KKKEB

Küçük Kaotik Kontrol Edilebilir Birimler (KKKEB) derken; günümüzde ulus devletlerin yerine ikame edilen/edilmeye çalışılan yapılardan söz ediyorum. Büyük devletler, küçük devletler ayrımını yerini, devletler ve devletçiklere bırakırken, o “devletçik” dediklerimiz artık eski formatlarının çok dışında birimlere dönüşmekte. Bu birimlerin ortak özelliği kaotik olmaları. Sürekli yeni başlıklı çatışmaların şırıngalandığı, çözümü kurumsal gelenekleri yerine, “yeni” etiketli kavramlarda ve bunları pazarlayan/tutunan kişilerde aradıkça, yeniden yapılanıyormuş gibi  çözülen yapılar bunlar.

          Önceki güçlü devletlerin içinde sağlanan güven duygusunun yerini güvensizliğe bıraktığı, savrulan aidiyetler ve aidiyetlerin yeniden inşası için çarpıtılan tarih, suçlanan kurum ve kişiler ile belirsizliğe  doğru çıkılan, etki alanı çok geniş, bedeli çok ağır zorla çıkarıldığımız ve bir yolculuk da diyebiliriz.

           Arjantin Devlet Başkanı Cristina Fernandez, iki yıl önce BM’de yaptığı konuşmada Papa Francis’in barış çağrısını doğru bulduğu açıklaması ile başladığı sözlerini, ABD’ni suçlayarak sürdürmüş ve; ‘terörizm canavarını yarattılar ve bu canavar şu an kontrolden çıktı’ sözleriyle toplantıya damgasını vurmuş; ‘Geçen yıl toplandığımızda Esad rejimini terörist olarak değerlendirip ona karşı olanları devrimci görüp desteklediniz; şimdi ise dün “devrimci” dedikleriniz radikal İslamcılara karşı savaş açmış durumdasınız.. Işid ve El Kaide’nin elindeki silahların izini kim sürebilir? Büyük güçler çok kolay dost ve düşman kavramını değiştiriyor. Teröristler dost oluyor, dostlar ise terörist. Hizbullah’ı terörist örgütler listesine koymuştunuz ama sonradan Lübnan’da geniş bir tabanı olan saygın bir yapı olduğu anlaşıldı. 1994’te Buenos Aires’te İsrail Elçiliği’ne yapılan bombalı saldırıda İran parmağı aradınız ancak öyle olmadığı kesinleşti. 11 Eylül sonrası El Kaide terörü gerekçesiyle Afganistan ve Irak’a savaş açtınız; o ülkeler şimdi dünyanın en ağır durumunu yaşıyor. Arap Baharı’nı Tunus, Libya ve Mısır’da başlatarak radikal İslamcıları kendi elinizle orada iktidara getirdiniz. Bölge haklarının özgürlüklerini gasp ettiniz. Bu gün burada Işid’e karşı bir BM kararı çıkarmak üzere toplandık oysa Işid’in bazı BM Güvenlik Konseyi ülkelerinin gözetiminde dostları tarafından kurulup beslendiğini herkes görüyor.’ demişti.

         Obama’nın yüzü kasılarak dinlediği bu konuşma, bugün Türkiye’nin de içine çekildiği Orta-doğu batağının yaratılması ve karışıklığın baş mimarının ABD olduğu gerçeğini kalın çizgilerle  ortaya koymuştu. Ne ki, Türkiye’de fazla gündem yaratmadı. Fernandez’e ne mi oldu? O şimdi eski başkan ve hakkındaki suçlamalarla uğraşıyor(!)…

         Artık hepimiz biliyoruz ki; terör sadece örgütlerin işi değil, ya da bu faaliyetler devletlerin tamamen dışında değil.  Devletlerin legal yollar dışında müdahalelerinin giderek çoğaltıldığı, hukuk dışılığın fiili durumlar ve yasalar marifeti ile olağanlaştırılmaya çalışıldığı, uluslararası sistemin düzensiz yapısından kaynaklı sorunları çözmeye çalışmak yerine, düzensiz yapıyı kalıcılaştıracak girişimlerle “düzensizliği yönetmek” üzerine kurgulu bir uzun soluklu bir sürecin içindeyiz. Fernandez’in sözlerini dayandırmak için işaret ettiği, Papa’nın barış çağrısı, barış kavramına günümüzde hangi anlamların yüklendiği üzerinde düşünülerek değerlendirilmeli. Barış, özgürlük, demokrasi, insan hakları gibi kavramlara 20. Yüzyılda yüklenen içeriklerinden farklı bakmamız gereken koşullarda yaşıyoruz. Barış diyerek savaşı, özgürlük diyerek esareti, insan hakları diyerek, en büyük ihlalleri yaşattıkları coğrafyaya sokulurken “demokrasi” sopasına tutundular/tutunuyorlar. Giderek etki alanını genişleten ve bizi de içine çeken “otokrasi” dalgası ve demokrasi giysili otokratlardan söz ediyorum.

             Tam da Cumhuriyet’imizin kuruluşunun 93. Yılını idrak ettiğimiz şu günlerde, hepimizin Cumhuriyet ile kazandığımız yurttaş kimliği ve dünyada devlet olarak edindiğimiz yerin önemini görmeliyiz. Büyük devletlerin büyüklüklerinin diğerlerinin küçültülmesinden geçtiği bir süreçte, iç ve dış tehdidin artık bir algı olmadığını artık kavramış olmalıyız. Hani şu unutturulmak istenen kavram “laiklik” var ya; dini kullanmak isteyenlerin engel görüp, “dinsizlik” diye yaftaladıkları; tam da şimdi gerekli. Sadece ülkemiz için değil, coğrafyamız için de önemli.

             Mezhep ayrımcılıklarının yanında, tarikat ve cemaat gibi yapılarla, yetmedi, dini kisve ile ortaya çıkarılan terör oluşumları ile  ayrışan bir dini kültürün pazarlandığı, sürgit bir kaotik yapıya karşı tek panzehir: “laiklik”. Müslümanı Müslümana kırdırma oyununu bozmak istiyorsak, laikliği, herkesin din ve vicdan özgürlüğünü sağlayan ve dini vicdanla sınırlandıracak önlemleri alan, mezhepçilik yapmayan, dinin kullanılması üzerinden üretilen otoritelere ortam ve olanak sağlamayan bir yapı için daha fazla gecikilmemeli.

             Batı kendi gelişimini, laiklik sayesinde sağladı. Mezhepler arasındaki çatışmaları, bunlara kör kalarak çözebildi. Cumhuriyet Türkiye’si bu anlamda katışıksız olmasa da önemli bir örnektir. Katışıksız; çünkü çok partili Türk siyasetinin uzun soluklu proje ve toplumsal refah ve kalkınma konularından çok, din/muhafazakarlık üzerinden yandaşlarını kalkındırarak popülist politikalarla ilerledikleri yol, bugün doğrudan din devletini hedefleyen anlayışların önünü açmıştır.

            Son süreçte yüceltilmeye çalışılan Osmanlı kültürü ile karalanmaya çalışılan Cumhuriyet kültürü arasındaki temel ayrışma devletin dayandığı temel felsefe ile ilgili olduğu kadar toplumda da yeni bir çatışma başlığı yaratmaya yöneliktir.  Devletin kaynağı sorununu çözmüş olan Batı’ya bakınca; Osmanlıya geri dönüş tartışması üzerinden dönüş(türül)en Türkiye yaratmak, kime, kimlere hizmet eder? Önceki güçlü yapımızı sağlayan temel kurumları güçlendirmek, başta “laiklik” en acildir. Laiklik yoksa Cumhuriyetin kazanımları boşaltılmış demektir. 

           İçinden geçtiğimiz süreci tahlil için ille uzman olmamız gerekmiyor. Algılarımız üzerinde kurulan tüm ipoteklere karşın, devlet olmanın gücünden çok, tehdit algısını daha çok hissetmeye başladık. Güven değil, güvensizlik hissediyoruz.

            Cumhuriyetle var ve yurttaş olduk ve O’na sırtımızı dayayarak bugünlere kadar geldik. Bunu sadece Cumhuriyet’e sahip çıkanlar için değil, karşı olanlar için de söylüyorum. Karşı ama, O’nun nimetleri sayesinde bir yerlere gelmiş, bir güç olmuş, oluşturmuş herkes için. Şimdi  93 yıllık birikimimize, Cumhuriyet ve kurumlarına daha sıkı sarılmak zorundayız!… Sırtımızı dayadığımız süreçler bitti. Tüm gücümüzle omuz  vermeli, yaşam, değer ve birliktelik kaynağımızın daha fazla kemirilmesine seyirci kalmamalıyız.

            Ne mi diyorum? 100’üncü yıl dönümünde başka, bambaşka bir devlet hayalinde olanlara, O  başka devletin, önceki yapısındaki gücü ile var olamayacağını; hatta devlet sayılamayacağını, güçlü değil, zayıf yapıların kalıcılaştırılmaya çalışıldığı bir coğrafyada yaşadığımızı  anlatmaya çalışıyorum. Büyük ve güçlü devletlerin; küçük, kaotik, kontrol edilebilir birimlere dönüştürüldüğü  coğrafyamızın kaderini paylaşmak yerine, coğrafyadaki ülkelerin de kaderini dönüştürecek birikimi var Türkiye’nin; iş, hayalcilerle heba etmek yerine, o birikimi güce dönüştürecek bir yönetim  anlayışı ve iradeyi var etmekte!…

Prof. Dr. Tülay ÖZÜERMAN / KEMALİSTLER

“Al bu senin demokrasin!..”

“Bir demokraside devlet, yurttaşlarından hizmet beklemekle değil, onlara hizmet vermekle yükümlüdür. Bu nedenle hükümetler halka karşı sorumlu olmalıdır ve iktidar, karşıtlar arasında barışçıl bir süreç ile el değiştirmelidir…. Ülkeler başkalarının deneyimlerinden yararlanabilirler ve yararlanırlar da… Fakat hiç kimse başka halka demokratik bir sistemi dışarıdan veremez. Her halk kendini yönetme gücünü kazanmak zorundadır. Demokrasi sözcüğünün anlamı tam da budur….” Bu sözler, Leslie Lipson’a ait. “Demokratik Uygarlık” adlı esrinin Türkçe baskısına “Türkiye’de demokrasinin serpilip gelişmesi umuduyla!..” diyerek, Türkçe baskı önsözünde 1984’de yazmış….

              Okuduğum, okuttuğum kitapların hiç birisinde, günümüz Türkiye’sinin yönetim anlayışını, “demokrasi” ile açıklayabilecek tek bir satır yok. Öyle ise, 20. Yüzyılda yüklenilen olumlu anlamına tutunarak içi boşaltılan “demokrasi”nin içine sığdırılan yönetim anlayışlarını, başka bir başlıkta ele almak gerekiyor.  Çağımızın demokrasiden uzaklaşan yönetimlerinin halklarının demokrasi ve barış başlıklı füzelerle vuruldukları, yeni kaotik yapıların yaratıldığı yapıları anlatacak bir kavramsallaştırmadan söz ediyorum.

             Demokrasiyi geçiş, gelişme ve pekişme süreçleri içinde ele alırsak ki, pekişme, kurumsallaşma, sistemin yerleşmesi, kalıcılaşması, toplumun kurumlara ve kurallara sahip çıkması anlamına geliyor.  Türkiye, geçiş süreci sıkıntılarını, kesintili demokrasi deneyimi sürecinde bir türlü aşamadı. Kurumsal kesintiler, yeniden yapılanmalar, özellikle sistemin temel unsuru haline gelen siyasal partilerin kurumsallaşmak yerine, kapatılıp, yeniden vücut bulmaları nedeniyle, sistem partilerle/partilerde kilitlendi. Zaten Türkiye, 1945’in koşullarında, demokrasinin alt yapısını oluşturarak değil, siyasal partilerin sayısını çoğaltarak, çok partili siyasete geçti. O günden bu güne partiler, toplumu yansıtmak yerine, topluma biçim verme çabalarını önde tutarak mücadelelerini sürdürdüler. Bugün faaliyetlerini hissetmediğimiz ancak tabela olarak da var olan partilerle, parti sayımız çok (90’dan fazla, yüze yakın) ancak, görüntüde çok partili, işleyişte tek partili bir yapı yerleşiyor. Demokrasinin olmazsa olmazı muhalefettir. Ya da daha doğru olarak, muhalefet sadece demokratik işleyişte vardır. Günümüzün (göstermelik) muhalefetinin marifetleri arasına, tek partinin dümenine su taşımak eklenmiştir.

            Türkiye’de demokrasinin önünü açan Cumhuriyet, kurumları ve felsefesidir. Cumhuriyet ve kurucusu Atatürk’e tepki ve düşmanlığın gerisinde bunu aramak gerekir. Günümüzde tarihi yeniden yazma, Osmanlı anlayışına övgüyü, Cumhuriyet’i yargılama aracı olarak kullanma; demokrasiye sahip çıkmanın değil, fiili durumu meşrulaştırmanın yöntemleri.

            Tarihi tahrif ederek, yeniden yazmak mümkün mü? İçinden geçtiğimiz süreçte olduğu gibi türlü baskı yöntemleri ile evet. Ancak yalanla kurulan, zamanla yıkılır.

            Türkiye’nin varlığını sürdürebilmesinin yolu, aynı zamanda dirilişi olan kurtuluş ve kuruluş felsefesine geri dönmektir. “Kimse demokrasiyi dıştan veremez” diyor, siyaset bilimine eserler kazandıran Lipson; oysa Amerikan siyaseti, Irak’a demokrasi getireceğiz diyerek yalanla işgal etmişti. Sonucu biliyorsunuz, fiilen üçe bölünen Irak!…

             Bush’un üçe böldüm dediği bir  de, AB var. Bölme oyunları ve bölünme sürecini hala göremeyenler için.

            Geçiş süreci sancılarını yaşadığımız dönemlerde demokrasinin kurumsallaşacağına dair bir umut ve inanç vardı. Günümüzde, etrafımızı saran dış karışıklığın, ülke içine taşınmışlığının karamsarlığına, demokrasinin askıda olduğu dönemleri bile arayışın verdiği umutsuzluk eklenmiş durumda. Toplumdaki sinmişlik, sadece baskı değil, giderek artan iç ve dış kuşatma ile de okunmalı.

              Bize sorulan sorulara topyekûn yanıt yok, topyekûn kuşatma var. “Neden üniversiteler tepkisiz, etkisiz, hukuk öğretenler, siyaseti, ekonomiyi bilenler neden suskun?”sorularına çok fazla muhatap oluyoruz. Demokrasiyi biliyor ve anlatıyor olmak, yaşamda var etmek için tek başına yeterli değil, bunun özgür bireyleri var eden kültürle ilişkisi açık. Türkiye’de biat kültürü giderek yayılırken, uyum sağlayanlar ödüllendiriliyorlar.

             Başta siyaset, özgürlüğün savunulacağı tüm alanlar daraltılıp, kimin hangi nedenle potansiyel suçlu ilan edileceğinin belirsiz olduğu bir süreçte, kurumlara sahip çıkması gerekenleri sindirmenin fiili yöntemleri çok, ancak bu fiili olanın meşru olmayışına itiraz edecek hukuk yok. Buna; hukukun yasa marifeti ile boşaltılması diyebiliriz. Bu durumu, Tarık Zafer Tunaya şu sözleri ile özetlemiş: “Siyasal nitelik kazanmak, iktidarlara rağmen olabileceği gibi, iktidarlar da siyasal olay üretebilirler….. Kendilerini öven olayları hoş karşılamak, muhalif görünenler hakkında kovuşturmaya geçmek ve yalnız bunları siyasal saymak demokrasi anlayışının darlığını ve yanlışlığını ifade eder.” Türkiye, demokrasi başlığında bunu o kadar çok yaşadı ki!… Günümüz yönetimi ise, bu anlamda zirve yapmış durumda.

            Devlet Bahçeli’nin AKP’nin başkancı sistemi kurma projesini, iyice işlevsizleşmiş  (Meclis sadece iktidara yarayacak konularda akla geliyor) Meclis’i çalıştırarak yaşama geçirmeye yönelik sözleri ile süreci başlatması   üzerine bize gelen pek çok soru, aslında yanıt niteliğindeydi.

            Muhalefet yoksa, siyaset de yok. Siyasetin bittiği noktada bireysel özgürlüklerden söz edilemez. Çünkü, kafasındaki soruları dile getirenleri koruyacak bir güç kalmamış demektir. Bahçeli’ye düşen, partisini muhalefet edecek kadrolara teslim ederek, sevdiği arabesk şarkıları dinleyeceği, eski model aracı ile geçireceği zamanı çoğaltmaktır. En azından kendisi için yararlı bir şey yapmış olur. Verdiğim yanıt bu!… En kibarca… Kendi partisindekilerin söyledikleri yenir yutulur gibi değil!…

            “Nereye gidiyoruz?” sorusu konuların uzmanı olarak en çok bize soruluyor. Nereye sürüklendiğimiz belli de!… Buna karşı toplumsal reflekslerin nasıl çalıştırılacağı sorusu yanıtsız. Lipson, bunun da ip ucunu vermiş; “Her halk kendini yönetme gücünü kazanmak zorundadır” diyor.

             Yaşamın koşulları, mantığın buyrukları ile örtüşmüyorsa, koşullara mı teslim olacağız, yoksa mantığın buyruklarını mı izleyeceğiz? Mantıkla açıklanamayacak olaylar dizgesinin içinde oyalanıp, sürüklenişimize bakarak, adı konulmayan açılım sürecinin bizi sürüklediği açmazın, Türkiye için de, süper güçlerin, “bakınız üçe böldük!..” diyecek bir sona evrilmesinin önünde duracak siyaseti üretmenin önündeki engeller ortadan kalkmalı.

             Aynı kişiler, aynı mantık, aynı davranışlar, aynı sonuç demektir. Ne diyor Lipson; “İktidar, karşıtlar arasında barışçıl bir süreç ile el değiştirmelidir…” Bir de ne diyor:“Hükümetler halka karşı sorumlu olmalıdır!…”

             Evet, demokrasiyi kurumsallaştıran ülkelerde geçerli ve yerleşik kurallar bunlar. Ama onlar tarih boyunca, siyasal iktidarı sınırlandırma mücadelesi veren kitleler sayesinde bu kuralları var ettiler. Bizim anayasal sürecimize baktığımızda, siyasal iktidarların sınırlandırılması değil, sınırlandırılamamasının tarihçesini göreceksiniz. İlk anayasa 1876’yı kendisine tanınan geniş yetkilerle Meclis’i 30 yılı aşan bir tatile göndererek işlevsiz kılan ve istibdat rejimi kuran II. Abdülhamit’i (*) göklere çıkarma yarışı başlatanların, “din”i ideolojik aygıta dönüştürmek isteyen anlayışa sahip olduklarına bakınca, nereden nereye geldiğimiz netleşiyor. Nereye sürüklendiğimiz belli de; asıl yakıcı soru; “Biz toplumca nereye gitmek istiyoruz?!…” 

             “Demokrasinin kendini korumaya hakkı vardır, özgürlük kendi adına yapılan sömürmelere karşı korunmalıdır” diyor Lipson. Demokrasiyi istedik ama onu koruma altına almayı başaramadık. Göreceli de olsa elde edebildiğimiz özgürlükleri şimdi kendi elimizle teslim etmemiz tembih ediliyor. “Al bu senin demokrasin” diye elimize tutuşturulmak istenenin demokrasi ile ilgisi olmadığını, dillendirecek olan kesitlerin çeşitli baskı yöntemleri ile susturulduğunu, “ben bunu istemiyorum” deme hakkımızın giderek elimizden alındığını bilmek için, çok eğitimli olmak da gerekmiyor. Hepimizin içine kendimizin yerleştirmemiz istenen korku yerine, aklımızla bakmak yeterli.

             Çeşitli kesitlerin bir araya toplanarak alkış seanslarının çoğaltıldığı görüntülere bakarak tembih ve telkinle özgürlüklerin yerini biate bıraktığı izleniminin dışına çıkacak bir irade için demokrasiyi istemek yetmez. Başta özgürlük olmak üzere onun gereklerinin yerine getirilmesi için çaba gösterenlerin sayısının çoğalması gerekiyor. Yapılacak olan belli;önce siyasal partilerin başkan vesayetinden kurtarılması gerek!… Yurttaşlarını azarlayan yöneticiler yerine, yurttaşa hizmet eden yöneticileri var ve hak edebilmek için. Bunun kendiliğinden olması mucizesini bekleyenler, mucizenin kendilerinden bağımsız olmadığını görebilmeliler artık.

             Özellikle muhalif siyasal partilerin tabanlarının, tavanda toplaşan partidekileri gönderip, dışta bırakılan partilileri geri çağırmayı başarmaları gerekiyor.

———————————————–

(*) “200 Yıldır Neden Bocalıyoruz?” adlı eserinde Niyazi Berkes; 1908’de Abdülhamit idaresi düştüğünde Türk halkının adamakıllı soyulup soğana çevrildiğini, Abdülhamit’in düşmesi ile borçlar idaresinin sona ermediğini, Meşrutiyet ve I. Dünya Savaşı’nın bile bunu yerinden sökemediğini, “Hiçbir ulus batılılaşmayı bu kadar pahalıya satın almamıştır” sözleri ile açıklar.

Prof. Dr. Tülay ÖZÜERMAN – MÜDAHALECİ   DEVLET(!)…

Başlık sizi yanıltmasın, kavramı özellikle seçtim.  Burada anlatılacak olan, yurttaşın refahını arttırmaya yönelik politikalar değil. Sosyal devlet ya da refah devleti dediğimiz, neo-liberalizmin olumsuzluklarını telafi edecek, asgari ölçekte de olsa yurttaşının insanca yaşaması için gerekli önlemleri alan devletten söz edemeyeceğim. Devletin refah iddiası varsa; aynı durumda olan yurttaşlara eşitliğin sağlanması için sağlam bir hukuk sistemi ve kontrol mekanizmasının  olması gerekir.  Başka deyişle, devletin temeli adalete, hukuk sistemi karşısında herkesin eşit olduğu bir sisteme dayanması gerekir. Devleti yönetenlerin adaleti, kendi ideolojisinin etrafında toplananları (destekçilerini) korumak olarak algılamadığı; sosyal barış ve adaleti sağlamak yerine, belli kesitleri sosyal yardım adı altında kendilerine bağımlı kılmadıkları bir sistemden söz ediyorum.

İktidarın devlet ve onun kurumları üzerinde vesayetini giderek derinleştirdiği ve muhalefet üzerinde de baskı ve ipoteğini arttırdığı; her alanda devlet mekanizması üzerinden müdahalelerin daha fazla hissedildiği olağan olmayan bir süreçten geçerken; bu sürecin, toplumun yoksulluğu paylaşan dilimindeki artışla kolaylaştırılarak kontrol edildiğini görebiliyoruz.

Liberal söylemlere tutunarak, iktidar destekçiliği yapanların kitlelere ulaşma olanağı bulduğu sürecin başlangıcında da uyarılarda bulunuyorduk. Derece derece ülkede adalet sistemi çökerken, kalkınma yerine, yandaş olanların kalkındırılmasına hizmet eden bir iktidar anlayışının hepimizi sürüklediği yer, derin bir kaygı. Ortak değerlerimiz bir bir çözüldükçe, hepimizin ortak bir duyguda, kaygıda birleşir hale gelmemiz durumun vahametinin göstergesi.

Sistemin temellerinin çatırtısını duymak istemeyenler, dört bir yanımızda yükselen binalar, yollar, köprülere bakarken; bunlarla yaratılan yandaş sermaye üzerinde düşünülmenin de önüne geçmeye çalıştılar. AKP’nin giderek herkesin üzerinde bir baskıya dönüşen politikaları üretmesinde algı operasyonu yürütücüsü işlevi gören ve “demokrasi geldi” havasına gaz veren bazılarının, şimdi bertaraf edilenler safında yer alması  kadar, bu kişilere en fazla eleştirdikleri ana muhalefetin sahip çıkmak zorunda kalması tam bir ironi. Bugünlere sürüklenerek gelirken yaratılan en derin çatlak yoksullaştırma üzerine oturtulan ekonomi oldu. Bugün artık herkesin gerçek yüzünü görmeye başladığı ekonomi!…

“30 milyonu muhtaç hale getirdiler” başlıklı yazıda; “TUİK verilerine göre, nüfusun yüzde 15’inden fazlasının yoksulluk sınırı altında olduğu Türkiye’de, milyonlarca hane yaşamını yardıma muhtaç bir şekilde sürdürmek zorunda…….. 79 milyon nüfusluk ülkede her 5 kişiden 2’si yardım alarak hayatta kalıyor……..” deniliyordu. Bu yazı; 2009 yılında yazdığım makaledeki satırları anımsattı:

>AKP, içerideki en büyük zararı yoksullaştırdığı, işsizleştirerek tepkisizleştirdiği kitlelere vermiştir. Tarih yazıcılar, AKP hakkında değerlendirmeyi geriye bakarak daha net yapabileceklerdir. AKP’nin en belirgin işlevi toplumu yoksullaştırmak olmuştur. AKP ile birlikte ele alınacak ikinci başlık yolsuzluklardır. Yolsuzluklar ülke dışına taşan ilişkilerle organize bir biçim almış, kurumsallaştırılmıştır.  Gerçek yüzü iyice ortaya çıkmış olan bir AKP için normal yollardan iktidara gelme şansı kalmamıştır. İktidardan uzaklaşması hesap vermesi anlamına gelecektir. Hesap soran, muhalefet etme cesareti gösterenlerin, topluma gerçekleri aktaranların susturulmaya çalışılması bu yüzdendir. AKP iktidar gücünü kendisini eleştirenlere karşı kullanmaktadır. İktidarın tüm yaptıklarına“demokrasi” adına katlanan ya da savunanların, muhalefet edenlere karşı girişilen susturma harekâtı karşısında hâlâ demokrasi ile AKP’yi yan yana koymaya çalışanların işi de giderek zorlaşıyor. Muhalefet ancak demokrasilerde vardır. Muhalefetin susturulduğu rejimler dikta rejimleridir. Muhalefet edenlerin dalga dalga susturulduğu Türkiye’de demokrasi AKP tarafından askıya alınırken, demokrasiyle özdeşleşen Avrupa Birliği ülkelerinin seyirciliğini de atlamamak gerekiyor. Müslüman coğrafyada BOP adı verilen proje ile oynanan oyunda Türkiye hedef ülkelerden birisi. Çevre ülkelerde önce karşıtlıklar kazınıyor, halk kendi içinde çatışma başlıklarına ayrılıyor, sonra bir şekilde işgal ediliyorlar. Türkiye için kurgulanan senaryoda önce laik rejimin tasfiyesi, sonra İslami rejim bahane edilerek “demokrasi getirme” operasyonu düşünülüyor olmalı. Türkiye’de rejimin AKP marifetiyle tasfiyesine seyirci olan AB-D ülkelerinin hedefinde bu kez başlangıçta işbirliği yaptıkları İslamcı yönetim ve yöneticiler olacak. AKP ve onun aracılığı ile tasfiye edilen kurumlar ve yıkıma uğratılmak istenen rejim yalnızca bir iç siyaset sorunu değildir. Daha önemli olarak dış politika, hatta uluslararası politika sorunudur. Oyun basit ve görünür iken, çok taraflı oyunun içeriden destekçilerinin hâlâ oyunun parçası olması bizler için anlaşılır olmasa da çıkar motifi ile açıklanabilir. Ancak vahim olan laik, Cumhuriyetçi veAtatürk milliyetçisi, demokrasi beklentisi yüksek çevrelerin kendi içine dönük mücadelesinin hâlâ sürmesi ve suskunluğudur.” diye yazmıştım.

Demokrasinin getirilme bahanesi ile Ortadoğu’da eziyetlerin sürüyor ve sürecek olduğunu görmek ve haklı çıkmak, gidişi engellemiyor yazık ki… Türkiye’nin dış politika hataları hanesinin en kabarık olduğu süreçten geçiyoruz ve yazık ki, bu hatalarla kaderimiz Ortadoğu halklarının kaderine iliklendi. Bugünleri önceden öngöremeyen kadroların vebalini hepimiz ödüyoruz.
3 Kasım 2002 sonuçları açıklandığında, ülkede demokrasi kazanmış havası yaratılmıştı. 8-9 Kasım 2002’de iki gün yayımlanan makalemin başlığı; “Karşı evrim mi?” idi. Karşı devrimin zamana yayılarak geleceğini özetlemiştim… Şimdi tefrikalar halinde, her geçen gün “demokrasi” başlığı ilerletilen rejim karşıtlığını dizi film izler gibi izleyenlerin, filmin sonunu bekleyişine tanıklık ediyoruz. “Dur bakalım ne olacak?!” diyenlerin yüzlerindeki kaygı sonun pek hayırlı olmayacağının işareti. Ve bu gidiş sürecek olursa, bir yandan yoksulluk, bir yandan da özel yaşamımıza kadar her alanda müdahaleler katlanarak artacak. 16 yıl içinde öngördüklerimizi yaşarken, bu yazıyı anımsatacak günlerin yakın olmaması dileğiyle…

Sahi; özgürlüklerin ortadan kaldırıldığı ve muhalefet etme reflekslerinin kırıldığı, tek bir görüş etrafında toplanmanın adının “uzlaşma” olduğu kaç “demokrasi” var yer yüzünde?!

Ya da özgürlüklerin yok edildiği rejimin adı ne zaman demokrasi oldu?!…

Prof. Dr. Tülay ÖZÜERMAN /KEMALİSTLER

Prof. Dr. Tülay ÖZÜERMAN – BEDELLİ MUHALEFET!…

Yargıtay Başkanlar Kurulu,  kuruluşunun 85. yılında Cumhuriyetin temel niteliklerinin tartışmalara ve yeni tanımlamalara konu edilmesinden ve Yargı erkine yönelik sistemli saldırıların ivme kazanmasından duyduğu kaygıyı kritik uyarılarla açıkladıklarında takvim 2008 Mayıs’ını gösteriyordu.

            “Demokratik, lâik ve sosyal hukuk devleti” idealinin, yüceltmeyeceği kişi ve kurum yoktur. Cumhuriyetin temel niteliklerini benimseme, sahiplenme ve koruyup yüceltme işlevinde, Devletin temel organları olarak Yasama, Yürütme ve Yargı, Anayasa gereği, uygar bir işbölümü ve işbirliğiyle yetki ve sorumluluk üstlenmiş, erkler arasında üstünlük sıralaması olmadığı, üstünlüğün sadece Anayasa’da bulunduğu ilkesi getirilmiş, yargının bağımsızlığına özellikle vurgu yapılmıştır. Ne var ki; Bir yıla yakın süreçte ve özellikle son zamanlarda, giderek artan bir biçimde, Yargı erkine yönelik ve hukuk devleti olma ilkesiyle bağdaşmayan sistemli saldırılar, anılan temel ilkeleri zedeler olmuştur. Süreklilik gösteren bu davranışlar, toplumun, çözüm bekleyen sorunlarının ve gerçek gündeminin ötelenmesine, gelişimine harcanması gereken zamanın gereksiz biçimde yitirilmesine neden olur hale dönüşmüştür………. Avrupa Birliği genişlemeden sorumlu Komiserine “Yargı Reformu Strateji Taslağı” adıyla bir belge tevdi olunmuş, bu konuda Yargıtay’ca yapılan düzeyli ve hukuki uyarıya hiç de icaplı olmayan biçimde karşılık verilmiş, zamanlaması, biçimi ve içeriği itibariyle kabulü mümkün olmayan böylesi bir taslakla, yürütme erkinin nasıl bir yargı erki yaratmak istediği gün ışığına çıkarılmıştır. Yargı erkinin geleceğini şekillendirecek böylesine ciddi bir taahhüdün, yargıda reformu geçmişten bu yana ısrarla savunan, tüm toplumca benimsenir nitelik ve nicelikte öneriler saptayan ve bu önerileri de Avrupa Birliği temsilcilerine kabul ettirerek geçmiş tavsiye kararlarına yansıttıran Yargıtay’a sunulmadan, görüş, düşünce ve deneyimlerinden yararlanmadan diğer Yüksek Mahkemelerin ve yargı erkinin sair üst organ ve kuruluşlarının ve mensuplarının görüş ve önerilerinden de yararlanma gereksinimi duymadan Avrupa Birliği yetkilisine verilmesinin Devlet sorumluluğuyla bağdaşmayacağı, hiçbir gerekçeye de sığınılarak açıklanamayacağı ortadadır……..” deniliyor ve yargı bağımsızlığına vurgu şu cümle ile ifade ediliyordu: “Yüce Ulus adına yargı yetkisini, bu görüş ve sorumlulukla; kullanmayı sürdüreceğimizi, yargı bağımsızlığının takipçisi olacağımızı saygıyla duyururuz.

            1 Eylül 2016 itibariyle, yürütmenin  karşısında ayakta duran yargı; bırakınız bağımsızlığını sahiplenmeyi, takipçi olmayı da bıraktıklarının fotoğrafını tüm dünya ile paylaştılar.

            Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin anayasada sayılan nitelikleri içinde en önemlilerinden birisi hukuk devleti olmasıdır. Hukuk devleti yurttaşlara hak ve özgürlükleri tanımanın yanında, bu özgürlüklere güvence sağlar. Güvencenin temeli, kuvvetler ayrılığı prensibidir. Kuvvetlerin hiç birisinin diğerinin üzerinde üstünlüğü olmadığı, ancak yargının diğer iki erk; yasama ve yürütmeden tamamen bağımsız olduğu ilkesi, bugün yürürlükte olan anayasada hala var. Ancak, anayasa dışı fiili uygulamalar alanı her geçen gün biraz daha genişletilmekte ve buna fren olması gerekenler, yürütmenin üstünlüğünü ayakta alkışlamakta.

           Türkiye, yargı bağımsızlığı sıralamasında  129 ülke içerisinde 90. sırada ve her geçen yıl gerilemekte. Yargının adaletin dağıtıldığı yer olmaktan çıktığını anlatıyordu bu rakamlar, şimdi siyasetin güdümünde olduğu imajı da eklendi.

            Devletin dayandığı temel felsefe Cumhuriyet, ancak zamana yayılarak Cumhuriyet’in, dolayısı ile devletin niteliği dönüştürülmekte. Bir süredir fiilen uygulanan ancak sorgulanan başkancı sistem; sorgulama alanı dışına çıktığını ordu, üniversite ve yargı gibi kurumları üniforma ve cübbeleri ile siyaset zeminlerine taşıyarak fotoğraflarla vermeye başlamıştır. OHAL ile yürütme çıkardığı KHK’ler ile yetki alanını genişletirken, bu kararların kontrol edilebilirlik alanı giderek daraltılmakta. Bunda yaratılan korku iklimi ve muhalefetin sinikliğinin etkisi yok denilebilir mi? Tereddütlü ve/veya temkinli  muhalefet yürüten CHP’de cılız direniş sürerken; MHP ise, tamamen muhalefet alanını terk etmiş görüntü vermektedir.

           Görüntülerle topluma sürekli akan mesaj şudur: “Siyasetin tek bir merkezi var; külliye!…” Fiili iktidar, muhalefet de dahil herkesi aynı yerde toplayarak, kendisini meşru gösterme çabası içindedir. Hukuk dışı karar ve uygulamalar, hukuk kurumunun siyaset şemsiyesi altına çekilmesi ile sorgu alanı dışına çıkarılmakta, toplumun algısı yönetilerek, tüm kurumlar baskı altında tutulmaktadır.

           Özgürlüklerin kullanılabilir olduğu bir ortam ortadan kalkmışsa, yurttaşların yönetime katılım hakkından söz edilemez. Yurttaşın oyu(tercih hakkı), yerini giderek yurttaşın onayına bırakıyorsa demokrasiden söz edilemez. Hatta, onaylamayanların  sistemden dışlanacağı artık algı olmaktan çıkmış, muhalefet etmek bedelli hale getirilmiştir.  

           Yargıçlar, yasada belirtilen haklarına sahip çıkma özgürlüğünü terk ederek, siyasetin merkezileştirildiği yerde toplaştıklarında, yurttaşların giderek yok edilen hak ve özgürlüklerini kim koruyacaktır? Yargı, siyasetin olduğu yerlere uğramaz; bağımsızlığına ilişkin kuşku  oluşmuşsa, siyasallaşmış demektir. Topluma, iktidarı devlet, muhalefeti de siyaset olarak algılatan çarpıklıktan çıkılmalıdır. Bugünün muhalefeti yarının iktidarıdır, bugünün iktidarı da yarının muhalefetidir. Nerede? Demokrasinin işlediği ülkelerde!…

          Yargıçlar kararlarında özgür olabilsinler diye, anayasa yargıç güvencesi getirmiştir. Anayasamızın 138’inci maddesinin ikinci fıkrası der ki; “….hiçbir organ, makam, merci ve kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hâkimlere emir ve talimat veremez; genelge gönderemez; tavsiye ve telkinde bulunamaz….”. Baskının ille sözle yapılması gerekmez. Yargıçlar, siyaset alanının dışında durmaya, siyaset de yargı alanına mesafesini korumaya özen göstermelidir.

           Hiç kimsenin çıkıp, daha önceki teamüllerin niçin değiştirildiği sorusunu soramadığı, zamana göre mekan, mekana göre erkan değişikliğinin olağan kabul edildiği bu tuhaf iklimde, kimileri yerini korumaya çalışır, kimilerimiz de izlerken; hepimizin özgürlük alanını, dolayısı ile demokrasi ve hukuk devleti adına biriktirdiklerimizi hep birlikte boşaltıyoruz. Türkiye’de rejim her geçen gün başkalaşıyor, hukuk devleti olmaktan uzaklaşıyoruz.

          Gücün tek merkezde toplaşması, Türkiye’nin güçlenmesi mi, yoksa güç kaybı mı?

            Bunu fazla uzun olmayan bir zaman diliminde anlayacağız. Çünkü, Türkiye’de yalnız iç siyaset tarzı değil, dış siyaset de hızlı bir dönüşüm içinde. Ortadoğu kıskacı her geçen gün biraz daha daralıyor. İyi dileklere asılarak her şeyin düzeleceği eşiği çoktan geçtik. Akılcı, dış güçlerin tüm hamlelerini önceden öngörebilen ve ülkemizin çıkarlarını koruyabilecek güçlü bir senaryo ve karşı atak ekibine gereksinim var. Oysa biz her geçen gün, konum ve işlevi farklılaştırılan köklü bir kurumun daha, eski gücünü yitirişine tanıklık ediyoruz.

          Kendi içinde güçlü olamayan dışa karşı güçlü olabilir mi?

Prof. Dr. Tülay Özüerman – DAYANIŞMA İÇİN YURTTAŞ GİRİŞİMİ

Siyasal istikrar adı altında, sistem partilerinin çeşitli yöntemlerle tasfiye edilmesi ile tek parti sisteminin zamana yayılarak  kurulduğu Türkiye’de, giderek kurumsallaşan otoriter uygulamalara karşı koyacak bir muhalefet hareketine ihtiyaç olduğu; ancak bunun, din referanslı iktidar partisi ve koltuğunun altında palazlandırdığı etnik parti ile kuşatılan Mecliste sıkışmış ve sürekli operasyon geçirerek özlerini kaybeden  partilerden beklenemeyeceği herkesin malumu.

Türkiye’de Cumhuriyet’in tasfiyesi, etnik ve dini kimlikleri kullanarak siyaset yapan partilerce Meclis’in içinden yürütülmekte. Milli irade sandığa indirgenmiş, sandık ise, öncesi ve sonrası ile toplumun güvenini kaybetmiştir. Milletin iradesine rağmen sürdürülen bir keyfiyet hali içinde olduğumuzu, bizzat ülkeyi yönetenler   “fiili” olduklarını itiraf ederek, hukukun dışına çıktıklarını, bu fiili durumu yasallaştırmak için, kendi anayasalarını yapmak istediklerini  açıklamışlardır. Türkiye’de, anayasa ve hukuk dışı durumun Meclis içinden yürütülüyor olması, askeri vesayetten bıkkın toplumun, bu bıkkınlığı kullanan sivil vesayetin kendine özgü yöntemler icat ederek uyguladığı baskı ve sindirme politikaları sayesindedir.

Toplum, ele geçirilen medya marifeti ile suskunluk sarmalına itilirken, giderek sıkıştırılan cendereden çıkış için çareler düşünenler hiç de az sayıda değildir. Ne ki, bir bütün olmanın önünde  engeller vardır. Aynı düşünceyi paylaşanların dahi, bazı konularda konuşma uzadıkça ayrışabileceği çok başlıklı bir zemin yaratıldı Türkiye’de. Ayrıca; tüm seçim süreçleri gözden geçirildiğinde görülecektir ki, her defasında muhalefet güçleniyor havası yaratılarak, iktidar seçimler aracılığı ile yerleş(tiril)miştir.  Seçim aracılığı ile iktidarın el değiştirmesi ihtimalinin ortadan kalktığını görmek ve kabullenmek istemeyenler eski  bildikleri tarz siyaset ile çıkış şansının olmadığını da göremez ve gösteremezler. Meclis içine sıkışmış itiraz ve bağrışmalarla fon olmaktan öteye gidemeyen varmış gibi muhalefet ile, gidişin durdurulması bir yana, gidişe meşruluk kazandırılmaktadır. Rejimin gözlerimizin önünde tasfiyesinden endişeli yurttaşların beklentilerinin çok gerisindeki performansları ve kendi içlerindeki sorunları ve de bildik yöntemler ile alternatif olamayacakları açıktır.

Alternatif siyasal hareketler için hamle yapanlar, yaptırılanlar gibi oyalayıcı durumları da göz önüne alarak, toplumun gidişle ilgili tepkilerinin frenleyici güç oluşturacağı bir zemin boşluğu olduğu gerçeğini kabullenmeliyiz ki, akılcı bir çıkış yolu bulunabilsin. Yoksa, rejime fiilen el koyduklarını ve siyasal partileri kapattıklarını açıklayacakları  ihtimali fazla uzak görünmüyor.  Operasyonlarla küçülttüklerinin yerine, kendilerinin kontrol edebilecekleri kişilerle yeni uydu partilerin sahne alması Türkiye’nin fazla uzağında değil. Sade yurttaş için siyaset yolu ile katılımın yolları kesilmekte. Biat, ön kabul ve patronaj yolu ile tüm kadroların doldurulabileceği  dar kadrolu bir zeminin, (iktidar partisi içinde kısa süre içinde parti başkanı ve ülkede de kabine ile kabinenin başının değişebildiğine bakarak)  var edildiğini hepimiz yaşayarak öğrendik. Bilinen tek kişi iktidarının, görünür hale getirildiği bir iktidar içi operasyon da diyebiliriz.

Kendimizi ülkemizde, yurtsuz hissettirecek çok önemli adımların atıldığı, ayrıcalıklarla donatılan yurttaşlık formüllerinin üretildiği, kaderimizi halk olarak kendimizin değil, hepimiz adına, bir kişinin belirlediği bir süreçten geçerken, en çok ihtiyaç duyduğumuzun dayanışma, birlik, beraberlik olduğunun bilincindeyiz.

Bugün iktidara oy versin vermesin toplumun büyük kesitinin karşı olduğu Suriyelilere vatandaşlık verilmesi olayı bardağı taşıran damladır. Talan ekonomisi ile giderek artan lüks görüntüsünün örtemeyeceği kadar yoksul bir ülkedir Türkiye. Hala az gelişmişliğin çemberini kıramamış, gelişmiş ülkelerin eğitim, sağlık, sosyal, hukuki, siyasal düzeylerinin çok gerisinde ve her geçen gün artan nüfusumuz ile yoksulluğu paylaşan tüketici bir ülkeyiz. “Suriye sorunu”nu, “Suriyeliler sorunu”na dönüştürerek, külfet yüklenecek durumda değiliz. Sorun, “Suriye(nin) sorunu”dur ve Suriyelilerin yurtlarında kalmaları konusunda adım atılabilirse Türkiye için başarı söz konusu olacaktır. Ülkeye göçle geleni vatandaş yapmak başarısızlığın kabulünden başka bir şey değildir. “Niçin diğer Müslüman devletler vatandaşlık vermeye kalkışmıyor da, Türkiye üstleniyor?” Bunun mantıklı bir açıklaması yok…  Başta terör olmak üzere,  sorunları çözmek yerine yeni bir soruna yelken açarken, buna karşı çıkan yurttaşlara manevi baskı yapılıyor olması baskı sürecinin nerelere kadar uzanacağının da bir göstergesi.

Siyasal muhalefetin güçlenebilmesi için güçlü bir toplumsal muhalefete gereksinim var. Bunu çeşitli zeminlerde dile getirenler kadar, örgütlenme çabaları da giderek çoğalıyor.

Türkiye’nin gereksinimi, hiç kimsenin kendisini hareketin üzerinde görüp, gösteremeyeceği, kendi adını öne çıkaramayacağı, kişiselleştirilmeyen, ya da kişi egolarına kapalı, herkesin kendisini eşit yurttaş hissedeceği  bir dayanışmadır.

Bu anlamda umutlanacağımız bir hareket için ilk kurşunun sıkıldığı kent İzmir’de önemli bir adım atıldı. Latife Hanım Grubu, başlangıçta anti-laik hareketlere tepki ile adlarını duyurmuşlardı. Ancak geçtiğimiz  ay bir basın açıklaması ile halk dayanışmasını başlatarak, Cumhuriyetin sahipsiz olmadığını kamuoyuna duyurdular.

Açıklamalarına;  22 Haziran 1919’da yayınlanan Amasya Tamimi’nde ülkenin içinde bulunduğu durum, şöyle belirtilmiştir: “Vatanın bütünlüğü, milletin istiklâli tehlikededir”… 97 yıl sonra bugün, 22 Haziran 2016’da da durum farklı değildirMustafa Kemal, biziz… Hepimiz, O’nun birer parçasıyız. Parçaları birleştirmeli ve ulus birliğini sağlamalıyız. Başka bir kurtuluş yolu yoktur. Yine Amasya Tamimi’nde belirtildiği gibi; “Milletin bağımsızlığını, yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır”………. “ sözleriyle başlamışlar. (Devamını web sitesinden okuyabilirsiniz.)

Sözün bittiği ve artık konuşmak yerine, “dur” demenin zamanının geldiğini düşünen herkes için birleşecek bir zemin çıktı ortaya. Kartopu olarak büyüyecek bir hareketin ilk adımını atan bu yürekli yurttaşlarımızın yanında olacağız. Hırslarını her yere taşıyanlar ve kendilerini öne çıkarmaya çalışanlar ve konuştukça kendi içlerinde ayrışan, hem toplumsallıktan söz edip, hem de yanı başındakine mesafe koymaya kalkışanlar hiç uğramasınlar.

Herkesin kendisini eşit hissedeceği bir toplumsal harekete susadık. Birilerinin hareketlere tutunarak, kendilerini bir yerlere ilikleme  devrinin sona erdiği, yurttaşlık bilinci ve en önemlisi Atatürk ve Cumhuriyet sevdasında  birleşilen bir dayanışma hareketini başarmalıyız. Ulus bilincimizin yeniden oluşması, ulus devletin çözülmesine daha fazla seyircilik etmeyeceğimizin ilan edildiği bir dayanışma!..

İzmir’den yükselen bu ses, hepimizin sesi olsun istiyorsak, hepimiz aynı yerde toplaşmalıyız.

Ne yapmalı diyordunuz ya? Nasıl yapmalı?

Bir yerden başlamalı diyorduk ya hani…

Ne duruyorsunuz öyleyse?!…

Latife Hanım Grubu’na halk girişimi ile oluşturdukları inisiyatif  için teşekkürle başlayabiliriz.  Ben hepimiz adına teşekkür ediyorum. Birilerinin egosu ve hırsına alet edilmeyen, kişi odaklı olmayan, hepimiz olduğumuzu hissedeceğimiz bir hareket özlemimiz adına attıkları bu önemli adım  için.

Ulusal bilincimizi güçlendirecek gerçek bir halk dayanışması istiyorsak, aynı yerde, eşit koşullarda inisiyatifimizi toplaştırarak başlamalıyız.

Dayanışmaya güç vermek isteyenler için web adresini paylaşıyorum: http://www.halkdayanismasi.com/index.html

Prof. Dr. Tülay ÖZÜERMAN – YARGIÇLAR(I) VAR ; “YARGI” NEREDE?!…

Yönetenlerin de hukuka/hukukla bağlı olduğu yönetim biçiminin  adı hukuk devleti ise; yönetenlerin keyfi davranabildikleri ve hatta kendilerinin “fiili” olduklarını ilan ederek, kendi yasaları ile ülkeyi yönettikleri biçime ne ad verilir?

                  Hukuk kurallarının üstünlüğü, anayasanın üstünlüğü ilkesinin bir sonucu ise, anayasa dışına çıkan bir iktidar ile üstünlük kime, kimlere geç(iril)miş olur?

                 Anayasa ve hukuka dayanarak gelen ve siyasal iktidarı kullananlar, emretme yetkisini  aldıkları anayasayı tanımama noktasına gelmişler ve hala emredebiliyorlarsa, toplumun bu yetki gaspı karşısında itaatini sağlayabilecekleri yöntem ne olabilir?

                Kanuni ile hukuki arasındaki fark nedir?

                 İktidar hukukun dışına taştığında, bu hukuk dışılığı sorgulayacak kurumlar hangileridir?

                Bir iktidar ne zaman kaba güce başvurur?

                 Tüm bu sorulara ek olarak, hukuk dışına çıkmış bir iktidar, bu hukuk dışı durumun hesabını vermek istemiyor ve keyfiyet alanını genişletmek istiyorsa, ne yapar?

                 “Yüksek yargıya ayar ve biçim vererek, yargıya (da) el koyar!…” dediğinizi duyar gibiyim.

                 Özetle durum bu mudur? Budur!…

                  Bugünkü Türkiye iktidarı bu sorulara zemin oluşturarak, hukuk dışılığın laboratuvarını kurmuş oldu.

                  Hukuk öğretisi ve hukukçular için soru ve yanıtlar için ne bol malzeme var!…

                   Havaalanı, terör alanına dönüşür ve tüm yurttaşlar olarak canımız bir kez daha yanarken, Yüksek yargıyı yeniden  düzenleyerek, yargıda büyük dönüşüm getiren; “Danıştay Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı” Meclis’ten geçti. İktidarı denetleyecek kurumlara, iktidar tarafından denetimin ötesine geçilerek düzenleme yapılıyor(!)… Anayasanın başlangıç hükmüne göre, organlar arasında bir üstünlük ve hiyerarşi yok ama belli ki, fiili düzen kendi hiyerarşisini oluştururken, anayasasızlaştırma işlevini Meclisteki çoğunluğu aracılığı ile yürütüyor.

                  Tüm toplum ama öncelikle, hukukçular ve hukuk öğretisinden sorumlu olanların, yargının işlevi konusunda hassasiyetlerini kesin ve net bir biçimde ortaya koyarak, kaynağını anayasadan almayan devlet yetkisi kullanmanın suç olduğunu ve Meclis’in bu suça aracılık ettiğini dile getirmeleri gerekmez mi? Yargı işlevine uygun bir biçimde işletilemiyor ve bağımlı olduğunun emareleri çoğaltılıyorsa, buna hepimizin ama en çok yargı görevini yerine getirecek olanların tepki vermesi gerekmez mi?!… Üstelik, yeni yasaya göre atanacak yargıçların hepsi, iktidar yandaşı damgası vurularak göreve başlamış olacak. Çünkü daha şimdiden MİT süzgecinden geçtiklerinden söz edilerek şaibe altına alındılar. 

               Milletçe yas  ve endişe içindeyken,  hükümet darbesi ile boşaltılan Başbakanlık koltuğuna getirilen, çakma İzmirli;  köprü açılışında; “Bayram havası yaşıyoruz” diyerek, yurttaş ile siyasetin gündemlerinin arasındaki derin mesafeyi ortaya koydu.

              Millete ve sorunlarına ulaşamayanlar, yollar ve köprüler üzerinde özçekim yapan bakanların gülen  yüzlerini ulaştırdılar. Toplumun yarısı bizi seçti bahanesi ile diğer yarısı  ile tüm köprüleri atmışlar, güvenlik açığının hesabını vermek  yerine, köprü üzerinden teröre yanıt veriyorlar… Özetle; zaten infial halinde olan toplumu daha fazla infiale itecek her şey yapılıyor.

               Şimdi merak edilen, ilk önce kim, yeniden “başkanlık sistemi kurulmalı”, “bu fiili durum, anayasal hale getirilmeli” diyecek?!… Dönüp dolaşıp getirildiğimiz, ya da tüm yollarla döşedikleri, bir kişiyi her hal ve koşulda taşımak istedikleri yer!…

               Sorun çıkararak aramızı bozdukları komşulara mektup yazarak ara düzeltmeler, İngiltere ile deprem yaşayan Avrupa’nın birlik üyelerinden “Türkiye’yi istemiyoruz” söylemlerinin çoğaltılması gibi giderek dar bir alana sıkıştırıldığımız dış politikamızın hesabını soramıyoruz… Belediyeler dışında, muhtar ve müftülerin nikah kıymasının çok eşliliğin yolunu açmasının yanında, kadınlar için hukuki güvenceleri ortadan kaldıracak bir zemin yarattığını konuşamıyoruz… Çünkü toplumun gündeminde üst üste sarsıldığımız terörün yürek dağlayan acıları var.

             Oysa iktidar, durmaksızın ilerliyor!…

             Siyaset ortadan kalktı, sadece iktidar ve onun dayatmaları ve bu dayatmalara karşı direnç koymaktan başka işlev ortaya koyamayan cılız muhalefet var.

              Evet, hala görüntüdeki  muhalefete bakarak, “fiili” dediklerinin, rejime el koyma ve tek partili rejimi kalıcılaştırma çabalarının adı olduğunun farkında olmayanlar var.

            İktidarın el değiştirme olanaklarının fiilen ortadan kalktığı bir düzenek kuruldu;  kendi anayasalarını ilan edecekleri süreci yargı üzerinde denetim kurmadan  hızlandıramazlar. Bu yüzden “yargıçlar(ı) var, ama yargı nerede?” diye endişeleneceğimiz bir viraja girdik.

            Yukarıdaki soruların yanıtları mı? Bir ipucu verelim, hukuk devletinden uzaklaştırıldığımızı biliyoruz da yerine kurulanın adı ne?

             Yönetenlerin kendilerini kendilerinden önceki yasa ve kurallarla sınırlı hissetmeden, keyfi davranışlarla yönettikleri biçime “polis devleti” ya da “yasa devleti” denir.

            Batı’nın yüzyıllar ötesinde bıraktığı bu kurumları Türkiye, 21. Yüzyılda yeniden inşa ediyorken ülkede akıl, bilim ve yargı suskun!…

            Atatürk’ü dillerinden düşürmeyenlere, O’nun sözü ile seslenelim: “Asıl önemli olan ve memleketi temelinden yıkan, halkını esir eden, içerdeki cephenin suskunluğudur”!…

Prof. Dr. Tülay ÖZÜERMAN – Kısır Siyasetin Girdabında!…

 “Çobanın oyu” tartışması yaşandığında, “Aysun Kayacı’ya vurdukça demokrat?!” başlıklı bir yazı yazmıştım. “Demokrat” olmak için şimdi de  Erol Evgin’e vuruluyor…

             “Dönüp dolanıp niye aynı yerde sayıyoruz?” sorusu sorulmuyor… 

             “Türkiye demokrasiyi biliyor olsaydı, bugün yaşadıklarımıza “demokrasi” adı verilebilir miydi? Otokrasiyi aşan, totaliter rejimi aratmayan uygulamaların yaşanışını göz ardı edip, Aysun Kayacı’ya vurdukça demokrat olduklarını zannedenlere duyurulur!… “ demiştim yazının bir yerinde. 

              Bilmiyor, öğrenmiyor, kendi yaşamımızda  var etmiyoruz ama çok istiyoruz(!)...

               Türkiye’de siyaset, kendisini sandık üzerinden meşrulaştırma üzerine işliyor. Sandık kurmaya indirgenen yönetim anlayışını “demokrasi”  zannediyoruz ve sandıktan çıktığı için sabah akşam kafamızda boza pişirenleri sorgulamak yerine, başımıza getirenleri sorgulamaya kalkıyoruz.

               Erol Evgin; “Okuma yazma bilmeyen, oyuna parmak basan bir kardeşimizle, ablamızla, annemizle, üç üniversite bitirmiş birinin birer oy hakkı olması adaletli mi geliyor size sorarım. Hiç hakça değil…” deyişi ile topa tutuldu.

               Aysun Kayacı’nın çoban dışlamasını  yadsıyanların, genç kızın  manken oluşunu öne alıp, kendilerini yadsımalarına dikkat çekerek…. “Biri çoban olduğu için, diğeri manken olduğu için önemsizleştiriliyor. Her ikisinin ortak paydası, insan ve yurttaş oluşları. Hepimizin her zaman anımsamamız gereken, insan olmanın insanca yaşamak ve insanca davranışı hak etmek için yeterli olduğudur.” diye yazmıştım.

             Demokrasi; genel ve eşit oy mücadelesi ile var edilmiştir. İktidarı ele geçirenin, bu gücü sınırsız kullanmasının önüne geçmenin mücadelesini verenler,  başlangıçta, eğitim, zenginlik, cinsiyet, ırk gibi farklılıkları yönetimde söz sahibi olmada ayırıcı kriterler olarak kullandılar. Zaman içinde, bu ayrımcılıklar aşıldı. Nasıl ki, demokratik devletin geldiği en ileri aşama hukuk devleti aşaması ise,  demokrasilerin olmazsa olmazı, genel ve eşit oya ulaşmaktır. Siyasal rüştünü, -yasanın belirlediği seçmen olma koşullarını- tamamlamış herkesin tek bir oy hakkı vardır. Bunun artık hiçbir şekilde sorgulanmaması gerekir.  Sorgulanması gereken, seçmek için eşitlik sağlanmışken, seçilmede eşitsizliklerin önündeki pratik engellerin hala ortadan kaldırılamayışıdır.

             Erol Evgin, toplumun akıl karışıklığını özetlemiş aslında. Aynı röportajda; “Neyin eşitliği?…. Bu ülkede eğitim açısından eşitlik var mı? İnsanlara aynı imkânları sunabiliyor muyuz? Bakın kadınların gücüne… Siyasetçiler bunun önemini kavrasalar, siyasetin merkezine oturtsalar müthiş başarılar kazanacaklar. Ama yapmıyorlar. Neden? İktidarları, güçleri ellerinden gider diye yapmıyorlar. Cehaletin korktuğu kadındır. Kadın öğrenirse çocuğu da öğrenir. O yüzden kadınları cahil bırakmak birilerinin işine geliyor. Eğitimde eşit fırsat yaratmazsanız eşitlik nerede kaldı? Önce herkesi eğitelim sonra “demokratız” diye ortaya çıkalım……… Siyaset hep düşük düzeyde yapılıyor, sevmiyorum, beğenmiyorum, çok erkek erkeğe……..  Siyaset pislik,………….. Menderes için çocuğunu kurban etmeye kalkan adam biliyorum ben, asıldığı gün kimse yoktu, kimse kendini yakmaya kalkmadı örneğin….” demiş……Bu doğru tespitler hakkında yorum yapılmıyor; hani cımbızla çekmek denir ya, sadece  okuma yazma bilmeyen ile üniversite bitiren kısmı üzerinden tartışılıyor.

            Aysun Kayacı olayında, “Fikir yanlışsa yanlışı yapanı değil, bu yanlış fikri ortaya çıkaran gerekçeleri sorgulamak gerekir….” diyordum. Erol Evgin’in açıklamalarına gelen yorumlarda çoğunluk fikir yerine, kişiye yönelik eleştiri yaparken; olumlayanlar da, kömür karşılığında oy verenlerin oyunu sorgulamışlar.

             Kömürü vereni değil, alanı sorguluyor!…

             Kömürü alan kim? Yoksul!..

             Veren kim? Yoksulu besliyor gibi, yoksulluğu besleyip, yoksulluktan beslenen!…

             Biz bu hatayı hep yapıyoruz. Nedenler yerine, sonucu sorguluyoruz. Zaten istenen de bu değil mi!…

           Erol Evgin’in “…önce herkesi eğitelim, sonra demokratız diye ortaya çıkalım” sözünü de atlamayalım.  Bu ülkede, bölen siyasete destek çıkan eğitmenlerin; soldan dolanıp, din eksenli siyasete, “yetmez” diyerek destek ve arka çıkanın eğitim düzeyi sorunu yok, bazılarının fazlası bile var. Birilerine biat ederek kendisine yer açmaya çalışanlar hep eğitim düzeyi  düşüklerden mi çıkıyor sanıyorsunuz? “Eğitim alanların hepsi en doğru kararı veriyor” yanılgısına da düşmeyelim. Eğitim kadar toplumu birlikte tutan değerler sistemi de önemli. Kişilere bulundukları yer nedeniyle değil, kendi özelliklerine, topluma kattıkları değere göre önem vermekten söz ediyorum.

            Toplumda, bir şekilde yer edinmişlere yaranarak, “sahibinin sesi” olma gayretine girişenlerin yer buluyor olmasının örneklerinin çoğalması Erol Evgin’in de işaret ettiği “kirli siyaset” algısının pekişmesinde en büyük etken.

             Kim en iyi hizmeti verir? Kim görevi layığı ile yapar? Bu soruların bir önemi kalmamış, “kim kime yakın” üzerinden belirlenen ilişkiler kanıksanmışsa, yozlaşma kaçınılmazdır.

             Dönüp dolaşıp, siyaset ve siyasetçilerin vebalini topluma yüklemek yerine, sorunları besleyerek, beslenen siyasetten kurtulmamız gerekiyor. Demem o ki, demokrasiyi var etmek istiyorsak, temel ilke ve kurallarını değil, bu kuralların uygulan(a)mama nedenlerini tartışmalıyız.  

             Hem yoksul, hem de özgür ve demokrat olacaksınız; eşyanın doğasına aykırı.

              Mucizeyi beklerken, en büyük mucizemiz, Cumhuriyetimizden uzaklaştırılıyoruz. Bize özgür yurttaş olmanın yolunu açan Cumhuriyet’in aydınlanmacı felsefesidir. Biz o felsefe ile aydınlandık. Bu aydınlığı tersine çeviriyorsa birileri, aydınlığı tutan ellerin daha sıkı sarılması ve herkesi toplama becerisini de göstermesi gerekiyor.

            Okumuş, okumamış, hepsi bizim insanımız. Kandırıldığını göremiyor diye onları suçlama hakkımız yok. Kandıranları deşifre edebiliriz ancak.

             Kendi dışında kabul ettiklerini sorgulayan ve özeleştiri yapmayan iktidar anlayışına alternatif, ona benzeyerek olunmaz. Geri kalmışlığın nedenlerine ve sebep olanlara değil de, geri bırakılmışlığın sonuçlarına bakarak toplumu suçlarsak, süreci yönetenlerin istediğinden fazlasını vermiş olmaz mıyız?

           Evrensel  doğrular istikametinde düşünürsek çıkacağız bu girdaptan. Oysa biz hala, nerede durduğumuza göre düşünüp, yorumluyoruz.

           Bu yazı, Sayın Evgin’e de iletilmeli!.. Demokrasinin var edilmesini istiyorsak, toplumdaki farklılıkları ve zayıf bırakılan halkalarını değil, zayıf bırakılma sebeplerini sorgulamamız, kimseyi eğitimsiz olduğu için yargılamadan, eğitimsiz bırakanları yargılamamız gerektiğini görmeliyiz, ki kendisi de aslında bunlara dokunmuş…  

           Demokrasi için, “bize fazla geliyor” demiş ya!…

            Hayır!.. Aslında temel sorun, fazla gelmesi değil, artık hiç uğramayacak şekilde gönderilmek istenmesidir.

          Siyasetin aldığı yoz biçimi, kurumların işlevlerini çarpıtarak yürütenleri, kişileri kurumlara üstün tutan anlayışımızı, hukuku hiçe sayan uygulamaları durdurmayı konuşamıyoruz; 21. yüzyılın olanakları ile, çobana (insana/insanca yaşama) ulaşamayışımızı değil de, hala çobanın “oy”unu konuşuyoruz. İktidar ya da muhalefet fark etmiyor; bulunduğumuz yer burası!..

         Şimdi bu noktaya bakarak nereye gideceğimizin istikametini  belirleyeceğiz!…

         Kısır çemberden ne zaman ve nasıl çıkacağımızı soruyorum!…

         Çobanı eleştirmek mi, çobana ulaşmak mı? Hangisi bizi birleştirir ve güçlendirir?!…

         İnsanı “oy”a, seçimi sandığa indirgeyen siyasetin girdabından kurtulmaktan söz ediyorum…

Prof. Dr. Tülay ÖZÜERMAN – KORKMA; ÇIK ORTAYA VE “ARTIK YETER” DE!…

Türkiye’nin 2000’li yıllarının başlangıcı, sadece ilk on yıl değil, ikinci on yıl için de tam bir hayal kırıklığı. Bu tespit;  AKP’nin iktidara gelmesi ile İslami kanadın sisteme çekileceği ve böylece demokratikleşmede ilerleyeceğimizi öngörenler açısındandır. Dini ve etnik ayrılıkçı hareketlerin sisteme (demokrasiye) entegre olacakları yanılgısı içinde olanlar, sürece var güçleri ile destek verdiler. Şimdi -kendilerinin de desteği ile- giderek yerleşen otokrasiyi endişe ile izlemekteler.

2002’de seçim yapılıp, sonuçlar açıklanınca, yazdığım yazının başlığı “Karşı evrim mi?” idi. Zamana yayarak yerleşecekleri  öngörüsü yazık ki gerçek oldu.  İlk on yılda reformlarla başlatılan karşı devrim, ikinci on yılın başlarında önceki yapının temel kurumlarının tasfiye edildiği bir dönüşüm  dizgesi ile sürdürüldü. Şimdi sıra, ikinci on yılın sonuna gelmeden, yaratılan sonuca hızlı bir şekilde meşruluk kazandırmaya gelmiş görünüyor. Bu dizge; Türkiye’nin demokrasi idealinden uzaklaştırılıp, otoriterlikle totaliterlik arasında gidip gelen bir sarkacın içine çekilmesinin de özeti.  İronik olan, çok partili siyasal yaşama geçişimizden bu yana demokrasiyi kurumsallaştırmada başarısızlığımız kadar, demokratikleşme istekliliğini yaratmadaki başarımızın  bu yanlış gidişe verdiği katkıdır. Özetle; ne olduğunu bilmesek de, tam olarak yaşamasak da demokrasi, bir isteklilik olarak var ama işletebilecek alt yapıda yoklara yenileri eklenmekte. Ya da başka deyişle, içinde bulunduğumuz bölgenin kaderine biz de “demokrasi” ile eklemlendik. Fark şu ki, Irak, Suriye gibi ülkelere demokrasi getireceğiz diyerek, Türkiye’ye de var olan demokrasiyi tasfiye ederek… Sonuçta; günümüzün en güçlü algı yönetme aracı olarak demokrasi öne çıkıyor. Bölgedeki çıkarlarını projelendiren güçlerin, kendi dışlarındaki ülkelere ihraç ettikleri yönetim biçiminin kişi odaklı oluşu, götürüp, getirdikleri kişilerle ülke yönetimlerine biçim verdiklerine bakınca, demokrasinin bölge otoriter yapılarının yerleşmesinin aracı olmaktan öteye gidemeyeceği de anlaşılmakta.

Adına “Yeni Türkiye” dedikleri “başkalaşma süreci”nin iç mimarları, şimdi parlamenter sistemi bozmakla meşguller. “Başkanlık” adı altında  üretmeye çalıştıkları “yeni anayasa”ları  ile sisteme yerleşmelerini meşrulaştırmayı  planlamaktalar. Bunun için  ellerinde çok güçlü bir araç var; yoksulluk. Bu aynı zamanda demokrasinin de gelmemecesine gönderilme nedeni. Malum, hem yoksul  olup, hem de demokrasiyi işleten tek ülke yok…

Bugün Türkiye’de, önceki süreçlerde şekli diye eleştirdiğimiz demokrasi fiilen işlemez halde. Kuvvetler ayrılığının, özellikle yargı bağımsızlığı ilkesinin zedelenmesi ile kuvvetler birliğine dayalı bir fiili yapı oluştu. Askeri darbe süreçlerine benzer bir fiili el koyma durumu ile karşı karşıyayız. Bu kez ülke yönetimine iktidardaki siyasal parti rejime fiilen el koyduğunu açıklıyor ve  anayasayı işine geldiğinde işletiyor, işine gelmediğinde yok sayıyor.

Özetle; demokrasi kesintiye uğramış durumda; ancak nedeni anayasal ve kurumsal değil, demokrasi dışı uygulamalardır. Oyun, “hepsini al” (meclis Başkanlığı, Başbakanlık, Cumhurbaşkanlığı….) üzerinden kurgulanınca, karşısındakilerin hepsi “sıfır toplam” üzerinden değerlendiriliyor. Siyasal muhalefet sürekli bir operasyon halinde, toplumsal muhalefet sindirilmiş, algı operatörlerinin projektörleri hep muhalefetin üstünde. İktidarın her yaptığı olumlanacak, muhalefet karalanacak şekilde sürekli propaganda ile toplumun beyni yıkanıyor.

Artık görülmüş ve kabul edilmiş  olan şu ki; rejimle sorunu olanların demokrasiyi geliştirmek gibi bir ideali yok. Demokrasi ile yönetmek yerine, demokrasi istekliliğini yöneterek yerleştiler. “Al bu senin ileri demokrasin” diye elimize tutuşturdukları otoriter biçimde; tercih hakkımızın yok edilmesi ile, seçim adı altında elimizde sadece sandıklar kaldı. Malum, demokrasilerde seçim (oylama), otokrasilerde sandık (onaylama) mekanizması işler..

“Din”i toplumun çimentosu olarak gören anlayış, rejimin kilit noktalarına yerleşti ise, referans alınan değer, kaçınılmaz olarak kurmaya kalkıştıkları rejimin de dayandığı temeli oluşturacaktır. AKP ilk geldiğinde ABD’den adı konulmuştu rejimin; “İslam Cumhuriyeti”. Tepkilerle, “ılımlı” etiketi ile bir adım geri çekilmişlerdi. Rejimin dönüşümünün fotoğrafları kadınla verildi. “Kadına özgürlük” adı altında türban her yerde çoğaltıldı. Örtü, örtme, örtünme adına ne derseniz, özgürlükle özdeş bir kelime olup çıktı(!)…

Türkiye’de sistemin özü ile ilgili bir sorun yok aslında. Sistemin özüne dokunarak, “yeni anayasa” dayatmasını ortaya çıkaran süreci kuran ve ilerleten; dış dinamiklerin tercihlerini, büyük ve bütün devlet yapıları yerine, dini ve etnik siyaset aracılığı ile bölünen küçük, kaotik ve kontrol edilebilir yapılardan yana yapmış olmalarıdır. Türkiye’de toplumun önceki sözleşmesinde (1982 Anayasası) huzursuz olduğu “özgürlükler” başlığından çok uzakta bir anayasa getirilmeye çalışılıyor. Dayatılan “Yeni anayasa” için toplumsal talep de yok, sözleşme ortamı da!…

Siyasal ve toplumsal iklime bir bakınız… Sevgi yok!.. Nefret söylemi her yerde!… Yurttaşları bir bütün görmeyen, sizden, bizden ayrımının çoğaltıldığı; hatta her bir yurttaşın  bir nedenle kusuru olması nedeniyle hizaya getirilmelerinin  gerektiği bir ortam!… Bu yüzden siyaset, buyurgan ve bağırgan. Kimisi paralel, kimisi terörist, kimisi ergenekoncu, kimisi balyozcu, kimisi siyasi sapık, kimisi çeyrek porsiyon, kimisi yarım….. liste uzayıp gidiyor!… Sadece kişiler değil, hiçbir kurumun itibarı kalmamış, kurumsal olmaktan uzaklaşıp, şahsileştirildikçe devlet ciddiyetini yitirmekte. Huzur, güven ve barış ortamı yok. En önemlisi hukuk, hukuk yok. Hukuk yoksa adalet, adalet yoksa yargıya güven yok… Bunca yokluğun içinde tek görünür olan korku ve geleceğe yönelik endişe. Belirli olan tek şey, belirsizlik.

İklim anayasa yapmaya uygun değil ve gelecekte çok daha büyük sorunlara yol açacak büyük bir  yanlış. Daha kolay ve doğru olan, var olan kurumlara yeniden saygınlık kazandırmak ve güçlendirmektir. Kişiye göre anayasa ve yasa yapma yanlışından çıkmak zorundayız. 1982 Anayasası’nda Kenan Evren’i Cumhurbaşkanı yapmayı düşünerek, yürütmenin iki başından Cumhurbaşkanı’nın güçlendirilişinin, bugünkü fiili duruma sürüklenişimizde etkisini küçümsememeliyiz. Bu, kişiye göre anayasa yapmanın sonu olmadığına dair de ders aynı zamanda.

Böyle bir ortamda yapılacak anayasa nasıl olur?

Tüm anayasalar yapıldıkları dönem ve ortamların ruhunu yansıtırlar. Baskının sürekli olduğu ve hegemonyacı bir partinin diğer partileri uydulaştırarak kendi kopyalarını çoğalttığı görünüşte çok, işleyişte tek partili sistemin kalıcılaşmasını istemiyorsak, tüm gücümüzle “HAYIR”!… demeliyiz. Sadece “yeni” dedikleri kendi anayasalarına değil; basın, muhalefet ve yargı üzerinde kurulan ipotek ve baskı kalkmadan kurulacak sandıklara da “HAYIR” demek gerekiyor.

Özgür bir ortam yoksa, özgür seçim olamaz; böylesi bir zeminde sandık sadece onu kuran gücü güçlendirir.

Öyle bir süreçten geçiyoruz ki, dayatılanlara karşı direniş, tek bir kelimede toplanıyor: kesin ve güçlü bir “HAYIR!..” ve “artık YETER” diyecek bir irade!…

1961 Anayasa oylamasında AP’nin kullandığı slogan tam da bu sürece uygun düşmekte: “HAYIR” da hayır vardır!..”

              Sen!..; “yetmez ama evet” diyerek bu -şimdi endişe ettiğin- otoriter gidişe katkı koyan sen; elde ettiklerin bugün hepimizin kaybettiğinden daha mı değerli?!…

             Haydi çık ortaya ve tıpkı liseliler gibi, “Gericiliğe izin vermeyeceğiz!” de!.. Liseli cesur gençlerin arkasına sığınmadan, hatta onların önüne geçerek… Haydi korkma!.. Arkasına dizildiğin “Gezi ruhu” da, bu cesur gençliğin  ruhuydu!…

             Kurulmaya çalışılan rejimin kurtulmaya (ya da sahiplenerek yok etmeye) çalıştığı Atatürk’ün bir bildiği vardı ki, rejimi gençlere emanet etmişti. 

            Senin hatalarının bedelini bugünün gençliğine daha fazla ödetme!…

            Haydi çık ortaya, korkma ve bu kez, “Artık YETER!” de!..

            Zararın neresinden dönsen/dönsek kardır!..

 

 

Prof. Dr. Tülay ÖZÜERMAN – Kadının Annelikle İmtihanı

Madalyonun diğer yüzünden bakınca, bugün iktidarda olan anlayışın, yurttaş karşısında imtihanı demek daha doğru.

Ya da  bulunduğu yerin öneminin farkında bile olmamak!…

Herkesi kucaklayan, kendisine oy vermiş vermemiş herkesin sağlık, huzur, mutluluk ve refahı paylaşması; ne bugün, ne de yarından endişe duymadan güven içinde yaşaması için  var gücüyle çalışması gerekenlerin, her gün yeni başlıklar icat ederek ve yurttaşta bir eksiklik arayarak kendini fazla göstermeye çalışması anlaşılır gibi değil.

“Anne olmayan kadın yarım” dedi… Daha önce de Devlet Bahçeli’ye ayar vermek isterken, “aile nedir, çocuk nedir bilmez” diyerek, çocuksuz erkekleri incitmişti.

Yurttaşların bir kısmını tahkir ederek, diğer bir kısmını yüceltiyor gibi, toplumu yeni bir tartışma ve ayrışmaya sürüklemek. Başka ne işe yarar böylesi bir söylem?!. Sözün bittiği yeri çoktan geçtik…

Tam da, anne olmayan kadınların tahkir edildiği süreçte, dünyanın en başarılı yüz kadını açıklanmasın mı? Birinci ilan edilen kim? Almanya Başbakanı Merkel. Yazarken bile ağır geliyor, daha önce hiç düşünmediğimiz, aklımıza gelmeyecek bir özelliği var; (okurlardan özür dileyerek yazıyorum; çok utanç verici, insanların sadece özel yaşamları ile ilgili bir alana girmek, konu ediniyor olmak…) çocuksuz bir kadın; yani “yarım”(!)…

Merkel’i uyguladığı politikalarda dolayı eleştirebiliriz. Kişisel özelliklerinden söz ederek tahkir etmeye kalkıştığımız noktada, bu onun eksikliği değil, bizim eksikliğimiz, bizim diyecek başka sözümüzün kalmadığı anlamına gelir.

Evet, Forbes dergisi dünyada başarılı yüz kadını seçti, Merkel ilk sırada. Türkiye’den de Güler Sabancı listeye girdi. Türkiye yönetimine hakim zihniyetin kriterleri ile, “yarım”(!) hanesinde yer alanlar, dünyanın kriterleri ile başarının zirvesindeler. İyi ki, dünya kriterleri var.

Aile bizim için çok önemli demenin başka yolları olabilir. Aileyi yüceltebilmek için toplumun farklı kesitlerinin tercihleri, özel alanları  konu edinilmeden politikalar yürütülebilir. Evlenen gençlere, kaç çocuk yapacaklarını tembih etmek yerine; vatana millete hayırlı evlatlar yetiştirmesinin telkin edildiği kültürümüz güçlendirilebilir.

Çocuk insandır, sayı değildir… Kadının -anne olsun olmasın- insan olduğu gibi. İnsanı, insani değerleri öne alınca, toplumdaki farklılıklar zenginlik olur.

Yaşadığımız coğrafyada insan olmak zor, ama özellikle kadın ve çocuk olmak zor!… Bu zorlukları ortadan kaldıracak bir anlayışla yönetilmeyi istemeyecek tek kişi olamaz. Yeter ki; yaşamımızı insanı, insani değerleri, aklı, bilgiyi, üremeyi değil, üretmeyi teşvik edecek değerler üzerinden inşa edelim.

Birisinin dünyaya bakışını anlamak için  insanı nereye koyduğuna  bakacaksınız. İnsanların bir kısmı değil, hepsi için ortak değerler üretmek; farklılıkları belirginleştirerek onlardan yararlanmaya çalışmak yerine, olağan kabul etmeyi gerektirir.

Bir arada yaşama kültürünü oluşturmadan devlet olunmaz. Cumhuriyet, bir arada yaşama kültürümüzün adıdır aynı zamanda. Onunla inşa ettiğimiz değerler tahrip edilirken, insana dair biriktirdiklerimiz de eritiliyor. Ve uygar dünya ile aramızdaki mesafe giderek açılırken, kadına verilen yer ve değer ayna vazifesi görüyor.

Bireyi değerli ya da değersiz kılan; ne bulunduğu yer, ne de cinsiyetidir;  yaşadığı topluma, insanlığa ne kattığıdır.

Türkiye’de kadınların annelikle imtihan edilmekten çok daha önemli sorunları var. Giderek katlanan şiddet ve cinayetlerin mağduru olmak ve bunların durdurulamaması…

Her gün canımızı yakan terör, ana, baba, eş, kardeş, evlat, yurttaş…. kadın, erkek demeden her birimizin içini dağlıyor.

Karnındaki bebeği ile teröre kurban verdiğimiz kadınımız var bizim. Ne anneyi,  ne de doğmamış bebeği koruyamıyoruz. Çözüm bekleyen temel sorunlar katlanarak ve acıtarak büyürken, kim tam ve tamam olduğunu iddia edebilir ki?  Kadına yarım diyerek, tam olunur mu?!..

2000’li yıllardayız; 800 yıl önce yaşamış olan ve “Başkalarının kusurunu örtmede gece gibi ol!” diyen Mevlana’dan da geriye nasıl savrulabiliriz? Başkalarında kusur arayanların, kendi kusurlarını örtemeyeceğini  ne de özlü anlatmış!…

Türkiye’de karşı devrimin kadın üzerinden görünürlüğü ve kadının konumunun geriletilmesi ile yürütüldüğüne bakarak, kadının annelik ile sınandığı noktaya sürüklenişimiz çok vahim. Türkiye’de kadın hareketinin güçlenmesinin önüne bariyerlerin yığılmasına devam da diyebiliriz. Belli ki; kadının gücünden korkuluyor. Bu yüzden, kariyer yapan, akıl, bilim, bilginin gücü ile güçlenen kadın değil, çok çocuklu, eve kapanan/kapatılan kadın isteniyor.

Akılla cinsiyet arasında bir bağ olmadığını kadınlar, erkek egemen kültüre ve elde ettikleri fırsatlar erkeğe göre daha az olmasına karşın kanıtladılar. Sıra, erkek yaratılmayı güç zannedenlerin toplumlara verdikleri zararları ortadan kaldırmaya geldi.

Kültürümüzün  güzel yönlerini öne çıkaracak yönetim anlayışı ve yöneticilere hiçbir dönemde bu kadar gereksinim duymamıştık. Bu hayli zor bir iş.  Eşitlik, eşitsizlikle var olanların anlayabilecekleri bir konu değil. Diğeri varsa, kendilerini var hissedenlerden söz ediyorum. Ötekileştirdikleri kadar var olduklarını zannedenlerden!…

“Anne, baba, kardeş, eş, vd….. hepimiz önce insanız ve insanca huzur, refah, güven ve birlik içinde yaşamak istiyoruz”! Bu cümleye itirazı olan olabilir mi?

Hele; “Önce kadınız, sonra anne”  deyişine!…

Demirel, çocuk sahibi değildi ama siyasetteki lakabı “baba” idi. Çocukla sadece kendi ailesinde baba olanın lakabı ne olacak? Tarih en doğru yere koyacak şekilde not düşüyor…

Yüzyıllar öncesinden ışık tutalım bugüne; yine Mevlana’dan deyişle:

“Herşey üstüne gelip seni dayanamayacağın bir noktaya getirdiğinde sakın vazgeçme!…
İşte orası kaderinin değişeceği noktadır.”

Biz, şimdi tam da bu noktadayız.

 

Prof. Dr. Tülay ÖZÜERMAN – HUKUKİDEN FİİLİYE: PARTİ(Lİ) (CUMHUR)BAŞKANLIĞI

Türkiye’de uzunca bir süredir “iktidar taşması” durumu yaşanıyor. Öyle ki, bu durum, hukuk devletinden uzaklaşmayı eleştirenlerin tespiti olmaktan çıkıp, iktidara yerleşen/yerleştirilenlerin itirafı olmaya başladı. İktidar nasıl taşar? Hukukun dışına çıkarak ve keyfi alan yaratarak. Yaratılan bu keyfi alan giderek genişletilip, derinleştirildikçe, işlemez halde olduğu üzerinden sistem sorgulanırken, asıl sorumlular,  sistemi işlemez hale getirenler sorgulama alanından uzaklaştırılmış oluyor.

Bir ülke düşünün, bir buçuk ay  içinde, oldu bitti havasında, hem iktidar partisinin genel başkanlığı, hem de başbakanlık koltuğuna atama yapılabiliyor, memur atamalarından da kısa bir süre içinde… Daha Başbakan atanması ilan edilmemiş ama İzmir’in her yerinde, “İzmirli Başbakan”(!) yazılı afişler  var, bu afişler hala durmakta. Bir yalan rüzgarı estiriliyor, ülkenin aydınlık yüzü kalmakta direnen kentte. “Şeyh uçmaz müritler uçurur” deyişi, İzmir’de de test edilip, onaylanmış oluyor. Hitler’in propagandadan sorumlu bakanı Goebbels’in; “yalan söyleyin, mutlaka inananlar çıkacaktır” deyişini de çağrıştıran bu afişler, bizi yöneten anlayışın da özeti.

Sistem bir bütündür, siz sistemin parçalarına müdahale edince, bütünlük bozulur ve sistem işlemez hale getirilir. Burada sorun, sistemin mantığı değil, sistemi mantığının dışına çıkaran kişilerdir. Kişileri sorgulamak yerine, sistemi sorgulayıp, başka bir sistem arayışına yönelmemizi tembih edenler, hukukun sorgulama alanının dışına da bu sayede kaçabilmekte. Bir kısır döngü ki sormayın gitsin.

Yine bir ülke düşünün, Başbakan tayin edilen, ayağının tozu ile, Yapmamız gereken fiilî durumu yasal hâle getirmek. Bunun en iyi yolu yeni anayasa, başkanlık sistemi.” açıklaması ile, hem kendisini atayanın, hem de kendi konumunun hukuki olmadığını ilan ediyor. Ne ki, kuvvetler ayrılığı prensibinin de bu fiililik durumundan nasibini  aldığı ve en önemli ilkesi yargı bağımsızlığı ortadan “fiilen” kalktığı ve yüksek mahkeme yargıçlarının, kendisini partili (cumhur)başkan olarak ilan edenle görüntülerle ilan ettiği için, ortada anayasa ihlali ve iktidar taşması var ama bunu sorgulayacak kurum yok. Ancak cesaret gösterebilen kişiler işaret edebiliyorlar!…  Bu da süreci durdurmaya yetmiyor. Muhalefet etme refleksleri kırılmış bir toplum, kendi iç sorunları ile boğuşan kendi içine kaçık, Meclise sıkıştırılan siyasal muhalefeti de ekleyince, iktidarın taşma keyfiyetinin kendi gücünden çok, kendisini frenleyecek güçlerin etkisizleştirilmesinden kaynaklı olduğunu görebilirsiniz.

Genel Başkan değiş tokuşu yapılan kongrede iplerle halef ve selefin boy görüntüleri kaldı aklımda, bir de salonu terk ettiklerinde, sadece giden başkanın bir koltuğa, yığılarak terk edilmiş görüntüsü. Geleni kucaklayıp götürmüşler, diğerini “değerli yalnızlığı” ile baş başa bırakmışlardı.

Türkiye siyasetinin özeti: Koltuğun kadar varsın.

Dağın zirvesi ile etekleri arasındaki mesafenin bu kadar kısaltılmış olması, “kimse için zirve yok” anlamına da gelmekte. “Kullanılabilirlik” başlıklı yazımı anımsattı bu görüntü. “Süreç” adı altında kurgulanan siyaset ilerletilirken, insanları, kurumları, kazıyarak çarpıtılan tarihimizi, değerlerimizi kullanıp atarak çözülüp zayıflatılıyor devlet mekanizması.

Algı operatörleri, Atatürk üzerinden Cumhuriyet tarihini kazıyıp, çarpıtırken kendi tarihimizi, değerlerimizi  yargılıyorlar.

Sen kendi tarihini yargılarsan, birileri de gelir seni kendi tarihinde yargılar. Nitekim, Almanya parlamentosu da bu giderek salgına dönüşen “sözde soykırım” orta oyununun sergilenmesine aracı olup, bizleri tarihte yargılamaya kalkıştılar.

Parlamentolar yargı organı değildir. Bunu kendileri de biliyorlar, ancak Türkiye üzerinde oynanan oyunda rol alarak, akıllarınca kendi çıkarlarını kollamaktalar. Türkiye’yi AB üyesi olarak görmek istemeyen ülkeler çeşitli vesilelerle ısrarla anlatmaya çalışıyorlar.

Bu arada Türkiye de ısrarla, hukuku tedavülden kaldırıp, demokrasiyi askıya aldığını, fiili uygulamalarla tek kişi iktidarını meşrulaştırmaya çalıştığını her vesile ile anlatarak, AB ile aradaki mesafeyi açarak işlerini kolaylaştırmakta.

          Hukuken var olmayışın (hukuku yok saymanın) itirafıdır “fiilen varım” demek. Kendi yasası ile güç kazanma çabasının yoğunlaşacağının da ilanı.

Gücünü ne hukuktan, ne de ulustan alıyor,  bölünük hale getirdiği halkın bir kısmı üzerinden, korku ve baskı ikliminde kurulan sandıklarla güç tazeliyor görüntüsü içinde bir taşkın iktidarla Türkiye, diğer ülkeler nezdinde sürekli güç yitiriyor.

Sorun, parlamenter sistem değil, parlamenter sisteme tutunarak gelen iktidarın niteliği. Türkiye’de değişmesi gereken de bu.

Ya iktidarın niteliğini değiştireceğiz, ya da bugün iktidarda olanlar fiilen baskıladıkları Cumhuriyet rejiminin niteliklerini değiştirecekleri kendi anayasalarını yapacaklar.

Partili Cumhurbaşkanı olmaz. Partili olunca, sadece partinin başkanı olunur. Cumhur hepimiziz… Partisi üzerinde etkisini her vesile ile anlatan hepimizi temsil etmiyor demektir.

Bu aralar herkese soruyorum. “Alman Cumhurbaşkanı’nın ismi ne?” diye… Kimse bilemiyor. Başbakan Merkel’i tanıyorlar!…

Nedense (!) orada fiili bir durum yok. Hukuk dışına ancak, bizim gibi içeride (her an kendi içinden düşürülebilen) zayıf hükümet ve uydulaşan (sözde) muhalefetin olduğu ülkelere karşı parlamentolarına taşıdıkları yasalar ile çıkıyorlar. Kendi içlerinde hukuksal, bizim gibi kurumsallaş(a)mamış olan ülkeler için hukuk dışı yöntemlerle güçlerini koruyorlar.

Burada bizim ne yapacağımız önemli.

Malum, ülkemizin tek bir gündemi var; partili başkan modelini tez elden resmileştirerek yönetimi tek parti üzerinden bir kişiye tamamen teslim etmek.

Ülkemiz, hukuk devleti olma iddiası ve parlamenter sistem ile daha güçlü bir ülkeydi. Yönetimde fiili ve keyfi alan genişledikçe, dışarıdan daha fazla sıkıştırılır oluyoruz.

Türkiye, başkancı sisteme doğru ilerletilmek istendikçe, bölgede ve dünyada kan kaybediyor.

Sözde soykırıma gelince; parlamentolarından bu kararları çıkaranları aynı hataya düşüp kendi tarihleri ile yargılamayacağım.

“Almanya soykırımın tarihini yazmıştır”, demek yeterli.

Günümüzde gözümüzün önünde yaşanan insanlık dramını para karşılığı Türkiye’ye ihale etmeye kalkışanların önce kendilerine dönüp bakmaları gerekmez mi? Adına “Suriyeli mülteciler” dedikleri ayıpla yüzleşmek yerine, tarihin saptırılması üzerinden Ermenilerin toprak taleplerine zemin hazırlanmasına hizmet ederek, bölünmüş Türkiye düşlerinin peşinde koşmaktalar.

Destekledikleri Ermeniler de değil aslında; Türkiye’nin bölünmesi!.. İşlerine geldiğinde terör örgütlerinin yanında durmaları ve bu örgütleri desteklemeleri de bu yüzden değil mi?

Bizim payımıza neden sadece tepki vermek düşüyor?

Neden durduran bir güç olamıyoruz?

Neden kararlı ve ısrarlı bir dış politikamız yok?!…

Bizi içimize gömen süreçten bir an önce çıkmalıyız. Bunun yolu parlamenter sistemi tüm kurum ve kuralları ile yeniden işletmekten, hukuka ve demokrasiye geri dönmekten geçiyor.