Prof. Dr. Tülay Özüerman – “Kadın”(a) ve “şiddet”!…

Haber programında sayıca kalabalık bir erkek grubunun üç kadını sokakta tekme tokat dövdüğü, bir kadın kaçmayı başarınca, iki kadına yönelik şiddetin sürdüğü görüntüleri izleyince, bunun ne büyük bir zavallılık olduğunu düşündüm. Bir kişiyi diğerine şiddet uygulayarak, kendindeki eksikliği tamamlayabilir mi? Erkeğin kişisel zayıflığını, ezik iradesini, fizik gücü ile örtmeye çalıştığı ne çok bilmediğimiz, açığa çıkmayan, evlerin duvarlarında asılı kalan, suskunluklarda gizlenen, içten içe kanayan acıları var kadınlarımızın.

          Kadın vücutlarında iz bulan şiddetin daha ötesinde yüreklerde biriken acıların sadece eğitimsiz kitlede yaşandığını düşünmek safdillik olur. Eğitimli kesit, bunu daha fazla gizliyor. Bir konferansta yanıma gelen öğretim üyesinin özel konuşma talebi, toplumda prestijli işi olan kız kardeşinin de eş şiddetine uğradığı üzerineydi. Bir anne, öğrenci kızının erkek arkadaşı tarafından darp edilişini, darp izlerini göstererek anlatıp, çevre duymadan nasıl çözeceğini sormuştu…

           Utancı taşıması gerekenin, mağdur ettiğine yüklediği, aciz olanın mağdur, mağrur olanın aciz dolaştığı bir iklim…  Sebep, haklının hakkını aramaktan alıkoyan çeşitli korkular… Korkuları içselleştirdikçe itildiğimiz girdap… üstelik yalnız kadına şiddete içkin değil, genelde de yaşanılan bu…

            Medya Takip Merkezi İnterpress, “kadına yönelik şiddet” konulu, 2015 yılı için hazırladığı araştırma raporunda; yazılı basında yer bulan, fiziksel, sözlü, cinsel, psikolojik, ekonomik…. şiddet haberlerinin geçen yıla göre yüzde 20 artışla 83.431’e ulaştığını belirlemiş… En vahimi de  durdurulması bir yana, kadın cinayetleri sayısındaki artış… İşlenen cinayetlerin haberlerde yer bulma sayısının 7 bin 194 olduğu belirlenmiş. Her üç kadından birisinin evde kocasının ya da sevgilisinin fiziksel şiddetine maruz kalıp darp edildiği ve yaşanan bu olayların 5 bin 451 habere konu olduğu da var raporda.

          Türkiye’de her yıl ortalama 20 binden fazla kadının cinsel saldırıya uğradığına işaret edilerek, cinsel taciz haberlerinin 4 bin 497’ye yükseldiği, kadınlara uygulanan psikolojik eziyet haberlerinin de 4 bin 230, kadınların eş veya sevgilileri tarafından maruz bırakıldığı ekonomik şiddetin ise toplam 3 bin 644 haberle sayfalarda yer bulduğu belirlenmiş.

         Aynı araştırmada; hükümetin kadına karşı uygulanan şiddetin önüne geçilmesi için aldığı tedbirlerden “Panik Butonu”, “Konuk Evleri”, “Şiddet Önleme ve İzleme Merkezleri” ile “Kadına Şiddete Son: ALO 183 Hayat Kurtarır” projeleri uygulamaları hakkında da çıkan haberlerin toplamda 3 bine yaklaştığı belirlenmiş…

          Tablo vahim, kadın konusunda çalışmalar, merkezler arttıkça, sorunun azalması gerekirken artıyor oluşu üzerinde düşünmek, en öncelikli olmalı değil mi? Bir şey yapıyormuşuz gibi düşünmemiz, gerçekte yapılması gerekeni yapamayışımızın sebebi olmaya mı başladı? Topyekûn bir çaba gerekiyor ve eğitim, kadın erkek herkese ve her kesime, her yaşa yönelik olmalı.

           Üniversitelerin bu konuda öncü rolü oynamasını ve hem sivil toplumu, hem de devlet kurumlarını harekete geçirmesini önemsemeliyiz. Nitekim, Nisan 2014’de Kuşadası’nda yaptığımız, I. Ulusal Üniversite Kadın Araştırmaları Merkezleri Kongresi’nde; sonuç bildirgesinde yer alan, “Toplumsal Cinsiyet Eşitliği” derslerinin üniversitelerin tüm bölümlerinde seçmeli ders olarak konulması ve üniversitelerde toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlayıcı ortak çalışmalar yapılması” önerisi medyada da yer buldu; YÖK harekete geçerek,  7 Mayıs 2015 tarihinde Ankara’da “Toplumsal Cinsiyet Eşitliğine Duyarlı Üniversite”  Çalıştayı (**) düzenledi, Çalıştayın sonuç raporu, 28.05.2015 tarihindeki YÖK Genel Kurulu’nda kabul edildi ve üniversitelerde derslerin açılması çoğaltıldı. Merkezlerin tek tek başarılarını paylaşarak, birlikte ortaya koydukları, ortak ses duyurdukları zeminlerin çoğaltılması çok önemli.

           Derslerin çoğaltılması yeterli mi? Üniversite sınırlarının dışına da taşınması, sivil toplum aracılığı ile eğiticilerin çoğaltılması, özellikle kurumlarda erkeklere yönelik “toplumsal cinsiyet eşitliği” konulu seminerlerin yaygınlaştırılması, tüm kurumların medya desteği ile işbirliği çabalarını çoğaltması…… sorunun eğitimsel boyutu ile ilgili. Psikolojik boyut, özellikle “öfke kontrolü” gibi desteklerin günümüzde çoğaltılması gerektiği açık.  Yasalarla önlemek dediğimizde, durum biraz daha karmaşık… Bu yüzden, kolluk kuvvetleri ile yasa yapıcı ve uygulayıcıların da toplumsal cinsiyet eşitliği konusunda  bilgi ve duyarlılıklarının çoğaltılması gerekiyor.

            Bu satırları yazarken, çok sevdiğim bir genç kadının eşinin vurduğu yerin acısını yüreğime işleten ağlayan sesi kulaklarıma eşlik ediyor, o bana geçirdiği acısının ne kadarını unutur bilemem… ben içime işleyen o sesi hiç unutmayacağımı biliyorum. Bir de baba şiddeti yaşayan kızımız var ki, onun öyküsü kabul edilir gibi değil… Kulaklarımızla şahitliklerimiz o kadar çok ki, utanca hepimiz bulaşıyoruz bir şekilde… İçimizden birisi yaşamını yitirdikçe bağırtıya dönüştürmekten öteye geçemeyişimiz, ateşin düştüğü yeri yaktığı ile kalıyor. Toplumda ise, durmadan kanayan kocaman bir yara…

            Ülkemizi giderek kuşatan muhafazakarlık, en  çok kadını vuruyor… Üstelik, bu kuşatma liberal başlıklarla çoğaltılıyor… Kadın ve şiddet, ikisini buluşturan tüm etkenlerden kurtulmanın yolu, attığımız olumlu adımlara sahip çıkıp, yenileri ile sağlamlaştırmaktan geçiyor. Bu sağlam adımların atılmasına vesile olanları dışlayıp, sonucun toplaştığı yere odaklanıp; bir şey yapıyormuş gibi yapmaya devam edenler de var… Samimi çabaları kutluyor ve bunların dışında tutuyorum… Demek istediğim; kendi başarılarımıza sahip çıkamazsak, topyekûn çabayı örgütleyemeyiz. Her bir hemcinsimizin acısında dağlandığı ile kalır yüreğimiz…

           Medyaya düşen rol ve sorumluluk yukarıda verilen rakamlardan anlaşılıyor. Üstelik bu rakamlar buzdağının görünen kısmı, medyaya ve kolluk güçlerine yansımayan kısmını da düşünürsek, bir şey yapıyormuş gibi yapılamayışı gelecek yıl katlanan sayılarla yineleyerek yazmanın ötesine geçemeyiz.

            Yılın son yazısını yüreğimizi yakan temel toplumsal yaramıza ayırdım. Bir de düşündüren sorum var: Başkanlık sistemi olmadığı için mi bu sorunları yaşıyoruz? Sebep Parlamenter sistem mi? Sistemi değiştirmek temel sorunlarımıza ne gibi yarar sağlayacak? Sahi, sistem değişimi kime kimlere yarayacak? Bizlerin yaşamımıza nasıl değip, dokunacak? Daha özgür, daha güvenli mi yaşayacağız?!…..

            “Yeni” denilen yıla, beynimizi koşullandırdıkları şekilde değil de, özgür irademizle düşünerek girelim istedim… Düşünceyi ve aklı üretirsek, sorunların üretilmesinin önüne de geçebiliriz… Ne dersiniz yanılıyor muyum?

——————————

(*)http://www.hurriyet.com.tr/universitelerde-secmeli-toplumsal-cinsiyet-dersi-onerisi-26299607

(**)http://yok.gov.tr/documents/10279/15107493/kadin_calistayi_ile_ilgili_genel_kurulda_alinan_karar_29_05_2015.pdf/cf9a4bbf-4e7c-4b93-a5f8-075fd385e950

 

Prof. Dr. Tülay Özüerman – Atatürk’e özür borçluyuz!…

Cumhuriyet’imizin 85. yılında sizi ilk adınıza atfen hazırlanan belgeselle andık…
Sizi orada insan “Mustafa” olarak anlatmışlar.
Meğer biz sizin insan yönünüzü bilmiyormuşuz.
Bizlere bıraktığınız tüm kurumlara insan yönünüz bulaşmamış sanki!..
Hepimiz sizi tartışıyoruz…
Bunun adını da buldular: “Müzakereci demokrasi” diyorlar.
Biz demokraside son zamanlarda bir hayli yol aldık (!)…
Ülkeyi var eden kurum ve kişileri tartışacak kadar özgür bir ülkeyiz artık.
Hatta göstermiş olduğunuz ilke ve hedeflerden vazgeçecek kadar özgürüz.
Biz artık sizin gösterdiğiniz yolda çağdaş uygarlık peşinde koşmuyoruz.
“Avrupalı” olmak uğruna sizinle var ettiklerimizi bir bir tüketiyoruz.
İslami değerlere, ya da bu değerlere tutunup tırmanmışlara tutunanlar yönetiyor ülkeyi.
Atatürkçüler vuruldular, öldürüldüler…
Şimdi tutuklanıyor, yargılanıyorlar…
Günümüzde Atatürkçüleri vurmanın yöntemleri çeşit çeşit…

* * *

Biz 85. yılda neleri yapamadığımızın hesabını yapmak yerine, tartışma başlıklarında boğulup, bizi birbirimize bağlayan değerlerin içini boşaltıyoruz.
Güzel insan, uygar insan, aydın insan, bilge insan Atatürk…
Bize bıraktığınız güzel ülkemiz giderek aydınlığını yitiriyor, yalnızlaştırılıyor.
İttifaklar bölme üzerine denklemlerle kuruluyor.
Ülkemizi bölmeye çalışanları Meclis’e taşırken,
“Misak-ı Milli içinde vatan bir bütündür” diyen sizi sorguluyoruz.
Ülkeyi yönetemeyenlerin zaafları yerine, ülkeyi var eden sizi tartışıyor, insan yönünüzden tutturarak size atfedilen zaaflarınızı konuşuyoruz.
Çünkü biz okumuyoruz…
Biz çocuklarımızı ve gençlerimizi de okutamıyoruz.
Binlerce kitap varken sizi yazan…
Duyduk ki; ilköğretim öğrencilerimizi akın akın “Mustafa” filmini izlemeye taşıyorlarmış…
Okuma yazma oranı ve eğitim düzeyi içler acısı bir ülkenin sizi kitaplardan okutmak yerine, kitapların satır aralarından seçilerek film karelerine sığıştırılanlardan öğretmeyi seçişimiz boşuna değil!..

* * *

Mustafa Kemal’i okumayı, anlamayı bıraktık, Can Dündar’ın “Mustafa”nı izlettiriyoruz…
25-64 yaş arası kadın nüfusumuzun % 77’sinin öğrenim düzeyi ilköğretim ve altında.
Bu nüfusun % 8’i yüksek öğrenim görebiliyor.
Erkeklerin % 67’sinin eğitim seviyesi ilköğretim ve altında.
Kadın-erkek 25-65 yaş aralığında orta öğretim eğitimi alanlar %18, yüksek öğrenim görenler % 10.
Girmek istediğimiz AB’de orta öğrenim görenlerin oranı % 45.
Avrupalı olmak isteyen Türkiye eğitimsizlik şampiyonu…
Ülke sorunlarını çözmek yerine, her geçen gün biraz daha çözülüyoruz.
Değerler çürütülüyor…
Çürüme kokuşmaya dönüşüyor; kötü kokular ülke sınırlarını aşmış, Almanya’ya ulaşmış…

* * *

Bana kimse Mustafa Kemal’e “Mustafa” dedirtmez diyordum önceki yazımda.
14 yaşındaki çocuk kızımızı tacizden sanık kişinin yazı yazdığı gazete bu sözümle yargılayıp, karalamaya kalkışmış.
Sürekli din propagandası yapan ve insanları hedef gösteren bir yayın organının yergisini önemsiyor değilim.
Düşündürücü olan; “Mustafa”yı sahipleniyor olmaları…
Mustafa Kemal’i ve Atatürk’ü sahiplenmeyenlerin, “Mustafa” sözcüğünden hoşnut olmaları…
Bugün sizin ilkelerinizin aydınlığında yaşıyor ve çağdaş Türkiye düşünüzü gerçekleştirmiş olabilirdik.
Biz başka bir Türkiye’de yaşadığımız için bugün “Mustafa”yı tartışıyoruz.
Üretmeyip, tartışan bir ülkeye nasıl dönüştüğümüzü sizin ilkelerinize ters düşenleri en üst makamlara taşıma becerimizle açıklayabiliriz.
Size özür borcumuz var.
Ben bunu üstlenerek, sizi kutsamakla suçlayanlara yeni manşetleri için malzeme vermiş oluyorum.
Bazılarının görmediği şu ki; biz sizin kişiliğinizde yalnız sizi değil, sizin mirasınızı, aklın ürünü olan yasalarımızı, ülkemizi öyle ya da böyle aydınlıkla tanıştıran insanca değerlerin ülkemize taşınmasında katkısı olan ve olacak herkeste öne çıkan insan aklını, insanı kutsamış oluyoruz.
Ülkeyi saran karanlık ve bu karanlığa tutunanların kirli perdesi kalktığında, Türkiye normale dönecek…
Aydınlık günler geri dönecek… çabamız sürüyor… hep sürecek!…

* * *

Sizi yalnız göstermişler “Mustafa” adlı filmde!
Öyle söylüyor izleyenler…
Güzel insan, uygar insan, aydın insan, bilge insan Atatürk…
Siz yalnız değilsiniz, bizde yaşıyorsunuz ve hep yaşayacaksınız.
Ve biz, biz milyonlarcayız.

Prof. Dr. Tülay Özüerman – Yazının tarihi: 2008
 

Prof. Dr. Tülay ÖZÜERMAN – İnsana haksızlık türlü türlü…

Hani belli günlere yığılır ya sorunlar; söyler, anarız, deşer, kanatırız yaraları, batar, acıtır,… geçer gideriz başka bir gün ve başka bir soruna… İnsan Hakları Günü’nde insanı anımsamak da böyle bir şey… Tek bir güne yığdığımız insan için biriktirdiklerimiz değil, insana dair tükettiklerimiz oluyor. Tam da insan hakları gününden bir gün önce, ders anlatırken bir öğrencinizin sizi, haberiniz olmadan kamera ile görüntülediğini görseniz ne yapardınız?!…

             Kim olduğunu deşifre etmeden, hangi amaçla çekiyor olduğunu sorgulayan konuşmamda, “…söylediklerimin tümünü yayımlarsanız  evet, ama amaç, bir kısmını alıp çarpıtarak yayımlamaksa…. diye başladığım konuşmamda, söylediklerim bilimin dışında değil, bunları ekranlarda da söyleyebilirim. Ancak ekranlar bizlere kapalı… İcazet alan kişiler ekranlarda boy gösterebiliyor ve sürekli beynimizi yıkıyorlar… Amaç bizleri itibarsızlaştırmak mı? İtibar varsa vardır… Kimse var olanı yok edemez, ayrıca, hiç kimse birilerini itibarsızlaştırarak kendisi itibarlı olamaz…” diyerek, yapılanın yanlışlığını anlatmaya çalıştım. Öğrencinin elinden ne kamerasını almaya, ne de bir idari işlem yapmaya kalkıştım; benim onurumu hedef alsa da, ben onu deşifre ederek onuru ile oynamayı kendime anlatamazdım. Üniversiteye gençlerle uğraşmaya değil, onları geleceğe hazırlamaya geldiğimizi hiç unutmadan yapıyoruz görevimizi. Ancak bu nasıl bir kuşatma ki, hepimizi bir şekilde kendi değerlerimizle sınarken, en çok değer verdiklerimizi bizlere karşı bir silaha dönüştürüyor?!.. Üstelik bu ilk sınavım değildi, öğrenciye karşı vermek zorunda bırakıldığım. Belki tüm anlattıklarımızdan, kitaplarda okuttuklarımızdan daha değerli, her türlü hücuma karşı insan kalmayı başarmak ve karşınızdakinin onurunu koruyarak bunu başarabilmek.  Onur yoksa insan yok… İnsanı yok ederek var edilen hangi rejim sürekli olabilir/olabildi ki?!…

           Hani o hamaset var ya, güzel sözlerle süslenen… Her konuda olduğu gibi, insan onurunu hiçe sayan tüm girişim ve görüntüleri örtebilecekmiş gibi, belli gününde hepsi yine en fazla hiçe sayanların dudaklarında yer buldu insan ve hakları…

           Kadına haksızlık karnesi daha kabarık bir ülkeyiz biz. Şiddet sadece fiziki değil. Üstelik psikolojik şiddetin etkileri fiziki olan kadar belirgin değil, ancak çok derin… Kadınları da kendi aralarında karşıtlaştırarak katmerleniyor kadına haksızlık. Cinayetler ve çocuk gelin konusuna hassasiyet yoğunlaşırken, her ikisinde de sayısal artışın çelişkisi üzerinde durup düşünmüyoruz…

           Rakama vurulduğunda tablo çok iç acıtıcı: İHD’nin açıklamasına göre 2015 yılında; “Bombalı saldırılar, faili meçhul cinayetler, çatışmalar, nefret cinayetleri, kadın cinayetleri, iş kazaları ve polis kurşunuyla toplam 2 bin 753 kişi yaşamını yitirmiş”…

          Türkiye’de tüm toplumu memnun edici bir dizi çabanın başlatılacağının “müjdelerinin” verildiği şu süreçte, tam da insan hakları haftasında, özgürlüklerimizin elimizden alındığı, güvenlik kaygımızın katlanarak arttığı, hukuk zemininin giderek kaypaklaşıp, iktidar odaklı yasalarla adaletten uzaklaşıldığı bir süreçte, insanı ve insanı yüceltmeyi değil de, insana haksızlıkları konuşur buluyoruz kendimizi.

          İdealizm, “yeni” denilen Türkiye’de öznel çıkarların gerisine itilmiş olsa da; biz eski denilen Türkiye’nin sevdalıları için hala bir tutku. Kendi özgür iradelerimizin bir şekilde tutsak edilmesine izin vererek, gençlerimize özgür iradeli bireyler olarak yetişmelerini telkin etmemiz hiç inandırıcı olmaz. “Özgür irade” üniversitede var edilemeyecekse nerede var edilebilecek? Bilimi yok ederek aklı, aklı yok ederek insanı yok etmiş olmaz mıyız?

          “Biri bizi gözetliyor” programları ile alıştırarak başlattıkları gözetleme eyleminin ötesine, şimdi sadece gözetlemekle yetinmeyip, komutlar vererek robotlaştırıp, kontrol altında tutmayı telkin eden TV programının benzerini, komut verdikleri bir öğrenci ile sınıflara kadar taşıyorlar.  “Yeni” denilen ve anayasal statü ile sağlamlaştırılmaya çalışılan Türkiye’nin, demokrasi ve insan hakları ile yakın uzak ilişkisi olmayacağını iliklerimize kadar hissettiren bir süreçten geçerken, giderek zorlaşsa da, insan kalmayı başarmamız gerekiyor. Hepimiz sınavdayız aslında… Tüm değerlerimizle, ama öncelikle insan olma, insan kalma mücadelemizle…

           “Özlemlediğimiz Türkiye, bizi biz yapan değerleri terk ederek, bugün telkin edilenlerin etrafında toplaşıp robotlaştırıldığımız bir Türkiye değil…..” diyorsanız, işiniz zor. Bakalım daha kaç sınavdan geçmek zorunda bırakılacağız?!… Düşüncenin tutuklu olmaktan çıkıp, vurulmaya başlandığı açık hava hapishanesine döndürülen canım ülkemizde!…

Prof. Dr. Tülay ÖZÜERMAN – İtidal ve Akıl!…

Rusya ile Türkiye’yi karşı karşıya getiren ve giderek tırmandırılan uçak krizi, acaba sadece Türkiye ile Rusya arasında bir sorun mu?

          Yeniden üretilmeye çalışılan “soğuk savaş” söylemi bu süreci açıklar mı?…. örter mi?!…

           Bölgede, uzun süredir ABD ve AB eksenli oynanan oyun, “Türkiye üzerinden” yürütülürken, “Türkiye ile” biçimini alınca, Türkiye’nin itildiği yalnızlığın, Rusya’nın da eklendiği bir boyuta taşınması, bu oyunu kuranların ve oyuna dahil edilenlerin çıkarlarına hizmet ederken, Türkiye’yi giderek daralan bir kıskaca almış olmuyor mu?

           Rusya’nın tutumunun, ABD ve yandaşlarının politikalarına onların yöntemi ile yanıtı olarak düşünülmesi Türkiye’nin bundan böyle izleyeceği stratejiler açısından faydası daha fazla olmaz mı?

           Karşılıklı misillemeler ile sürecin tırmandırılması yerine, bölgedeki aktörler ve onların rolleri ile uzun erimli beklentileri üzerine odaklanan bir dış politika perspektifi; Türkiye’nin  -“değerli” tanımıyla içselleştirerek benimsediği-  yalnızlığa iyice  itilerek, buradan elde edeceklerinin hesaplarını yapanların planlarını bozmaz mı?

         Müttefiklerin(!) destek veriyor gibi, kenarda duruşla, AB politikaları üzerinden, Türkiye’ye yanaşıyormuş gibi yaparak, özellikle kendi içlerine almak istemedikleri mülteci sorununu Türkiye’ye ihale ettiklerini; AB’ne vize kolaylığı üzerinden yakınlaştığımız izlenimi ile örtmek gerçekten mümkün mü? Çıkarları kadar yakın, alabildikleri kadar dost olduklarını göremiyor olabilir miyiz gerçekten?!..

          Putin’e kendi ülkesinin çıkarlarını kolladığı için karşı olmak ve onu yerden yere vurmak, bizim çıkarlarımızı kolladığımızın değil, öfke ve kızgınlığın, aklın değil, duyguların dışa vurumu olduğu gibi, AB konusunda gerçeği dile getiren  Sarkozy’nin, “Türkleri kandırmak ve AB’ye katılabileceklerine inanmalarına izin vermek hata. Türkiye ile sıkı ilişkilere sahip olmalıyız, ortak çıkarlarımız var. Ama Türkiye AB üyesi olmamalı” sözleri üzerinden Sarkozy’ye verip veriştirmek yerine, üzerinde düşünmek daha akılcı değil mi? Bu sözler zaten öteden beri AB’nin uyguladığı ve uygulamaya devam ettiği politikanın özeti değil mi?!..

          Uçak krizi sonrasındaki çekimser  ABD ve AB politikalarının, Putin Rusya’sının politikaları ile düşümdeştiği noktanın “zayıf ve yalnız bırakılan bir Türkiye” olduğunu düşünmek safdillik mi olur?

           Rusya’nın Türkiye üzerinden ve Türkiye ile dünyaya vermek istediği bir mesaj yok mu? G-20’ye damgasını vuran Putin’in şu çıkışı değil miydi: G20 üyeleri arasında IŞİD’e destek verenler var”.

         Aleni suçlamanın ardından yaşandı uçak krizi. Ve ardından Paris’te gerçekleştirilen, İklim Değişikliği Zirvesi’nde fotoğrafta Putin yoktu!…

         Sorun Türkiye ile Rusya ile sınırlı  değil; sorun, büyüklerin oyununda  Türkiye’nin Ortadoğu bataklığına iyice çekilmesi… Ve de, Türkiye üzerinden yürütülen ABD ve AB siyasetinin, “Türkiye ile” biçimine evrilmesi. Fotoğrafın merkezine Türkiye’nin taşınmış olması, dış politikada bir başarının değil, uzun erimli stratejilerin olmadığı ve itilip, çekilebilen bir noktaya yerleştirildiğimizdir. Görünürde kendi başına hareket ediyormuş gibi ama gerçekte hareket kabiliyeti her geçen gün daha sınırlanan bir pozisyonda ve mizansende en riskli rolleri üstlenen ülke Türkiye!…

          Putin, bundan böyle bölgede atılacak adımlarda Rusya’nın da dikkate alınması gerektiği mesajlarını vermek için her yolu deniyor. Bunun soğuk savaşla hiç ilgisi yok. Sular geriye akmaz. Bugünü, devam edegelen sürecin mantığı ve ilişkileri içinde okuyup değerlendirmek gerekiyor. Başka deyişle Türkiye, etrafında giderek daralan çemberi görerek hareket etmek zorunda. AB’nin lastik top gibi, bir iterek bir çekerek yürüttüğü politikasının en çok AB’ne yaradığı ve son vize hamlesinin de Sarkozy’nin özetlediği biçim içinden okunması; Türkiye’de çıkarlarımızı kollayan bir siyaset var algısının yaratılmasının artık kolay olmadığı, bu oyunun defalarca sahneye konulduğu gerçeğinin, kamuoyunun yanıltılmasının önünde engel olduğu açıktır. Bir süre  sonra, yetkili birilerinin çıkıp yine “kandırıldık” demesine gerek kalmaması için, Sarkozy; “kandırılıyorsunuz” uyarısını yapıyor.

           Bu uyarıya mı kulak vereceğiz, yoksa hep yaptığımız gibi, söyleyen kişiyi karalayarak mı geçiştireceğiz?

           Türkiye çok zaman ve zemin kaybetti, bundan sonrası için itidalli ve akılcı politikalar üretmek zorunda. Dış politikayı da, iç politika gibi hamasetle yürütebiliriz düşünce ve gayretlerinin, -yine iç politikadaki gibi dış politikada da, kafa tutan, kafa atan biçim aldıkça- Türkiye’yi yeni çıkmazlara sürüklediğini görebiliyoruz. Bundan böyle, ilişkilerin tırmandırılması yerine, itidal ile hareket edilmesi, dost ve müttefik bildiklerimizin kritik süreçlerdeki çekinik tutumlarının doğru tahlil edilmesi, Türkiye’nin çıkarlarını kollayan bir politika temeli oluşturmak için şarttır.

          Rus halkının krizle nelerden mahrum kalacağı bizim değil, Putin’in sorunu. Sorun sürerse, Türkiye’nin neler kaybedeceği, sadece karşılıklı yaptırımlarla sınırlı değil, bölge politikası ve bölgesel, küresel ilişkilerin alacağı biçim ve Türkiye’ye yeni fotoğrafta verilecek yer ve rol ile  ilgili; küçük nokta atışlarına dikkatimiz çekilerek büyük resimdeki yerimizi göremez oluşumuzdan söz etmekteyim.

Önemli bir anımsatma: Hani biz çileye alışıkmışız ya!… Hiçbir toplum, yöneticilerini, kendilerine çile çekmeyi reva görmesi için seçmez. Yöneticilerin görevi, toplumun refahını sağlamak ve sürdürmektir. Tansu Çiller kendisi söylemişti: “Kemer sıkma politikalarını nasıl uyguluyorsunuz?” diye sormuşlar; “Türk halkı vefakardır, cefakardır….” yanıtını vermiş… Hala kemer sıkıyoruz… cefa sürüyor… Vefamız, evet o da var; ama gelip geçici yöneticilere değil, adeta açık hapishaneye dönmüş ülkemizde hala biraz olsun soluk alabileceğimiz hava deliği kalmışsa, bunu getirdiği kurumlarla sağlayan Atatürk’ümüzedir.

          Çileyi iyi tanıyoruz; refahı, özgürlüğü, adaleti, sosyal barışı, ötekileştirilmeden yönetilmeyi, huzuru, yarınlara umutla ve güvenle bakmayı……… Ne zaman tanıyacağız?

Prof. Dr. Tülay ÖZÜERMAN – Basın özgür değil, çünkü…….

“Öyle bırakmam onu… Haberi yapan bedelini ağır ödeyecek…” Bu sözler 31 Mayıs tarihinde söylenmişti… Can Dündar’ın MİT Tırları hakkındaki haberine en tepe yorum buydu. Öyle bırakılmadı da!…  Türkiye, gazetecilerini yine tutukladı.

             Bu söylem sonrasında aradaki sürece  Türkiye iki seçim sığdırdı… 7 Haziran, muhalefeti güçlendiriyor gibiydi; aslında yeni bir kıskaç içine alındıkları, 1 Kasım’da % 49’a dayandırılan “milli irade”den alınan cesaretle yeni bir baskı dalgasına giren  Türkiye ile görünür oldu…

             Başka seçenek yok… “ya başkanlık, ya başkanlık” telkinleri çoğaltılırken, “Bir kişinin her dediği olur” anlayışı, hükümet kuruluşundan, yargıya kadar her alanda etkinleştirilerek görünürleştiriliyor. Başkanlık hevesi giderek artıyor ve kıskaç giderek daraltılıyor.

            23 Nisan 2006’da 21 yaşındaki İmam Hatipli bıyıkları terlemiş çocuk Meclis başkanlığına oturtulduğunda, o dönemin Meclis Başkanlığı koltuğundaki Bülent Arınç; “Laiklik yeniden tanımlanmalıdır” demişti. Şimdi Başkanlık isteyen, O dönemde AKP genel başkanıydı, hemen ertesinde; “Merak etmeyin, acele etmeyin, sizin söyledikleriniz doğru, katılıyorum; ben de onu yapmak istiyorum. Ama sen acele ediyorsun. Masayı devirme, bekle 15 yıl sonra herkes aynı şeyi isteyecek. Oraya getireceğiz.” demişti… Son iki kabinede yer bulan iki kadından biri türbanlı. Özellikle Aileden sorumlu olmak için türban tercih nedeni… 15 yıl beklemeye gerek kalmadı… 10 yıl yetti…

           Burada bir sorunun yanıtı önemli!… Bu sözü veren parti başkanı, 15 yıl sonra Türkiye’yi nereye getireceğini, nereden biliyordu?

           Şimdi 2023 hesapları yapılıyor!… Tek parti, tek adam, tek tipçi düşünce… Demokrasiden giderek uzaklaştırılıyoruz ve buna “milli irade” böyle istiyor deniliyor. Milli iradeye nasıl ipotek konulduğunun analizini yapabilecek iki güç var. Biri üniversiteler, diğeri basın… İkisi de baskı altında… Seçimler oldu bitti havasında ve muhalefetin görünürlüğü ve duyulurluğunun azaltıldığı ortamlarda yapılıyorken, yeni anayasanın dayatılacağı ve buna da “milli irade” denileceği açık değil mi?…

           Türkiye, askeri darbe süreçlerinden yakınırken, o süreçleri arar duruma, Meclis aracılığı ve halkın iradesi (denilerek) üzerinden kurulan vesayet düzeninin kalıcılaştırılması ile getiriliyor. Muhalefetin parantez içinde hareket edebildiği özgür olmayan bir ortamda yapılacak anayasa ile kurulacak sistem kalıcı olamaz. Ancak ne ki, önceki sistem (parlamentarizm) yıkılmış olur. Başkanlık siteminin fiili biçiminin yarattığı tahribata bakınca, yasa ile şekillenecek biçiminden ürkmemek elde mi?

          Tarih boyunca insanlık, tek kişinin keyfi yönetimini sınırlandırmak için mücadele edip, bedel ödemişken, günümüzde, özgürlükler yerine tek adam tercihi yapmanın telkin edilişine karşı etkin bir irade ortaya koyamıyor olmak, günümüz insanlığının ayıbı.   

          18. yüzyılın başında doğan ve demokrasilerde tehlikenin yönetilenlerden çok yöneticilerden geldiğini savunan Alexis de Tocqueville; “Her şeyi yapabilme gücünü nasıl kendi eşitim birine vermeyi ret ediyorsam, bu gücü bir grup insana da veremem.”  diyordu. “Onu, sağladığı yararlardan çok engellediği kötülükler açısından uygun buluyorum.” diyerek önemine işaret ettiği basını çoğunluk baskısını önleme yollarından olarak görüyordu. Gelin görün ki; 21. Yüzyıldayız ve  basın, baskı altında tutularak, toplum üzerindeki “baskıyı meşrulaştırma”  işlevini görmek zorunda bırakılıyor. Bunca bilgi, deneyim, akıl, üniversite, bilim insanı, hukukçu,…. siyasetle esir alınabiliyor…

             Cumhuriyet Gazetesi, operasyonel sürecin mağdurların biri. Merhum İlhan Selçuk’a yapılanları fazla uzak değil… Uzun bir süre, “Tehlikenin Farkında mısınız?” sorusunu soran gazetede süreç devam ediyor. Anlaşılıyor ki, bu da bir yere not edilmiş. Taraf olmayanların bertaraf edilişi, hukuk yok edilip, yasa ile keyfiliğin yolu açıldıkça süreceğe benziyor. Korku, göz dağı, baskı, “başkanlık” adı verilmek istenen  yeni rejimin ayak sesleri… Süreç, “muhalefete tahammülsüzlük” üzerine kurulu. Ya da muhalefete ayar vermek, muhalefeti şekillendirmek, etkisizleştirmek, edilgenleştirmek… üzerine kurulu… Buna karşı birleşmesi gerekenler kendi içinde çatırdamaya devam ederken, iktidarın yaptıkları yerine, adeta “cambaza bak” tekniği ile sürekli muhalefet üzerine konuşuluyor/konuşturuluyoruz. Başka deyişle; işlevini göremez hale getirilen muhalefet fren olamayınca, iktidardan daha fazla konuşuluyor…  Ve frensiz iktidar hızlı yol alırken, yol kazalarının sayısı katlanıyor. Adalet duygularımızı zedeleyen olgulara yenileri eklenirken, hukuk hepimiz için, hatta kendisini tek olarak meşrulaştırmak isteyenler için de gerekli diyerek adaletin peşine düşmeliyiz. Yasalara bakarak, adalet var düşüncesine saplanmamalıyız: “Yasa, hukuk demek değildir; hukuk yasa ile yok edilebilir.”

Sözün özü: Basın özgür değil, çünkü adalet yok… Çanları durmamacasına çalmamız gerekiyor, malum hikayede(*) olduğu gibi….. Giderek yalnızlaştırılan ülkemizin, yalnızlaşan yurttaşları olmamak için… Haksız tutukluluklara, “yalnız değilsin” demekte yeterince geç kalmadık mı?

—————————–

(*) “Çok eski yıllarda krallıkla yönetilen bir ülkede hukuk ve hâkimler de varmış. Törelere göre, bir yurttaş öldüğünde, kent merkezindeki çan bir kez çalınır, uzun uzun yankılanırmış. Eşraftan birisi ölünce iki kez, devlet adamı ölünce üç kez çalınırmış. Ya kral?.. Kral öldüğünde çan dört kez çalınırmış. Gel zaman, git zaman, kentte bir olay olmuş ve mahkemeye intikal etmiş. Davanın sanığı olarak mahkemeye çıkarılan kişinin masumiyetini tüm yurttaşlar biliyorlarmış. Bir formalite olarak görülen ve beraat beklenen davadan sürpriz bir karar çıkmış ve sanık para cezasına mahkûm olmuş. Hâkim sanığa ‘Bir diyeceğin var mı?..’ diye sormuş. Sanık ‘Hayır’ demiş. Mahkeme sona ermiş, beyinlerindeki kaygı ile dinleyiciler dağılmış. Kısa bir süre sonra dev çanın sesi duyulmuş. ‘Acaba kim öldü?’ Çan bir kez daha çalmış: ‘Eşraftan biri öldü.’ Kent çan sesi ile bir kez daha inlemiş: ‘Devlet adamı öldü, acaba kim?..’ Çan bir kez daha çalmış, yeri göğü inleterek… Herkeste bir feryat: ‘Eyvah!.. Kralımız öldü!..’ Ancak törede görülmemiş şekilde çan, beş, altı kez çalınmış, yer gök inlemiş ve sesler kesilmiş. Herkes bunun ne anlama geldiğini öğrenmek için çan görevlisine koşmuş. Çanı, haksız yere mahkûm edilen adam çalmaktaymış. Sormuşlar: ‘Çanı defalarca çalmak ne demek? Kraldan daha büyük birisi mi öldü?’ Yanıt şaşırtıcı ve anlamlıdır: Evet, adalet öldü!..’ ”

Prof. Dr. Tülay ÖZÜERMAN – Operasyonel süreç, aktörler ve rolleri

Türkiye’de bir süredir, iktidar olan parti üzerinden fiilen yürütülen “tek adam rejimi”nin alt yapısı oluşturulurken, bu konuda ısrarlı olan, “Gazi Mustafa Kemal’in uygulamalarında başkanlık rejimi vardır” dedi. Buna itiraz için siyaset bilimci ve hukuk bilgini olmak gerekmiyor. Ülkenin kuruluş koşullarının ortaya çıkardığı gücünü tek adamdan alan yönetimin  dayanağı, “kuvvetler birliği” esasına dayanan “Parlamenter Rejim”dir.

Bugün tüm zorlamalara karşın devlet yapısını ayakta tutan köklü bir kurumdur parlamentarizm. Ulusun iradesinin Meclis’te toplanıp belirmesi, 1921 Anayasası’nın ruhu ve işlevinin özetidir. Bu anayasanın getirdiği “meclis hükümeti” sistemini terk etmeden parlamenter sistemin özellikleri ile ikili bir yapıya sahip olan 1924 Anayasası, ne tam anlamı ile meclis hükümeti sistemi, ne de tam anlamı ile parlamenter sistem, ikisinin arasında bir rejim getirmiştir.

Atatürk’ün, egemenliğin kaynağını dönüştürmesi, Osmanlı hanedanlığı ile ulusu tanrısal yetkilerle donatıldığı savı ile yöneten tek kişinin irade ve buyruğundan kurtarması ve egemenliğin tek sahibi yapması sayesinde bugünkü Batılı ülkelerin kurumlarına sahibiz. Bu kurumları Batılı örneklerinde olduğu gibi, demokrasi ve özgürlükleri işletecek şekilde kullanamayışımız; bunun önüne engeller koyan, hala tekçi yönetimlerde ısrarlı olan ve keyfiliği, hukuki olana; sınırlamayı, sınırlanmaya tercih eden anlayışları durduracak  bir toplumsal gücü hala oluşturamayışımız nedeniyledir.

Cumhuriyet’in Atatürk’ün özlemi olan içeriğine kavuşması ve demokrasinin işlerlik kazanmasının ulusun iradesinin özgür olması ile mümkün olacağını biliyoruz. Ne ki, siyasette var olmanın yolu, özgürlüklerden çok, özgürlüklerin kısıtlanmasından, parlamentoda var olmanın yolu, partilerin önde gelenlerinin istekleri doğrultusunda tutum ve davranış almaktan geçiyor. Bugün tam da hükümet kurulurken, hükümetin bile özgürce kurulamayacağı, tek parti iktidarı süreçlerine sığınılarak anlatılmaya çalışılıyorsa, demokrasi ve özgürlükler adına kaygıların katlanması gerekmiyor mu?

Gazi Mustafa Kemal Atatürk şöyle diyordu; “Cumhuriyet ahlâkî fazilete dayanan bir idaredir. Cumhuriyet fazilettir. Sultanlık korku ve tehdide dayanan bir idaredir. Cumhuriyet idaresi faziletli ve namuslu insanlar yetiştirir…. Sultanlık, korkuya ve tehdide dayandığı için korkak, alçak, sefil ve rezil insanlar yetiştirir. Aradaki fark bunlardan ibarettir.”…. “Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir.  İcra kuvveti, teşriî selahiyeti milletin yegane mümessili olan Mecliste tecelli etmiş ve toplanmıştır.  Bu iki kelimeyi bir kelime  İle  özetlemek  mümkündür: Cumhuriyet“…. “Cumhuriyet rejimi demek demokrasi sistemi ile devlet şekli demektir. Biz Cumhuriyeti kurduk, Cumhuriyet 10 yaşını doldururken demokrasinin bütün icaplarını sırası geldikçe koymalıdır”…

Hala demokrasinin icaplarını yerine getirememiş olmamız bizim sorumluluğumuz. Bugün Meclisi oluşturanların iradesinin miletten (kendilerini seçmek zorunda bırakılan seçmenlerden mi, kendilerini listelere yerleştirerek seçtirenlerden mi?) yana olabileceğini düşünmüyorsak, böyle bir Meclis’in hazırlayacağı anayasanın özgürlükleri getirmeyeceğini de biliyoruz demektir.

Türkiye’de siyasetin kurgusunun içine sıkıştırıldığı parantez deşifre edilip, kaldırılmadan değiştiremeyeceğimizin de bilincindeyiz. Bizlerin söylemleri ve öngörülerini dikkate almayanlar için, G-20 zirvesine damgasını vuran Putin’in: “IŞİD’e 40 ülkeden finansal destek sağlandığı, bunların içinde G-20 ülkelerinin de olduğu” iddiası ve Alman ana muhalefet partisi Sol Parti’nin,  parti meclis grubu başkanı Sahra Wagenknecht’in genel kurulda yaptığı konuşması ip ucu olabilir:   “Mültecilerden bahsedip, savaşları, insansız hava aracı terörünü ve silah ticaretini es geçmek olmaz”.  Wagenknecht,  iltica hareketlerine öncelikle Batılı ülkelerin politikalarının yol açtığını ve iltica hakkını sınırlamakla, kota uygulamakla ve tel örgüler çekmekle iltica sorununun çözülemeyeceğini söyleyerek şu tespiti yapmış:  “ABD ve Avrupalı müttefiklerinin “insani müdahale” kisvesi altında başlattıkları savaşlar Afganistan ve Irak’ı harap etmiş, IŞİD ve Taliban gibi örgütlenmelerin ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır. Suriye’deki iç savaşın üzerine de körükle gidilmiştir.” Batı’nın Ortadoğu politikası değişmeden mülteci krizinin sona ermeyeceğini savunurken, haklı değil mi?

           Bir diğer ip ucu; Suriye’nin kuzey sınırının 75 kilometresinin kapalı olduğunu belirten, ABD Dışişleri Bakanı Kerry’nin sözleri; “kalan 98 kilometrenin de kapatılması için Türklerle operasyon yapacağız” diyerek, (Türkiye ile /Türkiye üzerinden/Türkiye’ye…. Nasıl yorumlarsanız!…) operasyon yapacaklarını söylemiş…Eklemiş: (IŞİD’e karşı) “Bu mücadele Irak ve Türkiye üzerinden yüzlerce milyon dolar kazandıkları petrol kaçakçılıklarını engelleyene kadar devam edecek” demiş… Gelinde Clinton’un Türkiye’de iş adamlarına seslenirken söylediği; “Türkiye 21. Yüzyıla şekil verecek ülkedir” sözünü anımsamayın… İş adamlarımız alkışlamıştı; bizim yorumumuz; “21. Yüzyıla Türkiye üzerinden ve Türkiye ile şekil vereceğiz diyecek hali yoktu ya!…” olmuştu… ABD ile tespitimiz de; “güvenliği ben oluştururum, ya da bozarım… mesajını vererek hepimizi güven(lik)siz bir ortama sürüklediği idi… Bu plan yürüyor… Türkiye ile ve Türkiye üzerinden… Türkiye ile dolayarak ve Türkiye’yi dolayarak…

Ülkemizdeki aktörlerin rollerini de bu kıskaçtan okumak gerekiyor. Laikliğe meydan okumayla başlayan  “açılım süreci”,  24 yıl önce millete meydan okuyanı yeniden Meclis’e taşıyıp, millete meydan okutmakla kalmayıp, milleti ona maaş ödemeye mahkum ediyor… Devleti, anayasayı, yasaları, kurumları, milleti hiçe sayarak sadece “Türkiyeliyim” dedirten süreç kime hizmet ediyor, yukarıdan aşağıya, aşağıdan yukarıya okuyarak bulmacayı çözebiliriz aslında… Ülkemizde aktörleştirilenleri ve rollerini sadece kendi içimizden değil, uluslararası sistemin aldığı yeni biçim ve başat ülkelerin hedefleri üzerinden okumamız gereğinden söz ediyorum.

Ve… Millet, seçemez hale getirilir, seçtirilirse… Seçilenin adı, milleti de yok saydığı için vekil olur… Ama kimin vekili olur?!… Sürecin aktörlerini ve uzantılarını düşünmekte geç kalmadık mı? Hele bu tepkisizliğimiz… Bu anlatılır ve anlaşılır gibi değil!… Normalleşme dedikleri bu olsa gerek… Normalin dışına çıkılışa ses çıkaramaz hale getirilmek?!… Normali savunanları oyun dışı bırakıp, anormalmiş gibi göstermeye çalışmak… Neden Fransa’nın 11 Eylül’ü üzerine yazmadığımı soranlara, aslında yazdım, satırları okursanız, bulacaksınız… diyerek noktalamış olayım.

Prof. Dr. Tülay ÖZÜERMAN – 77 Yıl sonra… hala önde… hala lider!…

Saat 9’u 5 geçiyordu. Siren ve korna sesleri ile tüm yurttaşlar saygı duruşuna geçtiler… Otomobillerini durduranlar, durdurmakla yetinmeyip araçlarından çıkarak saygı duruşunda bulunanlar, işlerini bırakan inşaat, belediye işçilerinin, esnafın görüntüleri… akın akın Anıtkabir ve Dolmabahçe Sarayı’nı dolduran yurttaşlar… “Bu ne güzel bir ulus” dedirtecek her şey vardı o dakikalar ve izleyen saatlerde… Vefatından sonra 77 yıl geçtikten sonra bile hala ulusunun saygı ve sevgisi ile yaşatılan ve öncü vasfını koruyan bir lider Atatürk… Birlik beraberlik önüne yığılan tüm barikatlara karşın duygu ve düşüncede birlikteliğimize aracı olup, kuruluşunda öncülük ettiği ulusu devlet ile bütünleştirebiliyor.

                Atatürk’ün birleştirdiği ulusu ayıran siyasetin aksine; hiç kimse, kimseyi zorlamadı, kornalara basın, saygı duruşuna geçin demedi, kendiliğinden sahip çıktı ulus Atasına…Araçlara bindirilerek, binmeleri için çeşitli yöntemlerle ikna edilerek yürütülen siyasetin miting alanlarını doldurmak için girdiği onca zahmeti düşününce, ne kadar önemli kendiliğinden akın akın tören alanlarına koşan insan kalabalıkları. Özgür bir ulus düşlemişti: “aklı hür, vicdanı hür bir ulus”… Üzerindeki tüm baskılara karşın ulus bu dileğini hala O’nun manevi şahsında gösterebiliyorsa; ulusu suçlamak yerine, ulusun aklı ve vicdanı üzerinde ipotek koyarak kendine yer açan, yer bulan siyaseti izleyenleri sorumlu tutmak gerekmiyor mu?!…

               Ülkemizde siyaset özgür iradeleri eriterek yürütülürken; Atatürk, vefatından sonra geçen 77 yıl sonra bile ulusun özgür iradesini çalıştırabiliyor. Türkiye’yi kilitlendiği açmazdan çıkaracak en önemli kıstas bu. Korku ikliminde her gün biraz daha uzaklaştırıldığımız özgürlükler, giderek yok olan adalet duygumuz, siyasetçi ile giderek açılan mesafe… ve hala iradesini çalıştırabilen ve bunu borçlu olduğu liderine şükran duygusunu  gösteren bir ulus!…

               Katılımı sadece sandıkla özdeşleştiren ve iradelerin üzerinde kurulan çapraz baskılarla oluşturulan “milli irade”ye dayandırılan hamasete karşın,  yüreklerde sevgi ve saygı ile taht kurmuş bir lidere ve özgür iradeye özlemi anlatıyor 10 Kasım…

               Bugün en çok gereksinim duyduğumuz birliktelik için, yakın tarihimiz, kurtuluş ve kuruluş öykümüz en güçlü bağımız. Devlet olmamızın yolunu açan, kuruluşun öncüsü CHP’nin bu tabloyu çok iyi değerlendirmesi gerekiyor. Yaratılan çatlaktan akıtılan ayrışıma doğru sürüklenmek yerine, korku ikliminden ülkeyi çıkaracak bir güce, direnç için dayanağa gereksinim var. CHP, sürüklenmeye direnmeyi konuşmakla başlamalı.

              Bazı yazarlar, kolaycılığı seçerek, “CHP üzerindeki dinsiz parti yaftasını atmalı” önermesi ile  “dinsiz” yaftasını bir de kendileri yapıştırarak, partiyi din üzerine açıklamalar yapmaya, dolayısı ile siyasete dini alet etmeye davet etmek yerine; neden Atatürk’ün laiklik anlayışının asıl şu süreçte ne kadar önemli olduğunu anlatmayı seçmezler?

              Dini siyasete alet etmemek, vicdanları özgür bırakmak olması gerekendir…

              Atatürk’ün yapmaya çalıştığı budur.

              Laiklik dine karşı olmak demek değildir. Dinsizlik değildir.

              İnananların inançlarını özgürce yaşamaları için bir güvencedir laik devlet.  İnananların belli kalıplar içine alınmasının ve iradelerin tek tipleştirilerek kontrol edilmesinin önünde bir engeldir.

               CHP’yi dinsiz yaftası ile din alanına çekmeye çalışan ve din üzerinden yürütülen siyaseti sorgulamak yerine, algıyı pekiştirerek, partinin itildiği yerden çıkışını “din” üzerinden yürüyerek yapmasını telkin edenlerin de, kendilerini laik diye tanımlayan kesimden gelişi bir başka paradoks!..

               CHP’nin lider arayışına gereksinim yoktur. Lideri, hala ulusu birleştiren Atatürk’tür… Şimdi asıl olan, Atatürk’ün “hür akıl ve vicdan” özlemini yaşama geçirmeyi, ulusun yaşam biçimine dönüştürecek bir parti yönetimini iş başına getirebilmektir. Atatürk ve dönemini eleştirmesi telkin edilen sürecin ve aktörlerinin etkisi ile değil, partisinin dayandığı felsefeyi özümseyerek, parti tabanından gelen sese kulak veren; ayrıştırıcı, din eksenli, etnik kimlik eksenli dayatmalara direnç göstererek ulusu yeniden bütünleştirerek kucaklayacak bir siyaseti izleyecek yönetim kadrolarının oluşturulması çok mu zordur istenirse?!.. Bu istekliliği gösterecek bir parti yönetimi, ülkede giderek yerleşen korku siyasetinin dağıtılması için hazır olan kitleyi harekete geçirebilecektir.

            Ulus üzerine düşeni yaptı. Atasının yolunda olduğunu, tüm baskı ve sindirme politikalarına karşın, özgür iradesini çalıştırabildiğini gösterdi. Siyasetin mıhladığı yerde olmak istemediğini anlattı. Sıra muhalefetin mıhlandığı yerden çıkmasında!… CHP etrafında yapılan yönetimsel tartışmalara, “yafta” diyerek yaftalayanlar ve toplumu şuna oy verdi, buna verdi diyerek eleştirme hafifliğinde bulunanların söylemlerine bakarak değil; sevgi, saygı, minnet, şükran gibi güzel özelliklerini hala yitirmeyen ulusa bakarak katkı koyma zamanı şimdi…

              Atatürk, vefatından sonra hala önde, hala lider!… CHP’nin öncülüğünün önündeki engelleri konuşmak için fırsat olmalı yapılacak olan kurultay… Sonrasında günlerce süren toplantılar yapılmalı… Hiç kimse dışlanmadan!…

             Burada; siyasette birilerinin ayağına basarak, onları göndermeyi iş edinen ve sıkılmadan, gönderdiğini zannettiğine, “uğurlar olsun…” diyerek çapını/çapsızlığını gösteren ve bu şekilde, azaltarak partide yer sahibi olanların (rüzgara göre yön alan ve partili olamayan ekipçilerin) verdiği hasarı giderebilmek için, eski yeni demeden tüm kadroların katılacağı bir beyin fırtınasından söz ediyorum.

            Şimdiki Başkan Kemal Kılıçdaroğlu, Atatürk ve ilkelerinden partiyi uzaklaştıran yönetimin mimarı olarak anılmayı istemiyorsa, bu sürecin önünü açmalı, partinin Atatürk ve ilkelerine bağlı olduğu için dışlanan kadrolarına “uğurlar olsun..” deme cüretini gösterenlerle partinin mıhlandığı yerden çıkamayacağını, şimdiki yapının ve kendisinin tutumunun ülkenin çıkmak istediği siyasete  toplumu mahkum etmekten başka bir işlevi olmadığını, “varmış gibi” (parlamentoya sıkışmış göstermelik) bir muhalefetin, doğurduğu vahim sonuçları göz ardı etmemeli, dıştan gelen telkinler yerine, partinin içinden, dipten, yok edilmeye çalışılan tabandan gelen eleştirilere kulak vermelidir.

            Atatürk’ün özlemini duyduğu “Aklı ve vicdanı hür” bir ulus için tek eksiğimiz bunu yaşamımızda sürekli kılacak siyasal irade!… 

Prof. Dr. Tülay ÖZÜERMAN – İllüzyon

Akıl sınırlarımızın zorlandığı süreci daha iyi açıklayacak başka kelime var mı?

Sandık sonucu analizi yaparken, yeniden iktidara tek başına gelen partinin aldığı oy oranını haklı çıkarmak için kırk dereden su getirenlere bakınca, sandığın tek parti  iktidarını meşru kılmak için tek başına yeterli bulunmadığı anlaşılıyor. Sonuç üzerinden meşruluk yaratma çabası AKP’nin kaderi haline geldi adeta…

Algımız üzerindeki baskıdan sıyrılıp, fotoğrafın tümüne bakınca, nereden gelip, nereye sürüklendiğimizi ve sandıktan çıkan sonucun aslında sürpriz olmadığını daha  net görebiliriz.  Daha önce defalarca yazdığımızı yineleyeceğim;  “seçimle yerleşiyorlar”… diyordum.  Bunu düzeltmeliyim; “sandıkla yerleştiler/yerleşiyorlar”…

Seçim, yani “tercih hakkı”,  iktidarın değişme olasılığının olduğu rejimlerde var.  Türkiye’de ayar verilmiş (operasyonlarla zayıflatılan) muhalefet ve baskı altındaki medya ile özgürlüklerin askıda olduğu bir iklimde kuruluyor sandıklar.

Sürekli iki koldan (Başbakanlık ve Cumhurbaşkanlığı) iktidar lehine dolaylı ve dolaysız propaganda yapılırken, TV’lerde sürekli iki yüzün konuşmalarını kesintisiz, muhalefetin sesinin ise nokta atışı yapılan kesitlerle aktarıldığı eşit olmayan koşulları göz ardı etmeyelim.

Ayarlı muhalefetin sadece yakındığı ama kendi haklarını bile kollayamadan, topluma vaatlerini sıraladığı tuhaf iklim yanında, beş aydır seçimden çok konuştuğumuz artan terörün yarattığı üzüntü ve travmayı da atlamamalıyız…

Fotoğrafın tüm yüzünü bir yazıya sığdırmak olanaklı değil.  “7 Haziran seçimleri kime yaradı?” sorusundan  hareketle, bir yüzünden bakarak tahlil yaparsak, aklımız biraz olsun açılabilir:  Seçimin/seçimlerin asıl galibi, varlığını AKP’ye borçlu olan HDP’dir.

7 Haziran seçimi öncesinde AKP’ye ve AKP’nin eski başkanına kafa tutarak, sol kesimin idolü haline getirilen ve genç, sempatik  olarak tanımlanan başkana TV’lerin teveccühü çok fazlaydı. “Seni başkan yaptırmayacağız” diye bağırıyordu… Demokrasi mesajları veriyordu… Böylece – son iki seçimde bağımsız vekillerle parlamento içinde grup kuracak sayıyı çıkarabilen hareket- %13.12 oy  ile  80 vekil çıkarınca sorgulamadık… % 16.29 oyla 80 vekil de MHP’nin payına düşmüştü… Bu oranla MHP üçüncü parti olmuştu!…

1 Kasım seçimi öncesi artan terörle birlikte, AKP’nin hedefine yerleştirdiği bu hareket, henüz kesinleşmemiş rakamlarla şimdi % 10.76 oyla 59 vekile sahip… Kıstırıldığı yerde, uzlaşmazlıkla suçlanarak algı yönetimi ile aleyhte propagandaya hedef olan MHP % 11.90 oyla 40 vekil çıkarabiliyor…

Vekil sayısı azalmış ancak  parlamentoda  üçüncü parti olmuş bir HDP gerçeğimiz var artık…

AKP, 2011’de 49.83 ile 327 vekil;  7 Haziran’da %40.83 ile 258 vekil, 1 Kasım’da % 49,49 ile 317 vekil çıkarmış… Bir anlamda 2011 ayarlarına  (destekçileri fabrika ayarı diyorlar ya hani…işte o… ) geri dönmüş, ancak partinin hala başkanı gibi algı ve kabul gören Erdoğan’ın aldığı oy oranı ve sandalye sayısı geçilememiş… Partinin emanetini elinde tutan, sandalye olarak başarı çıtasını yükseltemese de emaneti oransal olarak korumuş… (Parantez içinde vereceğim CHP ise, operasyon sonrasında  % 25 bandında oy oranı en istikrarlı (!) parti konumunda… Sadece zaman içinde, moda terimle fabrika ayarlarından uzaklaşan parti imajı vererek yerini koruyor.  Atatürk ve ilkelerine mesafesi azaltılarak, biraz HDP’ye kanat gererek, bir tutam AKP söylemleri ve sağdan yalpalayıp, sol olduğu iddiasına tutunarak, birbirine iliklenmişler sisteminin koruyuculuğunu üstlenerek  yaşamını sürdürme gayretini öne almış görünüyor. Parti ve ilkeleri yok ama ortada adı CHP olan bir kurum var. Bağımızı hala kökleri ile kurduğumuz ama köklerine bile sahip çıkamaz hale gelmiş, kurumsal çözülüşün hızlanmasına engel olacak yerde, anayasanın değişmez maddelerine varıncaya kadar her konuya açık hale getirilmiş bir kurum. Türkiye’nin başkalaşmasına karşı durmak yerine, katalizör olmayı seçerek, iktidar olma  idealinin yerine, koalisyon olmaya rıza gösteren, kabullenici olmayı seçmiş ve biz nerede hata yaptık diye sorgularken, hala fotoğraftaki yerini doğru tahlil edemeyen bir beyin takımına sahip…..)

HDP’ye geri dönelim…

2009’da bağımsız 19 vekilleri vardı, bağımsız seçilen Ufuk Uras’ın katılımı ile 20 vekille BDP etrafında Meclis’te grup kurdular. 2011 seçimlerine parti olarak değil, bağımsız vekilleri aday göstererek katıldı… % 6,57 oyla 35 bağımsız vekil çıkarıldı. Parlamento içinde 29 vekille grup kurdu… HEP, DEP; HADEP…. BDP ve şu anki adı ile HDP, ayar verilerek sistemin partilerini geriye iterek, yeni kodlu Türkiye’nin sistem partisi haline  getirilmiş oldu. Daha dün, “seni Başkan yaptırmayız” diye bağıranlar, 1 Kasım seçimi sonrasında ilk açıklamalarında Başkanlık sistemi dahil anayasa konusunu konuşacakları açıklamasını yaptıklarında şaşıranlara şaşarak, önümüzde anayasa üzerinden yürütülecek tartışma sürecinin noktalanmasında, en büyük payın bu partiye düşeceğini öngörebiliriz.

Demem o ki; anayasa değişikliği ve anayasa yapmak için artık HDP ve AKP oylarının toplamı ilginç… 317+59= 366… 1 kişi bulmak zor mu? Değil…  Olmasa da olur; ikinci turda 330 sayısı da yeterli… Çözüm (çözülüş) sürecinin, hedeflenen başarıya doğru ilerlemesinin önünde kurumsal engeller aşılmış görünüyor.

2002 öncesindeki Türkiye’den uzaklaştığımızı Davutoğlu tek cümle ile özetledi. 3 Kasım için, “AKP devriminin yıl dönümü” dedi… Bunun anlamı açık değil mi? Sıra devrimin kurumsallaştırılmasına geldi. En büyük desteği alacakları partiye ayar vererek  birlikteliklerini sürdürmelerinin adı da konuldu: “Milli birlik ve kardeşlik süreci”… Ülkede ayrılıkçı, etnik hareketin kurumsallaşmasında mimar olanların bu sürece “milli” demesi ayrı bir ironi…

Yukarıda anlatılan, sürekli isim değiştirerek ve zamana yayılarak partileşen bir hareketin mimarlarının “çözüm” “süreç” “barış” “demokrasi”  dediklerinin ne olduğunun ve bizi nereye getirdiğinin özeti bu satırlar.

Anayasada milli birliğimizin temelini oluşturan  ilk üç maddenin değiştirilip, başkanlık sistemine geçilecek sürecin şimdi konulan adı  ile; “birlik ve kardeşlik” -hem de “milli”- üzerine sonra yazabilir miyiz? Bir kişiyi tüm kurumların üzerine çıkarma gayretlerine bakınca; “başkanlık” değil ama “sultansı” olacağı kesin olan süreçte, düşünce ve ifade özgürlüğünün sınırlarının genişlemeyeceği de kesin!…

Yorumlamalarını birinci gelen partiyi hoşnut edecek şekilde yapma gayretinde olanların zoraki çabalarına gerek kalmadan, kısa bir sandık sonucu özeti verelim:

“Ne sihirdir ne keramet, SEÇSİS sistemi alamet…”

Bu arada taraf olmazsa, bertaraf olacağından artık iyice emin hale getirilen medyanın algıların yönetilmesindeki katkısını küçümsemeyelim!… Hala çabalıyorlar… “Yalan söyle, nasılsa inanan olacaktır” bu süreci gelecekte en iyi açıklayacak slogan…

Oy oranları ile parlamentodaki temsilci sayısı arasındaki orantısızlık, yani seçim sisteminin adaletsizliğini unutmayalım.

Borç, işsizlik, yoksulluk, enflasyon, baskı, terör katlanır, adalet azalırken, tüm bunlardan halkı hoşnut edip, yeniden iktidara gelebilen tek örnek olarak tarihe geçti AKP!… Ülkeyi yönetmede başarısız, ancak seçimleri yönetmede çok başarılı!…

Ya bundan sonra? İllüzyon sürecek mi!…  Doğruları söyleyeni ne dinleyecek olan var, ne de doğrulara itibar!… İnandırmak isteyen ve inandırılanların etki alanı genişletildikçe, “doğru budur” diyenlerin aklı sorgulanıyor bu tuhaf illüzyon ortamında…

Çıkış mı dediniz: CHP’nin kuruluş ilkelerine bir an önce geri dönmek!…  Bu konu ayrı bir yazıyı hak ediyor. Şimdilik bilinmesi gereken tek şey: Partinin aldığı oyların parti yönetim kadrosuna değil, partinin kurumsal kimliğine verildiğidir.

Oylar Kılıçdaroğlu ve adaylarına  değil; Atatürk’e verildi…

Prof. Dr. Tülay Özüerman – Kışlalı’yı rahmet ve saygı ile anarken…

G. Vedel: -Demokrasi siyasal partiler olmaksızın yaşayamaz, fakat siyasal partiler yüzünden ölebilir de…-

Terörün aramızdan koparıp aldığı aydınlarımızın hepsine “demokrasi şehidi” adını verdik… Şimdilerde hemen her gün yeni şehit haberleri ile sarsılıyor, terörün acımasızlığı ile tekrar tekrar yüzleşiyor ve vahşet karşısında kahrolmanın ötesine geçemiyoruz. Bazı olaylarda tekli, bazen çoklu örgütlerle içimize sızmışlığının en üst makamları işgal edenlerce dillendirilip, sonlandırılamadığı terör, sadece bölge değil, giderek ülke coğrafyamızda da yaşamın parçası oluyor.

Bir zaman tembih ve telkin edilen “depremle yaşamayı öğrenmek” gibi değil bu. Çok daha vahim; huzur, güven, adaletle, dolayısı ile toplumsal birlikteliğimizle, geleceğimizle ilgili…

Terörle yaşamayı telkin eden sürecin şifrelerini kırmak siyasetin, özellikle muhalefetin görevi. Seçim üzeri muhalefet eleştirisi yaparak, dolaylı olarak iktidara destek vermek yerine, muhalefete görevlerini anımsatmalıyız.

AKP’nin ülkeyi sürüklediği yerden, kendisini sıyırarak çıkmasının yolu, kendisi ile koalisyon kurmaya hevesli partilerden geçiyor. Bu hevesi yaratan bir iklim oluştu.

Muhalefet sandığa adeta iktidar olmaya değil, koalisyon sözü vererek AKP’yi kurtarmaya gidiyor gibi bir algı var.

“Bugün yaşadıklarımızın sorumlularının vebalini paylaşmak üzere sandığa gidilmesinin ne anlamı var?” sorusunu her yerde duymaya başladık.

7 Haziran, AKP’nin hezimeti olacakken, algı yönetimi ile uzlaşmaz gösterilen muhalefeti yumuşatarak toplumu “AKP ile koalisyon şart” fikrine hazırlayarak muhalefete fatura çıkarmaya dönüştü. AKP; 1 Kasım seçiminde yeni hezimetle karşılaşsa da bunu koalisyonla zafere dönüştürme kampanyası da diyebiliriz buna. Kayıpları kazanca dönüştürmek de denilebilir.

Seçimler iktidarı değiştirmek için bir fırsat olmaktan çıkmış, muhalefeti sıkıştırmanın ve toplumu alıştıra alıştıra rejimi dönüştürmenin aracı haline gelmişse -ki öyle-, seçime değil, sandığa gidiyorsak, seçim temsilcileri seçmekten çıkmış, iktidarı yerleştirmeye hizmet eder hale gelmişse, en fazla düşünmesi gereken muhalefet değil midir? Ancak öyle bir yapı oluştu ki, tüm aktörler varlıklarını diğerini yaşatmaya borçlu hale geldiler.

Adı konulmayan(!) açılımın, isim değişiklikleri ile yaşamını sürdüren HDP’yi sistem partisi haline getirmeye yaradığı açık. Başka dille kimlik siyaseti meşrulaştırıldı. Sistemden giderek laiklik uzaklaştırılıp, din eksenli siyaset öne çekildi.

Etnik ve dini siyaset arasında sıkışan sistem partileri, sıkıştırıldıkları yerden çıkacak politikalar üretmek yerine, yaratılan çatlaktan akıtılan suya doğru yol almaya başladılar.

Direnene, “uzlaşmaz” denilerek ayar verildiği bu normalin dışına çıkmış durumdan mucize bekleyerek gidiyoruz seçimlere. Aynı yüzler ve benzer sözler ile bıkkınlığımızın farkında olsalar gerek, kanalların çoğu, futbol haberlerini arttırdılar. Gülmeceler, yarışmalar, diziler de eklemlenince, seçim haberleri garnitür gibi kaldı. Neyse o “üst akıl”, medya sektöründe de çıkıyor karşımıza… Hepsi birden benzer yayınlarla algımızı yönetiyorlar.

Çok kanallı tek sesli Türkiye diye özetleyebileceğimiz bir süreç!…

21 Ekim 1999’da aramızda kopardıkları Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı’yı rahmetle anarken, O ve idealleri uğruna canlarından olanların özlemledikleri Türkiye bu değildi diye düşünerek, kayıplarımız adına üzüntüm katlanıyor. Kemalizm’i özümseyen ve “geçmişin bekçiliği değil, geleceğin öncülüğü” olarak tanımlayan Kışlalı’yı ve şahsında tüm demokrasi şehitlerimizi saygı ve rahmetle anıyor ve de kıssadan hisse olur umuduyla, O’nun seçimle ilgili görüşlerini paylaşıyorum:

“Seçimin demokrasi demek olmadığını, çağdaş diktatörlüklerin hemen tümünde seçimlere rastlandığını biliyoruz. Ama seçimin varlığının, o rejimin demokratikliğinin kanıtı olmadığı ne ölçüde gerçekse, seçimsiz bir demokrasinin düşünülemeyeceği de o ölçüde açıktır. Seçim, halkın ülke yönetimine katılmasının ilk ve vazgeçilmez koşuludur. Demokratik seçimin ilk iki önemli koşulu ise, farklı şeyler arasında seçim yapabilme hakkı ile genel ve eşit oy hakkıdır. Sadece benzerler arasında seçim yapabilmeye olanak tanıyan bir rejim, demokratik olmadığı gibi; bazılarının oylarına daha çok, bazılarınınkilere daha az temsil hakkı tanıyan, toplumun bazı kesimlerinin çıkar ve düşüncelerinin temsiline olanak bırakmayan bir rejimin demokratikliği de tartışmalıdır…….. Demokrasi, farklılıkları birlikte yaşama biçimidir. Çoğulculuk, sayıdan çok farklılıktan kaynaklanır. Bu nedenle de, çok partinin varlığı, gerçek bir demokrasi anlamına gelmeyebilir.”

Prof. Dr. Tülay ÖZÜERMAN – “Daha güzel bir dünya”!…

Son bir haftamıza terörle damgasını vuran acı, üzüntü, gözyaşı, öfke, isyan, umutsuzluk, çaresizlik, güvensizlik….. hepimizin hissettiği karmaşık duygu seli içinde, aynı süreçte yitirdiğimiz sanatçı Levent Kırca’nın bizlere veda (vasiyet) ettiği, daha güzel bir dünyada görüşme dileği, insanca bir yaşam için nerede toplaşmamız gerektiğini de işaret ediyordu: “Cumhuriyette kalın!… Atatürk’te kalın!…”

Terörün soluğunu yitirdiğimiz canlarımızla neredeyse her gün hisseder ve sarsılırken, tarihimizin en büyük terör eylemi  ile hep birlikte aynı anda yüzleşip, artçılarını kolay atlatamayacağımız derin bir sarsıntı yaşadık.

Teröristi bomba haline getirip, Başkent’imizin merkez noktasında patlatanların amacı, asıl hedefi ve vermek istedikleri mesaj ile kime, kimlere yaradığı konusu itildiğimiz büyük travma içinde yok olup gitmemeli. Gerçek suçlular bulunmalı.

Lanetlemek ve kınama ile yetinilmemeli.  Kim terör ve teröristin yanında durur ki? Hangi amaç  insan canından daha değerlidir? İnsanı yok ederek neyi var edebiliriz? İnsanı, insani değerleri, insanlığı teröre kurban ederek elde edilenin kime ne yararı olur? Amaç sarsmaksa, evet, ulusça sarsıldık…

Acılı, üzüntülü, kaygılıyız.

Yiten canlar yanında, yaralanarak yaşam boyu insanlık dışı saldırının izlerini taşıyacak olanlar için de yanıyor yüreğimiz.

Tehdit altında bir coğrafyanın içinde olduğumuzu bilerek akılcı, dikkatli ve ülke çıkarlarımızı kollayan dış politika izlemeyişimizi, dışımızdakilere had bildirmeye kalkışan söylemleri, koruyup kollamamız gereken sınırlarımızı açarak, kendi güvenliğimizi tehdit edişimize yol açan gelişmelerde rolü olanları hala sorgulamayacak mıyız? Yaşadığımız travmanın Suriye politikamız ile ilgisi yok mu?

Avrupa birlik olmuş, kendi sınırlarını korumak  için Türkiye’ye para teklif edip, Suriyeliler sizde kalsın, yeni gelecek olanları da alın, buna karşılık biz de size vize kolaylığı sağlayalım diyorlar. Türkiye’ye sömürge gibi davranma cesaretini nereden alıyorlar? Daha önceki anlaşmalarımızdan doğan bir hakkı pazarlık konusu ederek, üstelik hemen değil, zamana yayarak ve belli koşullarla sağlayacaklarmış?!.. Bu tabloya bakarak; kendi içlerine sorun almadan krizi Türkiye’ye yığmayı düşünen AB ülkelerinin Türkiye’yi kendi içlerine alacaklarını hala düşünenler varsa, akıllarından kuşku duymak gerekmez mi?

“Türkiye’de Suriyeliler kalsın” diyerek  3 milyar euro teklif edip, aynı anda KKTC’yi Rum kesimi aracılığı ile 30 milyar doları aşan tazminatla sıkıştırıyorlar.

Kaşıkla verip kepçe ile almak bu olsa gerek…

Türkiye’yi yıllardır tehcirle suçlayanların, dünyanın gözü önünde, terör örgütlerinin Suriye’deki halkı tehcir edişine seyircilik etmeleri de bu sürecin bir başka ironisi.

Dünyayı Ortadoğu halkları için cehenneme çevirenlerin, aynı ülke içinde yaşayan yurttaşları birbirine düşürecek yeni yöntemler geliştirdiklerini, terör ve teröristin gerisinde devletlerin çıkarlarının yığıldığını biliyoruz. Anlayamadığımız, kendi ülkemizin çıkarlarını kollayacak bir iradeyi nasıl hala ortaya koyamadığımız!….

Türkiye, çıkarlarını kollamak, toprak bütünlüğünü korumak, tüm ülke yurttaşlarının can güvenliğini sağlamak konusunda ön alacak bir siyaseti ortaya koymalı.

AKP iktidarı ile birlikte tırmandırılarak toplum tansiyonunu yükselten ayrıştırıcı söylem, daha önceki süreçlerde yaşanan kutuplaşmalara yenilerini ekleyerek ilerletildi. Toplum bugün, daha önce hiç olmadığı kadar atomize olmuşken, tam seçim öncesi diğer parti başkanlarına yapılan birliktelik çağrıları pek samimi olmadığı gibi, her konuda dayatmacı olan iktidarın “bizim sürüklediğimiz yerde (hatalarımızda) birleşelim” dayatmasına, “uzlaşma” denilemeyeceği ve diğer partiler açısından  “kabullenme”, “boyun eğme” anlamına geleceği de açık. Bu formül, iktidarın muhalefeti “uzlaşmaz” göstererek kaçış ve çıkış aramasından öte değil.

Siyaset ve siyasetçi çözüm üretmek bir yana tıkanıştan sorumlu. Bu yüzden toplumda siyasetçiye güven azalıyor.

Burada biz yurttaşlara çok önemli görevler düşüyor. Terörist ve onun uzantılarının asıl amacının bizleri yılgınlığa, ümitsizliğe ve her şeyin anlamsız olduğu duygusuna sürüklemek olduğunu bilerek, öfke ve isyan yerine itidalde birleşmeliyiz.

Yaptığımız işi bırakmak değil, tam tersi dört elle sarılmalıyız.  Bu aramızdan aldıkları canlara isyan etmediğimiz anlamına gelmez. Yaşamı durdurarak durduracağımız bir süreç değil bu. Kendimizi değil; terörün daha fazla can almasını durdurmalıyız.

Türkiye’nin en öncelikli sorunu, yanlış dış politikasını revize etmek. Bunu, bu yanlış politikanın mimarını başımıza getirerek yapamayacağımız açık. Hani bakanlar istifa etsin deniliyor ya!.. Acaba sadece bakanlar mı istifa etmeli?

Siyasetin sürüklediği yerden (telefonların dinlenmesi, gözaltı, tutuklama, delilsiz suçlama, yargılama gibi baskıların içinden geçerken, terör ve ölümle tehdidin sokaklarda da tırmandığı yerde “korku”nun yaşam biçimimize dönüştüğü süreçten) çıkışımız için yol belli. Siyasal irade bu yolun dışında tecelli ettikçe ulusça ödediğimiz bedel artıyor.

Merhum Levent Kırca; aramızdan ayrılmadan tüm bu baskılarla yaşadığımız travma durumunu özetlemiş oldu. Daha güzel bir dünya için, sadece insan olmak yeterli. Hepimizi aynı geminin içine sıkıştırıp çeşitli yöntemlerle oyalayıp, birbirimize düşürmek, çatıştırmak için her yolun denendiğini görerek, aynı siyaset biçiminde ısrar etmek yerine, bu girdaptan çıkmayı başaracak siyaset biçiminde birleşmeliyiz.

Teröre kurban verdiklerimize, onları kaybettiğimiz yere “demokrasi meydanı” adını vererek değil, terörün tırmanışını frenleyecek ve  otokrasinin daha fazla koyulaşmasının önüne geçecek yeni siyaset biçimleri üretmeye öncelik vererek sahip çıkabiliriz.

Usta sanatçının bizlere vasiyeti herkesin dilinde: “Dik durun.. Adil olun, sabırlı olun, enerjinizin sirayet etmesine müsaade edin. Daha iyi bir dünyada görüşmek ümidiyle. Atatürk ile kalın, Cumhuriyet ile kalın, hoşça kalın!!”

Woody Allen’dan alıntı yaparak izlenecek siyasetin ip ucunu da vermişti mektubunda, çoğumuz bunu atladık;  “…Woody Allen; Bir yönetmenin en büyük hatası, bu kötü senaryoyu çekerek adam ederim demesidir’’ der. Siz de yönetmensiniz. Ailenizi yöneten, işinizi yöneten… Etrafınızı yöneten. “Şu an”, yöneten… Birlik verip bu senaryoyu değiştirin ki, filminiz de iyi olsun.”

              Daha iyi bir dünyayı, bizi sıkıştırdıkları senaryonun içinde yaratamayacağımız daha başka nasıl özetlenebilirdi?

Senaryoyu değiştirmek?

Rolleri yeniden dağıtmak!…

Tam sandık öncesinde, sandığa değil, seçime gitme olanağını yaratabilmek

Ve… sandıktan hep aynı iradenin çıkması kurgusunun dışına çıkabilmek!…

Daha yaşanır bir dünya, baskısız, korkusuz, özgür bir iklim, kan kokusu sinmiş meydanlarda isim olarak kalmayacak “demokrasi” için…

          Ve… “barış”ın ölüm nedeni değil, yaşam biçimi olabilmesi için…

Senaryoyu değiştirmeye, hemen şimdi, Merkel geldiğinde, “biz sizin senaryonuzda bize biçtiğiniz rolü oynamak istemiyoruz” diyerek ve elimize tutuşturmak istedikleri paralarını reddederek başlayabiliriz!…

Ne demişti merhum Kırca: Atatürk’te kalın…