Yönetim ve Mizah

Mizah duygusu,çelişkiler, yanlışlıklar, görgüsüzlükler, cehalet, dil sürçmeleri, hatalar ve düşüncesizlikleri, yaşamın komik yanlarını öne çıkarıp anlatan zeka ürünlerini yaratır. Bu zeka ürünleri bir tür ders verdiği için, bir anlamda “örnek olay-caşe” olarak da nitelendirilebilirler. Yani bunlardan ders malzemesi de cikar universite ogrencilerine, bu uygulamalarla tekrarını önleyici tedbirler alınabilir. Mizahın türleri, konuları, gülünç yanları kültürden kültüre göre değişse de mizahın bir de evrensel boyutu vardır. Bu boyut kültürlerüstü diyebileceğimiz bir nitelik taşır. Yani her kültür için geçerli çelişkiler, komiklikler, aptallıklar,hatalar içerir.

Şirket ve örgütlerin ki- buna devlet ve hükümetler de dahil-yönetimlerinde, yöneticilerinin hareketlerinde ve eylemlerinde ortaya çıkan hatalar, düşüncesizlikler, acelecilikler, bilgisizlik ve görgüsüzlükler, dil sürçmeleri mizahın kültürlerüstü nitelikleri arasına girer. Mizah kavramını halkımız “espritüellik” olarak tanımlar ve bu tür kişileri “espritüel” kişiler olarak niteler. Bazan bu tür kişilere daha eski bir deyimle “nüktedan”-nükte yapan” deyimi kullanılır. “Kıssadan hisse” deyimi ise kısa öykülerden ders alma anlamına gelir.

Mizah duygusunun ve mizahi konuşmanın, “kendi kendine güven” niteliği ile doğru orantılı ve zeka ürünü olduğu da genel kabul gören bir olgudur. Yani mizah duygusu aslında ince bir zeka ürünüdür. Çünkü mizahın gerektirdiği bağlantıları kurabilmek, ilgisiz gibi gözüken fakat aslında biribirleri ile bağlantılı olayların arasındaki neden-sonuç niteliğini öne çıkarabilen bir zekanın normalden daha üstün olduğuna inanılır. Kısaca fıkra, nükte, espri gibi kelimlerle tanımlanan ve sözlü olarak anlatılan mizah ürünleri kısa öyküler, bazan gerçek, bazan da uydurulmuş konuları ve karakterleri içerir.

Bundan bir kaç yıl önce bir akademik toplantıda tanıştığım ve titrinde “Lord” kelimesi de bulunan bir akademisyen meslekdaşla bu konuda uzun bir sohbet yapmıştık. İngiliz asıllı bu meslekdaş İspanyadaki bir üniversitede MBA düzeyinde seçmeli bir ders veriyordu “mizah ve yönetim”konusunda. Derslerinin büyük bir ilgi gördüğünü, hatta MBA öğrencisi olmadığı halde derslerini izlemek isteyen bazı kamu yöneticilerinin de bulunduğunu belirtmişti.

Türk siyaset ve iş yaşamında çok nüktedan veya espritüel dediğimiz kişiler oldu, halen de var. Önemli olan insanın kendi hatalarına gülebilme olgunluğunu gösterebilmesidir. İngilizcedeki “Human is err” deyiminin eşiti olarak bizde “insan beşer, elbet şaşar” deyimi vardır. Bu ise hatasız olmanın, hatadan munezzeh-yani hatadan muaf olmanın-koşulu peygamberlere ve Tanrı’ya ait olduğunu anlatan güzel bir deyimdir. Yani hata yapmak insana aittir. Çoğu kere “hata yapmayan iş yapmıyor”deyimi de kullanılır. Yani herkes şu veya bu şekilde, gerek özel, gerek kamu, gerekse iş yaşamında zaman zaman hata yapmıştır ve yapmaktadır, önemli olan hataları görebilmek, zararını önleyecek önlemleri alabilmek veya tekrarını önlemek ve bunlardan ders alabilmektir.

Bazı üst yönetici veya devlet ve hükümet adamlarının espriden anlamadıkları, eleştiriye tahammülsüzlükleri, komik bir olaya gülüp geçmek yerine, kendilerini eleştiren veya kendilerini espri konusu yapan yazarlara, karikatürcülere, yayın organlarına karşı takındıkları olumsuz tavrın bu kişilerin “kendilerini fazla ciddiye aldıkları” şeklinde yorumlanır genellikle. Oysa kişilerin kendilerini değil, yaptıkları işi ciddiye almalarının daha doğru olduğu görüşü ağır basar. Bu tür davranış ise yaptıkları işi ciddiye alabilme özelliği, öğrenebilme, inceleme, planlama, doğrulama gibi ciddi çabalar gerektirir. Bunu anlamayanların işlerini pek iyi yapamadıkları da bir gerçektir.

İşte size bir kısa fıkra.

Bir gün ormanda bir ağacın üstünde tünekleyen kargayı gören küçük tavşan karganın durumuna imrenmiş ve kargaya sormuş:

“Ben de senin gibi günü tüm gün hiç bir şey yapmadan oturabilirmiyim?”

Karga; “elbette niye olmasın?” diye yanıtlamıs.

Bunun üzerine tavşan karganın bulunduğu ağacın dibine oturmuş hiç bir şey yapmadan dinlenmeye koyulmuş. Bu sırada bir tilki gelmiş ve tavşanı yakalayıp yemiş.

Bu fıkradan alınacak yönetim dersi ise söyle:

“Hiç bir şey yapmadan oturabilmek için ancak çok yüksekte oturman gerekir.”

Marka ve İletişimde İkilem: Kimlik mi Kişilik mi?

Kimlikler ile kişilikler aynı şey değildir. Kimlikler sonradan edinilir, yani zaman içinde oluşur. Kişilik ise daha çok fiziksel-ruhsal nitelikler olarak tanımlanır, yani doğuştandır. Kimlikleri insanların kişiliğine içinde bulundukları kültürler ve zamanla kazanılan deneyimler ekler. Zaman içinde kişiliklerde belirli bir değişim olsa bile ana yapı bozulmaz.

 

İnsanlar için kimlikler, ürün ve hizmetler için markalar çoğu kere  kişilikleri ve ürünleri aynen yansıtmaz. Birisinin kimliğini ele alırsanız, bir değişik insan imajı doğar kafanızda, doğruluk, dürüstlük, açıklık, hakkaniyet, cesaret, yiğitlik, belirli bir inanç, belirli bir dünya görüşü, belki sanata saygı duyan, belki edebiyatı iyi bilen, belki de insanları seven birisi veya birileri belirir kafanızda. Sonra bu kimliği taşıyan insanın kişiliğini tanıma fırsatı doğar, belki de hayalleriniz yıkılır.Yıllar önce bir yerlerde okumuştum, aklımda kalmış şöyle bir söz: “Büyük adamların küçük yanları”. Bir başka söz de şöyle idi: “Zavallı küçük adam”.Yani isimleri etrafında yaratılan imgelerin, kimliklerin, bu kişileri yakından tanıyınca hiç de gerçekleri yansıtmadığını görebilirsiniz. Bir bakıma isimleri etrafında efsaneler yaratılmış, imajları büyük ama gerçekte kendileri küçük insanlar olabilir; hiç de olağanüstülükleri bulunmayan, hasbelkader bir yerlere gelmiş, sıradan yetenekleri olan insanlar.

 

Aynı olgu ürünler için de geçerlidir. Hormonlanmış reklam bütçeleri ile yaratılan markaların bir de bakarsınız içi fos çıkmış. Çizilen portreler, yaratılan marka imajı gerçek ürün nitelikleri ile uyuşmazsa ortaya gene hayal kırıklıkları, hatta kızgınlıklar doğar, sizin zekanızla alay ettikleri size budala yerine koydukları için. Sonuçta bu ürünleri satın almaktan vazgeçersiniz.

 

Bu türden ilişkiler yani yaratılan imaj ile gerçek arasındaki farkılıklar iletişimde bunalımlar yaratır, ilişkilerin sağlığını bozar, mesajların güvenirliğini ortadan kaldırır. Ortaya konulan kimlik ve marka, bir algılama sonucudur. Bazan bu algılama yaratılırken rol yapar bir takım kişiler, hak ve adalet duygusu taşıdığı izlenimi verir, araya reklamlar ve reklamcılar girer, hayranlar girer, İngilizcede “Spin Doctor” diye tanımlanan iletişimci ve imaj yaratıcılar girer, dalkavuklar girer, yeni deyimle; yandaşlar girer, hayranlar girer, çıkarcılar girer, PR cılar girer, bir mitoloji yaratılır kişinin ismi çevresinde. Bir hayali kahraman yaratılır kişiliğin çevresinde. O artık bir yön vericidir, yönlendiricidir, kahramandır veya liderdir, kendi alanında bir dünya lideridir, bir insanlık veya sanat abidesidir. Markası etrafında yaratılan efsane ile piyasaya sürülen ürün kağıt üzetinde en sevilen üründür,en saf malzemeden yapılmıştır veya insanlara zarar vermeyen, insan sağlığına en uygun üründür, en çok vitamin taşıyan veya en dayanıklı yapımdır, yahut en son teknolojiyi içeren bir bilimsel harikadır.

 

Yalnız, zaman içinde bu yaratılan imge ve geliştirilen kimlik efsaneleri kişilerin davranışları nedeniyle hayal kırıklığına dönüşür. Varsayılan veya öyle kabul edilen nitelikleri olduğu iddia edilen, vehmedilen, varsayılan kişi veya kişiler birden bire kendilerine biçilen, isimlerinin etrafında yaratılan bu yeni kimliğe sahip olduklarına inanmaya başlarlar. Fakat yetenesizlikleri, mal gözlülülükleri, kişisel korkuları, hükmetme alışkanlıkları, yönetim tarzları, karar alış teknikleri, hırsları, asabiyet durumları, aile, akraba,yakın- ilişkilerinde izledikleri tutum, dünyayı algılama niteliklerinin gerçeklikten uzak olması ile yavaş yavaş cilalarını dökmeye başlar. Kimlikler yerini gerçek kişiliklere bırakırlar zamanla.

 

Ürünler de bu tür bir testten geçerler. Müşteriler büyük beklentilerle paralar ödeyip aldıkları ürünlerin, malların veya hizmetlerin zaman içinde hiç de reklamda vadedilen nitelikler taşımadığını görüp hayal kırıklığına uğrarlar.

 

Bir de tıp dilinde “çifte kişilik” diye tanımlanan, İngilizcede “bi-polar” diyen tanımlanan bir kişilik bozukluğu vardır, normal olmayan bir durumu anlatır. Bu tür kişilikler bir anda gülerken birazdan ağlamaya başlayabilirler. Bir yanda demokratmış görüntüsü verirken, az asonra bir despot haline dönüşebilirler. Bir tarafta sağcı görünürken, biraz sonra solcu da olabilirler. Bir yandan bilime ve akla uygun davrandığı izlenimi verirken, bir anda bilimi ve aklı bırakıp hurafelere dönebilirler. Bunların bazıları eskilerin deyimi ile “kifayetsiz muhteris” tanımına girerler, yani ihtirasları yeteneklerinin çok üzerindedir.

 

Bu tipler hiç bir zaman hatalarını kabul etmezler, hiç bir zaman yanlışlarının olmadığına inanırlar. İşin acı tarafı hatalarından da ders almazlar. Onlara göre hataları hep karşı taraf yapar, onların karşıtları yapar, kendileri hatadan “münezzeh”tirler. Yani onların, isteseler de hata yapmalarına imkan yoktur. Bu tür kişilik bozukluklarının değişik türleri vardır, hastalığın derecesine göre farklılıklar gösterebilir. Bunların tedavisi ise özel ilaçlar ve uzman doktor kontrolünde  uzun bir iyileştirme süreci gerektirir. Tedavi edilmeze  bu kişiliklerin iş yaşantısında olduğu gibi özel yaşamında da sorunları olur, ilişkilerinde bozukluk yaşarlar. Şimdi ortaya şöyle bir konu çıkıyor: Ya kendilerinde olmayan nitelikler varsayımı ile yaratılan kimliklerin temsil ettiği kişilikler bir de “çifte kişilik” taşıyorlarsa ne olur? Bu sorunun yanıtını bulmak psikiyatri ve psikoloji uzmanlarına sorulacak bir sorudur.

 

Fiziksel ürünlerin en belirgin nitelikleri bi-polar niteliğini taşımamış olmalarıdır, bu nitelik sadece insanlara özgü bir kişilik bozukluğudur. Bazı uyanıkların kopyaladığı çakma markalar ile kopyası yapılan markalarda bir “bi-polar” algısı yaratabilir, ama gerçek ile çakma markayı ayırabilme yeteneğine sahip olanlar bu tür çakma malların sahteliklerini kolayca anlayabilirler.

 

Bi-polar nitelikli ürünler genel olarak hizmet alanında meydana gelir. Hizmeti üreten kişilerin fiziksel ve ruhsal durumları, eğitimleri, deneyimli olup olmadıkları hizmet kalitesini etkiler. Yani bir gün önce çok iyi kalitede bir hizmet verilirken bir sonraki gün hizmet kalitesi sıfıra inebilir. Yani burada gene kişilik faktörü öne çıkar. Ama ortaya çıkan hizmet bi-polar nitelik taşıyabilir.

Muhafazakarlığın Evrensel Kodları

Bizim siyasilerimiz ve parti liderlerimiz uluslararası platformlarda, kendi partilerini dış dünyada kabul görmüş, yılların verdiği demokratik geleneklerle belirli bir kişlik kazanmış siyasi gruplara katmayı pek severler.  Sosyalist International’dan tutun da Liberal Partiler veya Muhafazakar Partiler grubuna kadar çok değişik yelpazede siyasi kurumlar ve bu partilerin genel nitelikleri, inandıkları, yasama geçirmek istedikleri ilkeler vardır. Bizim siyasiler her ne kadar ellerine geçen her fırsatı kendi partileri için bir propaganda aracı olarak kullanmakta usta olsalar da bazan, katıldıkları uluslararası grup veya temsil ettiklerini iddia ettikleri siyasal nitelik bizdeki algılanmasından çok farklı algılanmaktadır evrensel düzeyde.Yani başkaları bizim sadece kelimelerle tanımladığımız ilkeleri daha derin, daha ayrıntılı ve daha uygulamaya ve yaşama dönük incelemiş, bunların niteliklerini belirlemiş ve kavram kargaşasına son verecek sonuçlara ulaşmıştır.

 

Bu kavramlardan birisi de demokratik yaşantımızda siyasi partilerin en çok yakınlık duydukları Muhafazakarlık kavramı ve bunun ilkeleridir. Bizler Türkiyede bir taraftan kendimize özgü nitelikleri korumayı amaçladığımızı söylerken, bir taraftan da dünyaca kabul görmüş kavramlara kendimizi uydurmaya çalıştığımızı sanıyoruz çoğu kere.

Bir yanlışlığa meydan vermemek için, dünyada neyin nasıl algılandığını da bilmek zorundayız.

 

Acaba başkaları da aynı şeyleri bizim gibi algılayıp uygulamaya mı çalışıyor, yoksa başkalarında algılama başka uygulama başka mı? Yahut aynı şeyleri başkaları değişik anlayıp değişik mi uyguluyor?

 

Bu yüzden bu yazımın amacı psikoloji biliminin bulgularını içeren bir bilimsel araştırmayı tanıtmak olacak. Sonuçta herkes kendi değerlendirmesini kendi yapabilecek. Siyasi ideolojilerin bir kafeterya sistemi gibi azıcık şundan, azıcık bundan alarak kullanılacak bir renkler cümbüşü olup olmadığı da daha belirgin hale gelecek sanıyorum.

 

Amerikan Psikoloji Derneğinin yayın organı “Psikoloji Bülteni-Psychological Bulletin” isimli bilimsel derginin Mayıs 2003 tarihli ve 129 üncü Cilt 3 numaralı sayısında 4 üniversite öğretim üyesinin araştırmalarının sonuçlarının yayımladığı bir makalede siyasal muhafazakarlığın nitelikleri saptandı.

 

“Toplumsal Algılamanın Yönlendirdiği Siyasal Muhafazakarlık- Political Conservatism as Motivated Social Cognition” başlıklı bilimsel araştırmada, son 50 yıl içinde 12 ülkeden siyasal muhafazakarlık görüşlerini işleyen 22 bin 818 konuşma, makale, kitap ve konferans bildirileri ile 88 örnek karşılaştırılarak siyasal muhafazakarlığın genel özellkleri saptandı. Kalifoniya Üniversitesi-Berkeley Kamu Politikası Yüksek okulunda görevli Profesör Jack Glaser ve Profesör Frank Sulloway ile, Stanford Üniversitesinden Profesör John Jost ve Maryland Üniversitesi-College Park’ta görevli Profesör Arie Kruglanski tarafından yapılan ortak araştırma siyasal muhafazakarlığın ortak özelliklerini söyle belirledi:

 

-Korku ve saldırganlık

-Dogmatizm ve belirsizliğe karşı hoşgörüsüzlük

-Belirsizlikten kaçınma

-Değişime direnme

-Eşitsizliğe hoşgörü ile bakmak

-Emin olma ihtiyacı

-Korku yönetimi.

 

Araştırmada 10 büyük meta analiz tekniği-araştırmaların karşılaştırılarak yeniden analiz edilmesi-kullanılarak sonuçlara ulaşıldı.

 

Ayrıntılar

 

Araştırmaya göre, belirsizlikten kaçınma ve korku, muhafazakarları değişime karşı çıkmaya ve sonuca “statükocu”olmaya yöneltiyor. Aynı şekilde korku yönetimi muhafazakarları “herkesten tehdit gelebilir” düşüncesine yönetiyor. Ornegin; ABD’de 11 Eylül terror olaylarından sonra bazı Amerikalıların yabancılara karşı sergiledikleri düşmanlık bunun bir belirtisi olarak yorumlanıyor. Aynı şekilde değişime de karşı çıkma olarak belirleniyor.

 

Korku ve tehdit altında olduğunu hissetme muhafazakarlığın ikinci niteliğini ortaya çıkarıyor ve “eşitsizliğe destek verme, eşitsizliği hoş görü ile karşılama” görüşünün ortaya çıkmasına neden oluyor. Tıpkı Hindistandaki Kast sistemini veya Güney Afrikadaki Irk ayırımcılığını desteklenmesinde olduğu gibi. Çok değişik muhafazakar insan değişime karşı çıktıkları gibi, eşitsizliği de onaylarlar. Örneğin Hitler, Musssolini ve eski ABD Başkanı Ronald Reagan kişi olarak birer muhafazakardı fakat hepsi de sağcı muhafazakar politikacı olarak “idealize edilmiş bir geçmişe dönmek” amacındaydılar. Arastırmacılara göre, tıpkı tüm inanç sistemlerinde olduğu gibi, muhafazakarlık da bazı psikolojik ihtiyaca yanıt veriyor fakat yanlis, akıldışı veya prensipsizlik anlamına da gelmeyebiliyor”.

 

Belirsizlikten korku muhafazakarları bilinen, alışılmış, klişeleşmiş ve kalıplaşmış görüşlere belbağlayıp, basit çözümler aramaya sevk ediyor. Bunalım veya olası bunalım dönemlerinde muhafazakar popülizmin (avamcılık) görüşlerin seçmenlere değişik psikolojik nedenlerle solcu popülizmden daha ilginç geldiğini de belirten araştırmacılar ilginç bir saptama da bulunuyorlar. Onlara göre Stalin. Kruşçev veya Castro gibi değişim yanlısı sol kanat siyasetçileri iktidara geldikten sonra, eşitlik iddiasıyla değişime karşı çıktılar. Örneğin Stalin giderek eski sistemi korumaya çalışan bir çeşit’ muhafazakar” haline geldi.

 

Muhafazakarlar kendi durumlarını açıklamak için karmaşık entellektüel tartışmalar yerine, konulara daha basit açıdan bakarak, olayları siyah ve beyaz mantığı ile açıklıyorlar. Örneğin; ABD başkanı George Bush 2001 yılında İtalyaya yaptığı bir gezide Dünya liderlerine;“Neye inandığımı biliyorum ve biliyorum ki, inandığım doğrudur”,bir İngiliz gazeteciye de” benim işim nüanslarla uğraşmak değildir” derken muhafazakar görüşünün açıklamasını yapıyordu.

Günlük Olaylar Strateji Değildir. Strateji Uzun Vadelidir

Sevgili okurlarım,

Bu yazımda dilimizde günlük olaylarla karıştırılan strateji kelimesinin ve kavramının gerçekte ne anlama geldiğini ele almak istiyorum. Gerçi bir akademik makale gibi gözükecek ama bundan ders alınması gerektiğini hissettiğim için olayın köküne inmek istiyorum bir strateji hocası ve 9 yıldır yayımlanan Strategic Management Review isimli akademik, hakem heyetli derginin Genel Yayın Müdürü olarak. Yazım biraz ders notu niteliği taşırsa bağışlayın. Bugün biraz daha fazla akademik olma zorunluluğu hissettim.

Strateji kelimesinin kökeni yunanca “strategos”‘dan gelir. Çok önceleri ordu yöneten bir generalin görevi’ni tanımlamak için kullanıldı. Daha sonraları “generallık sanatı”-yani “general olmanın gerektirdiği ruhsal ve davranımsal nitelikleri” belirleyen bir deyim haline geldi. Milattan önce 450 yıllarında, Perikles döneminde “sevk ve idare niteliği-yani yönetim, liderlik, hitabet kabiliyeti ve güç” anlamına gelirken, sonraları gene değişime uğradı ve Büyük İskender’in dünyayı zaptetmek için yaptığı savaşlardan sonra da “emrindeki gücü rakipleri yenerek dünya çapında-küresel-bir yönetim kurmak için kullanmabilmek yeteneği” anlamında kullanılmaya başlandı. Daha sonra bu askeri deyim diplomatik amaçlarla da kullanılır oldu. En son olarak da iş hayatında ve  sporda kullanılan bir kavram haline geldi.

Bugünkü çağdaş anlamıyla; “uzun dönemli ve yaşamsal önem taşıyan konularda belirli hedeflere yönelmek için mevcut varlık ve güçlerin seferber edilerek, eşgüdüm içinde biribirlerini tamamlayan bir biçimde kullanılması ve bunu yaparken içteki zafiyetin olumsuz yanlarını ortadan kaldırarak ve başkalarında olmayan güçlü yanlarını kullanarak ve mevcut dış fırsatlardan yararlanarak, dıştan gelebilecek tehditlerini etkisizleştirilmesi” demektir. Strateji sadece bilinen ve beklenenlerle değil, beklenilmeyen ve bilinmeyen gelişmelere de karşı hazırlıklı olmak ve her durumda amaca ulaşmayı gerekli kılar. Strateji Türkçe’deki güzel deyimimiz olan”Olmadık Olmaz” sözünü daima akılda tutmayı ve olmadıklara karşı da hazırlıklı olmayı zorunlu kılar.

Strateji belirlenmiş bir amaca ulaşmayı gerektirir. Hedefi iyi belirlenmemiş  çözüm önerileri, açılımlar,süreçler, adı ne konursa konulsun, strateji değildir. Strateji kendinizde olan güçlü ve zayıf yanlarınızı, dışardan ve çevreden gelebilecek tehdit algıları ve size çıkar sağlayacak fırsatları tartarak planlanır, hedef ona göre seçilir. O halde gelecekteki belirli bir noktaya yöneliş ve belirli bir zaman unsuru taşır. Strateji bu amaca ulaşmak için gerekli olan ve önceden belirlenmiş eylemleri, çabaları ve bunların da planlanmasını, uygulanmasını, gerekirse değiştirilerek ve değişen koşullara göre zamanın ve olanakların sınırlayıcı çerçeveleri içinde yeniden değerlendirilmesini, denetlenmesini ve hataların önlenerek ve dersler alınarak yeni alternatifler geliştirilerek yeniden uygulanmasını gerekli kılar. Bu eylemler, çabalar ve planlanan hareket biçimleri stratejinin uygulamadaki politikalarını ve taktiklerini belirlerler. Yani hazırlanan planlar, politikalar ve uygulanan taktikler stratejilerin başarılı olmasını sağlarlar. Sonuçta hedeflenen noktaya varılır.

Dünyaca ünlü işletmecilik stratejisi uzmanı Kanadalı Profesör Dr. Henry Mintzberg Stratejiyi beş P elemanı ile tanımlar. Bunlar:

1-Plan (Hangi amaca, nasıl, ne zaman ve ve hangi olanakları kullanarak hangi yöntemlere başvurarak saptamak),

2-Ploy (Manevra-rakibe yanlış mesaj yollamak-bir anlamda takiyye yapmak),

3-Pattern (Biribirini izleyen ve tamamlayan eylemler),

4-Position (Konuşlanmak-çevrede belirli bir yere yerleşmek, bu gerçek olduğu kadar imaj yaratarak sanal olarak konuşlanmak için de kullanılır),

5-Perspective (Perspektif, Bakış açısı-Bu bakış açısı üst yönetiçin ve yöneticilerin dünyayı nasıl gördüğüne bağlıdır-daha doğrusu çevresinde oluşan olay ve gelişen güçleri nasıl yorumladığını anlatır. Tabi bu bakışın gerçekçi olması veya hayalci olması da stratejinin başarısına veya sonuçsuz kalmasına etki eder).

Önemli olan bu beş elemanın biribirleri ile tutarlı, gerçekçi ve uygulanabilir olmasıdır.