önünde olanlarla ülkenin canına okuyor.

Merak ediyorum, ya 15 Temmuz “sözde darbe” girişimi olmasaydı, Erdoğan böyle bir temizliğe nasıl başlayacaktı?

Sanırım işler böylesine kolay olmayacaktı…

 

Tünay Süer

11.10.2016

Tünay SÜER – CHP ayağa kalkmazsa korkarım ki…

El insaf yahu…

AKP Ankara Milletvekili Yalçın Akdoğan, Star gazetesindeki köşesinde Kılıçdaroğlunun Cemaatçilerle toplantı yaptığına ilişkin bir fotoğraf yayımlamış.

 (Aralık 2013’te) Washington’da FETÖ’cülerin derneği olan TAA’nın ofisine gidiyor, FETÖ’nün farklı kurumlarının temsilcileriyle özel bir toplantı yapıyordu” demiş.

Efendim, Kılıçdaroğlu geçtiğimiz Salı günkü grup toplantısında 2013 teki MGK kararını göstermiş ve ” “FETÖ’nün siyasi sorumlusunun Türkiye Cumhuriyeti’ni 14 yıldır yönetenlerin”  olduğunu söylemiş. 

Yalan mı yani?

Tamam, Fetullah AKP den çok önceleri de vardı.1960 lı yıllardan beri gencecik beyinleri zehirlemeye başlamış. Askeri okullara sızması ise 1980 li yıllara denk geliyor.

Ne var ki AKP döneminde çok rahattı ve her istediğinin verildiği bizzat Erdoğan tarafından söylendi.

O zaman CHP lideri doğru söylüyor demektir.

***

Akdoğan,2013’çün sonlarında dershane tartışmalarının gündemde olduğunu “FETÖ ile mücadelenin kızıştığı dönemde FETÖ’cülerin kara kampanya başlattıklarını, Taraf gazetesinin ‘Gülen’i ve cemaatleri bitirme planı’ diye bir haber yaptığını yazmış.

2004 MGK’sında alınan kararlarla cemaatlerin dinlendiğini, fişlendiğini ve bunların bitirilmesiyle ilgili gizli çalışmalar yürütüldüğünü iddia etmiş.

Ve 17 Aralık yargı darbesinden birkaç hafta önce başlayan bu kampanyanın amacı tüm cemaatleri hükümete karşı kışkırtmak ve yapılacak darbeye destek devşirmekti”demiş.

Vay vay vay!

17 Aralık Akdoğan beye göre demek ki darbeymiş (!)

***

Akdoğan yazısında ;“Ben de o dönemde bu kara kampanyaya karşı bu kararların ‘yok hükmünde olduğunu’ söyledim.

Yani bu açıklamalar FETÖ’yü korumak için değil, FETÖ’nün saldırılarına karşı hükümetin özgürlüklerden yana olduğunu vurgulamak içindi” demiş.

Çevir kaz yanmasın babam…

***

Şimdi kalkmış bu efendi Kılıçdaroğlu’na saldırıyor.

AKP milletvekillerinden İzmir Milletvekili Hüseyin Kocabıyık’ın çete başına yaptığı övgüleri unutmuş gibi.

Sadece o mu?

Adalet Bakanı Bekir Bozdağ ile Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun övgülerine ne demeli?

Kılıçdaroğlu, çete başının boynuna mı sarıldı?

Tencere dibin kara seninki benden kara diyeceğim ama değmez.

Alman ZDF Kanalı Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olduğu dönemde çekilmiş olduğu zannedilen adı FETÖ olarak anılan çetenin başı ile sarmaş dolaş olduğu resmi yayınladı.

Sanırım görmedi Yalçın Bey…

Ey Yalçın Efendi açtırma kutuyu söyletme kötüyü derler buna.

Birlikte yürüdüğünüz yıllar sizler de aldandınız demek…

Kılıçdaroğlunun o toplantıya katılmasını çok yanlış bulmamla birlikte sizler kadar yakınlaştığını hiç sanmıyorum.

Bu yazıya aslında üç gün önce başlamıştım ama ağır bir grip geçirmekteyim bundan ötürü tamamlayamamıştım.

Erdoğan boyuna Yenikapı ruhundan bahsederken işte ona yaranmak isteyen böyle adamlar, böyle yazarlar deyip, bu konuyu kapatıyorum.

***

Yine Hakkâri, yine Şemdinli ve acı haber…

Durak Jandarma Karakolu yakınında yol kontrolü sırasında PKK’lı hainlerin bombalı araçla yaptığı saldırıda 10 askerimizin şehit olduğu ve 8 vatandaşımızın hayatlarını yitirdikleri haberi geldi.

Ayrıca 11 asker ile 16 sivilin yaralandığını başbakan Yıldırım’dan işittik.

Bomba yüklü kamyonette 5 ton bombanın olduğu söylendi.

Erdoğan yaptığı açıklamada olayı şiddetle kınadığını söyledi.

Ve ardından şöyle dedi;

Bölücü terör örgütü PKK’nın, ülkemize ve milletimize saldırma vazifesi doğrultusunda, insani ve ahlaki tüm değerlerden yoksun eylemlerini yoğunlaştırma arayışı içinde olduğu anlaşılıyor. Ankara’da teröristlerin etkisiz hale getirilmeleriyle önlenen girişimin, İstanbul’da ise 10 vatandaşımızın yaralanmasıyla neticelenen saldırının ardından yapılan Şemdinli eylemi, bunun en açık ifadesidir”.

İnsani ve ahlaki tüm değerlerden yoksun diyor sözlerinde ya bende diyorum ki terör örgütünün dini, vicdanı insanlığı olsa zaten adları terörist olmazdı değil mi?

Bu sözler boş sözler sayın cumhurun başı…

Zamanında onlara göz yumulmasaydı hem de bu açılım saçılım davaları olmasaydı bunlar başımıza gelmezdi.

AKP’nin yanlış politikaları yüzünden Türkiye ateş topuna döndü.

Bombanın nerede ne zaman patlatılacağı bilinmez oldu.

Yazık bunca fidanımız bunca insanımız boş yere hayatlarını kaybediyorlar.

Allah’ın belası Amerika destekli terör yüzünden bir günümüz acısız geçmez oldu.

Dışarıda, içeride sayıca gittikçe yükselen bir şekilde şehitler vermeye başladık.

Akan kanlarda bu iktidarın payı büyüktür.

Ülkeyi yönetemedikleri meydanda…

Başka bir ülkede bunca hata yapılsa hükümet istifa eder ama bizimkilerin umurlarında değil.

Öylesine pişkinler ki hayret ediyorum.

CHP ayağa kalkmazsa korkarım ki bizi daha kötü günler beklemektedir.

Tüm şehitlerime Allahtan Rahmet, yaralılarımıza acil şifalar ve geride kalanlara sabırlar dilerim.

Tüm Türkiye’nin başısağolsun…

Tünay SÜER – Senin yatacak yerin var mı merak etmekteyim…

Hatırlarsanız, Erdoğan genelde topluma hitabında şimdilerde söylemediği “Yola Devam” derdi.

Onu engelleyecek bir muhalefetin olmayışı ile 14 yıldır dikensiz, güllü yollarda

engelleri teker teker rahatlıkla atlayarak ülkeyi bu günlere taşıdı.

Meclisi, dolayısı ile Türkiye’yi tek adam olarak yönetti.

Ne var ki ona yetmedi, daha fazlasını istedi.

Cumhurbaşkanlığı belirli bir dönem içindi, sona erdiğinde “Yüce Divan ”da yargılanma durumu söz konusuydu.

Kurtulmanın iki yolu vardı.

Erdoğan ya Türk usulü (!) başkan olacaktı ya da değiştiremediği anayasayı değiştirebilmek için darbe yapması gerekiyordu.

Darbeyi yapamadı ama FETÖ’nün 15 Temmuz 2016 gecesi yapmaya kalkıştığı darbe girişimi onun için biçilmiş kaftan oldu.

Bundan ötürü Atatürk Hava Limanında halka hitabı sırasında “bu darbe Allah’ın lütfudur” dedi.

Şimdi sıra (KHK) OHAL ile yolun sonuna yani hükümranlığını ilan etmeye geldi.

                                                    ***

O yıllarda Erdoğan yalnız değildi, yol arkadaşı vardı tabiki.

Hoca efendi namı diğer, şimdilerde FETÖ denilen örgütün başı ile can ciğer kuzu sarmasıydılar adeta.

2007 den itibaren Kürt açılımı, daha sonra Demokratik açılım, barış süreci başlıklarıyla İmralı’daki bebek katili ile devleti aynı masaya oturtarak bugün başımızın büyük belaya girmesini sağlayan anlaşmayı yaptı.

Amacı Doğu ve Güneydoğunun oylarını alarak başkanlığını ilan etmekti.

Umduğu gibi olmadı.

Aynı yıl “12 Haziran 2007) İstanbul’un Ümraniye ilçesinde bir gecekonduda bulunan el bombaları, TNT kalıpları fünyeler ile Ergenekon davaları ile

ordumuzun gövdesi parçalanmaya başladı, Türk Silahlı Kuvvetlerine karşı darbe yapıldı.

TBMM sinde Erdoğan “Ben bu davanın savcısıyım” derken CHP’nin o günkü lideri Deniz Baykal da “Sen savcısı isen ben de avukatıyım” demişti.

Aradan geçen zaman bu düzmece kumpasa inanmayan Baykal’ı haklı çıkartmıştı.

O uğursuz yılda yüzlerce komutan ve aydın tutuklanarak hücrelere kapatılmıştı.

                                                          ***

 Aralarında İdeoloji olarak fark olmayan Erdoğan ile Gülen’in iktidarı bölüşememelerine kadar çok iyi giden birliktelik bir gün bozuldu.7 Şubat MİT krizinden sonra da araları iyice açıldı.

17+25 Aralık yolsuzluk ve rüşvet olaylarının FETÖ tarafından meydana çıkartılması ile ipler iyice koptu.

Başbakan Erdoğan o zaman Gülen Cemaati tarafından iktidara ve devlete karşı darbe yapılmak istendiğini ve ilk kez paralel devlet olduğundan söz etti.

17 Aralık’tan hemen bir gün sonra emniyetin çeşitli kademelerinde görev değişiklikleri başladı. 18 Aralık’ta, aralarında operasyonu gerçekleştirenlerin de bulunduğu beş şube müdürü görevden alındılar.

İşte bu operasyonlar sırasında Erdoğan Ergenekon davalarının kumpas olduğunu söyleyiverdi.

Bu sayede zindanlara kapatılan aydınlar, komutanlar, ömürlerinden çalınan yıllar bir yana, suçsuz oldukları ispatı ile özgür kaldılar.

Kıssaca özetlemeye çalıştım.

Gerisi malum, hiçbir partinin tek başına kazanamadığı 7 Haziran 2015 seçimleri ile AKP, 2002 yılından buyana tek başına elinde tuttuğu iktidarı kaybetti.

Türkiye için AKP den kurtulmanın yolu açılmıştı ama CHP’nin koalisyon hükümeti kurma çabalarını MHP, AKP nin arka bahçesi olarak istemeyince koalisyon umutları suya düştü.

Erdoğan için büyük bir fırsattı bu durum, hemen erken seçim istedi.

1 Kasım 2015 te yenilenen seçimlerde iktidarın vermiş olduğu güçle AKP kazandı.

Tüm bunları yeniden yazmamın nedeni Erdoğan’ın hiçbir zaman dediği gibi aldatılmadığını bilhassa olayların içinde olduğunu halkı yanıltmaya çalıştığını CHP’nin kamuya eylemlerle anlatmasını istediğim içindir.

Siyasette hele iktidarda ise birileri kandırılmak olmaz ve bunu söylemeye hakları yoktur.

Şimdi FETÖ’cü diyerek binlerce insan tutuklanmakta veya işlerinden atılmaktadırlar.

İnsanın aklına acaba tüm bu tutuklananların hepsi FETÖ’cümüdür sorusu geliyor.

Kılıçdaroğlu 30 binin üzerinde mağdur insanın genel merkeze şikayetçi olarak geldiğini söylüyor.

4 Ekim Grup konuşmasında FETÖ’yü kimin büyüttüğünü,15 Temmuzun sorumlusunun iktidar olduğunu, şehitler arasında ayırım yapıldığını ve iktidarın baskı uyguladığı gibi haklı sözler söyledi.

Ayrıca;

“Yenikapı’ya gittim, hamaset yapmadım. 12 maddede anlattım. Çıkıp itiraz etmediler. Ne söyledik; camiye, kışlaya, adliyeye siyaset sokmayın. Siyasette uzlaşma kültürünü geliştirelim dedik. ‘Rabbim ve milletim affetsin’ diyor. Bu bir özeleştiri değildi. Kandırıldım diyor. Bu bir özeleştiri değildir. Gereğini yapacaksın. O koltukta oturamazsın” dedi.

Kılıçdaroğlu’nu yanlışları olsa da şu söylediği sözlerde haklıdır.

Ha, bu arada Bahçeli grup toplantısında CHP ye çattı.

CHP su kaynatıp kayış atıyormuş.

Bence CHP’ye son sözü bile söyleyecek bir kişi değildir kendisi.

Ülkeye verdiği zararı tarih yazacaktır.

Bahane etmeden koalisyon hükümetini kabul etseydi Türkiye bu gün bu durumda olmayacaktı.

Yatacak yeri var mı merak etmekteyim…

Ey Bahçeli!

İğneyi kendine çuvaldızı başkasına batır derler.

Tünay Süer 06.10.2016

Not: terör şu dakikada İst. Yenibosna’da kendisini gösterdi yine.

Polis karakolu yakınında patlatılan bomba ile çok yaralı var.

Allah FETÖ’nün de, teröründe belasını versin.

Tünay SÜER – Hiç kimse Atatürk olamaz…

O bir dâhiydi.

O bir gerçek devlet adamıydı.

Tarihte çok az lider tarihin akışını değiştirmiştir.

Savaşlarda yenilgiye uğrattığı devletlerin dahi saygısını kazanmış ardından övgü dolu sözler edilmiştir daima.

57 yıllık ömrünün büyük bir bölümü savaş meydanlarında geçmiştir.

O gerçek bir komutan ve önder olmuştur Türk Milletine.

Türk düşmanı olarak bilinen İngiltere başbakanı Lloyd George ona yenilgiden sonra Parlamento’da kendisine yöneltilen suçlama ve tenkitleri şöyle cevaplandırmıştır:“Arkadaşlar, yüzyıllar nadir olarak dahi yetiştirir. Şu talihsizliğimize bakın ki o büyük dahi çağımızda Türk Milleti’ne nasip oldu. Mustafa Kemâl’in dehasına karşı elden ne gelirdi” dediği bilinmektedir.

Gazi Mustafa Kemal Atatürk yalnız Türklerin değil dünyanın kaderini değiştiren gerçek bir liderdir.

Ölümünün ardından dünyadaki liderler ve basın mensuplarının onun hakkında söylediklerini kabul etmeyenler büyük bir kıskançlık krizi içinde ona ve devrimlerine saldırmaktadırlar…                                                      

                                                         ***

Onun tarihi değiştirdiği zor yıllarda da kumpaslar vardı.

Padişaha körü körüne itaat eden, kulluğu önemseyen ve cumhuriyet kurulmasını istemeyen zavallı gerici adamlarla mücadelesi ders niteliğindedir.

Onun ağzından asla kötü bir söz çıkmamıştır.

Bize şunu yutturdular gibi…

Veya ”… …  Görüşen şerefsizdir, alçaktır; bunu ispat edemeyen de şerefsiz ve alçaktır, her yerde bunun hesabını vereceklerdir ”gibi.

                                                               ***

2 Aralık 1922 günü Meclisin 2. Başkanı Adnan Bey yapılan oturumunda kürsüsünden şöyle diyor;

“Efendim Milletvekili Seçimi Kanunu’nda değişiklik yapılmasıyla ilgili teklifin görüşülebileceği yolunda Tasarı Komisyonu’nun tutanağı var.

Bu sözleri “Mecliste okunsun sesleriyle karşılanıyor.”

İki milletvekili “önemlidir, okunmasını teklif ederiz” diyerek genel havayı açığa vuruyorlar.

Başkan: ”Baylar bu önergenin okunmadan önce komisyona gönderilmesi usuldendir ”diyor.

                                                                ***

Mustafa Kemal’i Vatandaşlık Haklarından Mahrum Etmek için verilen bir önergedir bu ve değişiklik önergesi okutulmadan komisyona gönderilmek isteniyor.

Mustafa Kemal: Efendim bu kanun tasarısı özel bir amaç taşıyor.

“Bu özel amaç doğruca şahsımı ilgilendirdiğinden, izin verirseniz birkaç kelimeyle düşüncemi arz etmek istiyorum” diyerek söz alıyor.

Ve başlıyor konuşmaya…

Erzurum Milletvekili Süleyman Necati, Mersin Milletvekili Salahattin ve Canik (Samsun) Milletvekili Emin Beyefendiler tarafından teklif edilen kanun tasarısı, doğrudan doğruya benim şahsımı vatandaşlık haklarından yoksun bırakmak amacını güdüyor.

14. Maddede yazılı olan satırları gözden geçirecek olursanız orada deniliyor ki:

 Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne üye seçilebilmek için Türkiye’nin bugünkü sınırları içindeki yerler halkından olmak veya kendi seçim bölgesi içinde yerleşmiş bulunmak şarttır. Ondan sonra göçmen olarak gelenler yerleştirildikleri tarihten itibaren beş yıl geçmiş ise seçilebilirler.

Maalesef benim doğum yerim bugünkü sınırlar dışında kalmış bulunuyor ve herhangi bir seçim bölgesinde beş yıl oturmuş değilim. Fakat bu böyle ise, bunda benim en küçük bir kasıt ve kabahatim yoktur.

Bunun sebebi bütün memleketimizi ulusumuzu batırıp yok etmek isteyen düşmanların işgal ve yayılma hareketlerinin kısmen önlenememiş olmasıdır. Eğer düşmanlar amaçlarında tam bir başarıya ulaşmış olsalardı, Allah korusun, bu tasarıya imza koymuş efendilerin de doğum yerleri sınır dışında kalabilirdi.

Bundan başka teklif edilen şartlar bende yoksa yani beş yıl sürekli olarak bir seçim bölgesinde oturmamışsam o da vatana yaptığım hizmetler yüzündendir. Eğer bu maddenin istediği maddenin şartı yerine getirmeye çalışsaydım, İstanbul’u kazandırmaktan ibaret olan Arıburnu ve Anafartalar’daki savunmalarımı yapmamam gerekirdi.

Eğer ben beş yıl bir yerde oturmaya mahkûm olsaydım, Bitlis ve Muş’u aldıktan sonra, Diyarbakır’a doğru yayılan düşmanın karşısına çıkmamam, Bitlis ve Muş’u kurtarmaktan ibaret olan vatan görevimi yapmamam gerekirdi.

Bu bayların istediği şartları taşımak isteseydim, Suriye’yi boşaltan orduların döküntülerinden Halep’te bir ordu kurarak düşmana karşı savunmaya geçemem ve bugün ulusal sınırlar dediğiniz sınırları çizmemem gerekirdi.

Zannediyorum ki ondan sonraki çalışmalarım herkesçe bilinmektedir. Hiç bir yerde beş yıl oturamayacak kadar çalışmış bulunuyorum.

Ben zannediyorum ki. Bu hizmetlerimden dolayı ulusumun sevgi ve saygısını kazandım. Belki bütün İslam dünyasının sevgi ve saygısını kazanmış bulunuyorum.

Fakat bu durumumdan dolayı, bu sevgi ve saygılara karşılık vatandaşlık haklarımdan yoksun bırakılacağımı asla hatırıma getirmezdim.

Tahmin ediyorum ki yabancı düşmanlar bana suikast yapmak suretiyle, beni memleket hizmetinden alıkoymaya çalışacaklardır. Fakat hiçbir zaman hatır ve hayalime getirmezdim ki yüce mecliste iki üç kişi bile olsa aynı zihniyette kimseler bulunabilsin. Bu bakımdan ben anlamak istiyorum; Bu efendiler gerçekten kendi seçim bölgelerinin duygu ve düşüncelerini mi aksettiriyorlar?

Yine bu baylara karşı söylüyor ve soruyorum. Milletvekili oldukları için elbette bütün ulusun vekili sıfatını taşıyorlar. Yalnız bu baylar acaba ulusun da kendileri gibi düşündüğünü söyleyebilirler mi?

Baylar, beni vatandaşlık haklarından yoksun bırakmak yetkisi bu baylara nereden verilmiştir?

Bu kürsüden resmen yüce kurulunuza, bu bayların seçim bölgesi halkına ve bütün ulusa soruyorum ve cevap istiyorum!

*******

Mustafa Kemal,  Nutuk’ta ulusun kendisine göstermiş olduğu sevgi ve güveni anlatan telgraflardan ve Meclise yağan protesto telgraflarından söz ederek bu telgrafların o zamanki basında yer aldığını anlatıyor.

Ulu önder şahsına seçim bölgesi Rize’den gelen telgrafı Nutuk’a aynen almış.

O telgrafta övücü sözler yanısıra üç milletvekili lanetleniyor ve “şu zamanda vatansızların bile katılamayacağı muhalefet ve bozgunculuk düşüncesini bize öneren milletvekili efendinin (Milletvekili Osman Efendi)görüşünü benimseyecek bir tek kişinin bile sancağımızda mevcut olmadığını, bundan duyduğumuz şükran duygusuyla ve yüksek şahsiyetinize olan üstün saygılarımızla arz ederiz efendim” deniyor.

O, Atatürk olmayı hak eden, vatanını, halkını seven ve kurduğu cumhuriyeti çağın ilerisine taşımaya azmeden bir liderdi.

Sekiz ay müzakerelerden sonra yapılan Lozan Antlaşması’na gelince Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu akti; meşruiyeti dünya tarafından resmen tanınan devlet olabilme belgesidir.

Kimsenin bu akti karalamaya hakkı yoktur…

Tünay Süer

03.10.2016

Tünay SÜER – Türkiye’de sivil bir darbenin gelişini seyrederek yaşamaktayız.

16. 08,2016 tarihli “Kalkışmayı ranta ve kendi çıkarına mı kullanmaya başladı “başlıklı yazımda

15 Temmuz gecesi Fetöcü hainlerin kanlı darbe girişiminden sonra kahraman halkımızı Türkiye genelinde alanlara bir ay müddetle bedavaya taşıdılar.

Meydanlarda ikramlar vardı.

Söz konusu vatan savunması olunca akan sular durulur elbette ama…

Şehitlerimiz, yaralılarımız oldu…

Hastane masrafları, şehit ailelerine, gazilere aylık bağlamalar…

Bunların bir bedeli olacaktı tabi.

Ortada verilen sözler var.

Tabi bunlar helal olsun diyorum.

Ne var ki Güneydoğu da şehit düşenlere, gazilere de aynen yapılmalıdır” demiştim.  Yılmaz Özdil dün (28.Eylül.2016) Sözcü gazetesindeki köşesinde “Terör şehitleri kimin şehitleri?” diye sorarak başlamış yazısına.

Enfes bir yazı…

Özdil çok önemli bir konuya daha değinmiş.

(15 Temmuz gazileri gazi de, terör gazileri niyazi mi?)diye sormuş.

Evet, terör gazileri niyazi mi?

Elbette değil, onlar Türk Milletinin bağrından çıkan evlatlarımızdır.

Devlet neden ayrım yapıyor?

15 Temmuz gazilerine gösterilen özen çok zor şartlar altında yaşamlarını sürdürmeye çalışan tüm gazilerimize neden gösterilmiyor?

Özdil, gazi sayılmanın yasal durumlarını açıklamış.

Gazi olmanın şartı %40 engelli olmakmış, % 39 olursa engelli sayılmıyormuş.

Bu ne vicdansız yasadır böyle?

Askerliği bir şekilde yapmayanlar, kısa dönem yapanlar veya torpilli olup doğuya gitmeden büyük kentlerde kantin işletenler askerliğin ne olduğunu bilemezler tabi.

Ailede teröristler tarafından kahbece şehit edilen oğulları, yakınları da yoktur.

Eh bir elleri yağda, bir elleri de balda, tuzu kuru olunca şehitler için usulen birkaç sözle başsağlığı dilerler.

Üzülmüş numarası yaparlar.

Çünkü bir evladı kaybetmenin acısını bilmezler.

                                                               ***

Hiç bilmedikleri bölgede bazen eksi 40 derecenin altında, bazen güneşin kavurucu sıcağında sırtlarında 40 kilo teçhizatla yürümek, gece gündüz demeden ölüme meydan okurcasına vatan toprağı için savaşmanın ne olduğunu bilemezler.

Ailelerin, davullu zurnalı askere yolladıkları aslan gibi oğullarının hain bir pusuda patlayan tonlarca bombalar ile şehit olmasının veya kolu bacağı kopmuş, yüzü yanmış, gözünü kaybetmiş, aylarca hastane köşelerinde acı ile yaşam savaşı vererek evine sakat dönmesinin acısını bilemezler.

Yanındaki arkadaşının parçalanarak can vermesini gören bir askerin psikolojisini anlamazlar.

Ve gazi sayılmaları için utanmadan şart koşarlar.

Gazilerimizin seslerini duymayan devlet olur mu?

Bazen onların haklı yakınmalarını basından öğreniyoruz.

Doğu ve Güneydoğu illerinde görev yaptıkları sırada girdikleri çatışmalarda yaralanan, birçoğu vücudunda kurşun ve şarapnel parçası taşıyan çocuklarımızın, kardeşlerimizin   gazilik unvanı alabilmek için yıllardır mücadele ettiklerini görüyor, duyuyoruz.

Bu devletin büyük ayıbıdır.

Çıkarılan utanç olan yasa gereği yaşama tutunmaya çalışan vatandaşlarımızın gazi sayılmaları için ille de kollarını, bacaklarını yitirmeleri mi gerek?

Genelde fakir çocukların kısa bir eğitimden sonra savaş batağına gönderildiklerini duyuyoruz.

Çıktıkları eve benzer yapıları, ailelerini görüyoruz.

Yoksulluk sarmış dört bir yanı.

15 Temmuz şehitlerine, gazilerine yapılan maddi manevi destek, bağlanan aylık alınan evler aynen güneydoğu, doğu ve Irak topraklarında şehit olanların ailelerine de yapılmalıdır.

Gazi sayılmak için utanç şartları kaldırılmalıdır.

                                                          ***

OHAL’i uzatan Erdoğan görüyoruz ki 15 Temmuz gecesi  “ben % 50 ile seçilen cumhurbaşkanı, başkomutanım” demesi ile ayrımcılığını göstermişti zaten.

Onun için sadece % 50 var.

Hastanelerde yandaşını ziyaret ediyor ama yan odada yatan diğer yaralıya uğramıyorlar bile.

Binlerce asker, memur çalışan ihbarlarla veya yandaş olmadığı için tutuklandılar mesleklerinden ihraç edildiler.

Önce tutukluyorlar sonra araştırıyorlar.

Böyle adalet olur mu?

Türkiye’de çıkarılan OHAL ile bir şeyler değişiyor.

Buna rejimin değişmesine hazırlık demek daha doğru olur.

FETÖ’nün başarısız darbesi Erdoğan’a yaramış oldu.

Yenikapı ruhunu sırf kendi çıkarına döndürdüğünü görüyoruz.

Şimdi şu sıralara yaptığı muhtarlar toplantısında “Lozan’ı bize zafer diye yutturmaya çalıştılar”  dedi.

Bu sözlerin ne manaya geldiğini anlamamak için geri zekâlı olmak gerek.

Darbe gecesi söylemiş olduğu “bu girişim bize Allah’ın lütfudur” sözlerinin kokusu iyice meydana çıkmıştır artık.

OHAL, Erdoğan’ın başına buyruk hareket etmesine ,yasal bir durum elde etmesini gerçekleştirmiştir.

Yani kısacası, Türkiye’de sivil bir darbenin gelişini seyrederek yaşamaktayız.

Buna sessiz kalmamalıyız…

Tünay Süer

29.09.2016

Tünay SÜER – Yüreğine sağlık Tuncay Özkan…

Epeydir sesi soluğu çıkmıyordu. Yine kendisini tutamamış içindekini dışarı vurmuş.

Ne demiş?

“Ali Bulaç, Şahin Alpay, Mehmet Altan ve Ahmet Turan Alkan gibi bu ülkenin vicdanı olmuş insanların darbecilikten içeri atılması rezalettir.”

Dedim ya, kendisini tutamamış.

İşte böyle, CHP nin ilkeleriyle, 6 okla uzaktan yakından ilgisi olmayan içerideki Truva atları yüzünden parti bir türlü iktidar olamıyor.

Adamda kabahat yok çünkü nereden geldiği partiye ne şekilde girdiği belli.

Delegenin muhalefetine rağmen kadınlar için olan kotadan içeri sızdırıldı.

Üst makamlara kadar getirildi.

O zamanlar yazmış olduğum bir yazıda anlatmıştım.

Erbakan’ın Fazilet Partisinden Rize Milletvekili seçilmiş, sonra devamı Saadet Partisinden Rize Belediye Başkanı adayı olmuş ama seçilemeyince partiden ayrılmış dünya görüşü belli, Atatürk’e kefere diyen bir adam bulunmaz Hint kumaşı gibi partiye hileli bir yolla sokuldu.

Milletvekillerine yazmış olduğu “Tarihi dönüm noktasında CHP “ başlıklı 22 sayfalık mektuptaki sözleri bana kafayı yedirtmişti adeta.

Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’na konulan çekincelerin kaldırılmasından tutun, yeni anayasada Türk Milleti yerine “Türkiye Milleti” kavramının konulmasını ve yine anayasadan Laikliğin kaldırılmasını isteyen, CHP nin sorunun 6 Ok olduğunu söyleyen bir bu kişinin ne kadar CHP li olabileceğini varın düşünün.

İşte bu şahıs şimdi sosyal medyadan mesaj atmış ve birilerini kendisine yakın bulduğu için korumaya kalkmış. 

Tuncay Özkan da cevabını vermiş kendisine. Ağzına sağlık.

Bu kişi hatırlarsanız Ergenekon davasından yargılanan aydınlarımıza, komutan ve askerlerimize  “akıl hastaları” demişti.

Ona göre Ergenekon davalarında yıllarca suçsuz masum insanların darbeci denilerek zindanlara kapatılmaları rezalet değildi.

Adamın Türk Ordusuna, Türkiye Cumhuriyetine ve ulusalcılara karşı alerjisi var.

Ne işse kendi ağzından ailesinin onun CHP ye geçmesini istemediklerini duymuştuk.

Yani adamın kanı başka yere çekiyor ve Atatürk’ten nefret ediyor.

Olabilir, o zaman yeri CHP olmamalıydı.

Neden AKP veya HDP değil de ille CHP?

Kılıçdaroğlu onu partiye davet edebilir netice itibariyle beynindeki o düşüncelerle

kabul etmeyebilirdi.

Kimse onu zorlamamıştı.

CHP ye gelmesinin başka nedenleri vardı demekki…

***

Tutuklanan gazeteciler

Öte yandan elbette basın özgür olmalıdır ve eleştiri düşünce özgürlüğü kabul edilmelidir ama hakarete varan sözler ve halkı kine, nefrete yönlendirecek yazılar yazmanın bir bedeli de olmalıdır mutlaka.

Yüzlerce Atatürkçü insanın tutuklanmalarını “Fatih Camiini bombalayacaklardı ”gibi kumpas manşetlerle desteklemek gazetecilik midir?

Suç uydurma, sahte delil üretme, iftira, suç işlemek amacıyla örgüt kurma veya bir örgüte üye olmak ”gazetecilik midir?

Mesela Taraf Gazetesi yazarı Mehmet Baransu’nun yaptığı gazetecilik miydi?

Mesela Ahmet Altan’ın 2012 de yazdığı bir yazıda:

Kemalizm’in ruhunu esir aldığı bir toplumda, herkes kendisinden bir “tek parti ve tek adam” arıyor, bunu o kadar çaresizce arıyor ki Dersim’de Alevileri katletmeyi “yüksek şuur” olarak kabul eden Atatürk’ün resimleri Alevilerin cem evlerinde asılı duruyor.

Kendi kardeşlerini öldüren bir liderin resmini ibadethanelerine asıyorlar.

Hiç rahatsız olmuyorlar bundan.

Kemalist sistemin parçalandığı bir çağda, Kemalizm’le açıktan hesaplaşacak siyasi bir partinin var olamaması, ülkenin, toplumun, siyasetin durumunu göstermeye yetiyor herhalde.”demesi hangi gazeteciliğe sığar?

Gerçek gazeteci ilk önce tarafsız olmalıdır.

Toplumun; gözü, kulağı, dili olmalıdır.

Devlete değil, kamuya çalışmalıdır,

Topluma karşı sorumluluğunu unutmayacak, kalemini satmayacaktır.

En önemlisi devleti çökertmek için çalışmayacaktır. Şimdi biz darbelere karşı durduk diye martaval okumaları hiç inandırıcı değildir.

Onlar her devrin gazetecileri olmuşlardır.

Tünay Süer

23.09.2016

Tünay SÜER – Her şey tamam, bir Abdülhamid eksikti…

TBMM Başkanı İsmail Kahraman, “Sultan 2. Abdülhamid’i ve Dönemi Uluslararası Sempozyumu” tanıtım toplantısında konuşmuş.

Sempozyumu neden tertiplediğini anlatmış.

Tarihimiz açısından unutulmayacak bir yeri olan  (!) böylesi bir hükümdara vefa borcumuz varmış.

O tahta çıktıktan sonra anayasal parlamenter sisteme geçişle ilgili çalışmaları Dolmabahçe Sarayı’nda başlatmış, ardından 1. Meşrutiyet 3 Aralık 1876’da ilan edilmiş ve Meclisi Mebusan ilk toplantısını 19 Mart 1877’de bu sarayda (Dolmabahçe) gerçekleştirmiş miş.

Kahraman’ın “Laiklik anayasada olmamalıdır” sözlerini neden dediği çok iyi anlaşılıyor böylece…

Mecliste böyle bir başkanın olması AKP ve amacı için olsa da bence talihsizliktir.

Ne yazık ki 14 senedir TBMM’sinde tarafsız bir başkan olmadı.

Bir imkân geçmişti (30 Temmuz 2015 te yapılan TBMM Başkanı seçimi) ama Bahçeli her zamanki gibi AKP den yana olduğundan millet olarak o şansı kullanamadık.

(Nefret ediyorum ondan.)

Bu sebepten ötürü Che Guevara’yı “katil” olarak tanımlayan ve taraflı bir memur olduğunu defalarca belli eden böyle bir başkandan ne beklenebilirdi değil mi?

Şimdi kalkmış II. Abdülhamid’i methediyor, yeni neslin beynini yıkamaya çalışıyor.

O Abdülhamid değilmiydi açtığı meclisi kapatan?

O değil miydi 30 yıl baskıyla milletin anasını ağlatan?

Gazeteleri kapatan, muhalif isimleri gözaltlarına aldıran?

O devire neden istibdat (baskı) dönemi  (1876-1908)  denildiğini niçin anlatmadı acaba?

Abdül Hamid’i tahta çıkaranların Abdülaziz’i deviren darbeciler olduğunu neden anlatmadı?

Daha yığınla nedenleri sorabilirim.

Anlıyoruz Sn Meclis Başkanı, Erdoğan’ın başkanlık tutmayınca Hilafeti, Padişahlığı getirmenin alıştırmasını yapmaya kalkıyor ama bu millet yemez bunu.

622 yıl Osmanlı padişahlıkla yönetildi.

Sonunda parçalanarak küçüldü ve küçülen padişahlık toprakları da düşman işgali altındaydı.

Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmasaydı bizlerin de babaları belli olmayacaktı belki.

Padişahların kanları karmakarışıktı.

Annelerine bakmak yeterli zaten…

Son padişah Vahdettin İngiliz gemisiyle neden kaçtı acaba?

Şimdi padişahları hortlatmakla meşguller.

  1. Köprünün adı Yavuz Sultan Köprüsü,

GATA nın adı Sultan Abdülhamid oluverdi.

Milli Eğitim Bakanı İsmet Yılmaz “önümüzdeki eğitim yılını mesleki ve teknik eğitimde bir atılım, reform yılı ilan ettik” dedi.

Küçücük çocuklara zorunlu din dersi ve Arapça öğretilerek mi olacak reform?

Yapmak istenilen ortada,  Türkiye’yi adına ister padişahlık denilsin isterse başkanlık denilsin, tek adamın kulları haline dönüştürmektir…

***

15 Temmuz gecesi Erdoğan İstanbul Havalimanına iner inmez Bu hareket Allah’ın bir lütfudur” dedi. Neden?

Darbe lütuf olabilir mi?

Çıkarılan Kanun Hükmünde Kararnamelerden çoğu Olağanüstü Hal maddelerine aykırı…

Yani hukuk dışı…

Bunu hukukçular söylüyor.

Erdoğan’ın o gece harekâtı Allah’ın lütfu olarak görmesi şimdi olmadık kararlar vermesinin önünü açacağı düşüncesinden miydi?

Binlerce insan FETÖ cü diyerek işlerinden atılıyorlar, Erdoğan’ın kendi söylemesine göre kurunun yanında yaş ta yanıyor mu acaba?

Bir rivayet dolaşıyor alınanların çoğu Atatürkçüler deniliyor.

Öyleyse Türkiye gerçekten çok daha karanlık günler görecektir.

***

Anamuhalefet Lideri Kılıçdaroğlu ve CHP bir türlü fabrika ayarlarına dönmüyor.

CNN deki Ahmet Hakan’ın Tarafsız Bölge programında izledim ve programın bitmesini bekleyemedim kapattım.

Bir Adil öksüzdür gitti.

İstemediğim konuşmalara daha fazla dayanamadım.

FETÖ liderinin, Said Nursi’nin kitaplarının yasaklanmasını eleştirdi.

FETÖ’nün yayın organı Samanyolu Televizyonu’nun kapatılmasına tepki gösterdi.

“15 Temmuz darbe girişiminin arkasında Amerika’nın olduğuna dair benim elimde belge yok” diyerek Amerika’nın FETÖ’ hakkında belge istemesine benzetti.

Tarikatlar için “toplum bunu zenginlik olarak kabul etmek zorunda” dedi.

Ay, baktım ki çıldırmak üzereyim, işte o zaman kapattım.

“Efendiler ve ey millet, biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler ve meczuplar memleketi olamaz.” diyen Atatürk’ün söylemlerinin tam tersiydi sözleri.

Oysaki Ana Muhalefet lideri şu olanlar karşısında yeri göğü sallamalıydı.

Olmadı, olmuyor işte…

Böylesine zayıf muhalefet karşısında:

Erdoğan, bu darbe girişiminden ders alarak kuvvetler ayrılığına razı olsaydı, o zaman büyük lider olurdu.” Diyorlar.

Bal gibi de olurdu değil mi?

Tünay Süer

21.09.2016

Tünay SÜER – Kalbimize gömdük.

Bugün İstanbul tarihi günlerinden birisini daha yaşadı.

A partisinin C partisinin mitingi yoktu.

Vapurlar, metrobüsler, otobüsler bedava değildi.

Öyleyse bu ne kalabalıktı böyle?

Muhsin Ertuğrul Tiyatrosu’nun içi, dışı insan seli gibiydi.

Türkiye her gün gelen şehit haberleri ile kahrolurken,  bir devrimcisini zamansız kaybetmenin acısını da yaşıyordu şimdi.

Atatürk ve cumhuriyet sevdalısı, hani derler ya adam gibi adamını, Tarık Akan’ını son yolculuğuna uğurlamadan önce orada toplanmıştı.

Naaşı yerine sahnede büyük bir posteri asılmıştı.

Onu sevenlerin yanısıra Yeşilçam’ın ünlüleri ile  Fazıl Say ve Zülfü Livaneli, CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu, CHP milletvekilleri ve 10. Cumhur Başkanımız Ahmet Necdet Sezer de oradaydı.

Lafın özü herkes oradaydı.

Hayret! Her cenazeye katılan bir tek AKP yöneticisi yoktu.

Arkadaşları hatıralarını anlattılar, devrimciliğini anlattılar kimisi gözyaşlarına boğuldu, kelimeler boğazında düğümlendi, konuşamadı.

Kızı Özlem Üregül, babasını anlatan anlamlı bir konuşma yaptı.

Bir hayret te NTV den başka hiçbir TV naklen vermedi.

Ulusal Kanal Teşvikiye Cami’sinden yayına başladı.

Halk TV mi?

Bir reklam tutturmuş Arabın yalellisi gibi uzattı ve insanı çıldırttı adeta…

Neden sonra yayına başladı…

***

Tarık Akan’ın ölüm haberini aldığımda inanamadım.

Hasta olduğunu da birçok kişi gibi kısa bir zaman önce öğrenmiştim.

Meğer bir yıldan uzun süredir kanserle mücadele ediyormuş.

Allah kahretsin kanser denilen illet onu da yakalamış.

Sevenleri üzülmesin diye duyulmasını istememiş.

Sosyal medya hesabından yaptığı son açıklamada “Ayaktayım, yürüyorum, güçlüyüm, umarım atlatacağım” demişti.

Birçok seveni gibi ben de çok sevinmiştim.

Hep sağlığına kavuşacağı umudu vardı içimde.

Ölüm haberini alınca adeta şok geçirdim.

Yine inanamıyordum.

Ne zaman Nazım Hikmet yöneticileri doğruladılar o zaman inandım.

İşte o zamandan beri gözyaşlarım dinmedi.

***

Yeşilçamlı eski bir sanatçı olmama rağmen onunla hiçbir filimde oynamak nasip olmamıştı.

Bebek yüzlü, yakışıklı genç bir adamdı.

Bir kere Gazetecilik Okulunda karşılaşmıştık iki kerede Silivri’de.

Onun filmlerini dizilerini beğeni ile izliyordum.

Ben onu sanatçılığından çok devrimciliğini, o kocaman sevgi dolu yüreğini seviyordum.

Ben onun Atatürkçülüğünü, cumhuriyete bağlılığını, mazlumun yanında oluşunu, dik duruşunu seviyordum.

Sinema dalında birçok ödülü olan, efsaneleşmiş Tarık Akan yaşamı boyunca tüm eylemlerin içinde hatta en önünde oldu.

Saymaya, söylemeye gerek var mı?

***

Bugün onu sonsuzluğa göndermeye gidemedim.

Yüreğimin kaldıramayacağını biliyordum.

Durduramadığım gözyaşlarımla, televizyondan izledim.

Ne kalabalıktı öyle…

Meğer ne çok seveni varmış.

Camiden çıkması kolay olmadı.

Hele Bakırköy’e gidişi saatleri aldı belki.

Böyle bir kalabalığı 27 Ocak 1993’te Uğur Mumcu’muzun bizzat bulunduğum cenazesinde görmüştüm.

Her kesimden yüzbinlerce insan çoluk çocuk onu uğurlamaya gelmişlerdi.

İşte bu gün aynen öyleydi.

Bir devrimciyi, bir özgürlük savaşçısını, Atatürk’ün bir evladını sevgiyle, saygıyla uğurlamaya koşmuştu herkes.

Arkasından konuşanlar, yazanlar o görkemli kalabalığı görmüşlerdir mutlaka.

Biraz utanmaları varsa utansınlar.

Din düşmanıymış,

AKP’yi Cumhuriyet ve laikliğin altını oyuyor diye eleştiriyormuş.

Neden solcuymuş ta, Amerikan Hastanesinde yatmışmış…

Yuh olsun sizin gibi insan müsveddelerine.

Bir ölüye bile saygınız yok.

Müslüman geçinen sizler nasıl Müslümansınız be…

Müslümanlığın zerresi yok sizlerde.

Menfaate odaklanmış, nasır tutmuş yüreklerinizde bir parça insanlık kalmamış.

Öldü diye neredeyse göbek atacaksınız ama çok sevinmeyin.

Çünkü onun düşünceleri, devrimciliği nesilden nesile yol alacaktır.

Deniz Gezmişler, Uğur Mumcular gibi…

Onun yapmak istediği yarım kalan her projesi gün gelecek gerçek olacaktır.

Yazacak, söyleyecek çok şey var ama şu anda çok üzgünüm.

Sevgili Tarık, seni yüz binlerin uğurladığını mutlaka görmüşsündür.

Seni çok seviyoruz,

Bugün seni toprağa değil kalbimize gömdük.

Işıklar içinde uyu, gözün arkada kalmasın yoldaş…

Tünay Süer

19.09.2016

Tünay SÜER – Onlar seçilmediler mi?

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Süleyman Soylu, Haber Türk’te katıldığı bir programda “darbe teşebbüsünün ardında Amerika vardır demişti.

AK Parti Malatya Milletvekili Taha Özhan, New York Times gazetesinin :
“Darbenin arkasında gerçekten ABD’nin olduğuna inanıyor musunuz” sorusuna “Hayır, buna inanmıyorum.” diyor.

Ne oldu da Amerika yoktur denildi biraz açsalar da bizler de öğrensek.

***

Emekli Koramiral Türker Ertürk “Hükümet neden darbenin ardında Amerika yoktur” başlıklı yazısında AKP’nin 15 Temmuz darbesi ardında Amerika var demekten neden vaz geçtiğini Obama’ya bağlamış.

Suriye’deki vekâlet savaşında teröristlere verilen destek, işlenen insanlık suçları ve IŞİD’e kotarılan akaryakıt ticaretinin suç delilleri, Obama’nın elinde olabilir.

Obama’nın elindeki kozları masaya koyarak şantaj yapmış olabileceğini düşünmüş.

Ben aynı düşüncede değilim çünkü o kozlar bence bayatladı.

Sonra buna tencere dibin kara seninki benden kara derler.

Amerika süper güç olabilir en azından müttefikinin düşmanını kara gücü yapması ve bunu aleni ilan etmesi ayrıca PKK’ya yıllardır lojistik destek çıkması acaba NATO sözleşmesine uyuyor mu?

Hem, Türkiye NATO’nun ortak çabalarına önemli katkılarda bulunan değerli bir müttefikimizdir diyecekler, hem de Türkiye’nin  parçalanması için çalışacaklar.

Var mı böyle kalleşlik?

Amerika’nın sahip olduğu güç ile kendisini aklamaya kalkması 3. Cihan harbine kadar gider.

Bu riski göze alabilir mi bilmiyoruz.

1952 den beri NATO üyesi olan Türkiye 2013 den beri ŞİÖ’nün de diyalog ortağıdır. Bunu unutmayalım.

Hindistan, Pakistan, Çin, İran ve Rusya’nın dışındakiler aklıma gelmedi şimdi.

ŞİÖ’nün NATO ‘ya rakip olabileceğini bir yerde okumuştum.

15 Temmuz darbe girişiminden sonra NATO Müttefiklerimizden hiç birisi destek çıkmamış ama Rusya ve Çin hemen destek açıklamasında bulunmuşlardı.

Neyse dönelim Taha Özhan’ın sözlerine.

Buna çok seslilik mi, tepedekinin isteğini dillendirmek mi, ne dersek diyelim.

Vardır bir bildikleri…

***

Dün Hakkâri’nin Şemdinli İlçesi’nde evinin önünde silahlı saldırıya uğrayan AKP’li siyasetçi Ahmet Budak,  tüm müdahalelere karşın kurtarılamamış.(Allah rahmet eylesin ailesine ve örgütüne başsağlığı dilerim.)

AKP Genel Başkan Yardımcısı Yasin Aktay ise saldırı ile ilgili olarak yaptığı açıklamada, “Demokratik hak kalleşçe, pusu kurarak, insanları katletmek midir? “ demiş.

Yahu beyefendi hangi demokratik hakmış o?

O hainlerin neleri eksikmiş?

Bizden farkları ne imiş?

Milletvekili, bakan, cumhurbaşkanı olamıyorlar mıymış?

Kürtçe konuşamıyorlar mıymış?

Bunlar Kürtleri temsil etmeyen Amerika ve diğer haçlıların soytarılarıdır.

Bunlar yedikleri ekmeğe tüküren hainler, alçaklardır.

Evet, onların en iyi yaptıkları iş canilik ve katilliktir.

Alçaktırlar diyorum çünkü yüz yüze çarpışacak cesaretleri olmadığından ancak kanlı pusularla insan canına kıyarlar.

Topunun Allah cezasını versin…

***

Ertürk Amiral “Suriye’de ne yapmaya çalıştığımızı anlamak zor. Suriye’deki harekâtın ne askeri hedefi, ne de siyasi hedefi açık! Bunun anlamı, Ortadoğu bataklığına batmak demektir ”.

Daha bir ay olmadan 8 şehit verdik ve 6 tankımızı kaybettik, diyor.

Benim anlamadığım da:

Neden ÖSO denilen teröristlerle Türk Ordusu birlikte.

Bizde PKK neyse Esat için de ÖSO, o değil midir?

Kalp söken, ciğer yiyen yamyamlar değil mi bunlar?

Şimdi Türk Ordusunun gücü ile Cerablus IŞİD’den temizlendi Suriyeliler oraya gitmeye başladılar.

Anlamadığım diğer nokta Cerablus ve kurtarılacak diğer şehirler, kasabalar ÖSO’ nun hükümranlığına mı girecek? Suriye parçalanacak mı?

İşte burada Türker komutanın dediği gibi biz ne yapmaya çalışıyoruz sorusu geliyor akıllara.

***

Amerika 28 belediyeye kayyım (Görevli) atandığı için endişe duyuyormuş.

Vah vah! Çok üzüldüm (!)

Güneydoğuda o belediyelerin kepçeleri ile hendekler kazıldı, tonlarca bombalarla sokaklara, mezarlıklara bile tuzaklar kuruldu.

Bölge harabeye döndü birçok vatandaşımız mağdur oldu.

Teröristlerle işbirliği içinde olarak silah, mühimmat saklamalarını sağladılar.

Masum halkın ve askerlerimizin, polislerimizin kalleşçe tuzaklarla şehit edilmelerine yardım ettiler.

Ne yapılmalıydı yani?

Oh ne iyi yapıyorsunuz mu demeliydik?

Amerika bizimle dalga geçer gibi, sanki bilmiyor…

Yalnız belediyeler, çalışanları değil, teröre kim veya kimler destek veriyorlarsa mutlaka cezalarını çekmelidirler.

Ne şekilde seçilmiş olurlarsa olsunlar ihanet ve hainlik yapıyorlarsa ki yaptıkları defalarca tescillendi, görevden alınırlar.

Başbakanlar, bakanlar, partilerde il yöneticileri, ilçe yöneticileri de görevlerinden alınıyorlar.

Milletvekilleri bile partilerden ihraç ediliyorlar.

Onlar seçilmediler mi?

Bu bir bahanedir.

Seçilen görevden alınmaz diye bir şey yoktur.

Hak etmişse, yanlış yapmışsa hele hele vatana ihanet içindeyse gereği düşünülecektir elbette.

Netice:

Amerika Türkiye’yi kendi kolonisi gibi görmekten vaz geçmeli iç işlerimize burnunu sokmamalıdır.

Tünay Süer

15.09.2016

Tünay SÜER – İşte bunun için CHP, PKK’ya arka çıkıyor deniyor.

Yahudi kökenli Türk vatandaşı olan Roni Margulies, Yahudi asıllı olmasına rağmen kendisini Siyonizm karşıtı ve devrimci olarak tanımlayan bu vatandaşımız 1955 te İstanbul’da doğmuş. Robert Koleji’nden mezun olduktan sonra İngiltere’deki çeşitli üniversitelerde öğretim görmüş ve İktisat üzerine doktora yapmış ama kendi mesleğini yapmayarak gazeteciliği tercih etmiş.

Şiir kitapları varmış ve 2002 yılında Saat Farkı adlı şiiri ile Yunus Nadi Şiir Ödülü’ne layık görülmüş.

Mişli, mışlı yazıyorum çünkü kendisinin ne kitabını ne de şiirlerini okumadığım için tanımıyorum.

2009-2013 tarihleri arasında Taraf Gazetesinde köşe yazarlığı yapmış olan Roni Margulies, 15 Temmuz darbe girişiminin ana gövdesinin Kemalist ve laik subaylar olduğunu söylemiş.

Fethullahçıların orduya bu kadar sirayet etmiş olması mümkün değildir” diyen Margulies, Silivri davalarından tahliye olanların “bir araya gelip hükümete karşı darbe planı yaptığını “Fethullahçı marifeti olduğuna inanmadığını ”söylemiş.

Ve “bana Fethullahçılar darbe yaptı dedirtemezsiniz” demiş.

Allah, Allah!

Aslında dese ne olur demese ne olur da, nasıl bu kadar emin konuşabiliyor?

Fethullahçılar darbe yapamaz derken acaba o çete başını ne kadar tanıyor, yakınlığı ne kadardır diye düşünüyorum.

Peki, Silivri davalarından tahliye olanların bir araya gelerek hükümete karşı darbe planı yaptıklarını nereden biliyor?

Onlarla birlikte miymiş acaba?

                                                                  ***

Fethullah isimli imamın İsrail’e olan yakınlığının vatanı satacak kadar ileri olduğunu biliyoruz.

Acaba diyorum, Roni Margulies içgüdüsel olarak terörist başı Fethullah’ı koruma moduna mı geçmiş?

Olabilir, neden olmasın değil mi?

Adam ne de olsa Yahudi kökenli…

Silivri davalarını gidip izledi mi acaba?

Hiç sanmıyorum.

Taraf gazetesinde köşe yazarlığı yapmış olması bence her şeyi açıklıyor zaten.

Zira Taraf Gazetesi halkı yanlış bilgilendiren ve olayları tetikleyen bir gazeteydi.

Savcıdan, hâkimden önce onların ne karar vereceklerini yazıyorlardı.

Ya gaipten ses geliyordu (!) onlara ya da yapılan kumpasın içindeydiler.

Başka türlü olacakları nereden bilebilirlerdi?

***

Şimdi bu efendiye ağır konuşmamak için kendimi tutarak seslenmek istiyorum.

Türkiye’de doğmuş büyümüşsün ama Türkleri anlayamamış, tanıyamamışsın.

Yazık…

Türk Ordusunun Atatürkçü kahraman subayları kaçmadılar ve kendi ayakları ile gidip teslim oldular.

Çünkü suçlu değillerdi.

Vicdanları rahattı.

Bazıları kumpası ve suçsuzken vatan haini gösterilmeyi gururlarına yediremediklerinden canlarına kıydılar.

Darbeyi akıllarının uçlarından bile geçirmemişlerdi.

Netice de özgür kaldılar.

Kumpası kim hazırlamıştı, Amerika ile işbirliği içinde olan imam, çete başı hain Fethullah denen cani ve FETÖ cüler.

Darbe aslında Türk Ordusuna yapılmıştı.

Ne varki TSK güçlüydü kısa zamanda toparlandı ve bu gün aslanlar gibi savaşıyorlar.

Kimlerle mi?

Başta Amerika olmak üzere tüm küresel güçlerle…

                                                     ***

Türkleri tanımamış demekte haklıyım.

Çünkü hiçbir Kemalist asker kendi meclisini bombalamaz.

Hiçbir Kemalist asker kendi vatandaşının üzerine tank sürmez, silah sıkmaz.

Bu konuda anlatacak çok söz var ama dervişin fikri neyse Zikri’de odur hesabı bu adamın düşüncesini değiştirmeye kalkmayacağım zaten.

***

İçişleri Bakanlığı Doğu ve Güneydoğu da 28 belediyeye kayyum atadı.

Kayyum atanan 24 belediye HDP-DBP’ninmiş. PKK ile bağlantılarından kayyum atanmış.

“Hem de ne bağlantı.”

PKK’ya lojistik ve yiyecek sağladılar.

Tonlarca bombalar nasıl sokaklara gömüldüler?

Karakolları, kışlaları o bombalarla patlattılar.

Belediye araçlarıyla gömdüler bombaları, tüneller açtılar.  

Onlarca askerimiz polisimiz, sivil vatandaşlarımız o bombalarla şehit oldular.

Belediyelerde silahlar çıktı.

O belediyeler yardım etmeselerdi belki bunca şehidimiz olmazdı.

Bununla beraber karar siyasi ve yanlıştır.

AKP’ nin yeni mi haberi oldu sanki?

Göz yumduklarını unutmasınlar.

Gereğini hukuken şimdiye dek neden yapmadılar?

Öte yandan CHP Genel Başkan Yardımcıları Zeynep Altıok ve Veli Ağbaba, Grup Başkanvekili Özgür Özel ile İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu hemen Diyarbakır’a gitmişler ve açıklama yapmışlar.

Tanrıkulu CHP olarak Anayasa Mahkemesi’ne başvuracağız. Bunları yaşamış tüm vatandaşlarımızı dayanışma içerisinde mücadele etmeye davet ediyorum” demiş.

Bu ne telaş?

Askeri okullar kapandı, OHAL’e uymayan yığınla yasa çıktı CHP ağırdan aldı.

Şimdi neden CHP li vekiller hemen oraya uçmuşlar.

Neden Kuleli de veya başka bir olayda hemen eyleme geçip açıklama yapmadılar?

İşte bunun için CHP, PKK’ya arka çıkıyor deniliyor.

İşte bu sebepten CHP iktidar olamıyor…

Tünay Süer

12.09.2016