Prof. Dr. Tülay ÖZÜERMAN – Yaz okulu mu? Bütünleme mi?

Bu yılın 19 Mayıs’ına, ülkedeki tek parti yönetiminin, demokrasiyi rafa kaldıran bir başka hamlesi damgasını vurdu. Günlerdir, düşük profilli ve tek kişi ile uyumlu çalışacak, partinin tek kişiye ait olduğunun resmini kendi üzerinden çizdirecek ve de parlamenter sistemin odak noktasındaki kurumu boşaltarak sadece adı ile dolanacak kişinin kimliği  konuşuldu ve yine rejimin dönüşümünde kritik tüm virajlarda olduğu gibi, Cumhuriyet tarihinin en önemli günlerinden biri seçildi. Meclis Başkanı’nın  “laiklik anayasadan çıkarılmalı”  cümlesinin 23 Nisan  bayram sürecine denk gelmesi tesadüfü(!) gibi…

Henüz parti kurultay yapmadan, seçeceği parti başkanını biliyor. Seçilmedi, atandı. Ama usulen, parti toplanıp,  onaylayacak, biz buna “partililer seçti” diyeceğiz. Türkiye’de sandık uzunca bir süredir,  dayatılan sonucun meşrulaştırılma aracı.  Partiler içinde yarışarak yönetim değişmiyorken, partiler arası yarışla nasıl değişecek? MHP’de de Kurultay arayışının yolunun kesiliş yöntemlerine bakarak, artık muhalefet etmenin zorlaşmasından değil, olanaksızlaştırılmasından söz edebiliriz. Tercih hakkı muhalefet partilerinde bile yoksa, sistemin diğer kurumlarında ve genelinde olabilir mi?

Tüm kurumların kendi içinden  çözüldüğü, hepimizin nedenleri sorgulamak yerine, sonucu tartışarak kabullenmemizin tembih edildiği, yönetilenlerin hak ve özgürlükler alanının, yine yönetilenlerce boşaltıldığı “boz” sürecinde yeni bir aşamaya geçildi. Meclis’teki çoğunluğa kabul ettirilemezse, halka o(na)ylattırılacak, partili (cumhur)başkan modeli, parti genel başkan değişikliği üzerinden (bahanesi ile) fiilen ilan edilmiş oldu.

Ne yasalarda ne teamüllerde var ama olsun… Sonuç üzerinden beyin yıkayıcılara göre; uyumlu bir (tek partili) yönetim ve istikrar(!) gelecekmiş ülkemize…

19 Mayıs’a damgasını vuran yine, fiili yönetim ve teamül dışı uygulamalar oldu.  “Atatürk’ü anma ve gençlik”, şimdiki dayatmacı zihniyetin “eski” diye karalamaya çalıştığı  Türkiye’nin hafta içinde en yoğun işleyip, sahiplendiği konulardı…

Şimdi gündemimizin ana başlığı, sadece koltuk olarak kalan Başbakanlığa kimin geleceği. İşaret edilen ismi parti onayladıktan sonra, “al bunlar senin bakanların” diye eline liste verilecek bir model.

Parlamenter sistemin kurumları bir bir boşaltılıyor, hem de gözümüzün önünde.

23 Nisan’da laiklik, 19 Mayıs’ta  kuvvetler ayrılığında çatlak yaratılıyor.

Anayasalı ama anayasal olmayan işleyişte, anayasa sistemi dönüştürenlerin işlerine geldikçe başvurdukları bir direktif kurum ise, rejim otoriterdir.  Türkiye’de ibre, sadece otoriterliğe değil, dini devlet mekanizmasına referans alarak teokrasiye doğru çevrilmiş durumda. Tüm yollar tek adama çıkıyor algısı en büyük baskı aracı. Ve eleştiriler, delik deşik olmuş anayasada Cumhurbaşkanı’nı koruyan, “hakaret” sözcüğünden hareketle frenleniyor.  Partisi ile özdeşleşmiş tek kişi koruma altında ama diğer parti başkanları ve yurttaş korunmasız. Bir kişinin özgürlükleri adına hepimize kendi özgürlüklerimizden vazgeçmemiz tembih ediliyor; hukuk insanları, anayasada tanımlanmış biçiminin dışına çıkan kurumsal işleyişi sorgulayamıyor. Gözümüzün önünde fiili parti devlet bütünleşmesi yaşanıyor ve kurumsallaşmasının tamamlanması bizlere ihale edilmek isteniyor.

Gündem kaçırılsa da, günün anlam ve önemini bilen biliyor, Atatürk’le ve rejimle ilgili tüm karalamalara karşın yurttaşın gündemi farklı ve anlamlı günlerde sokaklarda bayrak, Atatürk  görselleri, söyleşiler, yürüyüşler ve etkinliklerle tercihlerini göstermekteler.

Çocuklarla ilgili vahim gerçeğimizi Ensar Vakfı olayı ile fark ettik. Çocuk istismarı ve tecavüzler, yeni denilen Türkiye’nin, kadın cinayetleri ve şiddet konularından sonra yakıcı bir başka gerçeği olarak karşımızda çözüm bekliyor. Gençlerin sorunları çok fazla, işsizlik ise en önemli ekonomik açmazları.

Sistem, giderek parası olanı daha güçlü kılarken, parasız olanı cezalandıran bir biçime evriliyor. Ana değer, söylemde “din” gibi ama, uygulamada para  öne geçmiş durumda.

İç acıtıcı bir yazı geliyor bizlere her yaz öncesinde; kimler yaz okulunda ders vermek istiyorsa, ismini bildirecek. Bu yazıyı hep şöyle okumuşumdur: “Kimler dönem boyunca ders anlattığı halde geçemeyen öğrencilerine yeniden kısa sürede aynı konuları yeniden anlatacak? Eşitsizliğe katkı vererek para ile ödüllenmek ister misiniz?”. Öğrenci gözünden, “kendisini bırakan hocasından para karşılığı yeniden ders almak”tır, bunun adı. Özetle: öğretim üyesine daha fazla para kazanma, öğrenciye de ders geçme fırsatı sunmak.

Bu sistem öğretim üyesi ile öğrenci arasında para yolu ile bağ kurarken, parası olmayan öğrenciyi mağdur etmekte, neredeyse her alanda var olan fırsat eşitsizliği, eğitim alanlar arasında da uygulanmaktadır.  Bütünleme sınavı ise tüm öğrencileri eşitlemekte. Öğrenci dönem boyunca aldığı dersleri kendi başına çalışarak pekiştirebilmektedir. Bu yüzden, yaz okulu kalkmalı, bütünleme sitemine geri dönülmelidir.

Yeni dedikleri Türkiye, paranın tüm değerleri kovduğu, daha çok para ve mal edinme yarışı üzerine kurulu; liyakat, hakkaniyet gibi sistemi güçlendirecek unsurlardan uzaklaştığımız ve eşitlik üzerine hiçbir tasarımın olmadığı bir sistem inşa ediyor. Burada insan yok, insanın özgürlüğü ve eşitliği üzerine bir tasarım, bir düşünce yok.

Gençler ve çocuklar geleceğimiz ve onlar ne düşünüyor, ne hissediyor, bunu umursamadan, bir çerçeve çizip içine yerleştiriliyor ve dışına çıkmamasını tembih eden baskı ortamı, siyasette başa getirilip gönderilen rol modelleri ile güçlendiriliyor. “Onlar bile gel deyince geliyor, git deyince gidiyorsa” diye düşünmemiz isteniyor.

Ne çok sorusu ve sorunu var oysa çocuk ve gençlerimizin. Annesi alış veriş yaparken, gazetedeki Atatürk resmini işaret eden çocuk, “anne ben büyüyünce Atatürk olabilir miyim?” diye sordu. Anne ne diyeceğini bilemez şaşkın, duyduğumu görüp gülümsedi, “çocuk işte der” gibi… Anneden yanıt yok!… Eğildim, “sen Atatürk”sün” dedim. Ben de, annen de… Bizi var eden değerleri inkar etmeyen hepimiz Atatürk’üz. Aramızdan ayrılmadan Atatürk bize vatanımızı emanet etti. O tek adam olarak kalmaya, kalıcılaşmaya çalışmadı, amacı vatan ve milletin bütün ve bağımsız olmasıydı.   Egemenin seçilmişler olmadığı sisteme geçişin ve özgür birey olmanın yolunu açtı yurttaşlarına. Büyüdüğünde bunu daha iyi anlayacaksın. Onu sevgi, saygı ve şükranla anarak, unutmuyor, yaşatıyoruz. Ona minnetimizde, O’nun devleti var eden değerlerinde birleşiyoruz hala. Atılan tüm ayrılıkçı tohumlara, baskılara karşın Atatürk’te birleşiyoruz. Birleşik bir güç olmanın önündeki tüm engelleri bu yolla aşacağız. Ülkede kim nerede ise, neye sahipse, yaşamımız da dahil, O’na borçluyuz. Ama annen, ben, biz kadınlar için Atatürk çok daha fazla önem taşıyor. Her geçen gün bunun önemini daha çok hissediyoruz.

Çocuğu tutmuş, anneye anlatıyor olduklarım, 19 Mayıs’la başlayan mucizeyi inkar edenlerin, sahipleniyor gibi yok etmeye çalışanların  bizi sürüklediği yerden çıkışımızdı aslında.

Bir çocuk bile Atatürk olmayı düşünüyorsa, hem de bu iklimde… Yanılgı içinde olanlar ve destekçilerinin korkuları hiç boşuna değil.

“Eski Türkiye” diyerek, Atatürk’ün eserlerini, kurumlarını yıkarak, yok edemeyecekleri bir yer var: Toplumun vicdanı ve yüreği. Ki, orası Atatürk’ün dini de yerleştirdiği yer; dinin de asıl mekanı.  Devletten koparılan adalet, vicdanlarda toplaşmış kanıyor. Yok etikleri kadar var oldukları yanılsaması içindekilerin göremediği yerde Atatürk sevgisi katlanarak büyüyor. Adalet ve eşitlik yok edilerek, baskı ortamlarında kurulan sandıklarla yerleşilen yerlerde oturanların, vicdanlardaki sorgu ve yargıdan kaçabilecekleri yer yoktur.

Atatürk Türkiyesi sayesinde var olmuşların, Atatürk değer ve kurumlarını tahrip ederek varlıklarını sürdüreceklerini düşünmeleri ne büyük bir yanılgı.

Prof. Dr. Tülay ÖZÜERMAN – Çizmelerimi çıkarayım mı?

Soma faciasından sağ kurtulan işçi Murat Yalçın, Türkiye’nin hafıza ve yüreğine, “çizmelerimi çıkarayım mı?…sedye kirlenmesin…” sözleri ile kazındı. Facianın yıl dönümündeyiz.  Sarılamayacak, onarılamayacak büyük acıların üzerinden yılları deviriyoruz. Hamasetin ve dayatmanın öne geçtiği, büyük egoların yarıştığı siyaset,  insanı ve insana dair her şeyi unuttu. İşçinin devlet ve devlet malını kendi canından öte görüşü kadar, kendi canının değerli olduğunu hissettirmeyen sistemi ifşa eden o sözlerden  hepimiz nasıl da etkilendik…  301 işçimizi kaybettiğimiz faciadan kurtulan işçimizin hepimize verdiği insanlık dersi, insan ve haklarını anlatan tüm kaynaklardan daha etkili ve “herşey insan içindir, insanca yaşamak içindir” düşüncesini öne almamız için bir fırsattı.

Ne facia, ne de işçimizin insan odaklı düşünceden ne kadar uzaklaştığımızı düşündürten sözcükleri etkili olmamış ki, her geçen gün biraz daha toplum ve sorunlarına odaklı yönetimden uzaklaşıyoruz.  Kişi odaklı kurumsal yapılaşmanın önünü açmaya ve bir kişi üzerinden tanımlanacak bir rejim arayışını meşrulaştırma çabalarına girişenlerin işi hiç kolay değil aslında. Kimi Amerika’dan, kimi Fransa’dan, kimi kendimize özgü bir sistemden söz ederken, ne kadar zorlanıyorlar. Bir kişi yerine, hepimiz için düşünseler ne kadar kolay olacak işleri… Ne zor, ne yaman bir görev birisine yaranmak ve bu sayede bir yer edinmek, tutunduğu yerde kalabilmek, daha iyi bir yer beklentisiyle biat etmek…

Örnek verdikleri ülkelerin insan hakları karnesi ile Türkiye arasındaki derin farkları görmezden gelmeleri, gelir dağılımı adaletsizliğinin katlanarak arttığı yoksullaşan bir ülke olduğumuz gerçeğini atlamaları ne ironik… Tek kişi otoritesini meşrulaştıran bir sistem kurmayı yaşamsal temel sorunumuz gibi göstermeye çalışmaktalar.

Oysa temel sorun, kurumsal geleneklere tutunarak gelen bir iktidarın her geçen gün, etki alanını genişleterek parti devlet bütünleşmesi yaratarak, tek parti devleti inşasını, tek kişiyi geniş yetkilerle donatarak yapmaya kalkışmasıdır. Bu, rejime karşı bir kalkışmadır.

Yeni anayasa yapmaya kalkışmak, anayasa ihlalini meşru kılmaz. Kendilerini getiren kurumları yok sayanlar, meşruluklarının dayanağını ortadan kaldırmış olmazlar mı?

Bir işçi kurtulduğuna sevinmek yerine, çizmelerini çıkararak devleti korumayı düşünüyorken, birileri de; bir kişiye tüm yetkileri devrederek devleti bir kişiye nasıl giydiririz diye  düşünmekte… Devlet hepimizin ve hepimiz için diye biliyorduk bugüne kadar. Bir parti ve kişiye ait değildi. Yapılan ve söylenenlere bakarak şimdi tek bildiğimiz başkancı sisteme geçişe mecbur edileceğimiz. Başka alternatif yok!… Neo-liberal politikaların ilerletilişinde kullanılan meşhur sözcük!…

Türkiye’de, dayatılanın meşrulaştırılmaya çalışılması üzerinden rejim dönüştürülürken, kurumsaldan kişisele doğru bir tercihin, kurulacak sandıklardan çıkan sonuçla bile inandırıcı olmayacağını hepimiz biliyoruz.

Tek kişide tüm yetkilerin toplanması ve laiklikten bu yolla vazgeçilmesi, toplumsal ve siyasal muhalefetin kıskıvrak bağlanmadığı, özgür iklimde yapılacak bir oylama ile mümkün olabilir miydi? Ülkede iktidarın değiştirilebilmesi olanağını bırakmayan baskıcı ve tasfiyeci süreci  sorgulamak yerine; “herkes başkancı sistem istiyor, yeni anayasa yapılacak ve mevcut kişi başkan olacak” dayatması ile rejimin dönüşümünü hızlandıranlar ve dönüşüme destek olanların da vebali  büyük. Tıkanma yaşanınca, bulunan partili Cumhurbaşkanı formülü, demokrasiden vazgeçmenin ilanıdır. Bunu savunanların artık demokrasiye ilişkin tek bir sözü olamaz.

Cumhurun başı, herkese eşit mesafede olmalı, belli bir grup ve/veya zümreyi temsil etmemeli… Kendisini hiçbir kurum ve kişiden üstün görmemeli… Parlamentodaki çoğunluk ve tasfiye edilmiş, operasyon geçirmiş, geçirmekte olan dağınık muhalefet olmasa, Türkiye’de iktidar olanın böyle bir keyfiyeti olabilir miydi?

          Süreç içinde bir şekilde güçlenip, çoğunluktan dolanarak, sinmiş muhalefetten, hatta desteğinden medet umarak parti ile devlet bütünleşmesini (işlerine gelmediğinde tanımadıkları) anayasa üzerinden değişiklikle meşrulaştırarak, demokrasinin gelmemecesine gönderilmesine aracılık etmekteler, Türkiye’ye özgü bir sistem bulmuş gibi kurumlar ve işlevlerini çarpıtanlar.

“İnsanlar demokrasi kurallarını uygulamaya kararlı oldukları takdirde, şimdiki siyasal kuruluşların boşluklarından ileri gelen güçlüklerin hiçbiri çözümlenemez değildir. Bütün sorun, bugün iktidarda bulunan kişilerin böyle bir iradeye ya da iyi niyete sahip olup olmadıklarıdır”. Bu sözler bana değil, M. Duverger’ye ait.

Bugün Türkiye’de; başbakanı ne yapacağız, nerede eriteceğiz, nasıl düşük bir profil bulacağız da, meclisteki sandalye üstünlüğü ve medya desteği ile fiilen oluşturulan başkancı sistemi, daha güçlü hale getireceğiz çabaları yerine; demokrasiyi nasıl güçlendirebiliriz, yurttaşın özgürlük alanını nasıl genişletebiliriz, “yurttaş kendi canını devletten daha az değerli bulmasın, devlet yurttaş için var güvencesi içinde yaşasın” çabalarının olması gerektiğini özetle anlatmış Duverger… Oysa bizim yurttaşımız, devletin canı, malı, güvenliği, huzuru, refahı için var olduğunu bile bilmiyor…

“İnsanlar demokrasi kurallarını uygulamaya kararlı oldukları takdirde…” Bizde kararlılık sadece Başkancı sistem üzerine, bu uğurda demokrasiden, haklardan, özgürlüklerden, muhalefet etme reflekslerinden vazgeçer hale gelmişiz. Öyle ki; TOBB toplantısında, iktidar muhalefet çatışmasında, birlik başkanının kendisine ve/veya temsil ettiği tabana ait görüşlerini açıkça söylemek yerine, “muhalefet bizim işimiz değil” deyişi ile toplumsal muhalefet  alanındaki güçsüzlüğü vurgulaması içinden geçtiğimiz baskı sürecinin de özeti. Bu sizin işiniz diyor, Kılıçtaroğlu’na, demokrasiyi sahiplenmek sadece siyasetin işiymiş… Toplumsal muhalefetin güçlü olmadığı yerde siyasal muhalefet ancak Meclis’e sıkışıp kalır, bunun bile farkında değiliz…

Acılı yıl dönümde, bize insanı, insanlığın önemini anımsatan Murat Yalçın kardeşimiz kadar şanslı olamayan 301 işçimizi rahmetle anıyorum, zamanın dindiremeyeceği acı nedeniyle ailelerine ve Soma halkına, hepimize sonsuz sabırlar diliyorum.

Prof. Dr. Tülay ÖZÜERMAN – Başbakan Özgür Degilse!…

“……Millet iradesinin mutlak üstünlüğü, egemenliğin kayıtsız şartsız Türk Milletine ait olduğu ve bunu millet adına kullanmaya yetkili kılınan hiçbir kişi ve kuruluşun, bu Anayasada gösterilen hürriyetçi demokrasi ve bunun icaplarıyla belirlenmiş hukuk düzeni dışına çıkamayacağı; Kuvvetler ayrımının, Devlet organları arasında üstünlük sıralaması anlamına gelmeyip, belli Devlet yetki ve görevlerinin kullanılmasından ibaret ve bununla sınırlı medenî bir işbölümü ve işbirliği olduğu ve üstünlüğün ancak Anayasa ve kanunlarda bulunduğu;….” bu ifadeler külliyen değiştirilmek istenen 1982 Anayasası’nın “Başlangıç” hükümlerinden… Hiç okumamış olanlar mutlaka tamamını okumalı… Anayasa ile birlikte gönderilmek istenen (şu an fiilen ilga edilen) kurumların özeti de diyebilirsiniz. Türkiye’de olup bitenlere bakınca, devlet organları arasında bir hiyerarşi kuruluyor ve bunu görünür kılacak manevralar ile adım adım kuvvetler birliği sistemi örülüyor.

Bir ülkede Başbakan koltuğunda oturan mobbingle gönderilebiliyorsa, ülke yurttaşlarının mobbingle baş etmesi nasıl sağlanacak? Davutoğlu, onurlu bir bırakma ile ayrıldığını düşünüyor olabilir. Ancak sadece makam bırakmadı. Kendisi üzerinde kurulan baskıya direnmedi. Algı operatörleri hemen devreye girip; “kriz yok, darbe yok, sistem sorunu var” diyerek, başbakanlık kurumunun devreden çıkması gerektiğini anlatmaya neden başladılar? “Bu yaşanana kriz, darbe denilemez”, yumuşak geçişle, parti yine tek kişinin işaret ettiği kişiye devredilir mesajı veriliyor.

Kriz mi, darbe mi? Evet başbakan üzerinde kurulan mobbing bir darbedir ve bir kriz yaratılmıştır. Krizin çıkması ile yaratılması arasındaki fark kriz sonrası yaşanacakların habercisidir. Yani, krizi yaratanlar muhtemel sonuçları hesaplamış ve stratejilerini kurmuşlardır. Üst üste iki seçim yaşamış Türkiye’nin yeniden seçime gitmesi için bir bahane gerekliydi. Çünkü Türkiye’de başkanlık (başkancı) sistemi toplumun talebi ile değil, seçimlerle kuruluyor. Önceki sistemi ayakta tutan kurumlar ve sistem partileri (içlerine sızdırılan kişilerle) ve algı yönetimi ile bu sayede tasfiye ediliyor.

Muhalefetin güçlenmesi için uygun bir ortamın olması, seçim öncesinde aşırı iyimserlik yaratıyor ve her seçim sonrası iktidar yenilen(e)miyor, iktidar yeniden güçlen(diril)iyor. Türkiye’de Cumhuriyet’in getirdiği modern kurumların tasfiyesi, seçimler ve kurumların içine yerleştirilen, başına getirilen kişilerle gerçekleştiriliyor. Gözümüzün önünde sistem, halk da aracı yapılarak çözülüyor. Ve bunu, ne ise(?!) bu “davamız” dedikleri, tutturmuşlar bir dava, o(nlar) önde, millet arkada, durmak yok, yola devam ediyor(uz)… Dava ilerliyor diyerek birileri tasfiye ediliyor; “davamız” diyerek efendilerine sadakatlerini belirterek sahneden çekiliyorlar. Ve Türkiye bu durumu sorgulamak yerine, izliyor. Hatta daha ileri olarak, “Neo-Osmanlıcılık” denilerek, padişah yetkileri ile özdeşleştirerek, damat(paşa)ların, veliahtların ge(tiri)leceği söylentileri yayılıyor.

Toplumsal temeli zayıf ve prestij sağlayamamış bir hareketin “parti” adı altında giderek güçlen(diril)mesi sorunu üzerinde odaklanan bir medya ve bilim dünyası olsaydı, Türkiye’de sistem değil, kriz ve operasyonlarla güçlenenin anayasa dahil, tüm kurumların ihlali ile ilerleyişinin “temel sorun” olduğu konuşulacaktı. Oysa herkes tek kişinin şimdi daha güçlü olduğundan söz ediyor. Nedenleri sorgulamak yerine sonucu dayatıp, meşrulaştırma gayretleri anayasa başta olmak üzere, tüm kurumlar ve işlevleri çarpıtılarak yürütülüyor.

Davutoğlu’nun hem gelişi (getirilişi), hem de gidişi sorunlu. “Siyasal partiler tek kişinin kontrolündeki bir işletme mi ki, kim memur edilirse, o seçiliyor?” diye kimse sormadan işaret edilen seçiliyorsa, işlevi çarpıtılmış kurumlardan toplumun tümü adına çözüm beklemenin yanlışlığı sorgulanmalı değil miydi? Şimdi iktidardaki hareketin, dolayısı ile devletin başına getirilecek olanın öncekinin gidişine bakılınca yetkilerinin daha kısıtlı olacağı belli değil mi? Hani karşı olan tüm partilerin kendi içinden çözülmesi sürecinden söz ediyorduk ya hep, diğerlerini tasfiye edenin kendisinin de parti olarak kalmasının mümkün olmadığını gördük. Anayasa, siyasal partiler demokrasinin vazgeçilmez unsurlarıdır diyor. Bir hareket, demokrasinin tüm kurum ve kuruluşlarını tanımaz noktaya gelip, tek kişiyi meşrulaştırma çabasına girişmişse, ona hala parti denilebilir mi?

  1. Vedel’in ünlü sözü: “Demokrasi siyasal partiler olmaksızın yaşayamaz, fakat siyasal partiler yüzünden ölebilir de!…” Türkiye’nin bugün geldiği yer burası.

Kişileri kurumların üzerinde tutan anlayışla, kurumlar ancak o kişileri taşımaya yarar hale geliyor. Toplum kişileri yerinde tutma mücadelesinden yorgun, her tutunduğu kişiden ayrı hüsranla kendi içinde çözülüyor. Hala kurumsallığın önemini kavrayamayışımız, kurumları kendisinden üstün tutan anlayış yerine, kendisini tüm kurumların üzerinde gören anlayışı iktidar edişimizden kaynaklanıyor. Derin muhasebe gerekiyor. Ancak Türkiye, “stratejik derinlik” diyerek bizleri dış siyasette girdaba sürükleyenin de siyasetin derininde alınan kararla gönderilişini bile tam tahlil edemeyecek bir “bellek baskılama” sürecinden geçiyor. En başta bulunanın iradesi ipotek altında ise, onun temsil ettiği yurttaşlar özgür iradelerini nerde ve nasıl kullanabilecekler?

Türkiye’yi yöneten hareket bir dava peşinde… O (adı açıkça konulmamış) dava bizi Başkancı sistem adı altında, önceki özgürlüklerimizden kendiliğimizden vaz geçeceğimiz bir istikamete sürüklüyor. Davutoğlu’nun gidişini (gönderilişini) bu parantezden okuyunca, Türkiye’nin yeniden seçim atmosferine sokulacağı, dolayısı ile muhalefetin tasfiyesi operasyonları ve fiili kuvvetler birliği rejiminin anayasal hale getirilmesi manevralarının süreceği öngörebiliriz. Tüm bunların, dokunulmazlıklara dokunmak ister gibi başlıklarla oyalanarak birbiri ile kavgalı Meclis yapısının dekor olduğu ortamda yapılması ve halk o(na)ylaması adı altında yaptırılacak plebisit(ler) ile birlikte okunmasında yarar var.

Gidene üzülmeyen, gidenlerin kendi içlerinden ağladıkları Türkiye, getirilecek olanı alkışlamaya hazırlanıyor. Siyaset toplumun gerçek sorunlarının önünde bir engel, toplumun sorunlarının çözümü için yapılan bir faaliyet olmaktan çoktan çıktı. Muhalefet var olmak değil, yok olmamak mücadelesini veriyor Meclis çatısı içinde. Ve bir etnik, biri dini temelli birbiri ile kavga ediyor görüntüsü içinde kurumsal yapıyı tahrip eden iki hareket ülkenin gideceği istikameti belirliyor. Çok önce yazdığımız gibi, Türkiye (görünüşte) iki partili sisteme doğru ilerliyor. (HDP’nin CHP içinde var edilmesi çabalarını bu amaçtan okuyalım diyorum.) Bu kurgu üzerinden var edilmeye çalışılıyor Başkancı sistem…

Türkiye’nin devlet geleneği alt üst edilerek, anayasa ve yasalarla tanımlanmış kurumların dışına çıkan fiili uygulamalarla atılan formata “yeni Türkiye” deniliyor. Yeni dedikleri Osmanlı döneminde bıraktıklarımızı yeniden var etme çabası, bunda payı, katkısı yadsınamayacak “hoca”, locaya çekildi. Ya bizler? Her geçen gün kişi ve kurum güvenliğinde yeni gediklerin açıldığı güvensiz ortamda kendimizi daha yalnız hissettiriliyoruz. Üstelik, edilgenliğin telkini ve yeniden inşası için, bir üniversite hocasını rol modeli seçmiş oldular. Hoca asıl söylemek istediklerini içine gömerek çekildi. Söyleyecekleri içine kaçmış üniversiteler, suskun bilim ve her geçen gün içine çekilen bir toplum… Yeni dedikleri Türkiye, edilgen ve güven(ce)siz bir toplum modeli üzerinden inşa ediliyor.

Özeti; “Bu makamlara nasıl geldiğinizi unutmayın”… Getirilen, gönderilen; “eski” dedikleri rejimin tasfiye edilip, yerine davalarını işaret ettikleri “yeni”yi ikame ettikleri yöntem.

Mobbingde yeni bir sayfa açıldı. Başbakan bile baskı altında ve özgür değilse; kendisine kurumlarla tanınmış hak ve özgürlüklere sahip çıkamamışsa, özgürlüklerin güvencesi kim olacak?

Bunun yanıtı da, gönderilmek istenen anayasada var; “Hiçbir faaliyetin Türk millî menfaatlerinin, Türk varlığının, Devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasının, Türklüğün tarihî ve manevî değerlerinin, Atatürk milliyetçiliği, ilke ve inkılâpları ve medeniyetçiliğinin karşısında korunma göremeyeceği ve lâiklik ilkesinin gereği olarak kutsal din duygularının, Devlet işlerine ve politikaya kesinlikle karıştırılamayacağı;

Her Türk vatandaşının bu Anayasadaki temel hak ve hürriyetlerden eşitlik ve sosyal adalet gereklerince yararlanarak millî kültür, medeniyet ve hukuk düzeni içinde onurlu bir hayat sürdürme ve maddî ve manevî varlığını bu yönde geliştirme hak ve yetkisine doğuştan sahip olduğu;

Topluca Türk vatandaşlarının millî gurur ve iftiharlarda, millî sevinç ve kederlerde, millî varlığa karşı hak ve ödevlerde, nimet ve külfetlerde ve millet hayatının her türlü tecellisinde ortak olduğu, birbirinin hak ve hürriyetlerine kesin saygı, karşılıklı içten sevgi ve kardeşlik duygularıyla ve “Yurtta sulh, cihanda sulh” arzu ve inancı içinde, huzurlu bir hayat talebine hakları bulunduğu;

FİKİR, İNANÇ VE KARARIYLA anlaşılmak, sözüne ve ruhuna bu yönde saygı ve mutlak sadakatle yorumlanıp uygulanmak üzere,

TÜRK MİLLETİ TARAFINDAN, demokrasiye âşık Türk evlatlarının vatan ve millet sevgisine emanet ve tevdi olunur.”

“Anayasa niçin değiştirilmek isteniyor?” sorusunun yanıtı da bu satırlarda…

Sadece üzerinde biraz düşünmek gerekiyor.

Prof. Dr. Tülay ÖZÜERMAN – CUMHURİYETİ KEMİRMEK!….

Çok önce koymuşlardı adını: “müzakereci  demokrasi”. Cumhuriyetin niteliğini değiştirerek demokrasiyi ortadan kaldırmak için izlenen yöntemin adı bu.

Zamana yayarak, “tartışma” adı altında kurumları aşındırmak.

Laikliğe meydan okumak ve laiklik karşıtı eylemlerin odağı olmaktan, laikliği ortadan kaldırıp, din devleti kurmaktan söz etmeye gelindi ise, burada artık art niyet değil, açıkça tavır almak söz konusu.

Bazen vurgulu, bazen vurgusuz ama aynı istikamette, İslam devleti olmaya doğru bir dönüşüm… Laiklik tartışmalarına taraf olan laiklik yanlılarını ti’ye alan yandaş medyadan birinin deyişi ile; “gemi batmış, muhalefet boğulmak üzereyken…” O taraftan görünen bu; “Mevzilerin hepsini ele geçirdik” diyor!..

Adının ille konulması, vurgulanması gerekmiyor, içinden geçtiğimiz süreçte, rejim karşıtlarının, rejim yandaşlarının reflekslerini çeşitli yöntemlerle kırarak İslam Cumhuriyeti etiketini vuracakları bir devlet yapısını kurmak amaçlanıyor. Bunun adını ABD Dışişleri Bakanı Powell; “İslam Cumhuriyeti” olarak Nisan 2004’te koymuştu. Sonra tepkiler üzerine “ılımlı” sıfatını eklemişlerdi.

Bölgenin İslami kadrolarla şekillenen kaotik devlet yapılarına itildiği bir projenin yürütüldüğünün hepimiz uzun süredir farkındayız, biz de bu sürece AKP ile eklemlendik.

Anayasa için “dindar” nitelemesi yapan kişinin, tarih, siyaset, hukuk…. bilgisinden uzak, ama en etkili koltuğa getirilmesi, bu projenin bir sonucudur. Anayasa(lar) dindar olmaz. Meclis’te en etkin koltuktakinin kastı, “din devleti” ama ifadesi çarpık. Çünkü aklında sadece din üzerinden toplumu nasıl şekillendirecekleri var.

En aşırı olan ve bireysel gibi gösterilen fikir açıklaması üzerinden, kendi laiklik tanımlarını açıklama fırsatı yaratmak da diyebiliriz.

“Darbe olmadı, savaş olmadı, yeni devlet kurulmasını gerektirecek bir durum yok, neden anayasa yapacağız” diye soranlar, bu fotoğrafa iyi bakmalı. Yeni anayasa yapmak isteyenlerin bir gerekçesi olmalı, geçerli tek bir gerekçe yok. Bu yüzden, iktidar ve icraatları yerine, önceki kurumları sorgulatan tartışma yüklü bir gündem oluşturuluyor. Rejim karşıtlığı ince ayarla, rejim taraftarlarının da içine çekildiği çatlaklar yaratılarak tartışmalarla ilerletiliyor.

Toplumun nabzı ölçülerek yeni stratejiler geliştirilecek zemin etüdü de bu sayede yapılıyor.

Karşı refleksler ne kadar kırıldı?

Din devletine giden yolda hangi çevreler ne tür tepkiler veriyorlar?

Kimler hala direnç noktasında duruyorlar?

“AKP Anayasası” olarak tarihe geçecek bir belgeyi, o(na)ylatmak için bazen yatıştırıcı, bazen dayatmacı üslupla karşı reflekslere ayar veriliyor.

Mesaj şu: Anayasada laikliğe yer vereceğiz ama bu laiklik tanımı dinlere eşit mesafede olduğumuzu açıklamaktan daha ileri olmayacak. Bunun anlamı; Batıda laikliğin geçtiği ilk aşama üzerinde mutabakat sağlayabiliriz. İkinci aşama olan, din ile devlet işlerinin ayrılması, devletin resmi dininin olmaması, (olsa bile bunun farklı mezhepler için ayrımcılık yapma amacı ile kullanılmaması) ve son aşama anayasa ve yasalardan dini ifadelerin çıkarılması, hukuk siteminden din referanslı kuralların ayıklanarak laikleşmesi bizden beklenmesin.

Laiklik, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin dayandığı temel felsefe ve demokrasinin olmazsa olmazı; toplumun da din eksenli ayrışmalar ve çatışmalar olmadan bir arada birbirlerinin inançlarına karışmadan, kendi iç dünyalarında (vicdanlarında) dini özgürce yaşayabilmelerinin güvencesi.

Görünen şu ki; Cumhuriyet’in dayandığı tüm prensipler kemirilmekte. Kimisi kurumların içine girmiş ağaç kurdu, kimileri dışarıdan ağaç kakan olmuş sürekli kemirmekteler.

Tartışmanın tarafı haline getirilmeden üzerinden atlayıp geçebilmemiz için, Türkiye’de anayasa uygulanıyor ve tüm kurumlar işliyor olması gerekirdi. İşlenen bir anayasa suçudur. Anayasanın teklif edilemez dediğini, bulunduğu kürsüye sığınarak teklif etmekte, yeminine sadık kalmamakta ama kimse tarafından kovuşturulamadığı gibi, Meclis’teki çoğunlukça muhalefete karşı koruma altına alınmakta.

Anayasa çoğulcu sistem için gerekli her türlü kuruma sahip ancak, işleyişte Meclis’teki aritmetikle sağlanan çoğunluk baskısı kurumların işleyişlerinin önünde engel. Rejim, kurumların içine yerleştirilen kişilerle dönüştürülmekte. Laiklik, yeni anayasada yer alsa da almasa da fark etmez. Meclis’ten vurgu yapıldı. Siyasetten de, “vurguya gerek yok” denilerek onay var. Mesaj açık; “Bizim tanımladığımız sınırlar içinde dini özgürlükler olacak, bunun dışındakilere kapalıyız. Adını ille İslam Cumhuriyeti ya da din devleti koymamız (şimdilik) gerekmiyor, bakın zaten uygulamada laiklik ilkesi anayasa ve yasalarda tanımlanan içeriğinden farklı, şimdi sıra bunu fazla uzun olmayan, tek kişi üzerinde geniş yetkileri toplayıp, meclis adı altında bir çoğunluğu tek kişi ile oluşturup, kuvvetleri ayırıyor gibi birleştiren bir anayasayı o(na)ylatmaya geldi…Şu anki meşru olmayan fiili durumu meşru bir kılıf içine aldıktan sonra inşallah Powell’ın da tanımladığı içerikle malumu ilan edeceğiz. Gelin, direnmeyin. Tüm kuvvetleri aynı elde topladık, muhalefeti dağıttık ve toplumu dağınık tutabilecek algı yönetimini programladığımız bir medya gücümüz var…”

Durumun özeti bu. Her söz, dönüp dolanıp Müslümanlığa dayanıyor, vurgu hep din üzerine.

Demokrasi, bir şekilde Meclis’te sağlanmış aritmetiğe indirgenmiş, din eksenli siyasete araç olarak kullanılıyor.

Cumhuriyet yerinde kalıyor, niteliği dönüştürülüyor. Ve bu da köklü bir darbe ile değil, karşı olanları da tartışmalarla içine alan evrimle, zaman yayarak ince ayarla gerçekleştiriliyor. Kemiriliyor deyişim bu yüzden.

Rejimin koruma duvarları yıkılıyor. İçten ve dıştan.  Soldan dolanarak ve daha özgürlükçü bir Türkiye özleminden söz ederek, bu duvarların aşındırılışına katkı koyanların vebali daha fazla.

Zorlama tabirler de var; karşıtları karalamak üzere otoriter diye tanımladıkları  laiklik, rejimin dini kullanmak isteyen siyasete kurduğu duvarlar; özgürlükçü dedikleri laiklik, bu duvarları yıkmaya çalışan anlayışın din ile siyaseti buluşturup, devleti din temeline oturttuğu, yani kendilerini konumlandırdıkları yer.

Demokrasilerde iktidarın sınırı, kişi hak ve özgürlükleridir. Din ve vicdan, düşünce özgürlüğü, haberleşme, basın özgürlüğü…… bu alanlarda Türkiye’nin karnesi giderek kötüleşiyor. Toplum her geçen gün yeni başlıklar ile tartıştırılarak, parlamenter sistem ve kurumlar sorumlu gösterilmeye çalışılıyor.

AKP demokrasiyi askıya aldı” dediğimde tarihler on yıl önceyi gösteriyordu. Şimdi kendi anayasasını yapma keyfiyetini bu askıda olan kurumların sayısını arttırarak elde etti. Az gelişmiş ülke kategorisinde, kendi kaderini paylaşanların içinde özgürlükler alanında giderek dip yaptığı gibi, ekonomisinde de “riskli” tanımı ile işaretlenen Türkiye’yi yaratanlara sorular sormak yerine, açtıkları tartışma başlıkları ile oyalayışlarına teslim olmayacak bir irade için toplumsal muhalefet alanını güçlendirmek zorundayız.

Siyaset toplumun hayli gerisinde ve demokratik işleyişten her geçen gün biraz daha uzaklaşmakta. Muhalefet siyasetten çoktan koptu, kendi içine sızan muhalefetle meşgul. Toplumun özgürlükçü kanadı, küçük ayrıntılara takılmadan, kurumsal boşluğu dolduracak muhalefet refleksini ortaya koymakta daha fazla gecikmemeli.

İktidar, maddi manevi bizi bir arada tutan değerlerimizi sözel alanda tartışmalarla tüketerek kendisini inşa ediyor. Ve gündemi belli: Başkancı sistem ve son açıklamalar ile köşeleri iyice  belirginleşen teokratik temelli tek parti diktasını anayasa ile meşrulaştırmak!…

Peki toplumun gündemi ne? Gündemi toplumun gerçek sorunlarına mercek tutacak şekilde  belirlemek için, önce iktidarın gündemi ve tartışma tuzağından çıkmak gerekmiyor mu?

Toplumun gerçek sorun alanlarını öne çıkarmaktan, icraat boşluğu olduğunu gösterecek bir toplumsal refleksi ortaya koyacak ortak iradede toplaşarak gündemi belirlemekten, Cumhuriyetin kemirilmesine daha fazla  ortak edilmemekten söz ediyorum

Prof. Dr. Tülay ÖZÜERMAN – Ulusun Özüne, Egemenliğe Dönmek!…

Sizler iktidarda olduğunuz sürece, özgürlüğü, sizin prensipleriniz adına isteyeceğiz. Biz iktidara gelince, bizim prensiplerimiz adına sizin özgürlüklerinizi tanımayacağız…” demiş Stalin, 1937 yılında bir gazeteciye. Kişi özgürlüklerinin, imtiyazlı bir zümrenin baskı ve kontrolü altına alınması daha net nasıl ifade edilebilir?  Son kararı veren o günün iktidarı ise, özgürlükler de onun tanımladığı kadardır, demenin en açık ifadesi. Bugün Türkiye’nin yaşadığı durumun da özeti.

KUTUPLAŞTIRILMIŞ BİR TOPLUM

Stalin’in sözünü anımsatan, Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü’nün “Dünya Basın Özgürlüğü Raporu”nda Türkiye’nin, iki sıra daha gerileyerek, 180 ülke arasında 151’inci sıraya düşmesi ve “durumun zor olduğu ülkeler” tabiri ile tanımlanması oldu.  Rusya’nın da gerisinde, Tacikistan ile Kongo Cumhuriyeti arasındaki yerde, basının giderek özgürlüğünü yitirişini, Türkiye’nin demokrasiden uzaklaşmasına  atıfla;  “kutuplaşmış bir toplumda çatlağı daha da  derinleştirenin gittikçe bir kişinin şahsında büyüyen otoriter yönetim ve yöneticilerin gösterdiği paranoya” diye özetlemişler.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulurken, en büyük devrim, ulusun egemen kılınması ve egemenliğin kaynağının dönüştürülmesi, yani Tanrısal yetkilerle donanandan (tek kişiden) alınıp, ulusa, gerçek sahibine iade edilmesiydi. Atatürk’ün deyimi ile; “Kayıtsız şartsız milli hakimiyete dayanan, bağımsız bir Türk Devleti kurmak”…

Atatürk, 1933’deki az gelişmişlikten kurtulmanın önemine işaret eden konuşmasında, “…Müstemlekecilik ve  emperyalizm yer yüzünden yok olacak ve yerlerine milletler arasında hiçbir renk, din ve ırk farkı gözetmeyen yeni bir ahenk ve işbirliği çağı hakim olacaktır..” diyerek, Doğu milletlerinin de uyanacağını, bağımsızlık ve özgürlüğe kavuşacaklarını, gelecekte gelişerek refaha ulaşacaklarını dile getirmişti. Bunun için, siyasal bağımsızlık ve bunun iktisadi bağımsızlıkla taçlanması gerekiyordu. İktisadi olarak bağımlı olmanın, siyasal alanda elde edilen gücü sıfırlayacağını görebilmiş ve bir dizi siyasal, hukuki, sosyal, ekonomik devrimle kültürel yapının geliştirilmesi ile ulusu güçlendirecek adımları atmıştı.

ATATÜRK’ÜN VİZYONU GÜNÜMÜZDEN DE İLERİDE

Bugünün dünyası, Atatürk’ün vizyonunun çok gerisinde. Atatürk, “renk, ırk ve din farkı gözetmeyen” diyordu… Oysa günümüzde doğu toplumları ve ona eklemlenen anlayışların geriye sürüklenme sebebi  ırk ve din farklılıklarını gözeten siyaset.  Bugün, direnç gösterecek olanları da edilgenleştiren yeni söylemlerle, “küreselleşme” postu altında kendisini yenileyen emperyalizm, bu farklılıkları özellikle kazıyarak, ayrıştırıcı, çatışmacı siyasetten beslenen iktidarlar aracılığı ile yeni sömürge alanları var ediyor. Önceki kavramların içeriklerini boşaltan kurnazlıklarla, demokrasiden dolanarak toplumları ters yöne kendi iradesi ile çevirirlerken, bu senaryoları üretenlerin çıkarları kollanmış oluyor.

Günümüzün süslü ve boş sözleri ile geride bırakılan değerlere çekilirken, demokrasi hepimizin alanı olmaktan çıkarıldı. Hakların, halkların bir kısmı üzerinden üretildiği, hepimize ait özgürlüklerin de bu tırnak içine alınan “halk” ve sözde o halkın hakları mücadelesi gibi üretilen çatışma başlıklarında eritildiği, ulus iradesinin ipotek altında olduğu bir süreçten söz ediyorum.

“Bayram” dediğimiz ve hepimize ait olandan da sıkıştırıldığımız başlıklarla, terör  ile uzak tutulmamız ve bunun yasla ilişkilendirilmesi de “ulus iradesi”ne bir ipotek değil midir?

ULUSAL REFLEKSLERİ YENİDEN GÜÇLENDİRMEK İÇİN

Ulusal reflekslerin güçlendirildiği günlerden, kırıldığı süreçlere gidişimizi, iktidarın tutumuna bakarak; “benim işime yaradığı kadar ve benim tanımladığım sınırlar içinde ve ulusun kendisini ifadesi anlamında değil, benim kullanabileceğim kadar sözde bir ulus” yaklaşımı ile özetleyebiliriz.

Ulusun iradesinin, kendi seçtiği temsilcilerle sürdürülebildiği bir gelecek tasarımından, ulusa rağmen kararlar alan ve bunu, parlamentodaki sayısal üstünlüğüne dayandırdığı aritmetiğe indirgeyen anlayışa teslimiyete evrilişin sebeplerini doğru tahlil etmeliyiz. Tek seçiciliğin adeta kanıksandığı parti diktatoryasının, devletle özdeşleşerek, demokrasiye konulan ipotekle, ülkede tek belirleyiciliği belli süreçlerde görünür kılacak ve kalıcılaştıracak biçime dönüştürülmesine seyirciliğin hiçbir mantıklı açıklaması olamaz.

TESLİM OLMAMAK

Vebal, Türk devriminin başından itibaren, devrimin inkarı yolu ile Cumhuriyet’in özü ve biçimi ile bağdaşmayan kurumların güçlendirilmesi çabasını gösterenler ve buna karşı yeterince direnç göstermeyenlerindir. Yine, gelir dağılımında adaletsizlik, yoksulluk politikaları, artan enflasyon ile sanayileşerek üreten bir toplum yerine, tüketime kodlu toplum yapısının oluşmasında vebali olanlar, az gelişmişliğin sürdürülmesi yolu ile dış baskılara teslim olanlar…

Bugün geldiğimiz noktada da, yaratılan siyasal sonuca uygun bir kalıp arayışı olarak nitelenebilecek “yeni anayasa” ile rejimi inkar noktasına sürükleyenler ile buna göz yumanların vebalini gelecek nesiller sorgulayacaklar.

Hep gelip dayandığımız yer: Çıkış ne?!…

Ulusu var eden değerler ve ulusun kendi iradesini oluşturma ve gösterme kanalları tıkanmışsa, yapılacak olan bellidir. Cumhuriyet’in, dolayısı ile devletin özüne, kuruluş mantığına dönmek. Kurumları toplumun enerjisini kendisinin boşalttığı zeminde başkalaştırarak ilerleyen zihniyete teslim olmamak. Bu iradeyi Kurtuluş (bağımsızlık)   Savaşı’mızdan almak ve özgürlük alanımızı daha fazla boşaltmamak.

ATATÜRK DEVRİMİ VE KURUMLARINA SIKICA SARILMAK

Yaşadığımız olayların bizi getirdiği yer, Atatürk’ün bize gösterdiği doğrultuda ilerlemeyi sürdürmekte ısrar etmektir. Geriye savruluyorsak ve ilerleyemiyorsak, bu noktada hala “yeni bir şey söylemeli” diyenlerin peşinde gitmeyi  değil, tam da tersine, Atatürk devrimleri ve kurumlarına sıkıca sarılmayı gerektiriyor.

Çoğunluk iradesi bir şekilde hegemonyaya dönüşmüş ve azınlık ile çoğunluk dengesi kurulamaz hale gelmişse, orada halkın bir kısmının egemenliğini var etmiş olursunuz. Ya da bir kısım halk üzerinden egemenliği ipotek altına almış olursunuz. Bu egemenlik, özgürlüğü tanımlamaz. Tam tersine, egemenmiş gibi hissettirilenlerle özgürlük alanı boşaltılmış olur. Sayısal çoğunluk üzerinden üretilen bir hegemonyacı iktidar, varlığını sürdürmek için, ele geçirdiği zorlayıcı gücü baskıcı yöntemleri için kullandıkça kişilerin otonom iradesi, özgürlükler alanı o kadar sınırlanmış olur.

Ulusun egemen olması, kendisine tanınan bu yetkiyi özgür ortamlarda kullanması; anayasaya bağlı, kuvvetler ayrılığı sınırları içinde kalan, devlete karşı ileri sürülebilecek haklar alanı içine girmeyen ve bu hakların özgürlüğe dönüşmesi için gerekli önlemleri alan iktidarları oluşturan parlamenter demokrasi sayesinde mümkündür.  Buradan; çarpıtılarak kullanılan demokratik kurumlar sayesinde  parlamento içine sığışan bir çoğunluk iradesi ile ulusun iradesi ipotek altına alınıp, başta basın özgürlüğü olmak üzere, demokratik işleyişi sağlayacak kurumlar üzerine kurulan baskı yöntemleriyle sürdürülen bir iktidarın anayasa yapma keyfiyetinin olamayacağı da anlaşılmaktadır.

SOLUDUĞUMUZ BASKICI HAVA

Soluduğumuz hava, iklim, koklayınız lütfen, neyi soluyorsunuz? Özgür hissediyor musunuz kendinizi. “Ben böyle düşünüyorum” diyebilecek bir iradeniz, açıklayabilecek kanalınız kaldı mı? Birilerinin sizin adınıza konuştuklarına mı indirgediniz özgürlüğünüzü? Hatta birileri sizin doğrunuzu dile getirdiğinde onun yanında duramayacak kadar kaçtınız mı kendi içinize? Darbe ile ilişkilendirilen anayasada tanımlanan hak ve özgürlükleri bile kullanamaz halde iken, kimin anayasası olacak o(na)ylamaya çağrılacağınız  anayasa?!…

Koşulların farklılaştırılması üzerinden özümüzü sorgulamak yerine, koşulları farklılaştıranları sorgulamamız gerekmiyor mu?

“Yeni bir şey söylemek” adı altında dönüştürüldüğümüzü göremeyip, hala yeni bir şey söyleyebileceklerini zannedenlere, Türkiye’nin dinamiklerinin bu “yeni” sözcüğü ile törpülendiğini, Atatürk’ün düşüncesinin eskimeyecek, eskitilemeyecek ilerlemeci bir anlayış olduğunu, günümüz gericiliğinin “yeni” kavramı ile üretildiğini, bugün, gelişmemizin önünde engellerin “değişim” denilenle kurumsallaştırıldığını anlatmak için ortam kısıtlı ama özgürlüklerin kısıtlı olduğunu anlatmak için ille kelimelere gerek yok.

Ulusal bayramımızı kutlamama sebebi olarak gösterilen “terör” yalnızca canları alıp, binalarımızı yıkmakla kalmıyor; zamana yayılarak ilerlerken, birlikteliğimizi inşa eden kurumları koruyamaz hale gelişimizi ve kendiliğimizden baskı iklimine teslim olmamızı   tembihleyen  süreci de pekiştiriyor.

CUMHURİYETİN ÖZÜNE, ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCEYE GERİ DÖNMEK

Ulusa ait egemenliğin sahibi değildir iktidarlar, belli sürelerle kullanıcısıdır. Ulus egemenliğine sahip çıkarsa, iktidara biçim verir, çıkamıyorsa, iktidar kendi biçimini vermeye kalkışır. Türkiye’de,  iktidarın prensipleri noktasına oturmuş yönetim anlayışının ortaya çıkışını egemenliğin kaynağı sorunundan kopararak okuyamayacağımız başka nasıl anlatılır bilemedim.

Ulus olmamızın yolunu fikirleri ve ileri ülkeler düzeyine taşıyan devrimleri ile sağlayan Atatürk’e ve O’nun çizgisinden ilerleyerek aydınlanmacı devrimlere sahip çıkan herkese şükran duygularımla, egemenlik bayramımızı kutluyor, çocuklarımızın sevinçle kutlayacakları, aydınlık yarınlara açılan bayramlar bırakabilmek için, Tarık Zafer Tunaya’nın sözü ile seslenmek istiyorum: “Bir insan hem devrimci, hem saltanatçı olamaz…. Bir devrim, istenilen katta durdurulabilen bir asansör değildir…”

Kurtuluş Savaşını onurla vermiş bir ülkenin torunlarına sesleniyorum. Onurla sahip çıkmamız gereken mirasımızdan… Bize kanla, canla verilmiş olan egemenliğimize sahip çıkmaktan…

Atatürk’ün öngörüsü ve vizyonu ile elde ettiğimiz özgürlükleri, bir misyon üstlenmişlere teslim etmemenin yolunun  Cumhuriyet’in özüne, Atatürkçü düşünceye geri dönmek olduğunu görmek ve göstermek için yeterince gecikmedik mi?

Ne dersiniz?

Prof. Dr. Tülay ÖZÜERMAN – CHP’NİN ÖZÜ ve YOL AYRIMI

Umudu, gelecekle ilgili düşleri giderek kaybolan, mutsuz yığınlara dönüşmüşlüğümüzü ve bundaki paylarını sorgulaması gerekenler, toplumun sorunlarına çare üretmesi, değmesi, dokunması gerekenler, tartışma başlıkları ile oyalayıp oyalanarak seçildikleri süreyi doldurma çabasındalar. Çevremizde çoğalan aşırılaşan hırs ve “ben” egosunu ve bunun “biz” duygumuzu ne kadar tahrip ettiğini görmezden gelerek çözüm üretemeyiz. Genel bir bozulma halinin siyasette üretildiği gerçeği ile birlikte çekmeliyiz toplumdaki umutsuzluk ve mutsuzluğun fotoğrafını.

Bakanlık ve kadın olma durumu arasında ilişki kurularak yürütülen polemik, siyasette düzeyin dibe vuruşu kadar, toplumun da düzeysizliği tolere eder hale getirilişi açısından vahim.  Sapık kelimesi sokakta eleştirilirken, siyasetin zirvesine yerleştiği bir ülkede yurttaşların birbirlerine ifadeleri, davranışları nasıl etkilenir? Devlet adabı denilen nasıl da yok edildi?!…

Rejimi başkalaştırmak isterken,  devleti var eden felsefeyi yok etmek isterken, devletin ağırlığını da yok etmeye kalkışmak, o ağırlığı taşıyamamak anlamına gelmez mi? Ya da gün gelip bu ağırlığın altında kalmak?!..

Toplumda giderek kabaran egoyu, siyasetteki rol modellerinden koparmak mümkün değil. “Biz böyle değildik” diye yakınarak eleştiren bir esnaf, orta okul terk olduğunu söyledi. Onu yönetici yapsak, devletin saygınlığına söz gelmesin diye helak olacak. Ortaokul terk esnaf bile devletin ağırlığının korunmasının farkında!…

Ensar Vakfı, çocukların korunması için kurulmuş vakıf gündeme çocuklara tecavüz ile geldi. Vakfın adını duyamayanlar bu sayede duydular.  İktidar kanadı; aile, dolayısı ile toplumun tümü, kadın, erkek, çocuk, hepimiz ile ilgili sosyal yükümlülük yüklenmiş Bakanlık aracılığı ile vakfı ensar (koruma) altına aldılar. Bakanın cinsiyeti ile öne çıkan polemiği Bakan başlattı, ”Bir kere rastlanmış olması…” cümlesi ile, “bir kereden bir şey olmaz, vakıf, tecavüze uğradığı iddia edilen 45 çocuktan değerli” anlamına gelecek söz edince, günümüz siyasetinin bilinen yaranmacı yönü, görünürlük kazanmakla kalmadı, siyasette son on yıla damgasını vuran üslupta düzeysizlik tavan yaptı. Bakanın kadın olması üzerinden tartışmaların farklı bir yöne taşınması daha vahim olmuştur.

Ana muhalefet lideri Kılıçdaroğlu’nun, AKP’li Bakan’ı 17/25 Aralık yolsuzluk süreci ile anımsattıracak sözünü, başka bir AKP’li ama kadın Bakan için kullanması, söylemdeki ironi yerine, yandaş medyanın da desteği ile dikkatler kadın olmaya çekilince, bu çok önemli konu, iktidarın en fazla sevdiği ve kullandığı, “tartışma” alanına çekilmiş oldu. Tecavüzle gündeme gelen vakıf yerine,  Kılıçdaroğlu’nun söylemi tartışılır oldu. Kamuoyunun dikkati ağır üslubu olan iktidar kanadından, muhalefete geçti. Kılıçdaroğlu, düzey sorgulaması yapan olmak yerine, siz bu dilden anlıyorsunuz demeyi seçince, Türkiye’de muhalefet ile iktidarın söz söyleme keyfiyetinin sınırlarının kimler tarafından kontrol edildiğini bir kez daha deneyimlemiş oldu. Haklı olduğu konuda haksız duruma düşürülmekle kalmayıp, CHP Genel Merkez önünde protestolar, Meclis içinde vekillerin bakanla gurur duydukları söylemleri ile kamuoyunun dikkatleri farklı bir yöne çekilmiş ve Bakan’ın  gafı aşan söylemi ile yapması gerekeni yapmayışının üstü örtülmüş oldu. Çocukları koruması gereken vakıf korunmuş oldu!…

Bakana kadın olduğu için sahip çıkılmasını isteyen Davutoğlu’nun CHP’li kadınlara seslenişine de yanıtım şudur: Biz kadınlar eşitlik istiyoruz. Bakan ya da başka hangi kurumda görev yapıyorsak, kadın olduğumuz için ayrıcalık ya da farklı bir muamele veya korunma istemiyoruz.

Ben bakan olsaydım, kadın olmamla ilişkilendirilmek istemezdim. Ayrıca, adı ne olursa olsun, kime yakın veya uzak olduğuna bakmaksızın, bırakın 45 çocuğu, bir çocuk bile olsa, kurumun ihmali, kusuru varsa  -ki olmaması mümkün değil-  sadece suçlu kişilerin değil, kurumun da üzerine giderdim. “Görev yaparken cinsiyetimiz önemli değil” mesajını verir, kimsenin korumasına izin vermezdim. Gülümseyemez, etkinliklere gülerek katılamaz, kaygı, üzüntü içinde toplumun kanayan yaralarını sarmak için gece gündüz demeden çaba gösterirdim. Türkiye kan ağlıyorken, sorumluluk sahiplerinin gülen yüzleri ile eğlenerek görüntüler vermesi toplumla vekalet eden arasındaki mesafenin derinleştiğinin göstergesi. Ayrıca, Meclis içinde alkışlatmazdım kendimi. “Çocuklarımıza sahip çıkamayanlar, bakana sahip çıkabiliyorlar” dedirtmezdim…

Meclis, bakanları kadın ve erkek oluşuna göre ayırmakla kalmıyor. Kadınların iktidar kanadından ya da muhalefet kanadından olmasına göre, mağdurluk durumu da farklı tutumlarla karşılanıyor. Çabuk unutuyoruz. Bülent Arınç, CHP’li Meclis Başkan vekili Güldal Mumcu’nun odasını basarak, kendisine talimat vermeye kalkışmıştı. Hatta Mustafa Elitaş’ın Mumcu’nun üzerine yürüdüğü yazılmıştı. Olayla ilgili, Mumcu’nun şu açıklaması dikkatten kaçtı: “Şahsımla ilgili özrü kabul edebilirdim. Ancak asıl özür dilenmesi gereken yer, Meclis Başkanlığı, dolayısıyla TBMM’nin manevi kişiliğidir. Kaldı ki yapılan işin yanlışlığının idrak edildiğini ortaya koyması açısından özür elbette anlamlı ve önemlidir; ama bu özür, o özür değildir.

Partiyi arkasına alarak değil, yaptığı görev ve kurumun onurunu dikkate alarak, şahsileştirmeden, onurunu koruyarak. Kadın oluşu ile gündeme gelmekten kaçınarak!… Nitekim, tartışma, Mumcu’nun kadın olmasında çok, yaptığı görev ile ilişkilendirildi. Konu, Meclis’in hükmi şahsiyeti etrafında tartışıldı. CHP’liler AKP binası önüne yığılmadılar. Doğru olan buydu;  kadın ya da erkek yapılan görevden dolayı yetki ve sorumluluk aynı.

Kılıçdaroğlu, kendisini çekmeye çalıştıkları yere gitmemeli, yine kendisine ve CHP’ye yakışan üsluba dönmeli.  İktidar ve muhalefetin etki alanının eşit olmadığının farkını yurttaşın takdir etmesine izin vermeli.  Söz maksadı aşmasa da, aşmış olduğu izlenimi yaratacak bir yandaş medyanın varlığını bilerek hareket etmeli.

Rahatsız edici, tahkir edici üsluptan keyif alan bir zümre  yaratıldı, bu pastadan ben de pay alayım ve üslubu sertleştireyim demek yerine, bu çirkin üsluptan çıkışın yollarını aramak gerekiyor.

Kadın hakları için mücadele edilen günlerden, kadına haksızlıkların durdurulması talepleri ile geriye savrulan bir kadın hareketi ve kullanılabilirlik ve kontrol edilebilirliğin öne geçtiği, bir kişiyi fiilen yerleştiği yerde nasıl anayasa marifeti ile daha güçlü yapabiliriz yazılarını yazanların köşe bulup, gazeteciliğin içini boşalttığı bir ülkede sizce Bakan üzerinden yapılan tartışmalarla ve Bakanı kadın olduğu için koruma altına alarak kadından yana siyaset mi yapılmış olur?  Üstelik, yanaşmacı  siyaset biçimi ile önceki kurumsal birikimlerimizi tüketir ve kişi odaklı siyasete teslim olunurken…

Bu nafile tartışmalar, bozulma halinin sürdürülebilirliği için üretilmiş yapay başlıklardan öteye gidebilir mi?       Oyala, oyalan taktiği artık bıktırmadı mı?

İktidarın sorunlara çözüm üretim alanını boş bırakarak, yeni sorunlar ürettiğini göstermesi gereken muhalefet, iktidarın çektiği yere giderse, alternatif umudu kalır mı? İktidarın tartışmalarla oyalayarak yarattığı gündemin dışına çıkan, sorunların katlanarak arttığının fotoğraflarını toplumun önüne yığma becerisi gösteren bir muhalefetten söz ediyorum.

CHP silkelenerek özüne dönmeli. Devlete, ulusa, ulusun sorunlarına sahip çıkan dinamik, umut veren, birleştirici siyaset ve kadrolar üzerinde çalışan, sataşmalara yanıt yetiştirmek yerine, “üsluplar kişileri tanımlar” diyerek tartışma alanında enerji tüketmeyen, söz ve davranışlarında tutarlı, topluma güven veren, kurucu ilkelerine sımsıkı sarılan, küstürdüğü tabanını yeniden kucaklayan, tüm ülkede yanan çoban ateşlerini kendi bünyesinde toplayacak, kartopu hareketine öncülük eden bir CHP hepimizin ortak düşü.

Anayasa tartışmalarının içine girmeyen, masada pazarlığa oturmayan; yeni bir anayasaya değil, demokrasiye, hukuka, adalete, devletin sosyal niteliğine ve laiklik anlayışına geri dönmeye, yurttaşlar arasında ayrımcılıklara değil, eşitliğe vurgu yapan,  birleştirici söylemlerle toplumu kucaklayan bir iktidar  düşünün toplumun her katmanında dile getirilişini dikkate alarak, temel ideolojisi etrafında yeniden yapılanması ve içindeki çelişkili söylemlerden ve de CHP ideolojisine uzak isimlerden arınması gerekiyor  CHP’nin.

İktidarın dümeninden ve gündeminden çıkıp, kendi rotasında ilerleyen bir muhalefet hareketinin lokomotifi olma iradesini gösterirse CHP, toplumdaki korku iklimi de değişecek, toplumsal muhalefet otoriter gidişe teslim olmayacak, demokrasi ve kurumlarına daha güçlü sarılabilecektir.

Cumhuriyetin kuruluş felsefesi ve Atatürk ilkelerinden uzaklaştıkça bozulup, çözüldüğümüz artık yadsınamaz ve görünür bir gerçek. CHP, rejimin yol ayrımına geldiğini görmek ve özüne dönmek için yeni strateji ve hedefler geliştirmek zorunda… Bizlere düşen, CHP’yi yeniden diriltmek, ayağa kaldırmak ve güçlendirmektir.

Kılıçdaroğlu, medya destekli iktidarı dizayn edemeyeceğini, ancak onun yanlışlarını kendi kucağında bulacağını görerek, temsil ettiği partinin özüne dönmesi çalışmalarını başlattığını duyurmalı ve  boşaltılan mevzileri doldurmak için düğmeye basmalı. Cumhuriyetin dönüşümünü frenlemek ile CHP’nin özü arasındaki bağı göremez ve kuramazsa, “CHP’lilerin yol ayrımı” yazısını yazmak zorunda kalacağız. Umarım gerekmez…

 

Prof. Dr. Tülay ÖZÜERMAN – Bugünkü Anayasayı arayacağız!…

Anayasa yapım sürecinin başlatıldığını ilan etti…

Kim?  Bugün iktidarda olan parti, AKP.

Kim için, niçin anayasa yapılacak?

Anayasa değişikliği ve halk oylaması marifeti ile “seç(tir)ilmiş ilk Cumhurbaşkanı” yaptıkları, partilerinin önceki Genel Başkanlarını, “Başkan” sıfatı ile yeniden seçtirebilmek için. Anayasanın yapılma nedeninin çıkış noktasının özeti bu. Yapılırsa, tarihe AKP Anayasası olarak geçecek…

Bunu hepimiz görebiliyoruz  ve asıl amacın  şu anda fiilen kullanılan yetkilerin yasa ile meşrulaştırılması olduğunun da ayırdındayız.

Açıklanan anayasa taslağındaki çok kritik bir ifadeye göre; Millet egemenliğini, seçilmiş temsilciler eli ile ve halk oylamaları ile kullanacakmış… Bu sorunlu ifade için kitaplar yazılır. kısaca önceki ve darbe ile anılan anayasalarımızla (1961 ve 1982) karşılaştırarak açıklayalım; Egemenliğin kayıtsız şartsız Türk ulusuna ait olduğunu belirttikten sonra, “Türk Milleti, egemenliğini, Anayasanın koyduğu esaslara göre, yetkili organları eliyle kullanır.” ifadesine yer verilmiş.

Darbe ile ilişkilendirilerek, kurtulmak istedikleri 1982 Anayasası şöyle devam ediyor: “Egemenliğin kullanılması, hiçbir surette hiçbir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamaz. Hiçbir kimse veya organ kaynağını Anayasadan almayan bir Devlet yetkisi kullanamaz.”

Neymiş? Seçilmiş de olsa bir kişiye ve bir partiye bırakılamazmış… Ama şu an iktidar partisi ısrarla egemenliğin nasıl kullanılacağına ilişkin yorumunu, kendi anayasası içine taşıyabileceğinin formülünü anayasa dışına çıkmış fiili durumu içinde arıyor. Yukarıdaki sorunlu ifade resmen Meclis Hükümeti sistemi kurmak demek. Başka deyişle, AKP’den başka bir siyasal partiye artık iktidar yolunu kapatmak ve iktidar odaklarında sıkça yinelenen, din devletine evirilişi anlatan “2023 Türkiye’si hedefi”ne ülkeyi taşımak…

Seçilmişin nasıl seçildiğini sorgulayamaz hale getirildiğimiz çarpık temsili sistemi değiştirmek yerine, bu çarpıklığın içinden seçimle iş başına gelenin, her istediğimi yaparım mantığını yerleştirmesine “evet” demek?!… Bir kişinin etrafında şekillenen yönetici kadrosunun seçtirilişine halk o(na)ylamaları (plebisitlerle) ortak edilmek?!.. Anayasanın üstünlüğünden, parlamentonun üstünlüğüne, yani; hukukun üstünlüğünden, siyasetin üstünlüğüne geçişi onaylamak?!… Bizden istenen özetle bu!…

  1. Yüzyıl Türkiye’si 17. ve 18. Yüzyılların demokrasi arayışlarının gerisine savruluyor… “Sınırsız güç her durumda tehlikeli ve kötü bir unsurdur… ‘Milli irade’ kavramı genellikle düzenbazlar ve zorbalar tarafından her dönemde sömürülmüştür… Demokratik çağda baskı rejiminden mutlaka herkes ürkmelidir… Eğer insanlar günlük çıkarlarının dar çerçevesine giderek daha fazla kapanırlarsa, toplumun ilerlemesini sağlayan büyük tutkulardan yoksun kalacaklardır… İnsanlar kişilik haklarının yok olmaya yüz tuttuğu dönemlerde, onları korumak yerine daha az önem verirler. İşte bu nedenle, özgürlüğe gerçekten bağlı olanlar hükümetin kendi hedeflerini gerçekleştirmek uğruna kişi haklarının kurban edilmesini önlemelidirler”. Bu sözler, 18 yüzyılda yaşayan ve “Her şeyi  yapabilme gücünü nasıl kendi eşitim birisine vermeyi ret ediyorsam, bu gücü bir grup insana da veremem” diyen  Alexis de Tocqueville’e ait.

Anayasa niçin yapılır? Yasama organının sınırlarını aşmaması için… Yasama ve yürütmeye keyfiyet verilmesi için değil. Turhan Feyzioğlu’nun ifadesi ile: “Yasama meclislerindeki çoğunluklar, her hangi bir kraldan daha zalim olabilir”…

Nerede bu ülkenin anlı şanlı hukukçuları? Bilim insanları? Hele Meclis!… Bugün var olan ama yarın değişecek olanların  kendileri de dahil hepimizin geleceğini ipotek altına alan yanlışların altına imza koyan/koyacak olanların vebali?!…

Ortak aklı neden ipotek ettik dar bir siyaset alanına sıkışan siyasetçi odaklı anlayışa?!…

İklim nasıl oldu da korku üzerine oturdu?

Feraseti(!) cehalete övgü ile var etmeye kalkışan sözde bilim insanlarının nasıl baş köşelere taşınmalarına seyircilik edebildik? Korkutma ve sindirmeden söz ediyor son sürecin köşe yazıları… Demokrasi sopası ile sürüklendiğimiz yer burası.

Yaptırım gücü, yurttaşa karşı kullanılacak bir silah mıdır? Yoksa, yönetenlere belli sürelerle, yönetilenlerin huzur, güven, barış, adalet duyguları içinde yaşamaları için anayasa ve yasaların sınırları içinde kalarak kullanılacak bir yetki midir?

Askeri darbe süreçlerinde kesintiye uğrayan demokrasi ve demokrasiyi işleten kurumlardı. Bugün, kesintiye uğrayan yalnız demokrasi değil; Cumhuriyet değerlerimiz, hukuk, adalet, barış, huzur, kısaca bizi bir arada tutan ve ortak akılda buluşturan tüm değerler… Devlet geleneğimiz hep devam etmişti… Şimdi siyasetin temel sorunu; devletin dayandığı temel felsefenin yıkılıp, bugün iktidarda olan anlayışın devlet felsefesi haline getirilmesi, devleti yeniden kurma, laik devleti boşaltma telaşıdır.

Biz yönetilenler; yani bu ülkenin asli unsuru olan egemenliğin gerçek sahibi yurttaşlara düşen ise, yaşamı sürdürmek ve gelecek kaygısı…  Toplumun gündemi ile siyasetin gündemi çok farklı. Neredeyse; şehit haberleri ile güne  gözümüzü açmadığımız tek gün yok.

Güne, gözünü açamayanlar, terörle aramızdan koparılanlar adına içimiz yanarak başlıyoruz.

Acı yürekten de derin, yakıyor içimizi…

İki sözün başı terör.  Başta can güvenliğimiz olmak üzere,  güvensizlik duygusu ve gelecek kaygısı, yaşamın katlanan pahası, işsizlik, kadına şiddet ve cinayetlerin tırmanışından yakınırken, şimdi de çocuklara yönelik şiddet, taciz ve tecavüzlerin korkunç rakamlara ulaşmasından  kaygılı, “gelecekle ilgili tek belirli olanın belirsizlik” olduğu algısı içinde günlük yaşam kutularına hapsedilmiş, yarın düşü kuramayan, giderek yoksullaşan  bir toplumuz artık.

AKP; kendisini kalıcılaştırmak ve eski Genel Başkanlarını “Başkan” seçtirebilmek için hazırlattırdıkları  anayasaları ile bizleri 1982  Anayasası’ndaki yetersizliğini eleştirdiğimiz özgürlükleri arayacağımız günlere  taşımaya hazırlanmakta.

Parça parça açıklanarak kamuoyu oluşturmaya çalıştıkları anayasalarında, başkan var, başkanın belirlediği ve seçmenlere plebisitle onaylattırılacak temsilciler var…. Egemenliğin asıl sahiplerine henüz sıra gelmedi… Anayasa sürecimizin özeti bu… Batı toplumlarında adı: Toplum sözleşmesi olan bir metin, toplumun dışında ve yönetici dar kadronun mantığının buyrukları ile hazırlanmakta…

Yönetenlerin kendi yetkilerini tanımlayarak, kendilerini güçlendiren anayasasına, “buyurgan anayasalar” denir. Rejim anayasa ile kurulur ve anayasalıdır.  Anayasa bu biçimi ile bir hukuk metni sayılamayacağı için siyasal bir belgedir ve sistem anayasal değildir. Benzer şekilde, var olan anayasayı ihlal suretiyle de rejim başka bir biçim alabilir, rejim hala anayasalıdır, ama anayasal değildir. Bugünkü fiili durumda olduğu gibi. Her iki durum hukuk dışılığı tanımlamakta. İçinden geçtiğimiz, gittiğimiz istikametin yasa ile meşrulaştırılmamış özeti. Keyfiyetin yasa ile güçlendirilmiş biçimini  yaşamayı düşünmeyi istemezsiniz bile.

           Peki, biz bugünkü anayasayı arayacağımızı bile bile neden anayasa yapıyoruz?

Öncelikle, bu soruyu yüksek sesle sorabilecek güçte bir muhalefet gerekiyor. “Bu aşırı baskı ve korku ikliminde anayasa yapılamaz, yapılsa da kalıcı olamaz” demeleri gerekirken, masaya oturup kalkmakta, yeniden oturtulmaya çalışılmaktalar…

“Dur” demek için hala güçleri kaldıysa, şimdi durdurmayı konuşmanın tam zamanı…

Kimi? “Durmak yok yola devam” diyerek rejimin tüm koruma duvarlarını yıkıp, yerine kendi rejimlerini kurma telaşı ile ilerlemeye çalışanları…

Prof. Dr. Tülay ÖZÜERMAN – “Öteki”nin inşasından, “öteki” girdabına…

Aralık 1999’da Helsinki Zirvesi ile başlatılan adaylık ve 3 Ekim 2005’ten itibaren de müzakerelerle başlatılan AB ile bütünleşme(!) sürecimiz, mülteci krizini Türkiye’ye giydiren anlaşma ile Suriye’den göç edenler ile bütünleştirilmeye  dönüştü.

AB’ye entegrasyon sürecinde Türkiye; çok kültürlülük, aidiyet, kimlik, farklılık, azınlık hakkına saygı, etnik ve kültürel farkındalık, bir arada yaşama…. gibi  “öteki” çağrışımı yapan sözcüklerin kıskacına alınarak, insan hakları alanında önemli eksikleri olan ve ev ödevleri ile etnik ve kültürel, dil, din, toplumsal cinsiyet farklılıklarını daha demokratik ve eşitlikçi ele alması konusunda telkin ve tavsiyeler alan bir ülke oldu çıktı. Farklı ve biricik olan birey ve topluluklardı. Ulus devlet, bu kesitlere tolerans göstermiyordu(!)… Kimlik ve/veya aidiyet denilerek “azınlık” diye tabir edilen gruplar, Kürt milliyetçiliği, Alevilik,… diye başlayıp, Laz, Çerkez, Süryani, Roman…. diye devam ettirilerek, etnik-kültürel ayrılıkçı söylem çoğaltılırken referans AB üyeliği idi.

Devletin temelini oluşturan ulusal birlik temasını sorgulayacak şekilde, soldan, akademiden, dinden, dilden, siyasetten dolanarak günümüzde “yeni bir anayasa gerek” algısını yaratmak isteyenlere  (AB kriterleri ve müzakereler ve de anlı şanlı bütünleşme hedefi ile baskılanan toplum üzerinden) malzeme, “öteki” kavramı meşrulaştırılmaya, ulusal kimlik dışlanmaya çalışılarak verildi.

Batı; bölgesel, yerel, maddeleştirilmiş, kriterlere indirgenmiş, biricik ve tek olana vurgu yapan içerikle “insan hakları”nı yeniden tanımlıyordu. Bu daraltılmış tanım, insan hakları alanında evrensel birikimden kendi dışında kabul ettiklerini mahrum bırakacak bir açılım olduğu kadar, henüz ulus devlet aşamasını tamamlamamış devletlerin çözülüşünde etkin araçlardan birisi olacaktı. Geldiğimiz noktadan bakınca; AB ile bütünleşmek hayali içindeki Türkiye’de ayrılıkçı tohumların atılması için güçlü bir baskı aracı da diyebiliriz.

Önceki “biz” yerini, yeni “öteki”nin hakkına bıraktıkça, alt kimlikler kazınarak, devletin ulusal kimliği sorgulanır oldu.  Ulus aşırı   tasarımı sahiplenen iktidarın uyguladığı ve adına “açılım” denilen “kimlik politikası”, yeni grupların yeni siyasal taleplerde bulunması,  farklı kimliklerin kamusal alana taşınması; kısaca, üst kimliği baskılanması ile yeni çatışma başlıklarının açılması anlamına geliyordu. Buna, önceki yapının bozulması süreci de denilebilir; “eski Türkiye” diye karalanmaya çalışılan ve yerine ikame edilmeye çalışılan “yeni Türkiye”ye atıf yaparken, yeni kimlikler “öteki” üzerinden inşa edildi/ediliyor.

Türkiye’ye, “ötekiliği normal kabul et” telkinini her fırsatta yapan ve AB entegrasyonu adı altında “farklı kültürlerin tanınması” söylemi üzerinden demokrasi anlayışını yeniden üreten Avrupa; “farklı kültürler” kendi kapısına gelip dayanınca,  tüm söylemlerini unutup, kendi yurttaşını, kendi sınırlarını koruma hassasiyetini öne alıp, içine sızan mülteci sorununu, para karşılığında Türkiye’ye giydirip kurtulmayı seçti. (Bu anlatım gerçekten çok nazik ve kibar kaldı yapılanı aktarmada…) Üstelik, Avrupa seyahatinde vizenin kaldırılması söylemi ile birlikte, aklımızla dalga geçercesine: (İçindekileri atıp, vizesiz kabul edecek(!)?… İçindeki yabancıları Türkiye’de toplaştırıp, sonra Türkiye ile entegrasyon yapacak(!)?…)

Türkiye’nin AB ile entegrasyonu hep hayaldi, artık imkansızlığın somut kanıtları var.

Türkiye, entegrasyon hayali ile, mülteci sorununda tampon ülke olmayı kabullenerek, AB ülkelerinin yurttaşlarının refah ve huzur içinde yaşamasının garantörlüğünü üstlenip, kendi yurttaşlarının geleceğini ipotek altına almış oldu.

Batı’nın kendi içinde birliktelik ve sınır bütünlüğü, devletin temellerini sıkı tutma eğilimlerinin güçlenişine ve kendi dışında gördüğünü, dışına kustuğuna bakarak; ulusal çıkar temelinde ulusal bütünlük için kolları sıvamalı, “öteki” ile ilgili her türlü söylemi reddetmeliyiz.

Yeni anayasa;  önceki devlet sistemi ve hukuk sistemini yıkarak yerine yenisini inşa etmek, yeni bir ideoloji, yeni bir devlet sistemi getirmek demek. Önceki düzeni yıkacak tüm söylemlerin tartışma başlıklarına yığılması bu yüzden…

Kimlik siyaseti ile daha demokratik bir ülke olacağız diyerek çıkılan yolda, özgürlüklerimizden kendiliğimizden vazgeçmemizin tembihlendiği otoriterliğin en koyusunu yaşamakla kalmıyor, anayasa marifeti ile kurumsallaştırmaya doğru ilerliyoruz.

“Açılım” adı verilen süreçte aşındırılan Türkiye Cumhuriyeti’nin  yeniden inşası için yeni bir anayasaya değil, devletin kuruluş felsefesine geri dönüşe, mevcut anayasanın temel hükümlerinin güçlendirilmesine ve kuvvetler ayrılığı prensibini ile hukuk devleti kavram ve kurumlarının işletilmesine gerek var.

AB’nin insan hakkından anladığının, sadece kendi yurttaşının hakları olduğunu, ötekinin hakkı, azınlık hakkı, farklılıklar içinde birliktelik……. denilenin bizim gibi ulus devletlerin temellerini sarsmaktan öte kavramlar olmadıklarını anlamış olmalıyız.

Türkiye’yi insan haklarında kötü karne vermeyi iş edinen çifte standartçılara; “Hani “öteki”, tek, biricik ve kutsaldı? Neden size gelmiş olanı, kendi dışınıza  atmak için yüzyıllardır biriktirdiğiniz “insan” ve “hak” kavramlarının içini boşaltıyorsunuz?” sorusu için tam da zamanı. Üstelik bunun için bize para veriyor oluşları sadece verenin değil, alanın da utanç kaynağı…

Avrupa kendi insanının refahını her şeyin üzerinde tutuyor. Biz ne yapıyoruz?  İnsaniliği, kendi topraklarından kopan ve Avrupa hayali kuran insanların Türkiye’de zorunlu ikametgahına indirgiyoruz. Sorun karmaşıklaştıkça, insani alan boşalıyor…

Bakınız, “öteki”ni “hak” üzerinden inşa edenler, “öteki”nin girdabına girince, nasıl kıvırıp kaçtılar…

Avrupa insan hakları konusunda kötü bir sınav verdi/veriyor.

“İnsan hakları” demek kolay, “insan”ı korumak ve “insan” kalmak zor!…

Her geçen gün masum insanlarımızın kanı ile beslenen terörün tırmanışı ile itilmek istendiğimiz korku ikliminden AB’nin de nasiplenmiş olması, coğrafyamız ve dünya için “insan” konusunu öncelemek için bir fırsat olmalı. Terörün her türlüsünü lanetlemek ve tüm terör eylemlerine karşı olmak adına bir eylem ve dil birlikteliğinden söz ediyorum. Terörden ve teröristten medet umanların Rus ruletine dönen oyunu görmüş olduklarını dileyelim; yeni bir sınav bekliyor Avrupa’yı.

Prof. Dr. Tülay Özüerman – Demir attık yoksulluğa!..

Önsöz

Geçtiğimiz hafta yazımı yazarken, hala aramızdaydı teröre kurban verdiğimiz canlarımız. Şimdi yoklar.  Ruhları şad olsun.  Acıları hepimizi yakıyor ama en çok yakınlarını… Yokluğun acısı, hele sırasız gelen ölümün  acısı çok zor.  Başta terör kurbanlarının yakınları olmak üzere, ulusumuza sabır ve metanet diliyorum. Ne kadar kısa sürelere ne büyük acılar yığıyoruz ve ne kadar sıklaştı travmalar…Teröre son verecek irade için, sorumluluk üstlenecek yönetim anlayışı gerek. Yetki var, yetkililer var, sorumluluk yoksa, “terör bitsin” demek, sadece dilek ve temenni olmaktan öteye gidemez. Stratejisini yanlışa oturtarak, Ortadoğu derinliğine balıklama dalmış dış politika çizgisinde ısrarın bedeli giderek ağırlaşırken, yönetimin sorumluluk payının sıfır olması, devlet geleneklerimiz ve normalimizin dışına çıkmışlığın  başka bir anlatısı.

Çanakkale Zaferi’nin 101. Yılında,  başta Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK olmak üzere, bizleri  Çanakkale Zaferi ile taçlandıranların aziz hatırasını saygı ile anıyor, vatanımızın yokluklar içinde var edilişine katkısı olanlara şükranlarımı sunuyorum; vatana can  veren tüm şehitlerimizin ruhları şad olsun. Huzur içinde yatmalarını istiyorsak, sözü bırakıp, özümüze sahip çıkmalı; yokluk içinde var edilenin, varlık içinde yok edilmesine göz yummamalıyız…

Türkiye’de borçlu sayısı katlanarak artıyor

          Geçtiğimiz günlerde, CHP Genel Sekreteri ve İzmir Milletvekili Kamil Okyay Sındır’ın, Meclis Genel Kurulunda 2014 Yılı Merkezi Yönetim Kesin Hesap Kanun Tasarısı’nın 2’nci maddesi üzerine Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına yaptığı konuşmada verdiği rakamlar, müzakereyi seven demokrasimizde (!) hak ettiği yeri bulamadı.

“Türkiye, servetin adaletsiz dağılımının olduğu ülkelerin başında!” tespitini yapan Sındır; dünyada Rusya’dan sonra 2’nci sırada olduğunu, AKP iktidarının on üç yıllık döneminde zengin ve yoksul arasındaki uçurumun her geçen gün daha da açıldığını söylemişti.  Vatandaşların bankalara toplam kredi kartı ve tüketici kredisi borcunun 57 kat artış göstererek, 2002 yılında 6,5 milyar lira iken, 2014 yılında 381,9 milyar liraya yükseldiğine işaret ederek;  buna vadeli konut alımları nedeniyle ailelerin borçlanmalarının da eklenmesi ile toplam borcun,  424 milyar liraya çıktığını açıklamıştı.

Uluslararası kabul gören, Credit  Suisse’in  Servet Raporu’na göre; Türkiye’de nüfusun en zengin yüzde 1’lik kesimi, 2002 yılında toplam servetin yüzde 39,4’üne sahip iken; 2014 yılında 54,3’e; yüzde 99’luk kesimi ise, 2002 yılında toplam servetin yüzde 60,6’sına sahip iken; 2014 yılında yüzde 45,7’ye düşmüştür.

Daha anlaşılır dille; ülke servetinin yarısından fazlasını yüzde 1’lik kesim paylaşırken, ülke nüfusunun yüzde 99’u, yarıdan daha azı (%45,7’lik dilimi) yani yoksulluğu paylaşmakta…

Anayasaya aykırılık suçu

Buna giderek büyüyen kayıt dışı ekonomi ve artan dolaylı vergi yükü altında ezilişi de ekleyen Kamil Okyay Sındır; Sayıştay çalışanları tarafından titizlikle yapılan denetimlerde tespit edilen usulsüzlük ve hukuksuzlukların Sayıştay raporlarından çıkarılarak, anayasaya aykırılık suçu işlendiğini; örneğin, Cumhurbaşkanlığı Sayıştay Denetim Raporu ya da Başbakanlık Sayıştay Denetim Raporu gibi, 4 sayfa, 2 yapraktan oluşan, lafzi ve genel geçer metinlerden oluşan raporlarla, Meclisin bütçe hakkı ve denetim yetkisini fiilen ortadan kaldırıldığını; kısaca, Sayıştay iktidar tarafından bilinçli ve sistemli olarak işlevsiz ve görev yapamaz hale getirildiğini belirtmişti…

Meclis’in işlevini yerine getiremez olduğu vahim bir durum!..  Türkiye’nin algı yöneticileri, bu önemli açıklamaları dikkate bile almadılar.

Yoksul ülkelerin kaderi

Görünen o ki, Türkiye yoksulluğa demir atmış durumda. Çünkü, AKP’nin beslendiği ana damar yoksulluk…

Hem yoksul, hem de yurttaşları özgür olan tek bir ülke var mı yeryüzünde? Yoksul ülkelerin kaderi değil mi diktatörlük?

Hem yoksul, hem de demokrasi ile yönetilen ülke var mı? Biz bu katlanan yoksullukla ve tek kişiye anayasal yetki tanıma çabası ile nereye doğru gidiyoruz?

Bu sorular neden öncelikli değil?!…

Oy karşılığı ayni ve nakdi yardımları kabul etmenin, sürekli bir gelirden vazgeçmek ve bağımlılığı seçmek olduğunu kitlelere anlatmak giderek zorlaşıyor. Belirsizlik, Türkiye’nin geleceğinde tek belirlilik olarak    kaldıkça, şu an ne elde edildiği öncelenip,  bedel sorgusu atlanarak anlık memnuniyete dönüşmekte.

İnsan ve insanca yaşama üzerine bir gelecek tasarımı olmayan bir ülke olup çıktık.

Türkiye 1’den büyüktür!…

Adaletsizlik sadece gelir dağılımında katlanmıyor; devletin hukuki niteliği boşaltıldıkça, kendi diktikleri torbalara tıkıştırdıkları yasalara tutunarak  ilerleyen keyfiliğin alanı genişliyor.

Devlet ne için var? Vatandaşlara sosyal barış, adalet, huzur ve güveni  sağlamak için değil mi?

Hangisi kaldı elimizde? “Ben gidersem devlet yıkılır” diyen tek kişi zihniyetinden başka?!…

Başta anayasa ve kurumları olmak üzere, iğdiş edilmeyen ne kaldı?!.. Bizi biz yapan değerler, ortak dün, ortak gelecek ideali, sevgi, bunların yerini nefret söylemi almadı mı? Terör giderek etki alanını genişletirken, toplumun kontrol edilişinin de alanı genişliyor ve özgürlüklerimiz birbirimizi evden çıkartmama tembihlerine kadar daraltılırken, “güvenlik”, her yerde kendimizin  kontrol edilmesini talep edişimize indirgeniyor.

“Öteki”ne tutunarak, içi boşaltılan “çözüm”, “barış”, “birliktelik”, “demokrasi” diye diye asli unsurumuzun “milletin” çözülüşü  değil midir asıl yıkıntı? Milleti yok sayarak devleti ayakta tutabilir miyiz?

Bakın ne demişti Atatürk; “Adâlet gücü bağımsız olmayan bir milletin, devlet halinde varlığı kabul olunmaz”…..  Milleti tutsak edip, adında “adalet” olan partiye tutunanları özgür kılarak mı devleti ayakta tutacağız?!..

“İki Mustafa Kemal vardır: Biri ben, et ve kemik, geçici Mustafa Kemal… İkinci Mustafa Kemal, onu “ben” kelimesiyle ifade edemem; o, ben değil, bizdir! O, memleketin her köşesinde yeni fikir, yeni hayat ve büyük ülkü için uğraşan aydın ve savaşçı bir topluluktur. Ben, onların rüyasını temsil ediyorum. Benim teşebbüslerim, onların özlemini çektikleri şeyleri tatmin içindir. O Mustafa Kemal sizsiniz, hepinizsiniz. Geçici olmayan, yaşaması ve başarılı olması gereken Mustafa Kemal odur!”……  demişti;  biz hepimiz Mustafa Kemal’iz… Geçici olmayan, yaşaması ve başarılı olması gereken… Başarı; O’nun bize vasiyetidir: “Benim naçiz vücudum, bir gün elbet toprak olacaktır. Fakat Türkiye Cumhuriyeti, ilelebet payidar kalacaktır”…..

Evet; Türkiye Cumhuriyeti Devleti ilelebet payidar kalacaktır…

Devletin yıkılmaması için tek bir çıkış yolu var: Bir an önce, daha fazla tahrip edilmesinin önüne geçerek, Cumhuriyetin tahrip edilen kurumlarının tadilatına girişmek ve emanete sahip çıkmak!…

Tüm dünyaya; “dünya beşten büyüktür” diye seslenenin, Türkiye’nin de 1’den büyük olduğunu görmesi gerek…

Kişiler geçici, kurumlar kalıcıdır…

Nerede?.. İlkelerine tutunarak geldikleri demokrasilerde…

 

Prof. Dr. Tülay ÖZÜERMAN – Popüler kültürün “erkek tahakkümü” ile buluşma noktası : “Böyle Çok Daha Güzelsin”

8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar günü ve haftasında, emeği ve kadını unutup, ülkemiz kadınının sorunları çerçevesine kutlamalar, festivaller, eğlenceler, söylenceler, kısaca etkinlikler sığdırıldı. Sorunların çözülmesi adına ne yapıldı/yapılıyor derseniz, o alana yeni sorunlar eklenmekte. Toplumsal Cinsiyet duyarlılığımızda erkeklere de rol vermeyi yeni yeni akıl etmişlik içinde, anlamlı güne erkeğin söz hâkimiyetini taşımak da buna eklenmeli. Diğer tüm günlerde susanların, sadece tek günde ön almaları ve eğitim boyutunda mücadele edenlerin de toplumsal alanı sadece eğitim kurumları olarak algılamaları gibi yanlışlar ayrı başlığı hak edecek nitelikte.

Bir öğrencim, RTÜK’e yaptığı müracaatı benimle paylaştı, yazının başlığı da ona ait. O, toplumsal cinsiyet eşitliği dersi almadı ancak, hem bir kadın, hem de yurttaş olarak duyarlılık dersi vermiş oldu.

Toplumsal cinsiyet rollerinin sorgulanması için çok önemli bir araç olabilecek TV’lerin programlarını toplumdaki ayrımcılıkları besleyecek şekilde üretişini ve kitlelere yanlış mesajların akışını görmezden gelip, dersler ve etkinliklerle duyarlılık yaratmak çabasını sürdürmenin, iğne ile kuyu kazmakla eşdeğer olduğuna işaret etmek isterim.

Örgütsel çabaların; yayın organlarının toplumsal cinsiyet eşitsizliğine vurgu yapan ve pekiştiren içeriklerine karşı sistemli bir mücadeleden ve toplumda eşitsizliği giderecek söylemin geliştirilmesi için doğru bilgi aktarımında işbirliğinin öneminden söz ediyorum. Bireysel çabalar önemli ancak, aşağıda paylaştığım  RTÜK’e  şikayet metni üzerinden, örgütsel çabaların kitlesel alanda etki yapacak içeriğe kavuşturulması için, “etkinlikler yerine etkili çabalar”, “küçük gruplar yanında, geniş kitleler” hedefine odaklanmaktan söz ediyorum. Mektup aynen şöyle:

“Bir TV kanalının izleneceğinden emin olarak yayınlamaya başladığı “Böyle Çok Daha Güzelsin” adlı program,  popüler kültürün reyting uğruna kadınları aşağıladığı ve insan onurunu zedelediği örneklere bir yenisini daha eklemiştir.  “Hanımlar! Şimdi tepeden tırnağa değişmenin tam zamanı. Değişime hazırım, eşimin seçimlerine güveniyorum  diyorsanız “Böyle Çok Daha Güzelsin” sizi bekliyor. “Beyler karar veriyor hanımlar güzelleşiyor” sloganlarıyla yayın hayatına başlayan program, toplumu ve gündemi yanlış yönlendirdiği gibi, kadının dış dünyadan dayatılan kurallarla, eril yapı tarafından diktatörce yönetilmesini meşru hale getiriyor.

Programın formatı şöyle ilerliyor; birbiriyle yarışan 4 evli çiftten oluşan programda, erkekler adeta bir hegemonya ve ego savaşları eşliğinde eşlerini, kendileri tarafından dayatılmış “güzellik” kalıplarına sokmaya çalışıyor. Programda kadınların kıyafetlerine, saçlarının modeline, rengine ve hatta fiziksel olarak nasıl görünmeleri gerektiğine eşleri tarafından karar veriliyor. Eşlerini yeterince güzel ve çekici bulmayan erkekleri mutlu etmek üzerine kurulu olan program, erkeklerin “eşlerine yeniden aşık olmalarına yardımcı olmak” misyonunu üstlenerek kadınların mevcut görünüşlerine ve bedenlerine müdahale ediyor. Erkeğin, eşinin fiziksel görünüşüne, giyim tarzına vb. özelliklerine oldukça sert ve kaba şekilde eleştiriler yaptığı programda, “yanımda çok yaşlı görünüyor, yüzü buruş buruş oldu biraz gerin veya çok şişman biraz kilo verdirin, senin ne giymek istediğin önemli değil bana güzel görünmen önemli, önce ben memnun olmalıyım” gibi cümlelerle kadınların erkek tarafından aşağılanması normalleştiriliyor. Yarışmanın sonunda ise kadın, erkeğe göre son ve düzeltilmiş haliyle sahneye çıkıyor ve yetkin(!) bir jüri tarafından puanlamaya tabi tutuluyor. Bu bakış açısı kadının görünüşüyle erkeği memnun etmek zorunda olduğu gibi yanlış bir algı yaratmakla birlikte erkeğin, kadının bedenini kendi maddi çıkarları uğruna yap-boz tahtası gibi kullandığı ve kadınlara birey değil, eşyaymış gibi davrandığı çağ dışı bir tablo oluşturuyor.

            Kadınları değiştirilmesi gereken bir “şey” durumuna düşüren,  kadını aşağılayarak, kadın bedenini bir erkeğin talepleri doğrultusunda kozmetik ve estetik müdahalelerle “düzeltmeyi” görev edinen bir formata sahip söz konusu yarışmanın insan haklarına ve cinsiyet eşitliğine aykırı olduğunu düşünüyorum. Kadınların bedensel bütünlüğünün ve insan onurunun ayaklar altına alındığı bu programın yayından kaldırılmasını talep ediyorum.”

Yukarıda anlatılanlar, toplumsal cinsiyet eşitliği için girişilen eğitimsel çabaların içini boşaltacak niteliktedir. Program, eşlerin kendi rızaları ile katılmalarına sığınılarak normalleştirilemez. İçinde yaşadığımız toplumda geniş kitlelere, özellikle okumayan ve görselliğe kilitli kesite, arz edilenleri sorgulamadan sorun alanının etrafında dolaşmanın ötesine geçemeyiz. Ya da bir şey yapılıyormuş görüntüsü, yeni üretilen sorunların üzerini örtmekten öteye geçemez.

Kadınla ilgili çalışma yapan herkesin bu ve benzer programlara ilişkin tepkileri olması gerekmez mi? Yukarıda nakledilen programın çağrı söylemi bile sorunlu. Toplumsal cinsiyet çalışması yapanların, “hanım”, “bayan” gibi sözcükler yerine, “kadın” denilmesi konusuna yaptıkları vurgu, yazılar ve söylencede kalmış oluyor. Geniş kitlelere “hanımlar” diye sesleniliyor.

Ne çok ve ne yaman çelişkilerimiz var. Kürsülerde konuşulanın salonlarda, yazılanların yazılarda kalmaması için toplumu ihmal etmemek gerektiğini anlatıyor öğrencimin RTÜK’e ilettiği mektup. Toplanmak, salon, söylem…. Bunlar yaşama değip dokunmadıkça sorun yerinde kaldı/kalacak. “Bu kadar mücadele var, şiddet ve cinayet niye artıyor?!” sorusunu mücadelenin içeriğine de taşımak gerekiyor.

Yıl boyunca toplumda eşitsizliklere karşı yürütülen mücadelenin 8 Mart’ta tüm dünyaya duyurulması hedeflenmeli…

Kadın emekle anılmalı, emeği dışlayarak kadını var edemeyiz…

Kutlama?!… Anlam boşaltmanın adı…

Girişimi nedeniyle öğrencimi kutladım…

Uçuşan söylemler, erkeklerin ne kadar kadından yana olduklarını söyleme fırsatı(!)  ve etkinliklerle bezeli 8 Mart sürecinde “elle tutulur, görünür çabaları” olan herkesi kutluyorum.

Türkiye’de kadın olmak; Büyük, yakıcı, giderek derinleşen ve çok boyutlu bir sorun alanında “var olmak değil, yok olmamak mücadelesi vermek”le eş anlamlı.

Yaşama değmek, dokunmak derken, içimi yakan şu sözler üzerinden düşünmemizi isterim: Şehit Binbaşı Arslan Kulaksız’ın eşi Sibel Funda Kulaksız; “Bugün benim günüm değil. Eğer öyle olsaydı, kadın haklarından veya feminizmden söz edenlerden hiç olmazsa biri ellerimi tutup, ‘Acınızı paylaşıyorum’ derdi.”

Ben hepimiz adına kendisinden özür diliyorum, ezberimizle toplaştığımız grupları kalabalık görüp, kalabalıklarda yalnızlaştırdıklarımızı göremediğimiz için…