Prof. Dr. Tülay ÖZÜERMAN – “ Tepe” ve “Zirve”, “Enkaz” ve “Mucize”!..

Anayasa dışına çıkmanın adeta kurallaştığı ülkemizde, kural dışılık tartışılamazken,  Anayasa’nın gereğini yerine getiren anayasal kurumun kararı tartışılır oldu. Hep normalin dışına çıkmışlıktan söz ediyorduk ya; işte bu durum, kanıksandıkça normalimiz gibi algılanan anormalliği su yüzüne çıkarttı.

Siyaset uzunca bir süredir, öylesine frensiz ilerliyor ki; kurum, kural dinlemeden ve tepedeki kişi odaklı; onu koruma altına alıp, onun özgürlük alanını giderek genişletirken, yönetilenler alanında her geçen gün yeni kısıtlarla, yeni mağdurlar  üretiliyor.

Başta bulunanların kuralları ihlali asıl, kurallara uyması arızi bir durumsa ve Anayasa’nın tartışılmaz hükmündeki kararlara imza atan en yüksek diye nitelenen kurumu Anayasa Mahkemesi kararı, siyasetin reddi ile hüküm giyiyorsa; ki yaşanan da tam budur. Başta bulunanlara öyle keyfi alanlar yaratmışız ki, onların kural ve kurum ihlalini sorgulayacak hukuk da dahil, ne kişi, ne de kurum bırakmışız anlamına geliyor.

Bu söylediklerimi açarsak, Türkiye bir hukuk devleti olmaktan çıktı…. Yasa devleti oldu. Keyfiyet diz boyu. Ben her istediğimi söyler ve yaparım ama yurttaşlar söyleyemez noktasındayız… Tepe noktada olmak zirvede olmak anlamına gelmiyor. Zirve toplumun genelinin vicdanındaki, yüreğindeki yer; tepe ile zirve farklı. Hani son süreçte giderek, karşı gibi olmaktan çıkıp sahipleniyor gibi yaparak, adından Atatürk’ü silip, “Gazi Mustafa Kemal” diye ananların yerinden söz ediyorum. Atatürk dememek için, Atatürk olmadan önceki adı ile anmakla, zirve boşaltılamaz. Yine onun eseri olan 90 yıllık mucize de, “enkaz” adı ile anılınca, enkaza dönmez. Belki de dil sürçmesidir, bugün ülkenin son on yıllık politikalarla getirildiği durumu özetlemek için kullanılmış bir kelime de olabilir “enkaz”!…

Türkiye’de, Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet sayesinde tepelerde yer edinebilenlerin, tepeden bakınca gördükleri ile, tepelere tırmanmalarına şu ya da bu şekilde vesile olanların gördükleri arasındaki mesafe de giderek açılıyor. Anayasa Mahkemesi kararı üzerinden yapılan tartışma, tüm kurumları tartışma masasına taşıyarak kamuoyu gündemini sürekli meşgul edenlerin, artık bu yöntemi fazla kullanamayacakları, kurumları zorlayarak gelinen noktanın sınırı olarak da görülebilir.

Toplumun tüm katmanlarının kavrayabileceği bir konu değil, Anayasa Mahkemesi ve kararı üzerinden yürütülen tartışma. Siyaset, buradan dolanarak da topluma mesaj iletiyor ve konu hakkında bilgi ve düşünce sahiplerini değil, konuya uzak olanları kendi yanlarında tutmak hedefleniyor.

Siyaset, uzunca bir süredir hukuk dışında ve bunu mevcut anayasayı değiştirme gayretleri ile birlikte yürütüyor.  Her vesile ile darbe ile ilişkilendirilerek, “anayasa değişmeli” mesajı veriliyor. Bunun açık anlamı; “rejim değişmeli”; ya da şu anda yaratılan fiili değişiklik, anayasa marifeti ile resmileştirilmeli ve tepe ile ilişkilendirilen “otorite” meşrulaşmalı.

Peki nasıl olacak?

Meşruluğun temeli, “halk oylaması” adı altında yapılacak “onayla(t)ma” olacak. Ama buraya gidene kadar, Meclis’te mevcut siyasal partiler bu gidişe engel oluşturmamalı, tam katılmasalar bile gölge etmemeliler… Veya bir şekilde, kontrol altında tutulmalılar, hatta anayasa kaçağı olarak suçlanarak baskı altında tutulmalılar… Muhalefet partilerinin operasyonlar geçirmeleri ve kendi içlerinden başkalaşmaları, hatta örgütsel çatırdamalar, temel felsefelerinden koparılmaları gibi… son süreçte yaşadıkları pek çok sıkıntı ve baskı yönteminin sebebi de bu.

Ortam özgür değil. Ve baskı gelip, Anayasa’nın, dolayısı ile hukuk devletinin güvencesi olan kuruma kadar dayandı. Hamasetle yürütülen siyasetin başımıza açtığı iç ve dış pek çok sorun yanında, Cumhuriyet ve ardından demokrasi ile oluşturduğumuz tüm kurumların enkaza dönüştürülmesi gayretleri de denilebilir… Sade yurttaş cephesinden bakınca, sorsanız, Anayasa Mahkemesi nedir bilmez ki işlevini bilsin. Zaten haber verilirken, yayın organları AYM diyor… Nedir bu AYM?!…

Evet ortada bir enkaz var: Bu, ülkede giderek daha fazla soluduğumuz güvensiz ve baskıcı hava ve yılların içinde biriktirdiğimiz ve hepimiz için güvence gördüğümüz kurumlarımızın dönüştürülmeye çalışılan hali…

Nasıl çıkarız bu girdaptan? Siyaseti her şeyin üzerinde gören ve gösteren anlayıştan  sıyrılıp, tepeleri var edenin de aslında şu an yok sayılmaya çalışılan kurumlar olduğunu anımsatacak bir ortak akılla.

Tepeye ulaşmak, zirvede olmak anlamına gelmiyor!…

Dağın tepesi ile etekleri arasındaki mesafe çok kısaldı, bir gün önce tepede olanların ertesi gün dağın eteklerinde olduğu örnekleri son süreçte çok sık yaşadı Türkiye.

Yaşatmak zorunda olduğumuz kurumlar var: Başta Cumhuriyet; devrimle var ettiğimiz kazanımları ile ve hukukla güçlendirilmiş yapısını koruyarak.

Anayasa, şu an görev yapan kişi ve kurumların varlıklarının temeli ve değişmediği sürece, herkes ve her kurum için bağlayıcı. Dışına çıkıldığı anda, kim olursa olsun herkesin sorumlu olacağı alanı da tanımlayan en üstün kurumdan söz ediyoruz.

Hukuk herkes için bağlayıcı, yasa yapma yetkisinin de çıkış noktası ve keyfiliğin frenleyicisi. Bu keyfiyet durumu, hukukun işlevinin yeterince yerine getirilememesini de, siyasetin hukuk önünde fren olması halini de anlatıyor. Öyleyse normale dönmenin yolu, hukuk devletini tüm kurum ve kuralları ile işletmekten geçiyor.

Anayasa Mahkemesi etrafında yapılan tartışma, uzunca bir süredir ihmal edileni; yani hukuku, dolayısı ile giderek yok edilen adaleti geri çağırmakta gecikmişliğimizin de sorgulanma zeminini oluşturmalı. Sadece kişiler değil, devletin temelini oluşturan hukuka varıncaya kadar, tüm kurumlar iyice tekelleşen siyasetin baskısı altında.

Zirve mi dediniz? Orası dolu. Hep orada olacak birisi var. Adını tam olarak söyleyelim: Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK…

           O’nun kurduğu devlet, Cumhuriyet ise, kısaca: Mucize…

Bize düşen bu mucizemizin kıymetini bilmek. 

En azından bundan sonra…

Aksi, enkaz haline getirilmesine izin vermek olur ki; bu enkazın altında, enkaza dönüştüren ve izin veren, izleyicilik eden/etmeyen herkes kalır!… Bilesiniz…

Prof. Dr. Tülay Özüerman – Siyasal Partiler Sistemi değiştirilirken…

Suriye’den kaçan  mültecilerin Türkiye’ye girmesi  için kapılarımız açarken, bizim Suriye’ye gireceğimizden söz edilen bir tuhaf süreçten geçiyoruz.

Ne onlar girsin, ne de biz!..

Herkesi kendi sınırları içinde tutacak bir strateji gerekirken, Türkiye Ortadoğu bataklığına her geçen gün biraz daha çekiliyor.

Bu çok kritik süreçte biz ne yapıyoruz? 12 Eylül’le diğer partilerle birlikte kapatılan CHP’yi yeniden kurumsallaştıran kurucu başkan Deniz Baykal’ı CHP’den ihraç sürecinin içine çekme yarışındayız.

TV konuşması üzerine, adeta bir siyasal linç kampanyası başlatıldı. Bugün Türkiye’nin sürüklenişinin asıl sorumlularına soru soramayanlar, Baykal’a kaplan kesildiler…

Operasyonla gönderilmesinden sonra da kendisinin yanında durmayı hala sürdüren ve partiye ideolojisi ile bağlı olan tabanı partisiz bırakmak için iki kollu bir propaganda sürdürülüyor. Biri, hiç CHP’ye oy vermemiş, vermeyecek, hatta karşı olanların bile Baykal’ı yerden yere vurma hakkını kendilerinde gördükleri bir linç kampanyası; diğeri de karşıtların Baykal’ı sahipleniyor gibi yaparak, partinin temel ideolojisini çürütme yanlıları…

Bu süreç, bir yazıyı anımsattı.

          Rahmetli – ki artık az sayıda kalan ve gazeteciliğin hakkını veren –  kalemini hiç kırmayan duayen gazeteci Hasan Pulur; Mayıs 2007’de “Romalı Cato’dan Deniz Baykal’a…” (*) başlıklı yazısında ironi yaparak, Romalı politikacı senatör Cato’nun her konuşmasının sonunu “Kartaca yıkılmalıdır” diye bitirdiğinden söz eder.

Sürekli her yerde, “Deniz Baykal gitmeli” diyenlere, “yerli Cato” adını vererek anlattığı  makalesinde;

LAİKLİK elden gidiyor!
“Gitmez gitmez, Ankara, İstanbul, İzmir mitingleri hepsi umutlandırdı, lakin şu Baykal gitse de CHP’ye oy versek!”
Bölücüler fırsat bekliyor!
“Kimse bizi bölemez ama, şu Baykal bir gitse!”
Şeriat gelecek, çağdışı bir hayatı dayatacaklar, başörtülü olmayanı yaşam dışı bırakacaklar!
“Merak etme bir şey olmaz, aslan gibi CHP var, lakin Baykal bir gitse!”
Solda, pişti sanılan aşa, kimin soğuk su kattığı belli oldu!
“Evet evet, ama, yine de Baykal gitmeli!”
* * *
“PARANOYA”nın bu kadarı da fazla değil mi?
Deniz Baykal’ın hatası, yanlışları yok mu, olmadı mı?
En azından bizim bu köşede yazdıklarımız, buz üzerine yazılmadı, ak kâğıt üzerine kara harflerle…
Lakin “terazi var, tartı var, her işin vakti var!” diye bir deyim hatırlamaz mısınız?
Bu aşamada Deniz Baykal’ı götürmenin imkânı var mı?
Yok, hem de niçin?
* * *
HEM meydanları doldurup “Türkiye laiktir, laik kalacak!” diye bağıran sen değil misin? Laiklik tehlikede olmasa, böyle bağırır mısın?
Peki laikliği nasıl koruyacaksın?
Baykal var diye CHP’ye oy vermeyerek mi?
O halde AKP’ye verdiğin “dolaylı” oy hayırlı olsun!”

diye yazmıştı.

Şimdiki kampanya niye?

Baykal, partide neden iyice yalnızlaşsın isteniyor?

Medyada, partiden dışlanmış gibi, Meclis’te “tek başına” fotoğrafları neden servis ediliyor? Bu kampanya, “Ya Baykal “zihniyeti” gelirse?”, “Ya parti özüne dönerse?”….. korkusundan değil mi?

CHP’deki başkalaşmaya haklı rezervleri var Deniz Baykal’ın… Ve kurucu başkan olmak sıfatı ile bu O’nun hakkı… Şu  ana kadar susabilmiş olmasını kutlamak gerekir…

Parti zarar görmesin diye susarken de, zarar görmesine katkı koyulduğu bir sürece gelip dayandık.

Sorunun özü ne Deniz Baykal, ne de söyledikleri.

Sorun, tüm kurumların kendi içlerinden dönüştürülerek başkalaştırılması… Bu zamana yayılarak yapılıyor.

Siyaset bitti. Siyaset, sadece örgütlerin kendilerinden bağımsız şekilde belirlenen, ya da bazı yerlerde kendileri de katılıyormuş gibi, medyanın parlattığı  adayların devşirilerek seçtirildikleri bir biçim aldı.

Türkiye’de sistem partileri kendi içlerinde tasfiye ediliyor.  Burada altını çizerek, tarihe bir dip not düşmek istiyorum: Türkiye’de ilk kez bir siyasal parti kapanmadan/kapatılmadan, adını, amblemini değiştirmeden, kurumsal kimliğini terk etmeden yeni bir parti kuruldu: Y-CHP. Partilerin parti doğurması geleneği ile partileri çoğaltan siyaset ikliminde bu çok önemli bir tespittir.

Türkiye’de Meclis içinde kurulan, etnik ve dini temelli fikri koalisyona “dur” diyecek sistem partilerinin tasfiyesi, partilerin içine sızdırılan kişilerle parti içinden yapılıyor…

Sancılı bir süreç geçiren MHP’de başta Devlet Bahçeli olmak üzere, tüm kurmaylar bu gerçek üzerinde yoğunlaşmalı ve Bahçeli tarihi bir misyon üstlenerek, partiyi toparlayacak bir isim lehine bulunduğu yerden feragat etmelidir. Aksi durum; partinin kendi içinden erimesi/eritilmesi olur.

Bir sözüm de, Anayasa Mahkemesi’nin, sadece haksız yere tutuklanmış kişilerin özgürlükleri üzerinden, hukuk devleti ve hukuku koruyan kurumlar var algısı ile asıl işlevinin dışına çekilmiş olmasına… Deniz Baykal’ı gönderme üzerine kurulu algı yönetimi, yeni kahramanları elimize tutuşturuyor… Atatürk’e “Mustafa” diyen kahramanımız var artık. O tutuklu iken yönetimindeki gazete sol ve özgürlüklere tutunarak, biraz daha HDP çizgisine yaklaştı… İzleyelim, gelecek süreçlerde hangi rollerde göreceğiz… Kim bilir… O da CHP vekili olur…

Özgürlüklere sahip çıkamayınca, özgürlükleri ellerinden alınanlara sahip çıkar olduk, sıkıştırıldığımız, kontrol edilebilirliği giderek artan, neyi istememiz gerektiği sürekli kulağımıza fısıldanan, görünüşte demokrasinin tüm kurumlarının var olduğu, işleyişte yok edilmiş bir tuhaf iklimde…

Hep sonuca kilitlenenlerin/kilitleyenlerin nedenler üzerinde düşünmeyişlerinin bedeli çok ağır. Bunu yapması gereken siyasal partiler algı operasyonu içindeler. Sistem dönüştürülüyorken, önceki yapılar, kişiler, düşünceler,…. karalanıyor. Tarih, yeniden yazılmaya çalışılıyor.

Yeni aktörler, mağduriyet alanları içinde üretiliyor. Malum; toplumumuz mağruru değil, mağduru sever…

Bir sözüm de Sayın Baykal’a; Türk siyasetinin en donanımlı kişilerinden ama en şanssız siyasetçisi olarak görüyorum sizi… Çıkmışsınız başınız dik, hala ülke, toplum menfaati diyorsunuz ve hala kendinizden, kendinize yapılan haksızlıklardan söz ederek, gözleriniz nemli, duygulu ses tonu ile konuşmuyorsunuz. Bir çıkıp kendinizi anlatsanız toplumca ağlayacağız oysa… Hala dik ve mağrursunuz. Oysa biz mağduru severiz. Başınızı yerlerde görmek isteyenlerin size bakıp daha fazla öfkelenmelerine sebep oluyorsunuz. Kendilerinin yaşamlarına bakmadan yargısız infazlar yapanları biliyor ve görüyoruz. Söz hakkınızı elinizden almaya, kurduğunuz partiden atmaya çalışanlara bakınca; “bu partiyi kurarken, herkesin söz hakkı için kurmuştunuz değil mi?” diye sormak isterim. Dün vekil olmak için peşinizden koşanların şimdi yerlerini korumak için size vurmaya çalışması da siyasetimizin dibe vurma sebeplerinden biri… Bugün hala bir parti varsa ve orada bir yerlerde yer edinmişler varsa -ki var- hepsi emeğiniz ve teriniz üzerinde oturuyorlar. Eminim; bir gün kurduğunuz parti marifeti ile düşüncenize sınır çizileceğini, hatta disiplinle ihraç edilmek isteneceğinizi aklınızdan geçirmemiştiniz. Ülkede demokrasinin savrulduğu yeri, size yapılanlara bakarak da gösterebiliriz…  Eh… Size bile sınır çiziliyorsa,  artık diğer partililer de kendilerine ayar vermeliler… İstenen de tam bu değil mi?

Sahi partiler ne için var? Konjonktürle savrulmak için mi? O gün genel başkan ve yöneticiler kim ise onların söylemlerini yineleyen papağanlar gibi olmamız için mi?

Parti, kendisini var eden temel ideoloji yok edildiğinde, sosyal faaliyet yürüten bir dernekten ne farkı kalır? İşte bu nokta çok önemli. Ülke giderek muhalefet yapılamaz hale getirildikçe, partilerin işlevleri de dönüşmekte.

Tek kişinin güdümünde hegemonyacı bir parti ve etrafında uydu partiler… Otoriter sistemin örtüsü çoğulcu bir sistemin “varmış” görüntüsü ve vızıltı gibi karşı söylemler…

Gür bir karşı çıkış yok. Bunu yapabilecek olanlara da geçit yok.

Bu arada, tüm medyamız, iyi ki Anayasa Mahkemesi var, iyi ki “özgürlükler” var, şarkısını çalıp oynarken,  Başkent’te, fiili Başkancı sistem, “konsey” adı altında sekreteyasını, “Ekonomi ve Dış Ticaret Konseyi”  adı altında kuruyor. Rejim başkalaşırken, birileri oturmuş, hala merhum Hasan Pulur’un dediği gibi, Cato’culuk oynuyor… Sağ olsaydı, hala bıraktığım yerdeler derdi: “Baykal gitsin!…”

Bu klavye tuşlayan bazıları, haksız yere tutuklamayı sorgulamak yerine, özgür bırakılışı (elimize tutuşturulan sonucu) alkışlayan yazılar yazıyorlar. Özgürlüklerin ne kadar göreceli hale geldiğini sorgulaması gerekenler, alkış tutuyorlar… Sonuca o kadar kilitlenmişler ki; nedenleri anlatmaya kalkışsak, dinlemezler… Onlar bir tek şey biliyor… Sistemin “gönderin” dediklerini gönderip, “kucakla” dediklerini sahiplenmeyi. Sistemi eleştiriyor gibi, destekliyorlar.

Biz bu kısır döngüde, neden her geçen gün biraz daha dip yapıyoruz biraz olsun anlatabildim mi?

 

—————————–

(*)Yazının tamamı için bkz.   http://www.milliyet.com.tr/2007/05/17/yazar/pulur.html

Prof. Dr. Tülay Özüerman – Önleyememe…/Öngörememe…

Tam da savaş söylemleri havada uçuşur ve  Suriye’ye girmekten söz edilirken, “Ankara’nın kalbi” dedikleri noktada yandı canımız yine… Ve yine lanetti, yine kınıyorduk terörü… Lanet olmayan, kınanmayacak terör varmış gibi. Gülen fotoğrafları paylaşılıyor medyada, aramızdan çekilip alınan canlarımızın; daha dün yaşıyorlardı, ecelle değil, terörle koparıldılar  aramızdan… Can ve yürek dayanmaz görüntüler bunlar.  Ailelerine sabır ve dayanmak için kuvvet, yaralılara acil şifalar diliyorum, ulusça başımız sağ olsun.

Üst üste yaşanan terör aramızdan canlar almaya devam ederken, sorumluluğun  faili/failleri bulmaya odaklı oluşu ayrı bir kaygı başlığı.

Önleyemeyişin sorumlusu yok!…

Sorgu, dolayısı ile sorumluluk  alanı kısıtlı bir iktidar anlayışı var. Kendisini sorumlu tutan hiç kimse de yok ortada. Demokrasinin işlediği ülkelerde  böylesi büyük ihmallerden sonra hükümet görevde kalamaz. Hatta kalmaz, kendisi ayrılır. Bizde ise, görev var, yetki var, sorumluluk yok!…

Ankara saldırısının ardından, Ankara, İstanbul başta olmak üzere, büyük metropollere saldırı yapılacağı,  uyarıları internette dolaşmaktaydı, üstelik “bombalı araçlarla” deniliyordu.  Birinci saldırıdan sonra, bu senaryolar ciddiye alınmalı ve  önlemler  katlanmış olmalıydı. Malum; bilgi, deneyim, beceri, öngörüden çok kimin kime yakın durduğuna göre biçimleniyor siyasette edinilen yerler.  Bu uzunca süredir, kurumlarda yer bulmada da  “altın kural”.  Üstelik, taraf olmak, bertaraf olmaktan kurtarmıyor ama belli sürelerle yer edinmenin en önemli gerekçesini oluşturuyor.

Türkiye normalini kaybetmiş bir ülke. Bunun sebebi, parlamenter rejimin mantığı değil, parlamenter rejimle var edilen “hukuk devleti” anlayışının terk edilmiş olması. Tüm kurumlar tahrip edilerek, ilerletilmeye çalışılan “yeni rejim gerekli” algısı üzerine kurulu bir bozma  ve düzensizlik ortamı içindeyiz.

Terör, bu ortamın ana başlığı ve görünen yüzü. Sade yurttaşın bilinci allak bulak, toplumsal bellek kazınıyor ve toplumda karşı reflekslerin bilincinin pekişmesi engelleniyor. Bu sürekli bozulma halinin adı da “düzeltme”!…  Hele bir başkanlık (başkancı) sistemi gelsin, her şey düzelecek!… Aslında sorun da tam da bu. Fiilen başkancı sistemin kurulmuş olması. Buna karşı görüşü açıklayacak ortamlar ise kısıtlı.

Terör gölgesinde açılan anayasa parantezinde tartışma zemininde kaybettiğimiz zaman diliminde geçmişle gelecek arasındaki köprüler yıkılmış oluyor. Elde bir kazma, geçmiş kazılarak karalanmaya çalışılıyor. Algı şu: yeni anayasa yapılacak ve halk oylaması ile meşru olacak ve terör de bitecek… Öyle mi? Kontrollü ve hegemonyacı süreç ve halk oylaması ile kaderimizi mi belirlemiş olacağız; yoksa, kaderimiz mi belirlenmiş olacak?

Bir de savaş ihtimali var ortada…

Suriye’de Türkiye’nin ne işi var? Bu kimin savaşı? Savaş kime yarar? Önce bu ve benzer soruların yanıt bulması gerekmez mi? Terör gölgesine, savaş gölgesini ekleyerek içinde bulunduğumuz güvensizliği pekiştirmiş olmaz mıyız?

Açılım neydi? Hani barıştı? Hani demokrasiydi? Sorulacak ne çok sorumuz var…

Türkiye için olası bir savaş elzem mi?

Türkiye’nin hem iç, hem de dış politikasının ciddi bir revizyondan geçmesi ve bu sürüklenme halinin dışına çıkılması konusu artık daha fazla savsaklanamaz.

Sürecin özellikle bu şekilde yönetildiği yorumlarına bakarak; aşırı iyimser bir ifade ile “öngörüsüzlüğün”  sonuçlarına katlandığımız şu süreçte, savaş çığırtkanlığı yapanlara Atatürk’ün öngörüsünü anımsatmak isterim: “Savaş zorunlu olmadığı takdirde bir cinayettir”.          

Siyaset yapılacak süreç geçti, hamaset bıktırdı.

Giderek içine itildiğimiz yalnızlık ve güvensizlik ortamından çıkmak için ortak akıl üretmekte ve ulusal çıkarlarımızda toplaşmakta daha fazla gecikmemeliyiz.

İnönü’nün İkinci Dünya Savaşı’na girmeme dirayetini gösterdiği altın sayfalarımız var bizim. Şimdi, Türkiye üzerinden ve hatta Türkiye ile dünyayı savaştırma, savaşın ihalesini Türkiye’ye bırakma üzerine kurgulandığı belli bir oyun  var; üstelik kurguda baş roller, süper güçlerde, ön adım Türkiye’de!… Giderek yalnızlaşan ülkemizin, bu açmazdan daha fazla hasar görmeden nasıl çıkacağının formülünün ortak bir milli zeminde   üretilmesinde daha fazla gecikilmemeli.

 İktidar, iç ve dış politikada bir çıkmaza sürüklendiğimizi kabullenmek zorunda…

İlk yapılması gereken, terörü önleyemeyenlerin istifası…

İkinci adım, öğrencileri ders gününde toplayacak olan, doğum günü kutlamasının iptali olacaktır.  (Belki bu yazı yayıma verilmeden böyle bir duyuru gelmiş olur…) Yitip giden ve bir daha doğum gününü kutlayamayacak olan canların yakınlarının acıları tazeyken; ülke adeta sürekli bir yas halindeyken…

Hatta bundan böyle, Cumhurbaşkanlığına aday olacaklarda arayacağımız özellikler içinde, kendi doğum gününü kutlatmayacağına dair söz vermelerini de eklemek gerekecek…

Prof. Dr. Tülay Özüerman – “Asıl hedef Türkiye” imiş!… Günaydın…

Tam da, ABD’ye “eeyyy” diye seslenildiği süreçte, bir gazetenin manşetinde, büyük puntolarla “Asıl hedef Türkiye” yazısını görünce, 2003 yılında yazdığım yazıyı anımsadım… Bir günün, hatta anların  bile anlamlı olduğu süreçten geçerken, on yılı aşan süre ne kadar uzun zaman dilimi kalıyor. AKP geldiğinden bu yana izlenen dış politikanın ülke çıkarları yerine, bölgede hegemonya kuran güçlerin yararına olacağı uyarısı yapan çoktu… Buna, ekseni her bir seçimde içine sızdırılan ve  öz ilkelerine ters kişilerin etkisi ile ekseninin kaymadığı süreçlerdeki CHP de dahil…

“Büyük satranç tahtası” başlıklı yazımda; “şimdilik dolaylı hedef” dediğim Türkiye’nin bulunduğu coğrafyada yeni bir düzen kurulmak istendiğine işaret ediyordum: “Türkiye’nin devre dışı bırakılmak istendiği bir düzen.  Hem ABD’nin hem de AB’nin çıkarları bu düzenden geçiyor; yani güçlü değil, güçsüzleştirilmiş bir Türkiye’den. Türkiye hiç bu kadar iyimserliği terk etmesi gereken bir süreç yaşamamıştı. Uyutulup unutulmamak adına, satranç tahtasında atılabilecek tüm adımların önceden hesaplanabilmesi için en azından iyimserlikteki aşırılıklarımızın törpülenmesi gerekiyor…” demiştim.

Ağustos 2011’de, “Şimdi sıra kimde?” başlıklı yazımda bu satırlara atıfta bulunuyor ve “Altını çizerek yineliyorum: Asıl hedef Türkiye!… Dolanarak ve Türkiye’yi de dolayarak geliyorlar… ABD ile dostluk, AB üyeliğine uyum süreci hikayeleri ile kaotik ortamın baş rolünü üstlenmiş sürükleniyoruz. Türkiye ile ve Türkiye üzerinden Ortadoğu’ya şekil verilirken, giderek zayıflayan Türkiye’ye “güçlü ülke” rolünün verilmiş olması bu sürecin bilinen oyunu. Bildik oyunla kandırılıyor oluşumuz daha acı değil mi? Türkiye bölgede oynanan oyunda baş rol oynayarak güçlenemez; güç yitirir. İstenen de tam budur. Ortadoğu’da güçlü, kendi ayakları üzerinde duran ülke istenmiyor. Türkiye de buna dahil… Hala bunu göremeyenler, bilerek kör olmayı seçmişler demektir………….. Ülkede demokrasinin askıya alındığı olağanüstü durum sürdükçe sıra en olmaz denilen kurum ve kişilere geleceği gibi, Ortadoğu’da Suriye’nin defteri de dürülürse, Türkiye’ye sıra daha çabuk gelecek demektir…..” diye yazmıştım…

Bundan sonrası için ne yapılabilir? Bir kişinin hangi gün ne diyeceğine göre biçim alan bir medyanın bizim çok önce gördüğümüzü gördüğüne sevinmiş değiliz. An be an değişen, iç ve dış politika söylemleri ve anlık çıkışlarla, sürüklendiğimiz yere sadece saplanabiliriz. Stratejik derinlik diyerek yola çıkan ve komşularla sıfır sorun sözü veren Davutoğlu çıkıp, AKP dış politikasının iflas ettiğini açıklamalıdır. ABD’nin Suriye politikasına destek vermeyi bırakmalı, hatta daha vahimi Suriye’ye TSK’yı sürmek gibi, Türkiye’yi Ortadoğu batağına iyice saplayacak adımlar akıldan bile geçirilmemelidir… Türkiye’nin dış politika stratejisinin olmayışını, “dış politika trajedisi” başlığı ile tanımlamıştım. Bugün yaşadığımız tam da budur. Önce iflas diyecek, sonra zararın neresinden dönüleceği konusu, sadece ülke çıkarları ölçeğinde ele alınacak… Bunu kim mi yapacak?!…

Oktay Sinanoğlu’nun başlığı ile dikkatimi çekerek dün satın aldığım kitabında(*)yer alan şu satırlar hayli ilginç geldi; “ ….. Batı gizil gücümüzü biliyor da, biz bilmiyoruz. Batılı Türklerin kendilerine güvendikleri zaman pek çok işi başardıklarını görüyor.…….Yıllarca haçlı seferi yaptılar, bir türlü beceremediler bu işi; sonunda dediler ki: ‘Biz bu işi içinden halledeceğiz. Bunları içinden bozarsak, Türklük ve Müslümanlık şuuru bırakmazsak ve nihayet birbirine düşürürsek, kim olduğunu, feleğini şaşırmış hale getirirsek, dinini, tarih şuurunu yok edersek, o zaman bu işi biz rahatça hallederiz’. Bu plan yürümektedir Türkiye’de. Ve bu o kadar hızlı ve başarılı yürümüştür ki, diyorlar ki: ‘Zaten 2001 yılının sonunda bu işi bitireceğiz’…….”

AKP, Milli gömleği çıkardık diyenlerce Ağustos 2001’de kurulmuş, 2002’den bu yana iktidara yerleşmişti… Türkiye’yi kurumsal olarak çok güçlü bir yapıda teslim aldılar. Parlamenter demokrasiye tutunarak geldiler; bugün demokrasi askıda, parlamentarizm sorguda, terör tırmanışta, ordumuz balyoz, ergenekon, vs… kumpasta, dış politikamız iflasta, enflasyon artışta, ekonomi açmazda, muhalefet çıkmazda, yeni dedikleri tek kişiyi yasa ile  güçlendirme formülüne dayalı anayasa kapıda, rejim kıskaçta…

“Bazen uyumadan önce adeta niyetleniyorum: Bir rüya daha görsem, Türkiye’de tüm halkın uyandığını, milli birlik ve beraberliğin yeniden tesis edildiğini, ulusal hedeflerin saptanıp oralara doğru devlet-millet el ele hızla yüründüğünü, şanlı tarihimize yaraşır itibar ve haysiyetimizi dünya yüzünde yeniden kazandığımızı düşlesem bari bu gece diyorum. Nasip olur inşallah.”…. Yok, bu sözler bana ait değil; yine,  Oktay Sinanoğlu’nun “Hedef Türkiye!” başlıklı kitabından alıntı…

Hedef olmamak için Türkiye’nin de hedefi olması gerektiğinden söz ediyor merhum Sinanoğlu… Dış politikada daha fazla sürüklenmemek için refleks geliştirmesi gereken/beklenen ana muhalefet, AKP’nin yakar top diye üzerinden attıklarını kuşanmakla meşgul. Bir de kendi varlığını borçlu olduğu Atatürk’ü tartışma masasına taşımak ve indirmemesi var ki, akla zarar… Kendi varlıklarını borçlu olduğu kişiyi yok ederek, var olacaklarmış gibi… Türkiye’nin dönüşümü rolünü AKP’den kapma telaşındalar. Oyun ve oyuncuları teşhis etmesini beklediklerimiz, rol çalarak yerlerini korumaya çalışmaktalar…

AKP, politikalarının iflas ettiğini açıklayacak, CHP de  özüne dönecek…

           Zararın neresinden dönsek kardır diyerek, merhum Sinanoğlu’nun düşünü gerçek yapmak için kolları sıvayacağız… Başkanlık/başkancı rejim için değil, parlamenter demokrasi ile yeniden hukuk  devleti olabilmek için!…

—————-

(*) Oktay Sinanoğlu; Hedef Türkiye –Türkiye’nin Hedefi, Hedefteki Türkiye-, Bilim+Gönül Yayınları 11, Eylül 2010; İstanbul.

Prof. Dr. Tülay Özüerman – Kuşatılmışlık!…

İçinden geçtiğimiz süreci  tek kelime ile nasıl açıklayabilirim sorusunun yanıtını, 20 yıl önce okuduğum kitabın başlığından çıkardım. Fuller ve Lesser ‘in eserinin adı “Kuşatılanlar”… Bugün giderek daralan bir cenderede oluşumuzu anlatan duygunun nasıl yaratılabileceğine ilişkin senaryo da diyebiliriz.

          “…. Her türden harekâtın etkili olabilmesi için gereken istihbarat toplama, lojistik ve komuta kontrol yetenekleri Batı’nın (hepsinden önce ABD’nin) askeri kurumlarında bulunduğuna göre, Müslüman âlemi içinde barışı sağlama işi Müslüman devletlerine bırakılamaz. Ama bazı durumlarda, Batılı kuvvetlerin destek rolünü üstlenmesi ile, Müslüman kuvvetlerine ‘cephede’ önemli bir rol öngörmek uygun olabilir”.

          “Sisteme dahil etme politikası” adı altında, geliştirilen strateji, Türkiye’nin 1990 sonrası siyasetinin dönüşümünün de ip uçlarını veriyor: “… İslamcı partiler, çok geçmeden politik sistemde ‘normal perspektif’ içine çekilecektir; ….güçlü ve zayıf oldukları noktalarla, yanılgılarıyla, hatta yolsuzluklarıyla, onlar da tıpkı diğer partiler gibi olacaktır. Bu süreç Türkiye ve Pakistan’da yaşanmıştır aslında; bu ülkelerde İslamcı partiler, siyasal yelpazenin normal ve çoğu zaman da heyecan verici olmayan birer parçasıdırlar”…. denildikten sonra bir dipnot eklenmiş; Mart 1994 yerel seçimlerinde başlıca İslami parti olarak tanımladıkları Refah Partisi’nin gelecekteki inandırıcılığı üzerine yapılan yorumda, geleneksel laik Atatürkçülerin ciddi kaygılarından ve partiyi çetin bir sınavın beklediğinden söz edilmiş.

           İslamcıları değiştirmek, uzlaştırmak ve eğitmek üzere tasarlanmış olan” diye takdim edilen stratejinin yürütülmesinde, bazı  sorunların da olabileceğine dikkat çekilmiş; “…İslamcıların, hemen hemen herkes gibi, muhalefetteyken demokrasiyi destekleyeceği, ama kendileri iktidara gelince demokrasiyi ortadan kaldıracaklarıdır; bu formüle ‘tek adam, tek oy, tek tarih’ denir….. radikal partilerin ancak tedrici bir şekilde, adım adım bu sürece katılmasına izin verilmelidir. Yeraltında yasaklı bir konumda bulunurken çok güçlü protesto oylarıyla dev bir seçim kazanıp bir gecede sisteme girerlerse, neredeyse mutlak bir iktidar kazanacak…. onu paylaşmanın getireceği ‘ehlileştirici’ tecrübeleri yaşayamayacaklardır….”

           Bir de alıntı var: “…..Giderek küreselleşip bütünleşen bir ekonomi, dünya ölçeğinde bir ırk ayrımını andıran sosyal yapılar yaratmaktadır… Cesur yeni gezegenin ekonomisi, sanayileşmiş ülke yurttaşlarının yaklaşık yüzde 15-20’lik  bir kesimi dışında kalan herkes için nispi bir güvenlik sağlayabilir herhalde, ama hüsnü tabir kabilinden ‘gelişmekte olan’ diye tabir edilen ülkelerin kabaca üçte birinden fazlasını entegre edemeyecektir. Bu koşullarda insanların kitleler halinde, çok çeşitli fundamentalist programlara dayalı ilkel veya şiddete dayalı kimlik arayışlarına sığınmasına şaşmamak gerek. Ortada güçlü, birleştirici ve bir dereceye kadar da olsa onları koruyup gözeten bir devlet yokken, uluslar ötesi elitin mensupları değilken, kendilerini başka nasıl savunmalarını bekliyorsunuz ki?” diyor Susan George.

          Başka bir çarpıcı tespit; “Günümüzde açık bir demokratik meşruiyetten yoksun olan hükümetlerin hemen hepsi demokratikleşme yönündeki baskılara karşı koyacaktır. Bunlar, kendilerini iktidarı paylaşmaya, güvenlik aygıtı üzerindeki otoritelerini sınırlandırmaya, muhalefeti güçlendirecek reformlar ve kazanamayacakları seçimler yapmaya zorlayan politikalar karşısında, kendilerini tehdit altında ve zayıf hissederler. Mevcut yöneticilere muhalif olan hâkim sosyal gruplar bile, çıkar sağladıkları statükoda çok keskin değişiklikler getirecek bir politik dönüşümden korkabilir….. Batılı ulus-devlet anlayışı da bir çok devlet için ciddi bir sorun yaratmaktadır. Zira bunların  çoğunluğu ulus-devlet falan değil, karma etnik ve dini topluluklardan oluşmuş devletlerdir…. aktif ya da potansiyel ayrılıkçı hareketlerin tehdidi altında bulunmakta; azınlıklara ve insan haklarına yönelik ihlaller  nedeniyle sürekli  eleştirilmektedirler….”

               Yukarıdaki satırlar yeniden yorumlanmayı hak etmeyecek kadar açık. Birileri yazdılar ve sahneye koydular. Oyun ve oyuncular belli…

               Türkiye’nin demokratik düzenden koparılış, otoriter sisteme savruluş öyküsünün özeti de denilebilir.

               Dayatılan sonuçlarla ulus-devlet kimliğimizi terk edip yeni bir devlet çatısı altında toplaşmamızın neden istendiği ve bunun kimlerin işlerine yarayacağı, İslam ve İslam ülkeleri üzerinde bu kadar fazla kafa yormalarının sebepleri hakkında ip uçları çok.

               “Demokratik meşruiyetten yoksun  hükümetler ve çıkar sağladıkları statükonun değişmesinden korkan ‘sözde’ muhalifler” saptaması sürecin kontrolü açısından kritik değerde… Sürece saplanmanın da açıklayıcısı aynı zamanda…

                 “Yeni anayasa” dediklerini birileri çoktan yazmışlar ve elimize tutuşturmak üzere, İslam kartını (onların deyimi ile; Müslüman kuvvetlerine cephede önemli rol öngörerek -kimlikleri de kazıyarak, siyasetle ya da terörle-) kullanmaktalar. Bu arada, böyle bir sürece dâhil olmayı gerekçeleri ile açıklaması gereken muhalefet, “ülke darbe yasalarından arınmalı” bahanesi ile anayasa yapma sürecinin parçası olmakta… Hatta bir süre sonra lokomotifi olursa hiç şaşmayınız.

                Bu kuşatılmışlık duygusu içinde bizi nerede sözleştirecekleri de açık değil mi?

                Demokratik meşruiyeti olmayanı, yasa marifeti ile meşrulaştırarak, iktidarın kalıcılığını fiili olmaktan çıkarıp, yasa ile güçlü kılmak…

               Ne istediğimiz bize hiç sorulmuyor.

               Ancak, ne istememiz gerektiğini bize sürekli tembihleyen bir üst akıl var.

               “Yeni” dedikleri anayasa ile, içine itildiğimiz kuşatmanın planlayıcısı ve/veya parçası olanları güçlendirirken, biz ülke yurttaşları için içine itildiğimiz güvencesizliğin, sadece içinde yaşadığımız coğrafyanın sınır bölgelerinde değil, yaşamın her alanı için geçerli olacağını öngöremiyor olabilir miyiz gerçekten?

               Kuvvetler ayrılığı yerine kuvvetleri birleştirerek özgür olan topluluk var mı yeryüzünde?

               Bu kadar bilgi birikimi olan bir ülkede, üniversitelerin içinden geçtiğimiz şu süreci tahlil eden, sürecin tüm oyuncularını ve stratejileri tahlil/teşhis eden bilimsel toplantı ve çalışmalarla toplumun zihnini açması gerekmez mi? Neden sadece sürece servis yapan ünvanlılar konuşturuluyor TV’lerde? Unutturulan tüm nedenleri anımsamak ve sorgulamak için yeterince gecikmedik mi?

               “Ortada güçlü, birleştirici ve bir dereceye kadar da olsa onları koruyup gözeten bir devlet yokken…. ilkel veya şiddete dayalı kimlik arayışlarına sığınmasına şaşmamak gerek…” tespiti çok yakıcı…

                Nelerin yok edilmeye, nelerin var edilmeye çalışıldığı konusunda düşünmemiş olanları düşündürmek için…

 

——————————

Alıntılar için bkz. Graham E. Fuller/ Ian O. Lesser; Kuşatılanlar -İslam ve Batı’nın Jeopolitiği-, Sabah Kitapları, Çev. Özden Arıkan; İstanbul, Aralık 1996.

Prof. Dr. Tülay ÖZÜERMAN – Yazmıştık, daha ne yazalım?!…

“……muhalefetin demokrasinin asli unsuru olduğunu, iktidarın her rejimde olduğunu, iktidarın almış olduğu biçime göre rejimlerin farklılaştığını, otoriter rejimlerin de biçimleri olduğunu anlatır buluyorum kendimi. İstedikleri bu ise eğer, korku ve kuşkuyu yaratabildiler. Herkes Türkiye’nin yarını için kaygılı ve umutsuz……Türkiye’de bugün yaşananların adı gelecekte çok daha doğru bir biçimde konulacaktır. Ancak içinden geçtiğimiz süreç, demokrasinin fiilen askıya alındığı askeri darbelerin yaşandığı süreçleri aratacak kadar hukuk zemini dışına kaymıştır……Türkiye Devleti, Atatürk Cumhuriyeti fazileti yakalamış, insan onurunu her şeyin üzerine taşıyan anlayışı benimsemişken bugün korkuya dayalı ılımlı İslam etiketi ile Cumhuriyet değerlerini kovalayan ve Atatürk karşıtlığı ile pazarlanan bir rejimde, insanların kendi özgürlük alanlarından kaçtığı bir kuvvetler birliği rejimine doğru hızla yol almaktadır……Lafı dolandırmadan söylemek gerekirse; Türkiye’de bir darbe olasılığından söz edilerek sivil anayasa gibi aldatmacalarla, sivil görüntü verilerek bir “hükümet darbesi” yaşanmaktadır……Türkiye’nin önceki süreçlerde yaşadığı askeri darbelere karşı oluşmuş tepkileri, topluma yeni bir darbeyi kabullendirecek biçimde örgütleme çabaları toplumu asker-sivil kamplaşmasına götürecek tehlikeli bir biçim almaya başlamıştır……Türkiye’de rotanın yeniden demokrasiye dönmesini istiyorsak, anayasa ve yasalara karşın uygulamada olan “fiili kuvvetler birliği rejimi”ne son vererek yeniden kuvvetler ayrılığı prensibini işletecek biçime döndürmek ve yine fiilen ortadan kalkmış olan, yargı bağımsızlığı ile yargıç güvencesini geri çağırmak gerekiyor. Demokrasi askıya alınmışsa, hukuk devleti de askıdadır. Hukuk susmuş, susturulmuşsa; siyaset tüm acımasızlığı ile ilerleyecek demektir.”

          Bu cümleler, “AKP Demokrasiyi Askıya Aldı” başlıklı yazımdan alıntı… Aradan 8 yıl geçmiş… Fiili rejim, hukuktan dolanarak ve hukukla dolayarak, üst üste yapılan referandum ve seçimlerle yerleştirilmiş; şimdi, bu fiili durumu meşrulaştırmak için yeni, yepyeni(!) anayasa yaparak demokratikleşmekten söz ediliyor. Hem toplumsal, hem de siyasal muhalefet sıkıştırılmış,  ana muhalefet partisi CHP, süreci durdurmak bir yana, kendi eksenini de kaydırarak, adeta sürecin kolaylaştırıcısı haline getirilmiş; özgürlüklerin  askıda olduğu, hukukun işlemediği, adaletin yok hükmünde olduğu, basının çeşitli yöntemlerle susturulduğu, direnenlerin bedel ödediği ve terörün  gölgeden çıkıp iyice görünür olduğu olağan olmayan koşullarda toplumun sözleşmesinin mümkün olmadığını anlatması gerekirken, anayasa yapma sürecine, koşullar ileri sürerek “evet” diyor… Rejime el koyan anlayışın anayasasına dolaylı olarak destek çıkmış oluyor. Sürecin özeti bu…

          Demokrasi iktidara el koyarak anayasa yapma keyfiyetinin adı değildir. Sadece demokrasilerde iktidarın seçimle değişme olasılığı vardır. Seçimle gelen seçimle gider. Seçimle kalıcılaşan rejim otoriter rejimdir. Türkiye’de seçimle gelip, seçimle gönderilemeyecek hale getirilişin öyküsü, sadece iktidara bakarak açıklanamaz. Muhalefetin zamana yayılarak tasfiyesi ile güçlenen bir iktidarın yaratılmasında emeği geçenler, yetmez ama evetçilerden ibaret değil, Atatürk’ün yolu ve felsefesini izliyor görünenlerin bile, kendilerini rahatlatacak bir yol icat edecek bir rol bulup, Atatürk’ü sahipleniyor gibi terk edişlerini de eklemek gerekiyor. Bunu CHP’li vekilin Atatürk resmini indirmesi ile ilişkilendirecek olursak, içinden geçtiğimiz süreç, önceki bizi değiştirmemizi tembihliyor. Birileri de bazen aktif, bazen pasif eylemleri ile bu tembih edişe destek çıkıyorlar. “Önceki sen yanlıştı, şimdiki sen bu olmalısın… Önceki biz yanlıştık, şimdi doğru olan bu…” Belleklerimiz formatlanıyor, hem de çok yakınımızdakilerle, içimizden dediklerimizle; ya da önceki konumları nedeni ile farklı tanıdıklarımızla. Atatürk’le mesafemizin açılışına katkı sunduğunun farkında olmayanlar da var, ya da yeni konumlar için, yeni felsefe icatları…

        Şimdi, şunu duyar gibi oluyorum, “Ne yani? Bir vekil, Atatürk resmini indirmiş, bir diğer vekil görmüş, ancak parti yönetimi bunu ortaya çıkaramamış?… İyi de bu parti, kendi içinde yaşananları açığa çıkaramıyorsa, bizi  yeni anayasa diyerek sürükleyecekleri yeri nasıl görüp, açığa çıkarabilecek?!…” Yoksa, “resimler inse de olur, önemli olan, Atatürk’ün dünya görüşünü  benimsemiş olmak” diyerek mi işin içinden çıkacaklar? -şimdilerde moda bu da(!)…-

        Daha önemli bir soru var!… Atatürk’ün inen resimlerinin yerine kimin resimleri konulacak? Kimisi sahiplenerek, kimisi de resimlerini indirerek rejimi Atatürk’ü dolayıp, Atatürk’ten dolanarak, rejimi Atatürk’süzleştirmeye çalışmaktalar. “Yeni” dedikleri anayasa, bizi sadece parlamenter rejimden değil, Atatürk Cumhuriyeti’nden koparmaya hizmet edecek… Buna “dur” demesi gereken hepimiziz… Ancak, Atatürk’ün kurduğu parti olma sıfatı ile kurumsal olarak bu görev CHP’nindir.

             Atatürk karşıtları CHP’nin içine de sızmışsa, dış etkilerden daha vahim olarak; kurumların kendi içinden çözülüşü ile başkalaşıyoruz. Önceki öğrendiklerimizle oluşturduğumuz değerleri sorgulamak bizlere bir yer edindirebilir, ancak edinilen her yer, bizi bir arada tutan değerlerde yeni bir gedik açar… İşte süreç böyle ilerliyor.

           Aynı düşüncede olduğumuzu sandıklarımızla da, küçük/büyük çatlaklarla  mesafe giderek açılıyorken, yapılacak anayasa kime hizmet edecek?

          Toplum sözleşmiş mi olacak? Yoksa önceki sözleşmenin bozulduğunun, başka deyişle iktidarla devletin özdeşleştiğinin ilanı mı?

           Birileri demokrasinin askıda olduğunu yeni fark edince, içine çekildiğimiz ve giderek daralan kısır çemberi eskimeyen bir yazı ile düşünelim istedim.

Prof. Dr. Tülay ÖZÜERMAN – Yanlış yanlışla düzeltilemez…

İzmir Barosu’nun imzacı akademisyenlerin açıklaması ile ilgili kamuoyu ve basın bildirisi, ülkede bir an önce birliktelik zemininin oluşturulması için uyarı niteliğinde aynı zamanda:

“Kendilerini Barış İçin Akademisyenler İnisiyatifi olarak adlandırmış olan bir kısım Akademisyenlerin Bildirisine ve sonrasında gelişen olaylar karşısında düşüncelerimizi açıklama gereği doğmuştur.

Öncelikle belirtmek gerekir ki, açıklamayı yapmış olan akademisyenler ülkedeki akademik ve aydın kadronun tümünü temsil etmeyerek kendi sübjektif görüşlerini açıklamışladır. Açıklamayı yapanların ülkenin içte ve dışta yaşadığı güvenlik sorunları ve ülkemizin bölünmesi için yapılan planları içeren büyük resmi göremedikleri anlaşılmaktadır.

İsrail Adalet Bakanının dün yapmış olduğu “Türkiye ve İran arasında bir Kürt devleti kurulmasının vakti gelmiştir. Kurulacak devlet İsrail’in çıkarına olacaktır. Uluslararası topluma bu devletin kurulması çağrısı yapmalıyız.” açıklaması ülkemizin gerçekte ne ile mücadele ettiğini ortaya koymaktadır.

Karşımızda bu amaçla  güvenlik güçleriyle çatışan ve şehir merkezlerinde terör yaratan; insanlarımızın canına kasteden terör örgütü vardır. Ve bu örgüt artık özerklik ilan etmiş,  hedefine  ülkemizin bölünmesini yerleştirmiş, neredeyse savaş düzenine geçmiştir.

Elbette hiçbir ülke, toprakları içinde  kendi  güvenlik güçlerinden bir başkasının silahlanarak;  askeri, polisi ve vatandaşlarına zarar vermesine hatta zarar vermekte tehdit haline gelmesine müsaade edemez.  Bu nedenle Ülkemizin birlik ve bütünlüğe karşı silah çekmiş olan terör örgütüne karşı verilen mücadele haklı ve meşrudur. Bu haklı mücadele, Dünyanın neresine giderseniz gidin haklı ve meşru kabul edilir.

Hal böyle iken, Bir grup akademisyen adına (sözde) barış çağrısı adı altında yapılan bildiride,  Türkiye Cumhuriyetine karşı kalaşnikoflar, kannaslar, mayınlar, hendekler, roketlerle silahlı saldırıda bulunan PKK ile mücadele edildiğinin göz ardı edilmesini; ülkenin haklı meşru müdafaasının bir ihlal, hatta bir katliam gibi gösterilmesini onaylamak ve buna sessiz kalmak mümkün değildir.

Bu tür fikir açıklamaları her gün ölümle yüzleşen güvenlik güçlerinin maneviyatına darbe vurduğu gibi,

Türkiye Cumhuriyeti’nin “kasıtlı ve planlı kıyım uyguladığı”, “devletin başta Kürt Halkı olmak üzere tüm bölge halklarına karşı gerçekleştirdiği katliam ve bilinçli sürgün politikası sürdürdüğü” ile “hükümetin Kürt siyasi iradesinin taleplerini içeren bir yol haritasını oluşturması gerektiği” gibi ifadeler de ancak ve ancak bölücü hareketi kuvvetlendiren bir anlam ifade etmektedir.

 “Uluslararası bağımsız gözlemcilerin yıkım bölgelerinde giriş, gözlem ve raporlama yapmasına izin verilmesi” talebi ise, ülkenin terörle mücadelesine ket vurmak ve parçalanmayı gündeme getirecek dış müdahalelere geçit vermeyi sağlayacak son derece vahim bir taleptir. Dünya bugün, dış müdahaleler ile hiçbir ülkenin ihya olmadığını, bu müdahalelerin emperyalizme hizmet ettiğini, yalnızca vahşet ve yıkım getirdiğini yakın örneklerle izlemektedir.

Barış sloganının bugün en çok asıl kıyımı gerçekleştiren Pkk terör örgütüne karşı sessiz kalanlar tarafından kullanıldığını görmek son derece üzücü ve düşündürücüdür. Unutulmamalıdır ki, cehenneme giden yollar iyi niyet taşlarıyla döşelidir.

Diğer taraftan sözde barış için yapılan bu elim açıklamaya karşı, siyasi iradenin temsilcilerinin kullandığı sözler, düşünceyi açıklamaya karşı başlatılan gözaltı ve tutuklama girişimleri de bir o kadar vahimdir. Ülkenin yönetimindeki güç ve iktidar sahibi siyasilerin, sırf düşüncelerini açıklamış bir kitleyi hasım gibi göstermesi ve seslendiği vatandaşları husumete teşvik etmesi kabul edilemez. Bir yanlış, başka bir yanlışla düzeltilemez. 

Siyasi iradenin bu tutumu ve mafya örgütü mensuplarının katliam çağrıları, Cumhuriyetimizin ve ulusumuzun bütünlüğüne karşı silahlı mücadele eden kuvvetlerin işine yaramakta ve onları güçlendirmektedir.

Sürecin bu noktalara gelmesinde ağır sorumluluğu olanların hedef aldıkları bu akademisyenlerin bir kısmının da, daha önce birlikte sürdürdükleri “açılım” sürecindeki “akil adamlar” olduğu unutulmaması gereken bir gerçektir. 

Zaman gösteriyor ki; açılım sürecinde, terör örgütü ile mücadele etmek yerine masaya oturmanın ve vatandaşlara ne olduğu belli olmayan açılımı empoze etmenin, Ülkeyi barışa ve refaha değil karışıklık ve savaş ortamına sürükleyeceği uyarısında bulunanlar; bu ülkenin gerçeklerini kavrayan, ileriyi gören ve söylemekten çekinmeyen insanları olarak gerçek aydın sıfatını hak etmiştir.

Bizler, Türkiye Cumhuriyeti’nin ve ulusumuzun bölünmez bütünlüğünden yana tarafız. 

Bu amaçla vatanımızı ve üzerinde yaşayan TÜM HALKI korumak maksadı  içerisinde güvenlik güçlerinin hukuk içinde kalan haklı ve meşru mücadelelerini desteklediğimizi,

Ülkemizin ırk temasından beslenenlerden hızla arınarak, başta masum insanların kutsal yaşam hakkı olmak üzere tüm anayasal haklarının evrensel ölçülerde kullanabildiği,

Tüm yurttaşlarımızın bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçe yaşayacağı aydınlık günleri hasretle beklediğimizi kamuoyuna açıklamayı borç bilmekteyiz. Saygılarımızla.” denilmiş….

         Devletin ve ulusun bölünmez bütünlüğü, vatan toprağında yaşayan tüm yurttaşların güvenlik ve huzur içinde yaşaması, bir kısım yurttaş için insani hak değil, herkes için insanca yaşam hakkı, barış kelimesinin anlamını yitirdiğinin ifadesi olan “sözde” sıfatı, bildirinin verdiği önemli mesajlar… Ve  yanlışın yanlışla düzeltilemeyeceği uyarısı…

          Daha önce pek çok kez uyarıda bulunmuş olan, bugünleri önceden görenler de unutulmamış: “…bu ülkenin gerçeklerini kavrayan, ileriyi gören ve söylemekten çekinmeyen insanları olarak gerçek aydın sıfatını hak etmiştir.” deniliyor.

         “Uluslararası bağımsız gözlemcilerin yıkım bölgelerinde giriş, gözlem ve raporlama yapmasına izin verilmesi” gibi bir davet çok düşündürücü… Dış dünyadan bildiriye gelen desteklerin de açıklayıcısı… Ortak çözüm üretme refleksleri yerine, dış kıskacı daraltmayı yeğleyen bir anlayışla insani çözümü  var edebilir miyiz? Üstelik, destek talep ettiklerinin, tam da bugün, gözümüzün önünde, “sığınmacılar” başlığına sığdırılan, hepimizi tanıklığımızla utandıran insanlık dramının yaratıcılarından olduklarını göz ardı ederek… Onların raporlarını (senaryolarını) çoktan yazdıklarını; ve insan hakları havariliğini her fırsatta elden bırakmayan bu ülkelerin sığınmacı sorununun aslan payını, para yardımı karşılığı Türkiye’ye delege edip, kendilerine düşen paydada, sığınmacılara “sığıntı” muamelesi yaptıkları (ellerindeki para ve ziynet eşyasına el koyma, oturdukları konutları işaretleme gibi…) görmezden gelinerek, sorunun asıl parçasını çözümün parçası gibi düşünme/düşündürtme yanılgısına düşmekten söz ediyorum…

           Giderek ateş topunun içine çekilen ülkemizi, bu yanılgıların dışına çekecek ortak akıl için, İzmir Barosu gibi kuruluşların birliktelik, akıl ve itidal telkin eden açıklamalarını önemsemeliyiz.  

Prof. Dr. Tülay ÖZÜERMAN – “Al, bu senin kahramanın!…”

“Barış” için inisiyatif ortaya koydukları bir belge yayınlayıp, imza atan “akademisyenler”, yeni tartışma başlığımız, yoksa ayrışma başlığı mı demeliydim?!… Dilim dilim bölünmüşken, şimdi kübik parçalara ayrılmaya başladık… Bildiriye imza koyanların sayısı 1128… Yarattığı depremin etki katsayısı ise çok yüksek… Ve sadece bildiri olarak kalsaydı, çok dar bir çevrede duyulmuş olacaktı. Türkiye sınırlarını aşan bir etki yaratması, iktidar tarafından suçlanmaları sayesinde oldu. Anlaşılan o ki, anayasa dayatması öncesinde, başkan yapmak istedikleri kişiyi pazarlayabilecek yeni propaganda başlıkları üretirken, “açılım” dedikleri sürecin yönetimini, muhalefete devredecek, ama kontrolü elden bırakmayacaklar!…

Bildiri ne anlama geliyor? Adına genel olarak “açılım” denilen; ve “demokrasi”, “barış” gibi kavramlarla süslenen sürecin getirildiği yeri tanımlamış oluyor. Öyle ki, tırnak içerisindeki “barış”, devleti doğrudan alıp, suçluyor. Devlet kalıcı, iktidarlar geçicidir. Eleştiri iktidar politikalarına yapılabilir, ancak devlet hedef tahtasına konulmuşsa?!… Unutuyoruz; iktidar, toplumda ona destek veren bir kısım yurttaş; devlet ise hepimizi içeren bir kavram… İmzacılar arasında, AKP’nin “akil” adamları da var. Onlardan biri; “ulus devlet bizim başımızda Allah’ın belasıdır, Türk üst kimliği bölücüdür” diyordu… Devleti başımızın belası görenler, iktidara destek verdikleri derecede makbuldüler… Sürece açıkça destek verenler baş tacı edilmedi mi? Başka kritik bir soru: “Yeniden baş tacı ne zaman edilecekler?!…”

             Kolaylıkla yönetilecek hale getirilmiş duygularımız yerine, aklımızla düşünürsek; imzacıların yazdıkları, bugüne kadar izlenen politikaların sonucudur. Üniversitelerde sayıları giderek artan ve ulus devleti sorun eden söylemleri çoğaltan, hatta resmen bölücü söylemleri derslere taşıyanları bilmiyor olamazlar. Sadece derslerimizde değil, yaşamımızın her alanında kontrol altındayız. Kim kimdir? kimlerledir?… ne yer, ne içere kadar… büyük bir mercekten söz ediyorum.

Bildiri bahane edilerek, yeni bir sürece giriyoruz. Bildiride imzası olanların bir kısmını geleceğin aktörleri arasında görebileceğiz.

             Öyle bir süreç ki bu… Kendi kahramanınızı çıkaramadığınız, elinize, “al bu senin kahramanın” denilerek tutuşturulanlarla oyalandığımız… Bir süre sonra yaratılan bu kahramanın gerçek işlevinin sürece hizmet etmek olduğunu anlayıp, umutsuzluğa kapıldığımız,…. öyle bir kısır döngü ki!… “Kendi içinde çözül, ama kendi içinden çözüm üretme!…” Hatta çözüm gibi elimize tutuşturulanla, çözülüşe ortak edildiğimiz bir süreç…

             Umarım yanılıyorumdur; “açılım” cephesinde yeni kahramanlar (imzacılar adı altında) mağdur edilerek yaratılırken, üniversite de kendi içinden eritilen kurumlar arasında yer bulacak…. Bir taşla iki kuş. Asıl hedef bu imzacılar değil. … (Onların söylemleri TV ‘lerde ve Meclis’in içindekilerle her gün “tartışma” adı altında beynimize akıtılıyor…) Üniversiteleri iktidar uydusu yapmak, korku iklimini üniversitede daha fazla solunur hale getirmek…. için önemli bir adım… Hepimizi susturmanın ilk hamlesi. ..

Tüm kurumlarda oyun hep aynı… Böl, karşıtlaştır, birbirine düşürerek tarafında olmayanları tasfiye et.

Kurumların hepsi kendi içinden tasfiye ediliyor. Mağdurlardan kahraman yaratıldıkça toplum kendine önderlik edecekleri bu havuzdan seçiyor… Süreç tam gaz yol almış, toplumun umutları her geçen gün azalmış oluyor.

Anlaşılan o ki, sıra üniversitelerin artık dolaylı değil, doğrudan biçimlendirilmesine geldi.

Açılım sürecine, akademisyenlerin imzaları duyurularak verilen katkı, onların beklediklerinden daha fazla oldu. 1128 den daha fazla etkili deprem yaratıldı ve hem toplum, hem de üniversiteler bir başlıkta daha ayrıştırılmış oldu. Hatta daha ileri olarak, medyanın bazı isimlerle röportajlar yapıp, onların söylemlerini daha geniş duyuracaklarını da öngörebilirim…

Büyük resme bakmaktan söz ediyorum, bizi ötekileştiren söylem nedeniyle, provoke olup, ötekileştirmemekten, ceza adı altında verilenin ödüle dönüşmesinden, “öteki” diye tanımlananı yok ederek/ettiğimiz zannettirilerek, var olabileceğimiz yanılsamasına itilmemekten… Bizim gibi düşünmeyenlerin susturulmasına seyirci kalmaktan, hatta aktör yapılmaktan… Tek tipçi söylem, susturulanların söylemi ile tekrar karşımıza çıktığında, suçlanan olabileceğimizden…. Özetle; sürecin bizi ittiği yere sürüklenmek istemiyorum ve “Ben senin gibi düşünmüyorum diyebilme hakkımdan kendiliğimden vaz geçmek istemiyorum”…

Bir düşman yaratıp, onun üzerinden söylemek istediklerini söyleyip ilerleyenlerin, özgürlükleri kendiliğimizden terk edişimiz sayesinde yerlerini sağlamlaştırdıklarını görebiliyorum. Bildiriye gelince; orada yeni bir şey yok… İçinde bulunduğumuz sürecin özeti… Ve de kim ne dediğini gerçekten biliyor mu? Bildiriye imza atanlar ,“Hükümetin Kürt siyasi iradesinin taleplerini içeren bir yol haritasını oluşturmasını talep ediyoruz”… demişler… Beş aylık bebecik, 1 yaşındaki Ecrin, 5 yaşındaki Sadık Efe’nin katli ile yol almaya kalkışanlarla yol haritası oluşturmak… Bu talepleri, insani yaşama sahip çıkmak için, “barış” için değil miydi? Bu masumların yaşam hakkının elinden alınmasının adı ne?

Savaşın adını “barış” koyan, akla zarar bir süreçten nasıl çıkarız?…

Söz konusu vatansa, gerisi teferruattır… diyoruz…

Hattı değil, sathı müdafaa edeceğiz.

Öyleyse neden teferruatla uğraşıyoruz? İnsanı sahiplenmek ve insani olmanın sadece, etnik alt kimliklere yol açacak kadar daraltıldığı, sadece kendileri insani düşünüyor gibi, sadece kendileri demokrat ve barışçı gibi, “suça ortak olmayacağız” söylemi ile, imza atmayanları suça ortak gibi göstermek mi bilimsellik?!….

“Masum bebeciklerin katledilişinin suçuna kimler ortak?” sorusuna ne yanıt verecekler? !..

İmzacıların isimlerini not ediniz; gelecekte kimlerin nerelere yerleştirilecekleri, hangi TV’lerde, hangi röportajlarda neler söyleyeceklerini izleyiniz… Bumerang gibi işleyen süreci daha doğru tahlil edebilirsiniz…

Kim bilir belki, “sürekli yenilenen” CHP kadrolarında bu isimlerden bazılarını görebilirsiniz

Öfkeye kapılmak ve elimize tutuşturulanlarla kendimizi kilitlemek yerine, fotoğrafa geriye çekilerek bakmaktan söz ediyorum. Cezanın ödül olup geri döndüğü, mağdurluğun kahramanlık olduğu bir süreçten…

         Umarım yanılıyorumdur… Önceki süreçlere ve kurumların yaşadıklarına bakarak bu sonuca vardım… “Yanıldınız…” yazılarını almaktan çok mutlu olacağım…

Bu akıl almaz, çapraz baskıların giderek arttığı süreçten, akılla çıkacağız diyoruz ya!… Üniversiteler üzerinde baskı görünür olunca, özgürlükleri nerede anlatır ve savunur olacağız?!…

Sıkıştırıldığımız yeri anlatmaya sözcük bulmakta gerçekten zorlanıyorum…

Adalet iki dudak arasına sıkışan ceza sözcüklerinden ibaret olsun istemiyorsak, fotoğrafın bize gösterilen noktalarına değil, tümüne bakalım diyorum…da, nasıl anlatılır inanın bilemiyorum…

Hepimiz aynı cenderenin içindeyiz… sadece bunu biliyorum…

Prof. Dr. Tülay ÖZÜERMAN – “Sarkaç demokrasisi” ve CHP Kurultayı

Sayın Kılıçdaroğlu;

Olağan kurultayımıza “Onur Üyesi” olarak davet edildiğim(iz) için teşekkürler… Partide görev almış, eski/yeni tüm kadroların buluşması hem genel, hem de yerel toplantıların kuralı olmalı. Davet bir nezaket olmanın ötesinde, emeği önceleyen bir anlayışta, emeğe saygının göstergesidir. Ne ki, partinin kendiliğinden katılma istekliliğini yaratması hepsinden önemlidir. Davete icabet ederek sadece kalabalık yaratmış olacağım hissine kapılmış olmak bile başlı başına düşündürücü.

Kurultayda konuşma yapmak üzere katılmak isterdim. Ancak CHP o kadar dönüştü ki, sizi ve politikalarınızı eleştiren bir konuşma yapıldığında, ortalık karışabilir. Domino etkisi yaşanıyor ülkemizde… Yönetim biçimimiz giderek, biçimsel demokrasiden uzaklaşıp, sarkacın ibresi otoriter rejimin tüm emarelerini gösterdiği bir süreçte bocalarken, diğer tüm kurumların da ayarlarını buna göre yapmasına neden oluyor. Partimizin İzmir’deki kongresine katılmayışım da bu yüzdendi. İzmir’de parti yönetimi denince akla Büyükşehir Belediyesi geliyor. Bu sizce normal mi?!… Belediye ile parti örgütünü ayırmak çok mu zor? Türkiye’ye verdiğimiz fotoğraf iç acıtıcıydı. Örgütün nerdeyse yarısının desteğini alamamış il yönetimi ile gelecek seçimlerde başarı(?!)… Kocaman bir soru işareti… Bunları parti organlarında dile getirme olanağımız yok… “İzmir CHP’li kalacak” demek yerine, partiyi kişi ile özdeşleştiren sloganlar, tam da günün iktidarının iz düşümü değil mi?…

Kurultaydan çıkacağınız kesin… Delege sistemimiz başka türlü olmasına izin vermiyor. Partiden beklentilerimiz ile partinin aldığı biçim arasındaki mesafe, her bir kurultayda ve seçimde parti yönetimimize sızan isimlerle açılmakta. Sizin söylemeleriniz de sorunlu. Ülkemizde laiklik sorunu olmadığını söylemiştiniz. Artık memurlar, Cuma günleri ibadete gitmek zorundalar… Önceleri tercih hakları vardı, ancak şimdi gidenler, gitmeyenler ayrımı kamu kurumlarının yeni sorunu olacak… Önce mescit sayısının çoğaltılması, ardından ibadet özgürlüğü gibi, baskının yaratılacağı bir parantezin açılması, anayasadaki laiklik ilkesinin fiilen yok sayılması anlamına gelmiyor mu?

Muhafazakar diye nitelenen kesim, “yeni” eki olmayan (sizden önceki) CHP’yi destekliyordu. Dinin kullanılmasından ve siyasete malzeme yapılmasından rahatsız olan, gerçek inanmış (mümin) kesitten; laikliğin, “dinsizlik” gibi algılatılıp, dinci siyasetin önünü açan anlayışa karşı olan ve laikliğin sadece ülkemizde değil, bölgemizde de birlik beraberlik için elzem olduğunun farkında olanlardan söz ediyorum. Dini inançların belli kalıplar içinde değil de, özgürce yaşanması için laikliğin bir güvence olduğunu anlatacak bir muhalefetin kalmamış olması, hatta “laiklik” sözcüğünden kaçılması içinden geçtiğimiz süreç için büyük talihsizlik.

CHP’deki büyük değişimin mimarı olarak gösterildiniz. Partinin ekseninin kayması anlamına gelen “yeni” sözcüğü sizinle eklendi. Cumhuriyet, partinin sadece adında kaldı. Cumhuriyet’in niteliği gözümüzün önünde dönüştürülüyor. Cumhuriyeti kuran ve adını Cumhuriyetle alan, ülkeye ilk kez “parti” adını getiren, kurucu parti, kendi içine sızan süreç yanlıları ile dönüşümün parçası haline getiriliyor. Partide; partinin kurucusu Atatürk’e dil uzatma hafifliğinde bulunan çatlak sesler, kimlik siyaseti ve dini siyasete servis yapanlar, partiyi HDP çizgisine çekme çabası içindekiler, “özyönetime hayır ama yerel yönetimlere özerklik evet” söylemleri ayıklanmalı…

AKP, din eksenli; HDP kimlik eksenli siyaseti Meclis içinden yürütüyor. Birbiri ile kavga eder gibi süreci yönlendiren iki aks içine sıkışarak yalpalamak yerine, rejimi anayasanın öngördüğü sınırlar içine çekme çabasını öne çıkaracak yegane partidir CHP. Yaratılan çatlaktan akıtılanlara kapılarak ve rejimin dönüşümüne dolaylı destek vererek büyümek ve alternatif olmak mümkün değil. Kendi içinden eriyerek tasfiye olan kurumlara eklenmiş olmaktan daha vahimi, boşaltılmaya çalışılan HDP’nin sahiplenicisi konumuna düşürülerek ve başkalaşarak kendi içinde tasfiye olmaktır. Onur üyesi sıfatı ile parti kurultayında boy göstermekten daha önemli görüyorum bu uyarıları. Partinin dönüşen çizgisinde parti yönetim katmanlarında asla yer bulamayacak söylemler bunlar. Parti içindeki mücadeleden vaz geçmenin değil, yönetimde yer alma çabası içine girmenin nafileliğinin ifadesi…

Kurucu vizyonunu giderek terk eden partide, misyonu olanların yer bulmaları nihayete ermezse, parti dönüşen kimliği ile kurucu kimliğine sahip çıkanlara sadece kalabalık yapacak kadar yer verebilecek…

Türkiye; birbiri ile çatışıyormuş gibi sürecin dümenini idare eden iki parti ve “barış”, “demokrasi” gibi kavramların içini boşaltıp, “Türküm” diyeni ırkçı sayıp, “Kürdüm” diyeni ırkçı görmeyen, hatta kayıran, bir tuhaf iklimde otoriterliğin en koyusuna (totaliterliğe), uydu görevi gören muhalefet partileri ile kayıyor.

CHP, muhalefet işlevinden uzaklaştırıldıkça, uydu parti haline geliyor ve rejimin dönüşümünü durdurmak bir yana rol üstleniyor.

Türkiye’nin muhalefete her zamankinden daha çok gereksinimi var ve bu görev için beklentiler CHP’de toplaşmış durumda. Parti, ülkedeki gidişatı doğru tespit edecek kadrolarla, kısa, orta, uzun soluklu politikalar belirlemek zorunda.

Tam da Hitler konusu gündeme gelmişken, Hitler’i iktidara taşıyan süreci anımsatmak, içinden geçtiğimiz ve giderek hiperleşen enflasyonun erittiği orta sınıf gerçeğini mercek altına alacak ve Hitleri (totaliter rejimi) iktidar yapan sürecin orta sınıfın eritildiği zaman dilimine denk geldiğini topluma anlatacak kadroları var mı CHP’nin?…

Yine, bugün temel sorunun başkanlık sisteminin olmayışından değil, parlamenter sistemden uzaklaşmaktan kaynaklı olduğunu, sistemin fiilen “başkancı” olduğunu, kuvvetler ayrılığının yerini kuvvetler birliğinin aldığını anlatacak güçlü kadrolar yerine, bir sonraki seçimde, kimin vekil, kimin Belediyeye başkan olacağının hesaplarının önde geldiği patronaj ilişkilerini öne alan parti örgütleri ile gündeme gelmeyi sürdüren parti olmamalı CHP…. Kavga ile, ikbal hesapları ile, yerini koruma kaygısı ile gündeme gelen değil, bilgisi ile topluma öncülük edecek kadrolardan söz ediyorum.

Sayın Kılıçdaroğlu, zamanın ruhuna uygun davranarak değil, zamanın ruhuna teslim olmamakla güçlü kılabiliriz kurumlarımızı. Bize “öldü” diye dayatılmaya çalışılan “ulus devlet” ölmedi, dimdik ayakta… Uluslarından alıyorlar güçlerini. Bu çözülüş sürecinin katalizörü olmamak adına, lütfen göçmen krizi vesilesi ile Avrupa Birliği’ne dahil ülkelerin sınırlarına sahip çıkmak konusunda nasıl ortak refleks geliştirdiklerine bakınız ve lütfen bunu konuşmanızda tüm partililerimize ve ülkemize anlatınız. Ortadoğu’da yaratılan çatlağın içine itilmek yerine, üniter devlet yapımızı koruma refleksi geliştirmemizin ve başkancı sistem gibi hayaller yerine, kuvvetler ayrılığı prensibini ve hukuk devleti prensibini yeniden çalıştırmanın önemine değininiz.

Partiye sızan çatlak seslere, Ortadoğu’da yaratılan kaotik, küçük birimlerin güçsüzlüklerinin hangi ülkelerin çıkarlarına hizmet ettiğini anlatınız. Gençlik örgütlerimize, “barış” ve “demokrasi”ye tutunarak ilerleyenlerin, bu kavramların içini boşaltan hendeklerine düşmemelerini telkin eden bir konuşma yapabilecek misiniz? Teröre terör, teröriste, terörist demekten söz ediyorum.

Etnik kimlikler ve dini aidiyetlere değmeden, dokunmadan, “ben buyum”, “sen şusun” demeden yaşamak için, ulusal birlikteliğin yeniden inşası için, ulusu güçlendirmek için, “özgürlük ve eşitliği” her şeyin önüne almaktan söz edebilecek misiniz?

Konuşmanızı merakla bekliyorum. CHP’nin kurucu vizyonunu öne çıkarınız ve lütfen, süreç içinde kendilerine rol arayan misyonerlerin partide çoğalmalarına izin vermeyiniz.

Örgüte gelince; yapılarımız aslında güçlü. Güç kırıcı unsurlar, bir şekilde bir yerlere gelip, örgüt üzerinde hâkimiyetlerini bulundukları yer ile sürdürme gayreti içinde olanlar. Siyaseti kendi çıkarlarını kollayarak yapanların sayısının azaltılması için, bu unsurların daha fazla güçlendirilmemesinden ve pazarlık yapma olanaklarının ellerinden alınmasında söz etmekteyim. Yerellik demokrasi getirir fikrini, kurdukları ilişkilerle çürütenlerden söz ediyorum.

Bir yere gelmişler, bir süre sonra parti kanalı ile geldiklerini unutup, kendileri sayesinde partinin yaşadığı gibi egosu aşırı şişik hale gelebiliyorlar. Hatta öyle ki, erimenin sebebi olduklarının farkında bile olmuyorlar.

Yazılı davetinize icabet edemeyeceğim, çünkü “süreç” içindeki yerimi gayet iyi biliyorum. Ancak, kurultay konuşmanızı merakla izleyeceğim. Kalabalık içinde kaybolarak değil.

Partideki varlığımız; bizleri dışarıda bırakan duvarı yıkıp yık(a)mamanıza göre, parti kurucu ilkeleri etrafında birleştirilmemize   göre anlam bulabilecek.

Görüntünün dışına çıkıp, özümüze dönmekten, Cumhuriyete ve üniter devlete; başta kurucu liderimiz Atatürk olmak üzere, tüm kurum ve kuralları ile sahip çıkmaktan söz ediyorum. Ve biliyorum ki, CHP etrafında kendisini ifade eden ama parti içi mücadeleye katıl(a)mayan milyonların duygularını tercüme etmiş oluyorum.

Kurultayımız, sadece partimiz için değil; ülkemiz için, özlemle beklediğimiz gerçek bir muhalefet ve biçimsel halini bile özlediğimiz demokrasi için hayırlı olsun. Biçimsellikle, otoriterlik arasında gidip gelen sarkaç demokrasisinin ibresinin daha fazla tek kişi otokrasisinde kilitli kalmaması için tüm umutların yığıldığı partimizi sürece teslim etmemeniz dilek ve ricası ile…..

Davet için tekrar teşekkürler. Partimiz özüne dönerse, bir sonraki kurultaya davet almasam da katılacağım. “Yeni değil, yeniden CHP!…” diyebilmeniz ve bir zamanlar biçimselliğini eleştirdiğimiz demokrasimizi, kişi odaklı otokraside saplanıp kaldığı yerden hep birlikte çıkarabilmemiz için umut yaratabilmeniz dileği ile.

Size kurultay sonrasında da yazacağım… Malum; söz uçuyor, yazılanlar kalıyor. Ayrıca söz söyleme özgürlükleri kısıtlı, yazı şimdilik göreceli özgürlük…

Umarım, milyonların beklentisini karşılayan bir sonuç ortaya çıkmış olur. Aksini düşünmek istemiyorum…

Prof. Dr. Tülay ÖZÜERMAN /CHP eski PM Üyesi

Prof. Dr. Tülay ÖZÜERMAN – Güneş biziz…

         Bir arkadaşımdan, üzerinde  “hayat en güzel hediye” yazan etiketli armağanı aldım, bir diğer arkadaşım, Jacques Prevert’in “İyi Düşünün” başlıklı şiirini iletmiş… Yaşamın rutininde kaybolup, dönüp kendimize bakamadığımız; dış kuşatılmışlıkların iç dünyamızı esir aldığı yeni edilgenliklerin üretildiği süreçten başımızı kaldırıp, kendimizde ne kaldığını sorgulamak için vesile olması dileği ile paylaşıyorum… En güzel armağan olan yaşamı anlamlı kılmak için ne yaptığımız kadar, ne yapacağımız üzerinde düşünmemiz için…

İYİ  DÜŞÜNÜN

Bu yılınızı iyi geçirdiniz mi?

Sağlıklı olduğunuz için hiç sevindiniz mi?
Bu yıl hiç gün ışığı ile uyandınız mı?
Kaç kez güneşin doğuşunu izlediniz?
Bir neden yokken kaç kişiye hediye aldınız?
Kaç sabah yolda bir kediyi okşadınız?
Bu yıl yeni doğmuş bir bebek parmağınızı sıkıca tuttu mu hiç?
Ve siz onu hiç kokladınız mı?
Yaz gecelerinde ne çok yıldız olduğuna hiç şaşırdınız mı?
Kendinize bu yıl kaç oyuncak aldınız?
Kaç kez gözlerinizden yaş gelinceye kadar güldünüz?
Yaşlı bir ağaca sarıldınız mı bu yıl ?
Çimlere uzandığınız oldu mu?
Çocukluğunuzdan kalan bir şarkıyı söylediniz mi hiç?
Hiç taş kaydırdınız mı bu yıl?
Kaç kez kuşlara yem attınız?
Bir çiçeği dalındayken kokladınız mı?
Bu yıl kaç kez gökkuşağı gördünüz?
Ya da hediye alan bir çocuğun gözlerindeki ışığı?
Kaç kez mektup aldınız bu yıl?
Eski bir dostunuzu aradınız mı hiç?
Kimseyle barıştınız mı bu yıl?
Aslında mutlu olduğunuzu kaç kez fark ettiniz bu yıl?
İyi bir yılın, bunlar gibi birçok “küçük şeye” bağlı olduğunu hiç düşündünüz mü bu yıl?
Yayılın çimenlerin üzerine…

Acele edin…
Er veya geç..
Çimenler yayılacak üzerinize..
Jacques Prevert

       (U)mutlu bir yıl diliyorum. İyi başlangıçlar, iyi sonuçlar demektir… Yaşamımızda küçük şeylerin önemi yadsınamasa da; ülkemiz için büyük düşünmemiz gerekir… Her gün yeniden doğan güneşe bakarken, ülkemizde aydınlığın yolunu açan güneşimize sımsıkı sarılmalıyız; Cumhuriyet bize Ata’mızın mirası…

       Millet yoksa devlet de yok. Milleti ve devleti çözenleri baş tacı etmeyeceğimiz bir yıl olsun. Bu yıl ve her zaman için ülkemize bütünlük, birlik, beraberlik, huzur, refah, adalet, mutluluk diliyorum.

       Bir soru da benden…

       Bu yıl ülkemizin Ortadoğu bataklığına iyice saplanmaması için siz ne yaptınız?

       Acele edin…

       Er veya geç…

       Kaldıracağız karanlığın perdesini,

       Güneşi yeniden doğduracağız/doğacağız yeniden…

       Güneş bizim yüreğimizde/güneş biziz…