Referandum mu? Plebisit mi?!..

En anlaşılır dille açıklarsak; Anayasa özünde devletin temel kurucu hukuk metnidir. En üstün hukuk metni. Kurumların temel dayanağı ana kaynağı. Hukuk açısından böyle; toplum açısından ise “sözleşme”, ortak anlaşma, bağdaşma da diyebiliriz. Tabloda sözleşmeden çok ayrışma, çatışma var. Neden? 

              Anayasada ne yazdığından çok, onun nasıl uygulandığıdır önemli olan. Türkiye’de AKP iktidarının ömrü uzadıkça, fiili ile hukuki arasında uçurum doğdu. Fiili olanın alanı genişletildikçe, hukuk etkinliğini ve toplum nezdindeki itibarını yitirdi. Bu itibarsızlaştırma, bu işlevi yerine getirenleri daha itibarlı hale getirdi mi?!… Kurumların yıpratılması ya da toplu itibarsızlaştırma diyebileceğimiz bir süreçten geçiyoruz. Bu arada iktidarın istediği toplumsal düzenin kuruluşu yasalar marifeti ile gerçekleştiriliyor.

             İktidar olma/sürdürebilme anlayışları ile, anayasaya, kendilerini de bağlayan bir üst hukuk metni olarak değil de, yasalarını oluşturabilecekleri bir güvence olarak bakan ve hukukun düzenleyicilik ve sınırlayıcılık işlevlerini Meclis içindeki çoğunluklarına dayanarak sıkı sıkı giyinirlerken, hukukun yurttaş açısından çok önemli bir işlevi “koruyuculuk” vasfı boşaltmış oluyorlar.

              Toplum “ hayır” ve “evet” noktasında bir sonuca çekilip, bu dayatılan sonuç üzerinden meşrulaştırılmaya çalışılan fiili düzen, kalıcılaştırılmaya ve hatta giderek koyulaştırılmaya doğru itilirken, asıl boşaltılanın “hukuk devleti” ile sağlanmış olan bireysel haklar alanının olduğunu göremiyor ve konuşamıyoruz. Koruyucu haklar dediğimiz, devletin hiçbir şekilde karışamayacağı, insanın insan olmasının sahip olması için yeterli olan haklardan söz ediyorum. Hukukla sağlanan kişi güvenliğinden vaz geçmemiz tembihleniyor. Kendimizi giderek daha güvensiz, güvencesiz hissedeceğimiz bir düzeni kabullenmemiz isteniyor.

             Tek kişi yönetiminin kurumsallaştığını görebiliyoruz ve tek seçicinin bir de başkanı olduğu/olacağı  partisi aracılığı ile korunacağı bir alan yaratıldığını konuşuyoruz ama en önemlisi, bu adı “sözleşme” olan ama yurttaşı karşı karşıya getiren düzenleme ile yurttaşın sahip olduğu hakları kendi eli ile boşalttığını konuşmuyoruz. Bu önemli boşluk, tek seçicinin gücünü arttıran bir diğer etken. Ve her ne kadar yurttaşa onaylattırılsa da, yapılış, sunuluş, işletiliş yöntemleri açısından meşruluğu tartışmalı bir düzenlemenin, getireceği “meşruluk” da tartışmalı olacaktır.

             Hukuk devletini terk edip, yasa devletine geçmiş olacağız. Nasıl Meclis, kendi yetkilerine sahip çıkacak yerde, kuvvetler ayrılığı yerine, kuvvetler birliği esasını getiren ama bunun Meclis’te değil de bir kişinin şahsında belirip toplayacağı bir değişikliği kabul ederek, kendi özgürlük alanının kendisi boşaltmışsa, aynı boşaltma işlevi “evet” diyen yurttaşa yaptırılacak.

              Tüm anayasa hukukçuları bilir. Halkın dışında hazırlanıp, halkın “hayır” ya da “evet” oyuna başvurulan anayasalar otoriter niteliklidir. Ve bu anayasa ya da değişikliği, plebisit kuruculukla açıklanır. Türkiye, metindeki değişiklikten çok, bu değişikliği tek kişi etrafında konuşarak kişinin o(na)ylanmasına gidiyor. Buna anayasa biliminde “Plebisit” denir. Plebisitin, “referandum”dan diğer önemli farkı, iki görüş etrafında yapılan tartışmalarda görüşlerin serbestçe dile getirildiği, kitle iletişiminden eşit biçimde yararlanılan bir ortamın olup olmadığıdır.

           Muhalefetin var gibi olduğu durumdan değil, muhalefetin varlığını hissettirebildiği durumdan söz ediyorum. Muhalefet fikir özgürlüğünün güvencesidir. İktidarın baskıcılığı ve hukuk dışılığa kaymasının frenidir. Kurumların varlıkları görüntülerinden çok işlevleri ile ölçülmelidir. Sadece görüntüye dönüşmüş bir muhalefet, giderek kapalılaşan sistemin örtüsü işlevini gördüğünden, toplumun karşı reflekslerini örgütlüyor gibi kırabilir.

            Türkiye gerçeğinden baktığımızda görünen; literatürde olmayan, Türk tipi denilerek zorlama bir başlıkla “Cumhurbaşkanlığı” adı altında anayasada vücut bulmasına çalışılan rejim, esasen, ABD Başkanlık rejimini taklit eden az gelişmiş ülkelerde kurulan “Başkancı” rejimdir. Daha açık olarak, Başkanlık sisteminin bozulmuş biçimidir. Kuvvetlerin ayrılığı, fren ve denge burada yoktur. Kuvvetler birliği ve tek kişi lehine bozulmuş denge de diyebiliriz. Fren tek kişinin hakimiyetinde oluşturulmuş Meclis içine yerleşmişse, buna fren denilemeyeceği açıktır.

             Demokratik sistemde ve referandum adı altında yapılan oylamada, sandık sonucu belli değildir. Bir iktidar plebisite gidiyor ve bunu ısrarla istiyorsa, sandık sonucu iktidar lehinedir ve bellidir. Referandum ile plebisit arasındaki farkı ortaya koyan bir diğer kıstas, sandık sonrası, yani sandıktan çıkan sonuçtur.

           Halk oylaması dediğimizden, gerçekten halkın iradesinin çıkıp çıkmayacağı, öncesi, kuruluşu ve sonrası ile sandık çevresinden anlaşılır. Evet (iktidar) cephesinin olanakları sınırsız, hayır (muhalefet) cephesinin olanakları kontrollü ise, daha en başından iktidar lehine önde başlatılan bir yarış söz konusudur. Oylamadaki konuya karşı durabilmek için, önce bu eşitsizliğe karşı çıkılmalıdır. Eşitliği sağlanmamış bir sonuç adil olabilir mi? Anayasaların/yasaların yapılış yöntemleri özelliklerini de yansıtır.

             Anayasa değişikliği altında iktidar güçlendirilirken, bu değişikliği bölünmüş halk iradesine oylattırarak, ulusun egemenlik hakkını kullandığından söz edilemez. Burada ancak, ulusun egemenlik yetkisinin bölünük halk iradesi ile tekçi iktidara  devredilmesinden söz edilebilir. Başka şekilde, bir şekilde manipüle edilmiş halk iradesi ile ulusa mal edilmiş egemenlik ortadan kaldırılamaz. Kaldırıldığında, buna ulus iradesi denilemez.

             Toplumdaki çatışmaya bakınca, biz yeni bir sözleşme yapmıyoruz. Ama yapılan önemli bir şey var: Önceki sözleşme bozuluyor ve bizler de bu bozma işine ortak edilmiş oluyoruz. Yerine neyin kurulduğu konusundan çok, kimin yöneteceğine ilişkin algı ile sandığa gidecek iradelerin ne kadarı özgür sorusu elbette önemli, ancak kişiler geçici, kurumlar kalıcı felsefesinden uzak bir kültürde kişi odaklı siyasetle gelip takıldığımız/tıkandığımız nokta bu. Tek kişi yönetimi kurumsallaştırılınca, buraya tam anlamı ile saplanmış olacağız.

              Neden tek seçici? Neden hepimizin olan egemenlik yetkisini tek kişiye devredelim? 16. ve 17. Yüzyıllarda kalmış olan tartışmalara savuracak sorular bunlar ve ne kadar gerilere sürüklendiğimizin de göstergesi. Hukuk devletini güçlendirip, ulus egemenliğini pekiştirecek yerde, hukukun getirdiği haklar alanının toplumun bir kısmının iradesi ile ortadan kaldırılmasından söz ediyoruz.

            Tek kişinin kim olduğu hiç önemli değil, önemli olan köklü bir dönüşüme yol açacak olan kurumsal değişim. Ancak iktidarın tutumuna bakınca; tek kişiye karşı olmayı, kişilerden ayrı tutacak bir süreç olmayacağı açık.

           “Kişiselleştirilmiş iktidar” ayrı bir başlıkta konu edilecek kadar önemli bir başlık. İçinden geçtiğimiz sürece itiraz etme hakkımızın kısıtlılığı ve giderek daraltıldığı ise hepimizin malumu.

            Elimize tutuşturulmaya çalışılan “evet”e, “hayır” diyebilmek cesaret istiyor. Bu plebisit, aynı zamanda cesaret sınavı olacak. “Hayır” dan dolayı cezalandırılanlar kadar, alenen “evet diyenlerin ödüllerini ibretle izleyeceğiz.

            Ne sözleşme ama!…

Terör İzmir’de kurşunlandı!…

Sözün bittiği yerde  sadece hepimizde ortak olan tek duygu, isyan kalır. “Yeter” noktasını çoktan geçtik. Terör ve terörist kavramları etrafında sürekli saldırı tehdidi altında olduğumuz/olacağımız mesajları ile başladık yeni yıla. Ve hepimizin en içten duygularla yığdığımız iyilik dileklerimiz karşılıksız kaldı. Bir hafta içinde  iki büyük kentte eylemlerin gerçekleşmesi, gündem ve dikkatleri terör üzerinde odaklamaya yöneliktir. Sadece tahribat üzerine konuşmuyoruz, terörün seçtiği noktalardan, yaşam algılarımız, biçimlerimiz, tercihlerimiz üzerinden yürütülen tartışmalarla birlikteliği konuşuyor gibi, kültürel ayrış(tır)ma üzerinde çalışanların gayretlerinin arttığını da görebiliyoruz.

           Anayasa ve siyasal kurumlarımız, yani rejim üzerine tartışmaların yoğunlaştırıldığı ve yönetim anlayışımızda köklü bir dönüşümün hazırlıklarının Meclis aracılığı ile yapıldığı ve önceki consensus (temel anlaşma) yerine, iktidar etrafında yenisinin inşa edilmeye çalışıldığı bir süreçten geçerken, tüm toplumu birlik olmaya davet eden sözcüklerin ortak adresi “terör karşıtlığı”!… Terörden yana olmak mümkünmüş gibi!…

           Zaten lanet bir şeyi sürekli lanetliyoruz… Bu lanete karşı toplumsal mutabakat var ama nasıl durdurulacağı konusu belirsiz.

         Bundan sonra en öncelikli sorunumuz sadece ve sadece terörün durdurulması olmak zorunda. Meclis’e düşen en büyük ve acil görev budur.

          Kısa süre önce, sosyal medyaya düşen şu ifadede özetlenen;  “Neden hiç İzmir’de patlama olmuyor?… yoksa  gavur gavura rahat rahat yaşıyorlar mı?” sözcükleriyle aktarılan düşmanlık ve hedef gösterme cesareti akıl alır gibi değil.  

         Doğup büyüdüğüm güzel kente, aklı, bilimi, laikliği, demokrasiyi, hukuku, özgürlüğü, kısaca Cumhuriyet değerlerini özümseyerek yaşam biçimi olarak kabul ettiği için “gavur” damgasını vuran ve nefret anlayışlarını yıllardır çoğaltanların veballeri çok büyük; öyle ki, teröre karşı olma noktasında bile birlikte olmaya karşı köklü kırılmalar yaratılmış.

           Bilinmelidir ki, hedef İzmir’den ibaret değil; buradan birilerinin TV ekranlarından gavurluk üzerinden tartışma yürütmesine tahammül edemeyecek kadar üzgünüz. İzmir düşmana ilk kurşunun sıkıldığı kenttir. Bundan böyle terörün kurşunlandığı kent olarak anılacaktır; terörü bitirmek için mücadelenin azim ve kararlılıkla sürdürüleceğinin mesajı bir kez daha güçlü bir şekilde verilmiştir. 

           İzmir adliyesinin tüm çalışanları başta olmak üzere, hukuk camiamıza, emniyet teşkilatımıza ve adliye civarında olan herkese ve de İzmir’imize büyük geçmiş olsun. Canlarını ortaya koyarak felaketin büyümesini önleyen kahraman şehidimiz Fethi Sekin ve zabıt katibimiz Musa Can’a rahmet; ailelerine, yakınlarına, çalışma arkadaşlarına, tüm sevenlerine başsağlığı ve sabırlar; hastanedeki yaralılarımıza acil şifalar diliyorum.

          Üst üste yaşanan terör eylemler nedeniyle ülkece üzüntümüz, acımız çok derin. Kayıp ve yaralılarımıza yüreklerimiz yanıyor.

          Teröristlere kurşun sıkarak şehit düşen polisimizin yürekliliği ve cesareti direnişimizin gücü, İzmir bu direnişin simgesi olacaktır!… İzmir, tüm Türkiye’nin duygularına tercüman oldu ve “yılmayacağız” mesajını sadece sözle değil, yürekli direnişle verdi!…

          Sonsuza kadar rahmet ve minnet duygularımız ile anacağımız tüm şehitlerimizin aziz ruhları şad olsun!…

Anayasal rejime veda!…

Yıl 2005, Bülent  Arınç Meclis Başkanıydı; “Her şeyi yapabilirim, ben Meclis’im…” “İngiltere parlamentosu için söylenen şey, kadını erkek, erkeği kadın yapma dışında her şeye muktedir olduğudur…” dedi mi? dedi!… Eleştirdiği kurum Anayasa Mahkemesiydi.  “İstersem kaldırırım” diyordu… Meclis her istediğini yapabilir mi? Uygulanan rejime göre değişir. Arınç’ın sözü; Meclis’in, monark (tek kişi) karşısında kutsandığı süreçteki İngiltere için anlamlı olabilir, ancak günümüzün demokratik hukuk devletlerinde meclisler hukuk içinde hareket etmek zorundadır, aksi bırakınız dillendirilmeyi, düşünülemez.

Bugünkü anayasa değişikliğinin yapılma sürecine bakınca, Arınç’la başlatılanın, yerleşik uygulamaya dönüştüğü söylenebilir. “Meclis dilediği her şeyi yapar, topluma düşen onaylamaktır…” felsefesinin yaşama geçirildiğini ve Bahçeli Başkanlığındaki MHP’nin kolaylaştırıcı rol üstlenmesi ile, anayasa değişikliğinin komisyondan CHP’nin itirazlarına karşın kavga döğüş geçtiğini görebiliyoruz.

Meclis Genel Kurulu’ndan geçip geçmeyeceği konusu, Türkiye’de demokrasi adına ne biriktirdiğimizin sınavı olacak. Özgür iradeli bir toplum olmamızın önünü açabilecekler, ya da kendi iradelerini bağladıkları tek kişinin toplumun iradesi üzerine vesayetini yasalaştıracaklar. Yasalaştırmak, meşruluk  sağlamayacak, meşruluk ortaya çıkan sonucun yasaya bağlanması değil, geçerli olması, herkes için kabul edilebilir olmasıdır. Kabul ettirme koşullarını yaratmanın, kabulün olduğu anlamına gelmediğini hepimiz biliyoruz. Yurttaş, vatandaş, özgür iradeli birey olmanın yolunun Meclis marifeti ile açıldığı Türkiye’den, yeniden vesayete geçişin yine Meclis aracılığı ile sağlandığı bir Türkiye’ye evrilmek!… Şaka gibi… ama yazık ki gerçek!..

Üniversiteler neden suskun? Hukuk ve siyaset anlatan, yazan Profesörler ne düşünüyor? En çok karşılaştığımız sorular bunlar. Bilimin, aklın sesi ne diyor? Burada iki alıntı ile anayasanın sadece lafzı değil, ruhunun da değiştirildiğini, yeni bir anayasa yapmış gibi, değişiklik adı altında başka bir anayasaya geçileceğini aktarmış olacağız:

Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu(1); “anayasal bilgi kirliliği” adını verdiği süreci açmak için, doğruyu söyleme görevimiz var diyerek sesleniyor hükümete: “OHAL’i kaldır, anayasa tartışması başlat. Eğme, bükme. Sen bütün yetkileri bir kişide istiyorsun. Açıkça söyle bunu. Dürüst olmak istiyorsan adını koy. Birbirimizi aldatmayalım….. Padişahlık mı isteniyor deniyor. Padişahın partisi yoktu. Padişahlık ötesi bir durum söz konusu, bu dönüşü olmayan bir batış demek…. Hükümetin bütün yetkileri Cumhurbaşkanı’na veriliyor. TBMM’nin görev ve yetkileri, kural koyma ve yürütmeyi denetleme yetkisi daraltılıyor. Cumhurbaşkanı kanunda öngörülmeyen bütün alanlara müdahale edecek. Her şey, Cumhurbaşkanı’nın arkasında bir parlamento çoğunluğunun bulunmasına göre ayarlanmış…..  Sözde bir Anayasa teklifi yapıyorsunuz, bütün yetkiyi bir kişiye veriyorsunuz….. Lord Acton’un meşhur sözüdür: İktidar çürütür, mutlak iktidar mutlaka çürütür. Şimdiki gidiş büyük bir çılgınlık…… 21. yüzyılda, Angola’da, Zambiya’da böyle bir şey olmaz. 2007’de gerçekten büyük bir kilitlenme yaşandığı için mi anayasa değişikliğine gidildi? Bunu çok iyi saptamak lazım…. Osmanlı’nın modernleşme mirası üzerine kurulan ‘Türkiye Cumhuriyeti parantezinin kapatılması. Bu saptamayı yaparken, Osmanlı hayranlığı ya da karşıtlığı üzerinden bir şeye kapılmamamız gerekiyor. Bizim sorunumuz şu anda bu sorunu çıplak gözle okumak. Teklifi ben tarihimizin en büyük kırılması olarak görüyorum…..” diyor.

Prof. Dr. Kemal Gözler (2), tarih karşısında susmakla sorumlu olmamak adına itirazlarını dile getirirken; “….Biz, kuvvetler kimin elinde birleşirse birleşsin, kuvvetler birliğine karşıyız. Kuvvetlerin sadece Cumhurbaşkanının elinde birleşmesi değil, TBMM’nin elinde birleşmesi de kötü bir şeydir….. Teklif edilen sistem, “kuvvetlerin Cumhurbaşkanında birleşmesi esasına dayalı bir kuvvetler birliği hükûmet sisteminden başka bir şey değildir. Kuvvetler ayrılığı teorisi, anayasacılığın en temel ve en eski teorisidir. Kuvvetler ayrılığının olmadığı yerde “anayasa” da olmaz. Kuvvetler ayrılığının olmadığı bir devlet, “anayasal devlet” değildir. Bu husus, en güzel, en çarpıcı bir şekilde 16 Ağustos 1789 tarihli Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesinin 16’ncı maddesinde şu şekilde ifade edilmiştir:  “Hakların güvence altına alınmadığı ve kuvvetler ayrılığının olmadığı bir toplumda anayasa yoktur…… Bundan 227 yıl önce ilân edilmiş bu madde şunu söylüyor: Bir devlette bir anayasanın olduğunu söyleyebilmek için, o devlette, bir yandan vatandaşların hak ve hürriyetlerinin güvence altına alınması, diğer yandan da o devlette kuvvetler ayrılığının olması gerekir. Bu iki şart gerçekleşmedikçe, bir devlette “anayasa” isimli bir belgenin olması, o devlette gerçek anlamda bir anayasanın bulunduğunu göstermez….. 10 Aralık 2016 tarihli Anayasa Değişikliği Teklifinin asıl hedefi, “başkanlık sistemi” veya “Türk tipi başkanlık sistemi” kurmak değil, Türkiye’de bir “kuvvetler birliği sistemi” kurmaktır…… hayatını anayasa hukukuna adamış bir akademisyen olarak, 10 Aralık 2016 tarihli Anayasa Değişikliği Teklifini okumuş olmaktan dolayı derin bir üzüntü içindeyim. Artık “elveda kuvvetler ayrılığı”, “elveda anayasa” demekten başka söyleyecek bir söz bulamıyorum…” diyor. Bu sözlerin altına imza atmamak, Anayasa Bilimini reddetmek anlamına gelir.

Yeni yıl dileklerimizin yığıldığı yılın son gününde, terörü lanetleyerek geçen acı dolu bir yılı uğurlamakla kalmıyoruz; Meclis anayasa komisyonu, “anayasal düzene veda” butonuna bastı. Meclis’ten geçmesi durumunda, tarih önünde sorumlu olacak parmaklarla “referandum” adı verilen, gerçekte “halk onaylaması” süreci başlatılacak.

Cumhuriyetle kazandıklarımızı kendi elimizle terk ederek, hukuk yerine  tek kişinin insafı etrafında toplaşacak mıyız?

Gerçekten toplum bunu mu istiyor?

2017 sancılı başlayacak. Soru sorma cesareti gösterenlerin başına neler geldiğine bakarak susanların vebali ile işletilen sivil vesayet sistemi, rejim olarak kalıcılaşma yolunda. Anayasa değişikliği marifeti ile anayasal (hukuki) rejimden,  anayasalı (keyfi) rejime geçilmesine imzaları ile aracılık edecek olanların vebali büyük olacak. Dileyelim Meclis, yanlıştan dönerek üzerine düşen tarihi sorumluluğu yerine getirir ve toplum sandığa çağırılarak daha fazla gerilmez.

Türkiye’nin öncelikli sorunu anayasa değildir, tersine anayasa dışına çıkılmış olmaktır öncelikli sorun. Anayasa dışı bir ara rejimdir uygulanan ve değişiklik de buna kılıftır.

Gelecek yıl, siyasette yer bulmuşların nasıl kalıcılaşacaklarının değil, başta terör ve giderek artan şiddet olmak üzere, toplumun biriken sorunlarına nasıl çözümler üretileceğinin konuşulduğu, gerçekleştirildiği yıl olsun!.. Meclisin asıl görevini yapmasından söz ediyorum. Millete vekillik etmelerinden!.. Parlamenter demokratik hukuk devletine geri dönerek tek kişiye teslimiyeti yasalaştırma macerasından vaz geçmeliler!…

Giden yılla; teröre, acılara, belirsizliğe, umutsuzluğa veda edelim, anayasal rejime değil!..

2017 için dileğimiz; ülkemize, milletimize ve dünyaya iyilikler, barış ve huzur getirmesi.

Yeni yılımız kutlu olsun.

—————————

(1)Tam metin için bkz: http://www.abcgazetesi.com/prof-kaboglu-padisahin-bile-partisi-yoktu-bu-donusu-olmayan-batis-demek-38298h.htm

(2)Tam metin  için  bkz:  http://www.anayasa.gen.tr/elveda-anayasa-v2.htm#_ftn9

GERÇEĞİN YALANLA İMTİHANI

“Post-truth”  Oxford sözlüğü tarafından, sonuna geldiğimiz yılın kelimesi seçilmiş, Türkçe’ye “gerçek sonrası”, “gerçek ötesi” …. diye çevriliyor. Yanlışlar ve yalan üzerine kurulu düzensizliğin sürgit halinin süslü ifadesi diye de özetleyebiliriz. Yalanla inşa edilen herşeyi anlatan bir kelime türetmişler. Ne kadar çok yalan söyleyebiliyorsanız o kadar fazla yer kaplıyorsunuz da diyebiliriz.

             Post-truth politics (gerçek ötesi siyaset); gerçeğin, doğruların, olguların önemini yitirmesini anlatan bir kavram olarak günümüz sürecini özetliyor…  Gerçeklerden ve doğrulardan hızla uzaklaştığınız, uydurulan yalanları doğruların ve gerçeğin yerine ikame ettiğiniz…

           “Söylenenin yalan olduğunu bildiğiniz halde, onu önceki doğrunuzun yerine yerleştirmelerine seyircilik etme hali” için de bir kelime icat edildi mi onu bilmiyorum. Öncekinin önemsiz ve değersiz olduğunu anlatıp, elinize “bu senin yeni doğrun” diye tutuşturulanla  ilerleyenin peşinden gitmenin adına, “gerçeklerden kaçış” diyebiliriz, ya da gerçeğin yalanla imtihanı!… Önceki sizi var eden değerleri boşaltıp, kendinizin terk ettiği alan yarattıkça sizi yeniden inşa eden yalanlarla kuşatılma halinden söz ediyorum.

            Dünya sistemi dönüş(türül)ürken, yeniden kurgulanan düzen(sizliğ)i meşrulaştıracak ne kadar çok süslü kavram üretildi!..

           Önceki süreçleri anlatan, açıklayan, doğrular üzerine inşa edilmiş ne varsa, hepsini kendimizin terk etmemiz tembih edilirken, yeni bir dilin inşası üzerinden  önceki kavramlar, süreçler, kişiler, kurumlar….. sorgulanıyor. Gerçeklerin üstünü tam örtemiyor, ama olsun; yalanın üzerine yeni bir şey inşa edilebiliyor.

             İdeolojilerden artık kimse söz etmiyor; “önceki siz”i sürekli kuşatan hızlı bir döngünün içinde, karşı ideolojinin inşa sürecine dahil ediliyorsunuz bir şekilde. Önceki ideolojinin temel kurum ve değerlerini boşaltarak, “ben geliyorum” demeden ilerliyor.  Benliğinizi tanımladığınız ortak değerlerin sürekli aşındırılışına tanıklık eder buluyorsunuz kendinizi. Anılarınız siliniyor. Bakıyorsunuz, önceki yaşadığınız yerlerin adlarını, yollarını, binalarını bir bahane ile değişmiş buluyorsunuz.

             “Yeni” kavramı ile, rejimin, yani devleti var eden ideolojinin dönüştürüldüğünü anlatmaya çalışırlarken, bir yandan da, önceki süreçlerle ilgili karalayıcı propagandaya da maruz bırakılıyorsunuz. Bazen dizilerle, bazen doğrudan siyasetle, bazen de siyasetin memur ettikleri ile yoğun bir tek yönlü propaganda ağı ile kuşatılmış beyinleriniz, diğer yandan sürekli ama çeşitlenen içerikli terör başlıklı felaketlerle, bir de sınırlarınızda yoğunlaşmış savaş tehdidi altında, her gün yitirilen canlarla başka bir Türkiye’nin inşa sürecine tanıklık eder buluyorsunuz kendinizi. Bu arada, Başkanlık, Cumhurbaşkanlığı derken…. süreci kalıcılaştıracak BOP Anayasası’na doğru çalışmalar hız kesmeden devam ediyor.

             Siyasal rejimin dönüşümü için, bir yandan önceki sistemin işleyişi zorlaştırılırken, diğer yandan yeniden inşa edilenin üretilmesini sağlayacak koşullar yaratılır.

             Türkiye, BOP sürecinde yaratılan ideolojik kırılmayı, anayasa ile meşrulaştırmaya sürükleniyor. Aslında; bugün yaşayan ikna edilmiş halkın oylarıyla egemenliğin geniş yetkilerle donatılmış tek kişiye devrini öngören bir ön değişiklikten sonra, köklü dönüşüm sürecine geçişi  o(na)ylamayı konuşuyoruz. Buna, sandıktan çık(arıl)ınca, “milli irade” deniliyor. Ancak iradeler karşı duruş ile var ediliyorsa, o “milli irade” sayılmıyor;  susturulması gereken irade sınıfına giriyor.

             İktidar yanında olanın iradesi makbul; diğerleri, yok hükmünde!…

             Taraf olmayanı bertaraf ederek var edilen, ne kadar “irade” sayılırsa?!…

 

               Anayasa ile var olanlar, anayasa dışına çıkarak ve sistemden dolanarak rejimi zorlamaktalar. Cumhuriyetin niteliğinin dönüştürülmesi demek, laiklik yerine, dine dayalı ideolojinin yerleştirilmesi demek. Değişiklik onaylanınca; sıra  İslam devletinin resmen ilanına gelecek.

              Batı’ya kafa tutuyor, yüzümüzü doğuya dönüyoruz; ama bir yandan da tam da Batı’nın istediği gibi, Ortadoğu’ya örnek bir İslam devleti olma yolunda ilerliyoruz.

               Düşününce; kendisine yapıştırılan post-truth kelimesi, sadece geride bırakacağımız yılı değil, içinden geçtiğimiz süreci en iyi tanımlayan olduğu konusunda desteği hak ediyor.

*    *    *   *   *

              Tüm bunları düşündüren, Rize’de Atatürk heykelinin yerinden sökülüp, “yer değişikliği” adı altında taşınması oldu. İsimlerin değiştirilmesinden sonra, heykellerin yıkılması aşamasına geçişin provası gibi.

              Belli ki; tepkiler ölçülüyor!..  Kısaca; zaman ayarlı dönüşüm de denilebilir.

               Dileyelim sadece Rize ile sınırlı kalır ve sorgulanır… Diğer iller bu yıkma fiilini kapsama alanları dışında tutarlar.

              Türkiye, bugün Atatürk’le var edilen ulus devlete her zamankinden daha fazla muhtaç.  

                Bunu göremeyenlere gösterecek akıl hala var.  İş, bu aklı devreye sokacak iradeyi ortaya koymakta. Muhalefete çok iş düşüyor. Sadece siyasal değil, toplumsal muhalefeti de yeniden var etmek ve görünür kılmak için ne çok sebep var!…

SUSARAK  BAĞIRMAK!..

Birlikte program yaptığı Hüsnü Mahalli’nin tutuklanması üzerine; Ayşenur Arslan, Halk TV’de yayınlanan Medya Mahallesi programında; “Türkiye’de 146 gazetecinin tutuklu hale geldiği noktada normalmiş gibi yapamayacağım, o nedenle susarak bağırıyorum, özgürlük dileğiyle hoşçakalın” diyerek programına son vermiş.

Susarak, susturularak nasıl özgür olacağız?

Kendime sorduğum bu soru; Noelle-Neumann’ın “suskunluk sarmalı” kavramını anımsattı: “Savunduğunuz fikir toplum genelinde kabul görmüyorsa, dışlanacağınız korkusu ile söyleminizden kendiliğinizden vazgeçersiniz. Diğerlerinin sizinle ilgili ne düşüneceğinden korkarak, yaygın(laştırılan) görüşü benimsemeseniz de teslim olur ve uyum sağlarsınız. Hatta giderek haksızlıklara karşı mücadele etmek yerine, susmayı; daha ileri olarak, korkunuza yenilerek yaygın kılınan görüş yanında saf tutmayı seçersiniz.” Neumann, bu sarmalın hakim görüşü güçlü kıldığını söyler.

Bir makalemde şöyle diyordum: “20. Yüzyıl demokrasinin yükselişi ile anıldı, 21. Yüzyıl “yeni totalitarizm” ile anılmaya aday görünüyor. Kurumlar, totalitarizme tavır almak yerine, ona uygun biçimler kazanmakta.” Şimdi buna kişiler diye ekleme yapmak istiyorum. Öyle ya da böyle edilgenleş(tiril)mek, sürece uygun biçim almak, bir şekilde hakim kılınan görüşün güçlü olduğu algısının yayılmasına hizmet eder/ediyor.

Aynı yazıda; “…Az gelişmiş ülkelerde muhafazakar değerleri besleyen çevreler, anayasa dışında oluşturdukları yapılar ile toplum üzerinde baskılarını sürdürürler. Türkiye’nin modernleşme çizgisinin kesintisiz olmayışının da nedenlerinden biridir bu özellik. Neo-liberalizm ile yükseltilen muhafazakarlığın, fiili ve anayasayı zorlayan  biçim aldığı Türkiye’de liberal söylemler, önceden edinilmiş haklar alanını boşaltarak, “özgürlük” adı altında özgürlüklerin frenlendiği, ilerletilmesinin önüne yeni engellerin yığıldığı ve önceki kurumları tehdit eden bir  vesayeti ortaya çıkarmıştır. Yaşadığımız çağda, felsefenin geri itilip, inançların egemen ideoloji ile özdeşleştirilerek boşaltıldığı, özgürlüklerin elimize tutuşturulan tutsaklıkların adı olduğunu ve her geçen gün biraz daha kendimizin  ne düşündüğümüzden çok, bizden ne olmamız istendiğine göre davranışlarımızı belirlediğimizi yadsıyamayız. Kıskacına alındığımız otomizasyonun, tüm birikmiş değerlerin değersizleştirilme işlevini gören piyasa ile kurulup kontrol edildiği yapıda güçlü olanın “doğru” anlayışı, güçsüzleştirilenlerin doğrusunu yok ediyor.” tespitini yapmıştım. Kısa sürede doğrulanmasını istemeden!..

Şimdi de, “hoşçakalın  diyerek koşamayız özgürlüğe” diyorum. Bir şekilde gücü elde edenin tembihlediğinde toplaşarak, kendi (ortak) doğrumuzu inşa edemeyiz. Söz söyleme özgürlüğü, bir şekilde hakim kılınan görüş için geçerli, karşı olan tüm görüşlere kapalı ise, bunu bizden ne isteniyorsa, o tembihe uyarak değil, özgürlüklerimize sahip çıkmakta direnerek elde edeceğiz.

Bu Ayşenur Arslan’a eleştiri değil, destek yazısı… İsyanını duyduk, susarak sadece bir kez “özgürlük” diye bağırmış oldu. Susarak bağırmayı sürdüremeyecek/sürdüremeyiz. Giderek yayılan baskı (korku) ile itildiğimiz suskunluk sarmalının daha fazla yayılmasının önüne geçmeliyiz; susanların sayısını çoğaltarak daha özgür olamayız.

Köklü olan görüş, az kişi tarafından dile getirilse de, çoğunluğun desteklediği  algısı ile yayılan köksüz görüşten  güçlüdür. Özgürlük adına mücadele tarih boyunca hep az sayıda kişilerce verilmiş; hatta mücadele edenler,  elde edilmesine aracılık ettikleri hakların kullanımına tanıklık edememişlerdir. 21. Yüzyıl özgürlüklerin yeniden kazanılması için sınavla geçecek gibi.

Başımızı suyun içine iten ve soluk almamızı önleyen baskı ortamından, suyun içine kendi kafamızı daldırarak ve kendi kendimizi soluksuz bırakarak mı çıkacağız?

Özgürlüklerimizi kendiliğimizden terk edişimiz, elimizden zorla alınışından daha vahim. Muhafazakarlık adı altında, dinden dolanarak, dini dolayarak, din üzerinden ama liberal değerlere tutunarak ilerletilen yeni tür vesayetin inşası sürecinden geçerken, elimizde özgürlük adına ne kaldı ise, onu koruyarak karşı çıkacağız, vesayetin her türlüsüne!.. Söz söyleme özgürlüğünü korumak, demokrasi istiyorsak, hepimizin ama öncelikle iktidarın görevi.

Muhalefetin azaltıldığı bir zemin, iktidarın daha güçlü olduğu bir yapıyı var etmediği gibi, her türlü olumsuzluğu muhalefete yükleyen ve iktidarın yanlışlarının muhalefete giydirildiği algı yönetimine karşın; toplumda, yozlaşan siyasetten iktidarı sorumlu tutan anlayışın çoğalmasını önleyemiyor!…

Tüm baskılara karşın sorgulayanlara tahammülsüzlüğünü sert uygulamalarla gösteren iktidar, tutukluluk sayısını arttırarak daha fazla güç ve itibar kazanmış olmuyor. İtibar yitirdikçe, baskıyı arttırarak ömrünü uzatabilmenin sınırına geldiğinde, bundan kendisi de dahil hepimizin zarar göreceğimiz açıktır.

“….Demokrasinin erdemi, en doğru kararların alınmasının garanti etmesinde değil, yapılan yanlışlıkların düzeltilmesinde”… diyor John Keane… Biz şimdi tam da bu eşikteyiz. Daha fazla yanlışa sapmadan, iktidarı ve muhalefeti ile düzeltmek adına çaba göstermek zorunda olduğumuz bir eşik!..

“Susarak bağırmak”!… Özellikle, zamanı eğip bükerek, ülkeyi, rejimi, toplumu geriye taşımak isteyenleri frenlemek için sesli uyarılardan daha etkili olacak mı? Göreceğiz!…

FİİLİ REJİMİN SİSTEM ARAYIŞI?!…

Devlet Bahçeli’nin; “Mevcut olan fiili durumu, hukuki hale getirmek için bir Anayasa değişikliğine ihtiyaç vardır.” diyerek düğmeye bastığı cümlesi, aynı zamanda sürecin sakatlığının ve hukuk dışılığın itirafıdır. Ancak ironik olan, bu durumu eleştirmesi gereken muhalefet anlayışından, gelinen sonucu yasallaştırma çabasına girişen muhalefete evrilmiş olmaktır.

          İktidarı ve muhalefeti ile fiili duruma göz yuman ve hukukun dışına çıkmış olan bir Meclis, sorumlu tutulması gerekirken, rejim değişikliğinin yasallaştırılması sürecini yönetecek. Hem iktidarın, hem de muhalefetin “fiilen değişti” diyerek hukuk dışılığı ilan edilen rejim, boş kağıtlara imza atarak iradelerini ipotek altına alan vekillerle önce Meclise, sonra topluma onaylattırılacak. Özet bu mudur? Budur!…

          Başkanlık sisteminin Türkiye’ye uygun olmadığının yaygın bir kanaat olması nedeniyle, fiilen uygulanan Başkancı rejimin anayasal statüye kavuşturulmasının, ülkede giderek hissedilen baskıcı yapıyı kalıcı hale getireceği konusunda haklı bir kaygı oluştu. Tepkiler çoğalınca, fiili başkana tutunarak var olanlar;  rejim, sistem tartışması altında yoğun bir propaganda başlattılar.

          “Rejim değişmeyecek, sistem değişiyor” diyerek, Cumhuriyet’e atıf yapılmaya başlandı. Cumhuriyet yerinde kalıyor derken, bunu “rejim” olarak ifade edenler adeta aklımızla dalga geçiyorlar.

           Cumhuriyet rejim değildir, devlet biçimidir. Bu biçim altında demokratik ya da otoriter bir rejim kurulabilir. 

          “Demokratik sistem”, “otoriter sistem” ayrımında, ortak özelliklerden söz ediyoruz. Farklı demokratik ve otoriter biçimler karşımıza “rejim” olarak çıkıyorlar.

           Rejim, belli bir yerde uygulanan sistemi anlatıyor ve başkalaşan da aslında rejimlerdir. Bir sistemden ilham alır ama başka bir sistemin özellikleri ile inşa edilebilirsiniz rejiminizi. Şu anda Türkiye’de olduğu gibi. Adı demokrasi!… Uygulamalara bakıldığında, demokrasinin olmazsa olmazı muhalefetin; söylem, hareket  ve etki alanının iktidarca çizilip sınırlandırıldığını, sadece görüntü vermesi için tahammül edilen dar bir alana sıkıştırıldığını, iktidarın bu sayede etki alanını giderek genişleterek, baskı uygulayabildiğini ve bu baskı ortamını kalıcılaştıracak bahaneler icat ettiğini görebiliyoruz.

          Algı operatörleri,  “Cumhuriyetle sorunumuz yok” mesajını bu kez, “Başkanlık” yerine, “Cumhurbaşkanlığı” sistemi ile  anlatmaya başladılar. Aslında, önerilen ya da tasarlanan kurumsal kurgu aynı. “Başkanlık” adı altında değil de, Cumhurbaşkanlığından dolanarak; tıpkı, iğneden korkan çocuğa, iğne yaparken, “acımayacak” denildiği gibi bir yaklaşımla, rejimde fiilen dönüşümün, yasal zemine taşınması sürecinin kesintisiz ilerlemesi amaçlanıyor. 

          Nitekim; Numan Kurtulmuş’un, bir demecinde özetlediği üzerinde düşünmeye başlasak yetecek:”….. tam, güçlendirilmiş bir başkanlık modelidir üzerinde durduğumuz. Adı cumhurbaşkanlığı olabilir, başkanlık olabilir. Bu ayrı bir şey.  Ama mahiyeti güçlendirilmiş bir başkanlık sistemi ve yürütmenin yetkilerinin tek elde toplanmasıdır…………. kapsamlı bir anayasa değişikliğinin yapılabilmesi herhalde başka bir zamana bırakılacak. Şu anda üzerinde durduğumuz konu, Türkiye’de başkanlık ya da cumhurbaşkanlığı sistemi diyebileceğimiz bir sisteme geçişin alt yapısını sağlayacak olan anayasal değişikliktir.”

         Tam da, toplumun tüm kaygılarının toplandığı yeri işaret etmiş: Kapsamlı (ayrıntılı, köklü….) değişiklik daha sonra… Anlaşılıyor ki;  Türkiye bıçak sırtında. Hepimizin ama özellikle düğmeye basan MHP Başkanı’nın bu satır arası açıklamaları iyi değerlendirmesi gerekiyor.

 

        AKP’nin teslim aldığı Türkiye’nin rejim sorunu yoktu.  Bugün hepimizi  “tek adam iktidarı”nı kabullenmeye zorlayan “yeni” kodlu Türkiye’nin de, iradeler serbest bırakılsa rejimle sorunu yok; iktidarın rejimle sorunu var. 

        Sürekli bir ajandası var iktidarın: Başkanlık.

         Fiilen oluşan tek parti devletini yurttaşı da zorunlu ortak edecekleri bir yasal kılıfa oturtmak. Tembih, telkinle kabul noktasına sürüklenirken, herkese bir bedel düşüyor; toplumca ödediklerimiz, kurumsal kayıplarımız dışında maddi ve manevi  yeni bedeller… Artık iktidarı değiştirmeyi hiç konuşamıyoruz, iktidarın değiştirmek istediklerine koşullandırılıyoruz. Ve bu iklimde kurulan sandıklardan irademizin çıktığına/çıkacağına inanmamız tembihleniyor.

           Siyaset, artık yurttaşın refah ve özgürlüğünün mücadele alanı değil, yurttaşı kontrol etmenin adı. Terör başlıklı  -bir türlü çözülemeyen ama zaman içinde toplumu, devleti, kurumları çözen-  bir tehdit hep var, ama etnik ama dini kökenli. İki koldan devlete, kurumlara sızan sürekli bir tehditle gelecekle ilgili kaygıların katlanarak arttığı toplu bir  mutsuzluk hali içindeyiz.

           Bu tablodan bir sözleşme(anayasa) çıkar mı? Üst akılın, ortak aklın dışında ve ipotekle kabul ettirerek oluşturacağı  yasa, meşruluğun değil, fiili durumun yasası olacak. Fiili durum bu yolla meşrulaştırılamaz, yasallık meşruluk demek değildir.

           Süreçte vebali olanlar çok, ancak iradelerini boş kağıtlara imza atarak boşaltanlar ve hukukun peşinde koşmak ve temsil ettikleri muhalefetin hakkını vermek yerine, fiili durumu kalıcılaştırmaya kalkışanların vebali hiç unutulmayacak.

           Türkiye, eninde sonunda milli iradeyi, toplumun iradesini yansıtacak biçime dönüştürecek birikime sahip. Kişilerin, kendi belirledikleri vekil ve yöneticilerle iradeler üzerinde kurdukları ipotekle yer edinmeleri ve yerlerini korumalarının mümkün olamayacağı süreçler için,  bugünler bir sınav niteliğinde. Sınava, soru sorma reflekslerimizi çoğaltarak hazırlamalıyız. Örneğin; Sayın Kurtulmuş, kapsamlı derken neyi amaçladıklarını açıklamalı. Bahçeli, anayasaya uymak yerine, fiili duruma uyum sağlamayı seçtiğine açıklık getirmeli. Kendilerini var eden parlamenter sistemle aralarının bozulmasına yol açan nedenler nelerdir? Toplumun temel sorunlarının rejimle ilgisi nedir? Neden Meclis, toplumun sorunlarından daha çok “Başkanlık” sorunu ile ilgilenmektedir? ………gibi…..

         Fiilen yarattıklarına kılıf ararken, Türk usulü bir sistem, cumhurbaşkanlığı sistemi gibi, kendilerinin de inanmadığı kavramlar üreterek ne kadar zorlanıyorlar!…

           Kabullenmek yerine, soru soran bir toplum olursak, fiilen oluşturdukları rejimlerine zorlama sistem arayanların, kendi üretimlerini yasallaştırmalarına memur edil(e)meyiz!…

O YANGIN ARTIK İÇİMİZDE!…

Din gerçek yeri olan vicdanlardan çık(arıl)ıp, başta siyaset olmak üzere, tüm yaşam alanımızı sarınca vicdanlar boş kaldı. Tüm bu kuşatma içinde hala koruyabilenler için vicdanlar artık sürekli yangın yeri.

           Hep tek tek olaylara takılıp, anlık tepki ve üzüntüden sonra bir başka yakıcı gerçeği ile yüzleşirken toplumun, toplum üstü yaşantıların kurulup yerleştirilmesine katkı koyuyoruz üstelik.  Gündem hepimizi yakarken, siyasette hep aynı replik: Başkanlık!…

           Biz çocuklarımızı, kadınlarımızı ilk kez yakmıyoruz…

            Sürekli kanayan bir yara üzerinden birileri kendilerini görünür kılabiliyor. Sahipleniyor gibi boşaltılan alanda sorun katmerlenirken, katmerlenen soruna işaret ederek, “vicdanlıyı” oynayan birileri oluyor hep. Sonra?!.. Acı, üzüntü, keder ve tüm bunların hepsine “kader” deyip içselleştiriyoruz.

           Sorun büyümeye devam ederken, hamaset yol alıyor.

           Bu kez Adana’nın Aladağ ilçesinde karşımıza çıktı, ihmal, cehalet ve en önemlisi giderek yayılan yoksulluk. Babaların gözünden yaş olup dökülüyor pişmanlıkları. Evlatlarının evlerinden kopuşunun adı hepsinde ortak: Yoksulluk!… Hepimizi ama en çok çocuk ve kadınlarımızı vuran acı gerçeğimiz, iktidar odaklı siyasetin de temel dayanağı: “Ne kadar yoksulsan o kadar bağımlısın!…”

          Soma faciasında da kömür karasının, ekmek parası olduğunu, canları korumak için önlemler alınmadığını, ihmalleri konuşmuştuk.

          Ne çok konuşuyoruz!.. Ve hep ve sadece konuşuyoruz… Üstelik, toplu bir edilgenlik hali içinde seyirci yurttaş rolünü iyice içselleştirirken, birbirimize aktardığımız şikayetlerle dağınıklaşıyoruz.

          Türkiye’de siyaset; terör, kadın cinayetleri, ihmal faciaları, çocuklara taciz, kadın ve çocuğa şiddet, işsizlik, yoksulluk……… gibi tırmanışta olan sorunlara çare üretmesi gerekirken,  pahalı olduğu için üzerinden kimsenin geçmek istemediği köprüler ve bedelini toplumun ödediği mega projelerle uğraşmakta!…

            Bir de hiç değişmeyen gündemi var siyasetin: Fiili olarak dönüştürülen rejimi, kalıcı hale getirmek: Başkancı sistemi, topluma bir şekilde onaylatmak. 

            “Referandum” adı altında ve OHAL uygulamaları ile alt yapısı oluşturulan, plebisit (onaylama) planlanıyor. Otoriter sistemlerde, iktidar sonucundan emin olmadığı durumda sandığa gitmez. Sonuç önceden bellidir. Yalnız demokratik sistemde tercih hakkı vardır. Bunun oluşabilmesi için de muhalefetin de iktidar kadar özgür alanı olması gerekir. Bu özgür alanın güvencesi, özgür basın, bağımsız mahkemeler, serbest kamuoyudur. Bunlar Türkiye’de var diyorsanız, diyecek söz de kalmamış oluyor.

            Daha sandık kurulmadan sonuç belli diyebiliyorsak, bunun üzerinde  en fazla düşünmesi gereken muhalefettir değil mi?

            Başka bir soru: Hangi muhalefet? İktidar güdümünde ve iktidar içinde erimeyi seçerek, kendi içinden imha olan değil kuşkusuz. Sistem partileri, yerini giderek uydu partilere bırakınca boş kalan muhalefet alanının yarattığı zemin kaymasından söz ediyorum.

            Siyaseti hep tepelere yığıp, tepedekilere yaranarak yer edinme kolaycılığını seçene ve “insanın olduğu yerde hata eksik olmuyor” diyene de  “siyasetçi” dediğimiz, çarpık siyaset yapımız, tepedekileri toplumdan koparıp başka yaşam tarzlarına taşıdıkça, toplumun kendisini anlatacağı, sorunlarına çare arayacağı zeminler ortadan kalktı. Ensar Vakfı olayında 45 çocuğa tecavüze de kılıf: “Bir kere olması karalamak için gerekçe olamaz” idi.

            Çaresizlik, yoksulluk, kimsesizlik duygusu insanları muhafazakârlığa ittikçe, en yakınlarına sokulan “din” zannettikleri istismarcı yapılara koştular/koşuyorlar.  Sorunları çözmek yerine, üzerinden atlayıp geçen, daha kötüsü savunmaya geçenleri  “siyasetçi”  yapmayı sürdürerek mi   çıkacağız bu girdaptan? Sorumluluk alanı boşaltılmış bir iktidar olgusu karşısında, tepeler giderek toplumdan koparken, toplumsal zemin kaymakta.

            Yoksulluk çocuk ve kadınların kapılarını, taciz, şiddet, tecavüz, ölüm olarak çalarken, devasa saraylar ve mega projelerle öne çıkarılan ve Osmanlı isimleri ile yerleştirilenin, asıl Cumhuriyet’i hedef aldığını görmezden gelip, sorgulamadıkça kimsesizleşeceğiz.

           Cumhuriyet’in niteliğini dine tutunarak dönüştürme projesinin mimarları kendilerinin ve yandaşlarının varsıllaşmalarına çekildikçe, yoksullaştırılan kitleler kimsesizleşti. Atatürk’le uğraşmayı iş edinen ve hatta Atatürk adını ağızlarına almayanlarla geldiğimiz yer burası. Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet; kimsesizlerin kimsesiydi. Biz Cumhuriyet’i demokrasi ile taçlandırmayı konuşurken, demokrasiye tutunarak gelenlerin yarattıkları kurumsal ve yaşamsal tahribatla ilerleyişlerinin seyirciliğine memur edildik.

         Yoksulluğu kader olarak görmek yerine, “biz yoksul(laştırılır)ken, devlet katmanlarında yer edinenler gözümüzün önünde sarayları nasıl inşa edebildiler?” sorusunu soracak bir toplumu inşa etmeliyiz.

         Tam da içimiz yanarken yanıp giden kızlarımıza, hepimiz yeniden düşünmeliyiz; “din” bu kadar çoğaltılırken, inançlar da  dahil, insan ve insana dair alanların nasıl tahrip edilip boşaltıldığı üzerine.

         Dünya bir liderine veda ettiği şu günlerde, lider olmanın ve hep lider olarak anılmanın, toplum adına kalıcı işler yapmak ve kendisini öncelememekten geçtiğini anımsatan şu satırlarla analım Fidel Castro’yu:  “Bizler çoğu kez insan hakları üzerine konuşuyoruz. Ama aynı zamanda insanların hakları üzerine de konuşmalıyız. Diğerleri lüks otomobillere binebilsin diye neden bazı insanlar çıplak ayaklarıyla yürümek zorunda? Diğerleri 70 yıl yaşasın diye neden bazı insanlar 35 yıl yaşamak zorunda? Diğerleri müthiş derecede zengin olsun diye neden bazıları berbat bir şekilde yoksul olmak zorunda? Ben, bir parça ekmeğe bile sahip olamayan dünya çocuklarının adına konuşuyorum.”

          “Bir parça ekmeğe bile sahip olamayan dünya çocukları” diyor Castro; sadece kendi ülkesinin çocukları değil!…

           Yoksulluğun yaktığı evlatlarımıza yanarken, hala başkanlık, referandum, anayasa değişikliği diye(bile)nlere bir bakın!…

           Atatürk ve Castro, bizden önce yaşadıkları halde, bizim yaşadığımız ve gericiliğin girdabında kıvrandığımız çağın çok daha ilerisindeler.

           Biz insanlıkta sınıfta kaldık!…

           Kimlerin izinden gitmemiz gerektiği belli de, nasıl gideceğimiz konusu hala belirsiz.

           Bu belirsizlik sürdükçe, O hepimizi yakan yangınlar, artık hep içimizde!…

21. Yüzyıl Türkiye Gerçeği(!)…

Kamuoyunun, “Tecavüz ve istismar suçlularına af” olarak  değerlendirdiği, 6 AKP’li milletvekilinin Meclis Genel Kurulu’nda yine AKP oyları ile kabul gören geçici önergesi;
“Cebir, tehdit, hile veya iradeyi etkileyen başka bir neden olmaksızın 16/11/2016 tarihine kadar işlenen cinsel istismar suçundan, mağdurla failin evlenmesi durumunda, Ceza açıklanmasının geri bırakılmasına, hüküm verilmiş ise cezanın infazının ertelenmesine karar verilir. Zamanaşımı süresi içinde evliliğin, failin kusuruyla sona ermesi halinde fail hakkındaki hüküm açıklanır veya cezanın infazına devam olunur……….” ifadesi ile başlıyor.

              Ek fıkradaki ifade ile; “işlenen cinsel istismar suçu”nun faili olan yaklaşık 4000 kişiyi hapisten çıkarmaya yönelik  bu önergeyi: “…………Toplumda mağdur olarak anılan bir kesim var. İnsanlar evlenmiş tören yapmışlar, kanundan kaynaklı sıkıntılar olmuş. Adam cezaevinden çıkıp yanlış yaptığında zamanaşımı olsa bile cezaya devam edilecek. Yanlışı olana destek veren bir düzenleme yok. Mesele, kadını çocuğu kollamaktır…..” diyerek savunuyorlar.

             Önergenin gerekçesinde yer alan ifade kabul edilemez: “….cebir, tehdit, hile veya iradeyi etkileyen başka bir neden olmaksızın işlenen cinsel istismar suçunda, mağdurla failin evlenmesi durumunda hükmün açıklanması geri bırakılıyor” deniliyor. Akıl alır gibi değil!…. “suçun işlenmesi, mağdur ile failin evlenmesi….” yan yana getirilip, suç tespiti yaptıktan sonra mağduru bir an önce failin eline(evine) teslim eden bir anlayış!…

             Çocukların çocukluklarını yaşamalarının, kadınların hak ve özgürlüklerinin korunmasının güvencesi olması gereken Meclis marifeti ile, suçun ve suçlunun korunması “geçici” adı altında, suçluları salıverecek bir yasaya dönüşüyor. Meclis “yasa” marifeti ile, hukuktan doğan hakları ortadan kaldırıyor. Hukukun “suç” olarak tanımladığını, yasa suç olmaktan çıkarırken, kadın ve çocuk kollanıyor gibi bir kez daha mağdur edilerek, istismarcının insafına(!) teslim ediliyor.

            Türkiye, AKP iktidar olmadan önce kadın haklarının genişletilmesinden söz ediyordu. Şimdi, çocuk mağdurların tecavüzcüleriyle evlendirilerek hapishanelerin boşaltılması noktasına gelindi. Kadının mağduriyetinin çocuk yaşlarda başlatıldığı bir Türkiye yaratıldı.

           Kadın ve çocuğun haklarını korumak ve özgürlük alanını genişletmek yerine, istismarını normalleştirmenin Meclis’in kararına dönüşmesi üzerinden de sorgulamak gerekiyor, Türkiye’ye dayatılan iktidar mantığını. Bu dayatmacılıkla, Türkiye, 21. Yüzyıl’ın değerlerinin çok gerisine çekiliyor. Hukuk üzerinden söylenecek çok söz var; ancak bu yaşananları vicdanlara anlatmak çok daha zor. Bu geçici denilen düzenlemenin bir süre sonra giderek yasal zeminde, ama özellikle kültürel zeminde kalıcılaştırılması tehlikesini göz ardı edemeyiz. İktidarlar geçicidir, tahribatları kalıcı!…

          “Meclis, AKP çoğunluğudur ve  her istediğini yapar” mantığının dayatıldığı ve çoğaltıldığı çarpık irade; ortak aklın birlikte hareket etme refleksleri üzerine kurulan baskılar ve seslerini duyuracak kanalların azlığı ile ilgilidir. Demem o ki; Meclis’ten yasa olarak çıkan akıl, ortak akıl değildir. İktidar giderek, partiyi devletle özdeşleştirerek, devleti adeta toplumdan kopuk hale getirmektedir. Farklı görüşlere tahammülsüz, insan haklarına mesafesini giderek açan, çoğulculuğu reddeden, kendi çoğunluğunun iradesini meşrulaştırmaya çalışan anlayışın, siyasal tercihlerin önüne yığdığı engelleri konuşuyorduk. Şimdi de özel yaşama kadar uzanan seçeneksizlikle adeta soluğumuz kesiliyor.

          Çocuk yaşta karşısına çıkan istismarcının dışında bir tercih tanımamaya kadar uzanan seçeneksizlik noktasına sürüklendiğimiz bu noktada, “kadın ve çocuğu kolluyor gibi, suçu ve suçluyu kollayışa” seyircilik etmemiz tembihleniyor. Karşıt görüşlere tahammülsüzlük, sadece demokrasi yolunda ilerlemenin önünde engel oluşturmakla kalmıyor, artık tek tek bireylerin yaşam alanlarına değip dokunarak, devletle özdeşleştirilmeye çalışılan zihniyetle, devletle toplum arasındaki mesafe açılıyor. Devletin, ona ipotek koyan iktidar anlayışı ile sosyal barış ve adalet temeli çatırdıyor.

             Özel alan üzerinden kamusal alan tahrip edilerek, öznel çıkarları inşa etmeyi sürdürürken, bir arada yaşama koşulları, kadının ve çocuğun aleyhine olacak şekildeyeniden düzenleniyor. Adaleti temsil eden Bakan ağzı ile bizzat bir olgu örnek verilerek, bu durumda olan 3-4 bin kişinin bırakılmasının bir kereye mahsus geçici bir yasa ile düzenlendiği ifade ediliyor. Toplumsal alanı biçimlendirme hakkı(!), bireysel olandan hareketle meşrulaştırılmaya ve kitleler ikna edilmeye çalışılıyor. İstismar ve tecavüzü önlemek için acil önlemler alınmasını gerektiren bir rakam var ortada. Adli kovuşturmaya yansımayan hasır altı edilen mağduriyetlerle de bakınca, kamu vicdanında kocaman bir gedikten söz ediyoruz.

          Hukuku (yok hükmüne indirgenen anayasal hakları) geri çağırmadan adalet gelemez… Adalet Bakanı’nın işi yasayı değil, kendisinin konumunu da var eden hukuku savunmaktır.

          21. Yüzyıl’a yakışmayan düşünüşlerin yasa olup geleceğimizi biçimlendirmesi; hukuk, hak adalet kavramlarının önüne yasalarla dikilen bir zihniyete teslim olmak, akılla açıklanır gibi değil!…

          Türkiye’nin acilen kolektif iradenin sesi olacak güçlü bir muhalefete gereksinimi var. Toplumsal alandan bir şekilde boşaltılan  kolektif iradenin, iktidar odaklı bireysel tercihleri toplumun iradesi gibi yansıtan kurumsallaşma ve gelişmelere tepkisini ifade edeceği zeminlerin çoğaltılması için yeterince gecikildi.

          Önleyici/caydırıcı yasa yapmanın önündeki engeller nedir?

          “Mutluluğu mağdur edende aramanın dışında seçenek bırakmamak!…” yasalaştırılarak suç engellenebilir mi?

          Mağduriyetle başlayan mutlulukla sona erebilir mi?

         “Çocuklarımızı neden koruyamıyoruz?” gibi…. sorulara yanıtları öncelemeliyiz.

            Çocukluğunu yaşama ve mutlu olma hakkını elinden yasa ile aldığımız/alacağımız kişilerin vebali sadece yasa yapan, onaylayanların değil, şu veya bu sebeple seyircilik eden  hepimizin. Ortada bir utanç var ve bizler bu utancın mağdur aleyhine yasalaşmasına tanıklık ederek bulaştırılıyoruz; özet bu!… Kadının kazanımlarının, özgürlüklerinin çocuktan dolanarak ve daha çocuklukta gasp edilerek boşaltılışının tanıklığı, hem de 21. Yüzyılda!..

            Şiddetin her türlüsüne karşı olmak için  ve  çocuk istismarcılarının yasa ile korunmasına “dur” demek için ille hukuk bilmek gerekmiyor: İnsan olmak yeterli!…

ÖLÜMSÜZLÜĞÜN YIL DÖNÜMÜ!…

“………… Amacımız, (Atatürk dönemi) reformların(ın) içindeki gücün hangi kaynaktan geldiğini araştırmaktı. Bu kaynaklardan en önemlisinin bir “yeni onur” anlayışı olduğunun ortaya konulabildiğini umuyoruz. Atatürk bu onurluluk anlayışını Cumhuriyet Türkiyesi’nin kurumlarının zembereği niteliğine getirmeye çalışmıştır….. Büyük adamlar kendi çağlarının koşulları içinde yoğrulmuşlardır. Atatürk’ün özelliği, bazen kesintiye uğramış, bazen gerçekliğini bir ölçüde yitirmiş, bazen uygulamaya geçirilmesi olağanüstü cesaret ve salt cesaret isteyen, birbirinden ayrı yönlere dönük güçleri bir noktada toplamış ve Cumhuriyet’in “ideali”inin ana kökleri olarak yaşatabilmiş olmasıdır. Bu objektif katkılarının övgüye gerekleri bile yoktur…..”

           Bu sözler Şerif Mardin’e ait. Topluma dönük bir tespiti de var, reformların içeriği ile uygulanışı üzerine: “…..Atatürk’ün zihninde realist esaslar üzerine kurulan, mevcudun hesaba katılmasıyla hazırlanan inkılaplar, birçok zamanlar devlet kadrolarının süzgecinden geçtikten sonra tamamiyle irreel ve grotesk bir şekilde tatbik edilmiştir. Atatürk devrinin hususiyetlerinden biri de Atatürk’ten fazla Atatürkçü olanların geniş sayısıdır. Hiç şüphesiz, Osmanlı Devleti’nin müessesevi kadrolarında teşekkül eden bazı itiyatlar burada en büyük rolü oynamıştır. Mesela  inkılap devrinde ortaya çıkan inkılap ucubelerinin bir çoğunun sebebini müesseseleşmiş dalkavuklukta bulmak mümkündür. Ancak böyle bir izah sayesinde ve böyle bir ikiliğin mevcudiyeti muvacehesindedir ki, derin şarklılığını değiştirmeye çalıştığı devlet teşkilatının, her şeye rağmen yağ gibi üste çıkan şarklı davranışı karşısında, Atatürk’ün duyduğu ıstırabı anlayabiliriz…….Atatürk’ün fikirlerinin ancak karikatürünü benimseyebilen, tefessüh etmemiş bir şark bürokrasisine karşı duyduğu derin istikrahı görmek icap eder. Atatürk’ün hayatının şimdiye kadar incelenmemiş bir cephesi de bu trajik cephedir. Bu bakımdan, inkılap hareketinin  yalnız Atatürk’e değil, etrafındakilere de mal edilmesi lazım geldiği şeklindeki yeni moda iddiaların külliyen reddedilmesi zamanı gelmiştir. Atatürk’ün muhitinden ancak inkılabın karikatürü çıkabilmiştir. Atatürk bu muhitin yardımını görmemiş, aksine, çoğu zaman bu muhitin teşkil ettiği Osmanlı bürokrasisi kalıntılarının kurbanı olmuştur…..” analizini yapıyor. Ve bunu, Alman filozofu Vaihinger’in tabiri ile; “imiş gibi” havası  ile Atatürk sonrasına şekil veren anlayışı özetliyor: “…… Bir reform anlayışını birbirinden ayrı parçalar olarak değil fakat kendi zihninde bir bütün olarak organize etmek ve bunu realizmini kaybetmeden, fakat aynı zamanda sebatla izlemek, bize burada kişiliğin özel katkısını gösteriyor……… birçok kimseler de değişmeler yapmaya yönelmişti fakat bir bütünden esinlenerek bir devrim yaratabilen yalnız Atatürk oldu. Bir şahsın tarihe damga basması dediğimiz olay da herhalde bu olsa gerek.” diyerek hakkını teslim ediyor, Osmanlı tarihi incelemeleri ile tarihimize dair önemli eserler kazandıran Şerif Mardin.

           Bugün içinden geçtiğimiz köktenci dönüşümün temelleri konusunda aydınlatıcı, düşündürücü önemli vurgular var. Bürokrasinin ve siyasetin, reformların özü yerine, biçimi, kabuğu içine yerleştikleri Cumhuriyet’in niteliksel dönüşümünün farkında olan ve kaygı ile izleyen kesitlerin söylemlerle oyalanmaya çalışıldıklarını gözlemleyebiliyoruz. Cumhuriyet’i sahiplenmek onu kuruluş felsefesi ile yaşatmak, kurucu kurumlara sahip çıkmakla mümkün. Kurucu kurumların kendi içlerinden dönüştürülerek tasfiye dilmesine seyircilik ederek sahiplenilemez Cumhuriyet. Cumhuriyet’e yeni bir giysi giydirme çabalarının giderek hız kazandığı bir süreçten geçerken, Atatürk’ü ona karşı olanların sahiplenişinin anlamı üzerine de düşünmek gerekiyor. Kurumlar; karşı gibi değil, sahipleniyor gibi ve sahiplenenlerce  boşaltılıyor.Mücadele sahiplenilerek sürdürülüyor.

           Mardin’in devletin kadroları ile ilişkilendirdiği şark kurnazlığı da denilen ve daha görünür olan dalkavuklukların, iktidar etrafında konuşlanan bir halkadan ibaret olduğu ve iktidarın niteliği dönüşünce, bu kesitin yeni gelen iktidar etrafında konuşlanacağının göstergesidir, 10 Kasım’ların 9’u 5 geçe tüm ülkeyi durduran saati. Atasına şükranlarını sunmak için, ülkenin her yerinde, tüm ulusun kendiliğinden tek kişiye saygı, sevgi ve minnetle birleşmekte durduğu  o dakika. Atatürk’le ilgili tüm çarpıtmalara karşın, ona sevgi seli olup akan insan kalabalıkları. Gerçek Türkiye bu!…

            Öyleyse, dönüşen nedir?

            Toplum değil, iktidarın niteliğidir dönüşen.

            Kendi niteliğine uygun bir toplum yaratma çabasıdır, hapishaneleri dolduran.

            Mardin’in saptamalarından biri de; Atatürk’ün en önemli başarısı ve bugün de kurumsal  tahribatlara karşın hala var olan gücümüzün sebebi olan ulus devletin kuruluşu üzerine; “…….’Ulusal devlet’ ise oldukça farklı ve dışsal dinamiğin ağır bastığı bir sürecin sonucudur”…. diyerek, konjonktüre işaret ediyor. Bugün, elimizde bilim ve akıl ile biriktirdiklerimizden bakınca; dış dinamiklerin ulus devletlerin çözülmesine hizmet ettiklerini görebiliyoruz. Öyle ise, Atatürk’ün bir bütün olarak ortaya koyduğu ve güç odağı olmamızın temelini oluşturan Cumhuriyet’in kurucu felsefesinden daha fazla ödün verilmemesi, niteliği dönüştürülmüş bir Cumhuriyet ve ulus yapısı ile daha güçlü olamayacağımızın devletin olanaklarını elinde tutan kadroların görmesinin sağlanması gerekiyor.

           Günümüzün oturmuş tek Başkanlık rejimi örneği olan ABD’de, son “başkanlık” seçiminin ortaya çıkardığı bölünük tabloya bakarak, Türkiye’nin önüne konulan ev ödevine hazırlanmak yerine, bu ödevle yeni sorunlara yelken açacağımızı da yine bilim ve akıl söyleyecek. Duyguda sahiplendiğimiz Atatürk’ün bize devletimiz dışında bıraktığı diğer eser; “bilim ve akıl”!… Giderek çoğaltılan akıl dışılıklardan ancak bu şekilde çıkabileceğiz.

             Atasını bu kadar çok seven bir ulusun, O’nun adı üzerinde ve onun üzerinden yapılan yakışıksız yorumlara “dur” demeyi de başarması gerekiyor.

             İslam’a tutunarak, Cumhuriyet’in en önemli prensibi laikliğe karşı çıkanların Atatürk’e saldırısının özellikle anma günlerinde çoğalışına bakarak; işte tam da bu nedenle Atatürk laikliği getirdi diyebiliriz.

             Atatürk; dine karşı değildi, dinin kullanılmasına karşıydı.

             Laiklik, dini inançlara sahip olan kesitlerin inançlarını yaşamaya engel değildir. Tam tersine, dinin gereklerini yerine getirmek isteyen gerçek inanmışların inançlarını vicdanlarında özgürce yaşayabilmeleri için gerekli önlemleri almaktır devlete verilen görev. Toplumsal alanda din üzerinden odaklar oluşturanların, dini kendi anlayışları ile yorumlayarak toplum üzerinde bir kalıp oluşturmaya çalışanların, toplumu tek tipleştirerek kendilerine iktidar alanları yaratmak isteyenlerin önüne geçmekti. Tekke, zaviye ve tarikatlar bu nedenle kapatılmıştı.

             Tarık Zafer Tunaya’nın: “Devrim doğrultusundan saptırıcı parantez artık kapanmalıdır. “İstiklal Harbi” heyecanıyla Atatürkçü yola dönmek ve kaldığımız yerden devam etmek zamanı gelmiştir. Zaman lehimize işlemiyor……….Dış baskıları önleyecek gücü, Bağımsızlık Savaşı deneyinden almalıyız.” önerisi  bugün çok daha önemli.

             Batı ile bağımızı koparmaktan ve kafa tutuyor gibi yapmaktan değil, ilişkilerimizi kendi çıkarlarımızı kollayacak şekilde kurup, dış baskılara direnmekten, akılcı dış politika izlemekten, Atatürk’ün batı ile ilişkileri oturttuğu çizgi ile, “Batı’ya rağmen” kendi özümüzü koruyarak sürdürmemizden söz ediyor.

             Atatürk ve mucizesi Cumhuriyet’imizi yaşamak yerine, hala anlatmaya çalışıyor olmak hüzün verici. Kadrolara ve iktidar yanlısı olmayı iş edinmişlere değil de, topluma bakarak umutlarımızı bilemeliyiz. Tüm karşı duruşlara, tarihsel saptırmalara karşın, toplum en doğru yerde durmayı sürdürüyor. Cumhuriyet en emin yerde; yüreklerde. Orada durduğu sürece umut var. Ödetilen, ödenen, ödenecek bedel de bu yüzden.

            Tüm Türkiye; “Bugün günlerden Atatürk, ölümsüzlüğün yıl dönümü” dercesine sahip çıktı Atası’na… Sadece resimler, eski gazete sayfalarının sergileri, görsellik, anma, yürüyüş ve söyleşilerle değil, gözlerden yaş olup akan özlemleriyle.

            Rahat uyu Atam. Emanet emin ellerde.

           Var ettiğin ulus var ya: Onu kimse hafife almasın!…

            Üstelik Atatürk’ün hayali sadece kendi ulusu ile sınırlı değildi. “Müstemlekecilik ve emperyalizm yeryüzünden yok olacak ve yerlerine milletler arasında hiçbir renk, din ve ırk farkı gözetmeksizin yeni bir ahenk ve işbirliği çağı hakim olacaktır” demişti, “mazlum milletler” dediği coğrafyaya da seslendiği 1933 yılındaki konuşmasında.

             O günler giderek yaklaşıyor. ABD; son seçimde kendisi de ikiye bölündü. Bölme politikalarını yürütenler de bölünmeye başladılar. “Böl, parçala, yönet” sürecinin bedeli, bu politikayı uygulayan kişi, kurum ve ülkelere de yansıyor ve  elbet bunun bir sonu olacak.

             Sadece kazandırdıkları ile değil, öngörüleriyle de ışık tutan Atatürk için, Mardin’in deyimi ile; “övgüye gerek yok”, “O tarihe damgasını bastı”!…

            Tarih vicdan gibidir…

            Vicdanlar susmaz/susturulamaz!…

           

_________________________

Şerif Mardin; Türkiye’de Toplum ve Siyaset, Makaleler I, İletişim Yayınları, İstanbul, 1990.

Tarık Zafer Tunaya; Siyasal Kurumlar ve Anayasa Hukuku, 5. Bası, Araştırma Eğitim Ekin Yayınları, İstanbul, 1982.

Cumhuriyet mi? Başkanlık mı?

Türkiye’de demokrasinin önündeki engel anayasalar ile kurumsallaştırdığımız sistemin kendisi midir? Yoksa demokrasinin vazgeçilmez unsuru dediğimiz siyasal partilerin tek kişiye bağlı kurumsal çatısı nedeniyle sistemin tüm dengelerinin alt üst edilmiş olması mı?!.. Başkanlık sisteminin, toplumun tercihi olan bir çözüm yerine; sistemin temeline oturttuğumuz bu kurumların yapı ve işleyişindeki sakatlığın açtığı bir sorun olduğunu daha ne kadar görmezden geleceğiz?!

            G. Vedel’in ünlü sözüdür: Demokrasi siyasal partiler olmaksızın yaşayamaz, fakat siyasal partiler yüzünden ölebilir de.”

            Cumhuriyet: 93 yıllık çınarımız, hepimizin altında sığındığımız, bizi bugünlere dek bir güç olarak getiren çatımız, hepimizin varlık sebebimiz. Bizi padişahın hükmi şahsiyetindeki kullar olmaktan çıkarıp, kadın erkek demeden eşit birer yurttaş olarak var eden!… Hatta, daha Cumhuriyet ilan edilmeden, ilk kurulan Meclis’in hazırladığı anayasada(1921); hakimiyet bila kaydü şart milletindir ifadesi ile baş tacı edilen bir ulusuz biz.  

           Kurumsal anlamda bu büyük kazanım ile ümmetten millete geçerek bugünlere geldik. Coğrafyamızda atılan adımlarda yok sayılamayacak bir ülke, gücünü halkın kurtuluş mücadelesinden, bu mücadeleyi yöneten ve yönlendiren Atatürk ve silah arkadaşlarından alan bir devlet olduk. İyi de şimdi sorun ne?!… Parlamenter sistem neden “temel” sorunumuz gibi yansıtılıyor?

           Başkanlık sistemini toplum kendiliğinden istemezken, neden bugün görünüşte çok, işleyişte tek parti iktidarı ile oluşturulan ve kendilerinin de itiraf ettikleri, “fiili” (meşru olmayan, hukuk dışı) “başkancı sistem”, “Başkanlık Sistemi” adı altında dayatılmak isteniyor?!…

           Başkancı sistemle egemenlik, millet iradesi(!) aracılığı  ile tek kişiye delege edilmiş olacak. Ben “milli iradeyim” diyen gücü, hangi güç frenleyecek?!.. Cumhuriyet’in temel nitelikleri üzerine kurulu sistemden, kendiliğimizden bu niteliklerin dönüştürüleceği bir sisteme geçişimiz tembih ediliyor; yurttaş olmaktan vazgeç, yeniden ümmet ol!… Öyleyse sorun parlamenter sistem değil; devletin temelinin Cumhuriyet’in temel prensiplerine bağlı olması.

            AKP’nin iktidar olduğu süreçten (2002) günümüze, her bir seçimden sonra Cumhuriyet felsefesi ile mesafenin giderek açıldığını; Cumhuriyet ve kurumlarının her geçen gün biraz daha kemirildiğini görebiliyoruz. Kazanımlara meydan okumalar gün geçtikçe artıyor. Milletin egemenlik vasfı zayıflarken, iktidarın millet üzerindeki etki ve baskısı giderek çoğalıyor.  Milli dedikleri “irade”, bu baskı ortamında sandıktan çıkartılanın adı!…

            Kendilerinin de tutunarak iktidara geldikleri Parlamenter sistemle sorunlar ne zaman başladı? İlk geldiklerinde parlamenter sistemle sorun yoktu. 1 Mart tezkeresi sürecinin, Türkiye’nin başkanlık sistemine geçmesini arzu eden ve sık sık atıfta bulunulan “üst akıl” üzerindeki etkisi göz ardı etmeden düşünülmesi gereken bir konu bu!…

            Meclis ve çoğulcu sistemin dışına çıkmak isteyen ve bunu bir şekilde fiilen başaran siyasal iktidar, hukuk dışına taşmışsa, keyfiliğin yolu açılmış demektir. “Mutlak yetkili hükümranlık” dediğimiz ve geçmişimizde, teokratik ya da irsî yönetimlerde karşımıza çıkan; günümüzde, iktidara konuşlanan “siyasal parti”  aracılığı ile gözümüzün önünde kurumsallaştırılmakta. İşte bu noktada, büyüteç altına alınması gereken, rejimin parlamenter niteliği değil, siyasal partilerin iç kurumsallaşması ve işleyişlerindeki sakatlıktır.Sorun; siyasal partilerin “başkan ve adamları” diye özetleyeceğimiz, patronlar elinde, yanaşmaları da içeren iktidar adacıkları oluşturmalarıdır. Kitlesel iddiasını yitirmiş, toplumun sorunlarına sadece söylem üzerinden teğetlerle ilikli, özünde kendi varlığını sürdürme gayretindeki iktidar adacıkları. Kendi içinde demokrasiyi içselleştirememiş ama sadece var oldukları için “demokrasi”yi simgeledikleri algısı ile varlıklarını sürdürmelerine aracılık ederken (katlanırken), aslında demokrasi ile aramızdaki mesafenin açılmasının sebebi olduklarını göremez ve sorgulayamaz olduğumuz kurumlarımız.

           Siyasal partilerimiz, bizlerin katılımını sadece sandık öncesindeki popülist söylemleri ile sandıklara ilikleyen ve yurttaşı oy deposu olmaktan öteye görmeyen yapıları ile toplumun istek, beklenti ve eleştirilerine kapalıdır. Buyurgan, dayatmacı, farklılıkları uzlaştırmak yerine belirginleştirerek yaratılan çatlaktan beslenen çatışmacı ve hiyerarşik zincirle birey iradesini eriten yapıları ile; sadece partinin başındakini görünür kılarak ve onu tek seçici tayin ederek; kitle yerine, şahıs temelli  ve sandıkla ilişkiyi partinin programından çok, baştaki kişinin söylemleri üzerinden kurarak sakatlanan bu kurumlarla hala sandıktan demokrasi çıkacak diye bekleyen varsa, diyecek söz de kalmamıştır.

           Hem hiyerarşik kültürü güçlendirip, besleyeceğiz ve onun değişik katmanları içinde koruyup kolladığımız otoriter gelenek altında ezileceğiz ve hem de demokrasiyi var edeceğiz?!.. Partiler içinde  besleyip büyüttüğümüzü taşıdık/taşıyoruz iktidara. Şimdi, partileri ve bu sakatlıklarla var edilen iktidarı sorgulayacak yerde, bedeli yine onların tahrip ettiği parlamenter sisteme ödetmeye hazırlanıyoruz. Fiili olduğunu aynı anda yayın yapan kanallardan duyuran iktidar, başkanlık sistemine vurgu yaparken, istikrar adına, “sürekli tek başına iktidar”(!) vurgusu da yaptı.  İyi de zaten 2002’den itibaren sürekli tek başına iktidar olan kendileri değil mi? İstikrar, ne zaman diğer partilerin iktidara gelme yollarının kapatılmasının adı oldu?!..

           Kuvvetler ayrılığı prensibini, parlamenter sistem içinde işletemeyen, yargı bağımsızlığı, dolayısı ile özgürlüklerin güvencesini ortadan kaldıran bir iktidarın, sandık başına gitmeye zorlarken, elimize tutuşturduğu ve belli olan tek bir şey var: Başkanın kim olacağı!… Fiili başkan var, gelin bunu meşrulaştırın çağrısı dört bir koldan yapılıyor.

          Meşruluğun ölçüsü sandık sonucu değildir; ölçü öncesinde yaşanan süreçtedir. Açıklık içinde herkesin görüşlerini ifade edebildiği bir ortam var mı? Yok!… Adaylar özgürce çıkıp aynı olanaklardan yararlanabilecek mi? Yoksa, Ekmellettin İhsanoğlu gibi son anda bir isim belirlenerek, tek kişiyi taşımaya destek mi çıkılacak yine?!… Aynı davranışlar, aynı sonuçları doğurmaz mı? Önceki sandıktan ders alınmadı mı?

         Sistem otoriterse, sandık oylama değil, onaylatma aracıdır. Başkanlık sistemini değil; partilerin demokrasinin önünde engel oluşturan yapılarının değişimini konuşmak gerekiyor. Zaten sorun, sistemin (sosyal iktidarlar da dahil) her alanda başkancı olması; değiştirmemiz gerekeni temel yapmaya kalkışarak mı var edeceğiz demokrasiyi?!…

           Tam da Cumhuriyet’i kutladığımız şu süreçte, değiştirilmek istenen, parlamenter sistem bahanesi ile, Cumhuriyet’le bize verilen özgür yurttaş kimliğimizdir. Egemenlikten kendi irademiz ile vazgeçmemiz tembih ediliyor. Devletin bekasını Başkancı sisteme bağlayanlar var;  devleti kuran felsefeyi, Cumhuriyet’i canlandırırsak, devletin bekası diye bir sorun olmadığını da görmüş olacağız.

           Cumhuriyet ve kurucusu Atatürk’ü sahipleniyor gibi yok etme eğilimlerinin çoğaltılmasına ve “tartışma” adı altında TV kanallarında yürütülen beyin yıkama seanslarında tarihin bilinçli olarak çarpıtılmasına karşın; toplum, devletin asıl sahibinin millet olduğunu, Cumhuriyet ve Atatürk’ü sahiplenerek gösteriyor. Bir asıra yaklaşan bir süreçte bizi var eden devletimiz bize emanet. Yokluk içinde var edilenin, varlık içinde yok edilmesine izin vermeyeceğiz. Büyük zaferle bize bu güzel ülkeyi armağan edenlerin ruhları şad olsun!…

            Cumhuriyet; cumhurun, yani bizim. Ama en çok da biz kadınların!… Cumhuriyet biziz ve asla vazgeçmeyeceğiz!..  Haklarımızı tanıyarak özgürlüğümüzün yolunu açan Atatürk’e minnetimiz sonsuz.

            Birlik ve beraberliğimizin en güçlü tutkalı Cumhuriyetimiz ve bayramımız kutlu olsun. Her geçen yıl daha büyük bir coşku ile kutlamak dileğiyle.