KIZLARI DA YAKARLAR BE EVLAT

Gökhan Gönlügür adlı genç okurum soruyor;
“Kâğıt, tahta, kömür hatta orman! Çocuklar da yanar mı anne?”

Yakarlar evlat, yakarlar. Hele kız çocuğu iseler, bu ülkede daha kolay yakarlar!
Bak sana ne anlatacağım;
Sözde demokratların, aydınların, çağdaş geçinenlerin “antidemokratik” buldukları için yerden yere vurdukları 28 Şubat 1997 Milli Güvenlik Kurulu toplantısının en önemli iki kararı şunlar idi!
-Türkiye’de çeşitli tarikat ve cemaatlere ait denetimsiz Kaçak Kur’an Kurslarının tamamının Anayasanın 174. Maddesi ve 430-671-677-743-1288-1353-2590-2596 sayılı kanunlar gereğince Millî Eğitim Bakanlığı denetimine bırakılmasına karar verilmiştir. Kurslar bundan böyle, Millî Eğitim Bakanlığı izni ile uzman din görevlilerinin denetiminde açılabilecektir. Konu Kaymakamlar tarafından titizlikle takip edilecektir.
-Kurban Derisi toplama yetkisi sadece Türk Hava Kurumuna verilmiştir…

İşte bu iki madde, şeriat özlemcisi tarikat ve cemaatlerin tahrikleriyle sözde demokrat ve liberallerin desteği ile de bir nefret kampanyasına dönüştürüldü. Bilmeden fikir sahibi olan herkes bu sapıkların peşine takıldı. Onlar demokrat, bu kararları alanlar ise diktatör ilan edildi!
Kimse binlerce kaçak kurslarda, ehliyetsiz-cahil elemanlar tarafından beyinleri ve vücutları saldırıya uğrayan küçücük çocukları ve zavallı ailelerini düşünmedi. Devletin, Anayasa emriyle aldığı “vatandaşlarını koruma yükümlülüğü” gözardı edildi.

Halbuki bu iki kararla, devlet hem “vatandaşlarını koruma” görevini yerine getiriyor, hem de illegal kuruluşlar olan tarikat ve cemaatlerin militan ve para kaynaklarına büyük darbe indirmiş oluyordu…

AKP; 2002 yılından sonra tüm kaçak kursları serbest bıraktığı gibi, bir yasayla kaçak kurs açmanın hapis cezasını da kaldırdı…

Bugün 10.000’den fazla kaçak kurs, Türkiye’nin köyünde-beldesinde-mahallesinde-ilçesinde- ilinde zehir saçmaya devam ediyor! Hem Cumhuriyet ve Atatürk düşmanı, IŞİD sempatizanı militanlar yetiştiriliyor, hem de küçücük çocuklarımız tecavüze, istismara uğruyorlar!

Bak evlat;
7 ay evvel Konya-Taşkent ilçesinde bu kaçak kursların baraka gibi binalarında
17 kız çocuğu yanarak öldü! Yanarak ölen çocukların ana-babalarından bir tanesi bile şikayetçi olmadı!
Üstelik; “Çocuklarımız cennete gittiler, bize de orada yer ayırtacaklar” dediler!
Kendi evladının ölümünü dahi “Cennete bedava giriş bedeli” olarak gören bu zavallıların hangi partiye oy verdiğini herhalde tahmin ediyorsundur, değil mi?
Adana-Aladağ da yanarak ölen çocuklarımızın, can verdikleri yurdun da bir tarikat yurdu olduğu, bu yazılanları doğrulamıyor mu?
Peki, şu anda Doğu Anadolu’nun dağ köylerindeki kaçak yurtlarda neler olduğunu kim bilebilir?

Peki, ne yapmalıyız diye soracak olursan;
Atatürk ne yaptıysa onu yapacağız. Cahillikle-yobazlıkla-fakirlikle yılmadan mücadele edeceğiz. Nefesimiz tükenene kadar mücadele edeceğiz.
Nefesi tükenenin yerine gençler çalışmaya devam edecekler. Ya bu karanlık yırtılacak ya da, bu orta çağ karanlığı bizi yutacak…

Değerli Okurlar;
Her gittiğim yerde karşılaştığım bir talep; “Efendim, 15 Temmuz nedir? Darbe mi” sorusudur? Elbette ki yanıt vermeye çalışıyorum.
Fakat değerli dostum Zahide Uçar, o kadar güzel açıklamış ki,
bundan böyle bu soruya Zahide Kardeşimin dediği gibi yanıt vereceğim;
– FETÖ-CIA nikahı, üst akıl dedikleri emperyalist devletler eliyle PAPAZ tarafından kıyıldı!
– AKP-FETÖ nikahı ise İMAM tarafından MUTA nikahı olarak kıyıldı!
Bu iki nikahın taraflarının yatağı ortak idi!
İmam’ın MUTA nikahı ile PAPAZ’ın nikahından adı DARBE olan bir PİÇ doğdu!
AKP, bu çocuk bizim değil, Papazın diyor ve darbeden canı yanmış gibi bağırıyor!
Papaz, bu çocuk bizim değil, bal gibi AKP’nin diyor!
Çocuğun babasını anlamak için tek yol var; Babalık Testi!
Babalık testini yapacak dört kişi var; TSK Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar/ MİT Müsteşarı Hakan Fidan/ Emniyet Genel Müdürü Selami Altınok/AKP Genel Başkan Yardımcısı Yunus Dişli’nin kardeşi, Darbeci Tümgeneral Mehmet Dişli…
Bu dört kişinin kanlarında bir nebze Türklük varsa, konuşurlar ve bizlerde adı darbe olan piçin babasını öğrenmiş oluruz…

Sağlık ve başarı dileklerimle 01 Aralık 2016
Rifat Serdaroğlu

GÜNEŞ ÜLKESİ HORASAN

“Girmeden tefrika bir millete, düşman giremez,
Toplu vurdukça sineler, onu top sindiremez.
Sen-ben desin efrat, aradan vahdeti kaldır,
Millet için kıyamet, o zaman haktır.”
Mehmet Akif Ersoy

Horasan adı, Farsça kökenlidir “Güneş Ülkesi” ve “Güneşin Doğduğu Yer” anlamındadır. Eskiden Horasan’ın bir kısmı Türkmenistan, bir kısmı Afganistan bir kısmı da İran sınırları içinde kalan bölgenin adı idi. Horasan, bütün yörelerden göç alan, kültürlerin harman olduğu, Türk-Fars-Hint ve İslam kültürünün sentez bölgesidir.

Tasavvuf, işte bu sentezin ürünüdür. Tasavvuf, insan nefsinin ıslahında birçok faydalar sağlamıştır.
Fakat aşırıya kaçıldığında, mezhep ve tarikatların daha alt düzeyde bölünmelerine ve parçalanmalarına sebep olmuştur. Tıpkı Hint kökenli olan “Panteizm yani Brahmanizm” gibi.
Toplumu sert bir tabakalaşmaya, ayrıştırmaya ittiği için bu inanıştan faydalı toplumsal sonuçlar çıkarılması mümkün olamamıştır. Brahmanizm insanları dünyadan el-etek çekmeye, kaderciliğe sevk etmiştir.
Oysa Sümer çağında, bu bölgede Sümer uygarlığına yakın muazzam bir uygarlık vardı. Bu beş bin yıllık uygarlığın izleri tüm haşmetiyle bugün bile görülmektedir.
Hayatının 20 yılını bu bölgede geçiren Pisagor, buradaki uygarlıktan nasibini almış olarak döndüğü ülkesinde, Sokrat-Eflatun ve Aristo’yu etkilemiş ve onlara yol göstermiştir.

Bu muazzam uygarlık ve gelişmişlikten miskinliğe, kaderciliğe, tembelliğe, gerilemeye düşülmesinin en önemli sebebi, din adamlarının devlet işlerine girmeleri, tarikatların sürekli bölünme ve birbirlerine düşman olmalarıyla milleti parçalara ayırmalarından kaynaklanır.

Ahmet Yesevi Hazretleri, Arap ve Fars kökenli hocaların dünyevi işlere karışmasına hep karşı çıkmış, fakat ikna edemeyince bunları terk edip, kendi şehri Yesi’ye dönmüştür.
Zeki Velidi Togan, “Türkistan” adlı eserinde Ahmet Yesevi Hazretlerinin bu hükmünü şöyle destekler:
“Din ile Devleti iki ayrı şey bilen Türk Şeyhleri, hocaların dünyevi işlere karışmasını kötü görürlerdi.”

Keşke bu güzel ülkeyi yöneten Bademler tarihimizi bilselerdi, biraz okusalardı, sorsalardı!
Türklerin atalarının 2500 yıl önce, din ve devlet işlerini birbirine karıştırmasının o milleti böleceği gerçeğini göreceklerdi!
700 yıl önce “Tasavvuf, kendini bilme ilmidir” diyen Yunus Emre’yi okuyup anlayabilselerdi, yozlaşmış tarikat ve cemaatleri devlet işlerine karıştırmazlardı!
Yine Milli Şairimiz Mehmet Akif Ersoy’un 100 yıl önce söylediklerini anlayabilseydiler, milleti ayrıştırmaya kalkmazlardı.

Günümüzde tarikat ve cemaatler o hale geldiler ki, birbirlerini dinsizlik-yalancılık-sahtekarlık-hırsızlıkla suçlamayanı yok gibi. Birbirlerini öldürmekten dahi çekinmezler. Tüm bu tarikat ve cemaatler, maddi ve siyasi güç kazanmak için Kur’an-ı Kerimi alet etmekten ve “Barış Dini” olarak gönderilen Yüce İslam’ı istismar etmekten geri durmamışlardır.

Tüm bu tarihi gelişimi, İslam’da ruhban sınıfı olmadığını, Allah’ın Peygamberimize bile sadece tebliğ görevi verdiğini, din ve devlet işlerinin ayrı tutulmasının şart olduğunu çok iyi bilen Büyük Atatürk, bu yüzden Lâiklik İlkesini anayasamıza yerleştirdi!

Bugün neden bu haldeyiz diye merak eden varsa “Lâikliği yeniden düzenledik” diyen Cumhurbaşkanına, “Lâiklik İlkesi Anayasadan çıkarılmalıdır” diyen TBMM Başkanına ve “FETÖ ile bizim menzilimiz aynıdır” diyen Cumhurbaşkanına bir daha ve dikkatle bakmalıdırlar…

Sağlık ve başarı dileklerimle 30 Kasım 2016
Rifat Serdaroğlu

EYY AKP’LİLER İYİCE OKUYUN

Makedonyalı Büyük İskender’in Hocası Aristo’yu bilir misiniz?
Hani, Batı düşüncesinin en önemli iki filozofundan biri olan Aristo’yu!
Milattan Önce 350’li yıllarda Fizik- Gökbilim-İlk Felsefe-Zooloji-Mantık-Siyaset-Biyoloji gibi konularda pek çok eserler vermiş biri!
Hah işte o Aristo, Mutlak Hükümdarlık yani bu günkü adıyla “Diktatörlük” için bakın ne demiş;
“Mutlak gücü (diktayı) elde tutmaya yarayan araçlar şunlardır;
Güçlüleri zayıflatmak, kişilikli insanları ezmek, çeşitli yaşam belirtilerini hatta bilimsel tartışmaları bile denetlemek, sürekli bir baskı havası yaratmak, ortalığa ajanlar salmak, kışkırtmak, savaş açmak…”

Aristo’nun 2300 küsur yıl önce dediklerinden hangileri Türkiye’de var?
Türk Özel Sektörünün büyük bir kısmı, AKP tarafından uluslararası tefecilerin kucağına itildikleri için batmak üzere!
Bir gerekçe uydurarak insanların mallarının-paralarının üstüne çökmek bizde!
En ufak bir toplumsal protesto gösterisi bile yasak, başını kaldıranın başını
polis copu-Toma-Biber Gazı-Tazyikli su ile ezmek bizde! Akademisyenleri-gazetecileri-bilim insanlarını içeri atmak bizde! Tartışmayı yasaklamak bizde!
Aman beni bile dinliyorlar, konuşursam başıma bela olurlar korkusu bizde! Toplumu parçalayıp birbirine düşürmek bizde! Yok yere ve aptalca Suriye ile savaşmak bizde! Türkiye dört nala tek adam diktatörlüğüne gidiyor!

Ben bu tehlikeyi yıllar öncesinden gördüğümden uyarı görevimi yapmak için yazıyorum.
Ya sizler ne yapıyorsunuz? Yazdıklarımdan birisi için bile “Serdaroğlu, bu dediğin doğru değildir, doğrusu budur, özür dile” diyemeden ha babam küfür mesajları yolluyorsunuz.
Benim yerim de yurdum da belli. Yüzüme karşı söz söyleme cesareti olmayan zavallı kişilerin sözlerini ciddiye almam!
Bana söz söyleyecek kişi, yüzüme karşı söyleyebilmelidir.

Eyy AKP’liler iyi okuyun;
Biz Serdaroğlu Ailesi olarak 1950 yılından beri Türk kamuoyunun huzurundayız. Askeri darbelerden en büyük sıkıntıyı çekmemize rağmen Milli Ordumuza hiç laf söyletmedik, söyletmeyiz. Türk Milletine siyaset yoluyla hizmet etmenin onurunu taşırız ve tüm aile fertlerimiz başımız dik gezeriz.
AKP’nin lider kadrosu dahil, bizi tanıyan yönetici kadrosu, ceketlerini iliklemeden yanımıza gelemezler.
Benim çırpınmam, AKP’ye oy veren ama bunların gerçek yüzlerini bilmeyen inanmış insanların yoluna ışık tutmak içindir. Ne dokunulmazlığım var ne de koruma ordum.
Türk Devleti ve Türk Milleti için kendimce neyi doğru görüyorsam, onu yazıyorum. Bir taraftan yazıyorum, bir taraftan FETÖ’nün, diğer taraftan cübbesini iktidara satmış AKP’nin Yargı mensupları ile mahkemelerde boğuşup duruyorum.
Bu yüzden bana fikirle, projelerle, ülkeni hayrına düşüncelerle gelin, küfürle hakaretle değil…

Eyy AKP’liler;
Şimdi yazacaklarımı iyi okuyun ve yüreğinizde bir parça Allah korkusu ve vicdan kırıntısı kaldıysa lütfen bana ne düşündüğünüzü yazın. Yüreğiniz ve cesaretiniz varsa tabii ki…

Soru 1:
AKP Liderlerinin ve Bakanlarının çoğunluğunun servetlerinin, helal yoldan kazanılmış servetler olduğunu Allah ve Türk Milleti huzurunda söyleyebilecek kimse var mı?
Veya 2002 yılından beri AKP’de ve AKP Hükümetlerinde görev yapıp da fakirleşen bir Allah’ın kulunu bana gösterebilir misiniz?

Soru 2:
AKP, Türk Milletinin partisi midir? Eğer böyle düşünüyorsanız;
-Türkiye’nin onlarca yerinde, Türk Askerini-Polisini şehit eden PKK katillerinin, “Anıt Mezarlıklarının” yani “PKK Şehitliklerinin” yapılmasına AKP neden izin verdi?
-Yüzlerce Türk Diplomatını ve elçilik çalışanlarını şehit eden Ermeni Asala Terör Örgütünün kurucularından Monte Melkonyan ve Armenak Bakırcıyan’ın, Tunceli-Pembelik Baraj Gölü kıyısında inşa edilen “Asala Şehitliği” kurulmasına AKP neden izin verdi?

Soru 3:
Yüzlerce yıllık Diyarbakır “Dağkapı Meydanı”nın adı niçin değiştirildi?
Türk Askerlerini öldürten, Türk Devletine silahlı isyana kalkışan, İngiliz Uşağı “Şeyh Said”in isminin bu meydana konulmasına, AKP nasıl ve niçin izin verdi?

Eyy AKP’liler;
Parti, “Din” değildir. Parti yanlışa düşmüşse, ülkeyi felakete sürüklüyorsa ve laf dinlemiyorsa, o parti terk edilir. Sonuçta hepimiz aynı gemideyiz.
Hadi şimdi varsa bilgisayarınızın, yoksa kâğıt-kalemin başına geçin ve bu 3 basit soruya cevap verin…

Sağlık ve başarı dileklerimle 29 Kasım 2016
Rifat Serdaroğlu

BİZE DE Bİ AKİLLİK YAPIN

63 kişiydiler! 63’ü de Türkiye’nin en akil insanı seçilmişti.
Ama onları kimin seçtiği ve hangi özelliklerine göre seçtiği bilinmiyordu!
İçlerinde azılı Kürtçüsü-Bölücüsü- FETÖ’cusu-Aktristi-Aktörü-Şeriatçısı-Ateisti-Şarkıcısı-Türkücüsü-Öz çocuğunu sahte raporla akıl hastanesine kapatan Avukatı-MİT’çi kızı Profesörü-Tesevcisi-Avantacı Milliyetçisi-Boğazda yalı sahibi badem gazetecisi- TOBB’çusu bile vardı…

Grup, Çıfıt Çarşısı mı, Akil İnsanlar Heyeti mi belli değildi!
Bunlar, devlet parasıyla bölge-bölge Türkiye’yi dolaştılar, 5 yıldızlı otellerde ağırlandılar, kendileri gibileri düşünenlere, “Çözüm Sürecini” anlattılar.
Kendilerine göre çok faydalı işler yapmışlardı. Hele sırayla televizyonlara çıkıp kasım-kasım kasılmaları yok mu, hepsi işgal komutanları gibiydiler yani!

Bunları çekemeyenler yok muydu? Olmaz olur mu?
Dönemin Başbakanı Erdoğan’ı “vatan haini” diye suçlayan Bahçeli;
“Bunlar ya hain ya da deli! Elinde silah olan terör örgütü ile ne konuşacakmışız, dünyada örneği mi var” diyordu?

Bir zaman sonra, dönemin Başbakanı Erdoğan bunların hepsini başından atıverdi! Artık devir milliyetçilik devri idi. Erdoğan’ın kazan-kazan anlayışına göre, ne para ediyorsa o satılmalıydı!
Eğer “MAL” satılmıyorsa derhal depoya kaldırılmalıydı. Tıpkı Abdullah Gül-Bülent Arınç-Sadullah Ergin-Hüseyin Çelik-FETÖ-Zafer Çağlayan-Muammer Güler-TOKİ Bakanı Bayraktar gibi. Eski Başbakan Davutoğlu gibi!
Akil İnsanlar da “Defolu” damgası ile damgalanıp depoya kaldırılmışlardı.

Onları herkes unuttu ama biz unutmadık!
Ülkemizin bu zor günlerinde onlardan bazılarına sorular yöneltip bize de bi akillik yapmalarını istedik.
Sizlerden ricamız, bu akillerin nerede olduğunu gören-duyan varsa bu soruları onlara iletmenizdir. Bakarsınız bir yerlerinden yeni bir fikir çıkarırlar, ülkemiz kurtulur! Gülmeyin ama ayıp oluyor…

TOBB Başkanı;
Arkadaş, ben sana doğru yolu gösterdikçe sen beni mahkemeye veriyorsun. Paraya ihtiyacın mı var ki benim emekli maaşıma göz koyuyorsun yahu? Neyse!
Bak TOBB Başkanı, sen 1 milyon 300 bin üyesi olan bir kuruluşun başısın. Üyelerinin hepsi çalışan-çalıştıran vergi veren kişiler. Dolar 3,5 TL’ye doğru koşuyor. Piyasada iflaslar sıra sıra! En son Avrupa Birliğinden de sepetlendik. Ordumuz Suriye’de ama ne için savaştığımızı bilmiyoruz!
Bırak artık saklanmayı, çık ortaya, bize de bi akillik yapıver!
Yandaş televizyonlar; “Dolar 3,47 oldu ama bize koymaz. ABD zora girdi, Merkel battı” diyorlar! Doğru mu? Madem öyle Erdoğan şimdi kimlerle küssün?
Mesela Çin dişimize göre mi? Rusya ile kapışmak için bir uçak daha düşürmek mi gerek?
Söyle be başkan! Söyle de bizi kurtar! Niçin susuyorsun ki?

Tesev’ci Can Paker;
Şimdiye kadar senin ağzından Türkiye’nin hayrına bir laf işitmedik be arkadaş!
Varsa PKK, yoksa Ermeniler! Akraban Mehmet Barlas’a sor, Tesev bağışçısı Soros’a sor, onun Sorospu çocuklarına sor, nasıl çıkacağız bu işten?
3 Milyon Suriyeli daha alsak işler düzelir mi? Ne dersin?

Orhan Gencebay;
Orhan Bey, sizi Akil Adamlar heyetine niçin aldılar ben hiç anlayamadım!
Ama madem heyette çalıştın, biraz da ülken için çalış! “Kara Bahtım Kem Talihim” benzeri, Dombra’dan alıntılı “Batsın Bizim Dışımızdaki Dünya” isimli yeni bir şarkı yaz. İngilizce-Almanca-Rusça-Fransızca ve Arapça versiyonları da olsun ki, Halifemiz efendimize yan bakanlar çarpılıversin!
Baksana, Abini kimse anlamıyor. Yardım et abine, hadi koçum…

Sonunda bizi de delirteceksiniz yahu, yazıklar olsun…

Not;
6 gün süre için yurtdışında olacağım. Yazıları aksatırsam şimdiden özür dilerim.

Sağlık ve başarı dileklerimle 28 Kasım 2016
Rifat Serdaroğlu

ÇIKAR BİR KHK, HER ŞEYİ ÇÖZ

Avrupa Birliği, Türkiye ile tüm görüşmelerini dondurma kararı mı aldı?

Amerikan Doları 3,42 TL’yi mi buldu?

TL, Dolar karşısında dünyada en fazla değer yitiren para mı oldu?

Suriye’de bir taraftan IŞİD diğer taraftan Esad, Türk Askerini mi öldürüyor?

PKK ve IŞİD Türkiye’nin şehirlerini bomba tarlasına mı çevirdi?

Türkiye, tarihinin en büyük ekonomik krizine doğru mu sürükleniyor?

Piyasalar durma noktasına mı geldi?

Küçük çocuklara tecavüz edenleri affeden önerge geri mi çekildi?

Hapishanelerde yer mi kalmadı?

Hala sana muhalif yazarlar mı var?

Tüm İslam alemine Halife olmak hayalin suya mı düştü?

Yolun sonu mu göründü?

Kolay, üzme kendini, bir çaresi var. Hem de çok basit!
Bir tarafına “Yırtık donlu Ekonomi Bakanını”, diğer tarafına “Karun Numan’ı” al, onlara danış.
Bir yerlerinden sana özel bir Kanun Hükmünde Kararname çıkarsınlar.
Ama öyle bir KHK olsun ki, her şeyi çözsün, her derde deva olsun, her işe yarasın…

Örneğin;
Bu kararname ile istediğin kadını, kocasından boşayabilesin!

AB’ye giremiyor muyuz? Bu kararname ile, AB bize girmek için yalvarsın!
Hatta önünde imza attığınız Türk düşmanı Papa heykeli var ya, onu yıkıp yerine dizinin dibine çöktüğün Gülbettin Hikmetyar’ın heykelini dikmeye razı olsunlar!

Bu kararname yırtık donlu çok zengin Ekonomi Bakanına öyle bir yetki versin ki, ABD Merkez Bankası Başkanı senin kapında yatsın, “köpeğin olayım abi, dolarımızı düşürme” diye ağlasın!

KHK’de öyle bir madde olsun ki, Katil Esed yine Birader Esad olup, AKP’nin Şam İl Başkanlığını kabul etsin.

Herkes Arapça öğrenmek zorunda olsun. Evlenme yaşı 9’a düşsün, tecavüzcülerin alayı dışarı çıksın, bir daha hiçbir tecavüzcü tutuklanmasın.
Yani KHK “Alaattin’in Sihirli Lambası” gücünde olsun!

Bu KHK, bazı işlerde teklerse, “Millet sanıyor ki İzmir’i bilmem kim kurtarmış! İzmir’i kurtaran Tefriciye duasıdır” diyen dostun Jet Ski’ci Cübbeliye bir muska yazdır, eksikleri o muska tamamlar…

İşte tam da bu anda, “Uzun” lakaplı akıl hastasının yanına gelen iki hastabakıcı, adamcağızın iki kolundan tutup koğuşa doğru götürdüler.
Uzun bağırıp duruyordu; Bırakın beni, bırakın! Yoksa sizin için de bir KHK çıkartırım, görürsünüz gününüz! Aklını zedelemiş zavallı…

Sağlık ve başarı dileklerimle 25 Kasım 2016
Rifat Serdaroğlu

Kiralık Kafanın Bedeli

Allah kimseyi bunların durumuna düşürmesin!
Bir parça haysiyeti olan kişi, savunduğu fikrinin arkasında durabilen onurlu biri, böylesine ağır bir şekilde aşağılanınca hiç olmazsa istifa etmesini becerebilmelidir.

AKP Grup Başkan Vekillerinden biri, aldığı talimata göre bir önerge hazırlar.
Nasıl milletvekili olduğunu bilen (!) 5 milletvekiline bu önergeye imza attırır.
Bu beş milletvekili gece vakti bu önergeyi, görüşülmekte olan yasanın arasına sıkıştırırlar!
Önergeyi veren milletvekilleri bu önergeyi;
“Toplumsal bir yarayı çözümlüyoruz. Seçim zamanı milletten aldığımız talimatı yerine getiriyoruz. Tecavüzcülere af çıkarmak gibi bir niyetimiz yoktur, asla olamaz”diyerek savundular.
AKP Grup Başkanvekilleri aynı gerekçeyle önergeye sahip çıktı!
Adalet Bakanı Bekir Bozdağ da bu yüz kızartıcı önergeyi ısrarla ve günlerce savundu!
BMC kamyon gibi tıslayarak konuşan Başbakan Binali Yıldırım’da önergeyi destekledi ve
“Önergeyi geri çekmeyeceğiz. Salı günü meclise getireceğiz ve çıkaracağız” diye rest çekti…

Tepkiler, özellikle kadınlarımızın demokratik tepkileri çığ gibi yükselince, Saraydaki Cumhur’un Başı pabucun pahalı olduğunu gördü ve Başbakan Binali’ye bir emir vererek, önergeyi geri çektirdi.

Emir demiri kesince, önerge geri çekildi!
Önergeyi destekleyen çuvalla adamdan tek ses çıkmadı!
Birdenbire, önergeyi veren milletvekillerinin, Bakanların, Başbakanın iradeleri buhar oldu ve hepsi suda ıslanmış sıpa gibi ortada kalıverdiler!

Kişi elbette ki yanlıştan dönebilir, yanlıştan dönüp özür dilemek te bir erdemdir ama ülkeyi yöneten kişilerin bir yasa yaparken nasıl davranacaklarını, danışacaklarını bilmeleri gerekmez mi?

Bu tutum demokrasiyi hazmedememiş ilkel beyinlerin eninde sonunda karşılacakları bir sonuçtur.
AKP Milletvekilleri ve Demokrasi! Kuzey ve Güney Kutbu kadar birbirine yakınlar!

AKP Milletvekilleri “Biatsa biat, itaatsa itaat” diyebiliyor ve bir tanesi bile buna itiraz edemiyorsa, bunlar köleliğe dünden razı olmuşlar demektir.

Saray’dan AKP Milletvekillerine şöyle bir talimat gelse, nasıl davranırlar dersiniz?
“Hepiniz aynı kâğıda alt alta isimlerinizi yazın ve isimlerinizin karşısını imzalayın. O kâğıda ben kafamdaki Anayasa değişikliklerini yazacağım. Hepiniz bu değişikliklere oy vereceksiniz” dese, itiraz eden bir tane milletvekili çıkar mı?
AKP Milletvekillerinden bir tanesi olsun “Arkadaş, sen ne dediğinin farkında mısın? Sen bizim sahibimiz misin de bizi mal yerine koyuyorsun?
Senin yaptığını padişahlar bile yapmadı yahu” diyebilir mi?

Elbette diyemezler ve ancak Başbakan Binali Yıldırım’ın yaptığını yaparlar!
Başbakan, gazeteciler; “Sayın Başbakan dün önergeyi destekliyor ve geri çekmem diyordunuz, bugün geri çektiniz, ne oldu da bir günde fikrinizi değiştirdiniz” diye sormasınlar diye, grup toplantısını iptal edip, İstanbul’a kaçtı…

Siyasetle uğraşan, siyasete girmek isteyenlerin kulaklarına küpe yapmalarını istediğim öğüdüm şudur;
Siyasette iki tip insan vardır. Oturduğu makama “Şeref” verenler ve oturduğu makamdan “Şeref” alanlar. Birinci tipler, koltuktan kalktıklarında şerefleri de onlarla beraber gelir, ikinci tipler ise koltuktan kalktıklarında şeref o koltukta kalır, onlar şerefsiz olarak anılırlar!

Bir de şu kuralı hiç unutmamaları gerek;
Kiralık kafanın bedeli köleliktir…

Sağlık ve başarı dileklerimle 24 Kasım 2016
Rifat Serdaroğlu

Yanlış Coğrafyadasınız

Hayat, bir nehir gibi sürekli akar.
Bu akışın yönü sebeplerden sonuçlara doğrudur.
Sonuçlar, kendilerinden sonra ortaya çıkacak yeni sonuçlara sebep oluşturarak kendi rollerini oynar ve çekilirler. Hiçbir şey durağan değildir, geri döndürülemez nitelikte sürekli bir akış söz konusudur.
Tıpkı bir nehir gibi…

Türkiye ile ilgili olayları anlayabilmek, doğru değerlendirmek, sağlam öngörülerde bulunmak için, bu akışın bilincinde olunması gerekir.
Ülkesinin tarihini ve insanını iyi tanıyıp, olayların sebebini anlayabilen kişiler “ehliyet sahibi” insanlardır.
Ehliyet sahibi olmadığı halde ileri geri konuşanlar hele durumuna, cehaletine bakmadan ülke yönetimine talip olanlar ya yaşadıkları çağı ya da yaşadıkları coğrafyayı şaşırmış olanlardır.

Hayat, sözünü ettiğimiz işleyişin farkında olan her kuşağın önüne engin tecrübeler yığar. Bu tecrübe yığınına “Kültür” diyoruz.
Kültürümüz Türk Milletinin yaşadığı bütün tecrübelerin özü ve özetidir!

Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Büyük Atatürk ve silah arkadaşlarının Türk Milletine armağan ettiği “Çağdaş ve Modern” bir devlettir.
21’inci yüzyılda bu ülkeye bir orta çağ rejimini dayatmaya kalkanlar, kişi hak ve özgürlüklerini tanımayan, kadın erkek eşitliğini “Yaradılışa Ters” olarak gören zavallılar, kendilerini orta çağ’da, yaşadıkları coğrafyayı da Arap ülkeleri ile karıştırmış olanlardır.

Türk Tarihi; Zalimlere-hainlere-milletini soyanlara-düşmanla iş birliği yapanlara-insanlarımızı Allah ile aldatmaya kalkanlara-din bezirganı soytarılara karşı verilmiş, çok sayıda mücadele ile doludur.
Hiçbir güç, Türk Milletini çağdaşlık ve bilim yolundan ayıramaz.

FETÖ-PKK-IŞİD denen organize suç örgütleriyle beraber iş tutan, bunlara siyasi ve ekonomik güç verip darbe yapacak hale getiren, tarikat ve cemaat artığı AKP’nin, Türkiye’yi orta çağ karanlığına çekmesi de mümkün değildir.
Güçleri bu ihaneti gerçekleşmeye yetmeyecektir

Herkesi şunu çok net anlaması gerek!
Demokrasi, hava gibi su gibi bir ihtiyaçtır. Demokrasiyi ve geleceğimizi ilgilendiren her konuda uyanık ve katılımcı olmamız şarttır.
Kız- erkek çocuk tecavüzcülerini af etmek amacıyla, AKP tarafından gece yarısı verilen bir önergenin kadınlarımızın direnişi sayesinde nasıl kaldırıldığını beraberce yaşadık.
Cumhuriyet değerlerine karşı olduğunu açıkça söyleyen bir iktidara karşı sürekli hassas olmaz isek, hepimiz çok acı çekeriz!

Demokrasi, 7 gün 24 saat korunması, güçlendirilmesi gereken bir sistemdir.
Atatürk Cumhuriyeti bir çerçevedir. Bu çerçevenin içine, demokratik standartları yüksek bir demokrasi tablosu oturttuğumuz zaman, çağdaş ülkeler seviyesine erişmiş olabiliriz…

Not;
Yine ve yeni bir Kanun Hükmünde Kararname!
Beşi Mahalle Bekçisi olmak üzere binlerce insan ya işten atıldı, ya tutuklandı.
Tekrar ediyorum;
11 sene FETÖ ile aynı yatağı paylaşan tüm siyasetçiler, FETÖ’ne gönüllü kölelik yapan sivil ve askeri bürokratlar, bünyesinde yüzlerce FETÖ’cu barındıran TOBB gibi kuruluşların yöneticileri yargılanmadan yapılan her eylem eksik ve hukuk dışıdır.
Günahsız, suçsuz insanların ekmekleri ve özgürlükleri ile utanmadan oynayan ama esas tepedeki suçluları görmeyen yargı mensupları, kendilerini Türkiye’de değil de, Irak-Suriye coğrafyasında mı sanıyorlar?

Sağlık ve başarı dileklerimle 23 Kasım 2016
Rifat Serdaroğlu

Çıkar O Baklayı

Ağzındaki baklayı bir çıkarabilsen hem sen rahatlayacaksın hem de biz!
Kafanın içindeki başka, ağzından çıkan bir başka, şaşkın ördek gibi bocalayıp duruyorsun! Kafanın içindekini dillendirmemek, saklamak için ağzında toplu iğne varmış gibisin, ne dediğin anlaşılmıyor.

Yemin metnini alıyorsun önüne başlıyorsun okumaya;
“Anayasa ve hukukun üstünlüğüne, demokrasiye, Atatürk ilke ve inkılaplarına, lâik Cumhuriyet ilkesine bağlı kalacağıma…” Dilin böyle söylüyor!

İcraatlarına bakınca;
“Anayasa fiili olarak rafa kaldıran sen. Ben ne Anayasa Mahkemesini tanırım ne de kararlarına uyarım, diyen sen. Ben Müslümanım, yolum Hz. Peygamberin kutlu yoludur, ben yalnız Allaha hesap veririm diyen yine sen! FETÖ ile menzilimiz aynı diyen, Arapçayı ve sıkmabaşı ilkokullara kadar indiren sen.
İçinden tecavüzcülerin çıktığı dernekleri savunan sen!”

Ağzından çıkanla, uygulamaların arasında dağlar kadar fark var! Demokratik Cumhuriyet ile İslam Devleti arasındaki fark kadar!
Gerçi senin için “Takiye Ustası” derler ama, diğer lakabın ise “Delikanlı”! Delikanlı adamın bir öyle bir böyle kıvırtması yakışır mı?
Dürüst ol kafanın içindekileri söyle ve rahatla.

Korkum şudur;
İnandıklarını değil de inanmadıklarını söyledikçe kendi fikirlerini unutacaksın.
İyisi mi ben sana, seni hatırlatayım, sen de ağzındaki baklayı çıkar!
Tamam mı delikanlı, anlaştık mı?

1976 yılında İstanbul’daki İranlılar Camii İmamı Ali Ekber Mehdipur’un yoğun çabasıyla MSP Gençlik kolları (Akıncılar), Humeyni çizgisinde örgütlenmişlerdi. Bu gençler Erbakan’ın maddi desteğiyle 1978 de TEVHİD dergisini yayınlamaya başladılar ve Humeyni’nin Türkiye’deki sesi oldular.
Türkiye’deki rejim değişikliğini belirleyecek, Humeyni hattına bağlı en etkili örgütlenmenin liderliğini üç kişi yapmıştı.
Hakkı Selçuk Şanlı-Hasan Kılıç ve Mehmet Ali Tekin. Bu üç kişi de senin arkadaşların idiler! Üçü de senin gibi İmam Hatip mezunu idi.
Mehmet Ali Tekin, MTTB (Milli Türk Talebe Birliği) Orta Öğretim Tiyatro çalışmalarında çok etkin idi.
O dönemde MTTB Orta Öğretim yöneticisi kimdi? Recep Tayyip Erdoğan…

Daha sonra, bu kandırılmış gençlerin yaptığı İstanbul içindeki çatışmalara katıldın ve defalarca göz altına alındın!
MSP İstanbul İl Gençlik Kolu Başkanı olarak 1980 yılında yapılan Konya Mitinginin organizasyonunu yaptın. O mitingde, İstiklal Marşımız okunurken yere oturanlar arasındaydın! Mitingde Yeşil Sancak açıldı ve açıkça Humeyni övüldü!

Sonraki yıllar, siyasette yükselme çabası içinde geçti. Bu arada bir defa “Görevli Yargıca küfretmekten” bir defa da “Halkı din-dil-ırk temelinde bölmek ve parçalamak” suçlarından cezaevine düştün. Sonraki yıllarda çok zengin oldun. Cumhurbaşkanlığı makamına kadar geldin.
Bu makamda istediğin rejim değişikliğini yapmakta zorlanınca, 15 Temmuz darbe girişimini yaşadık. Bu konuda aradan 4 aydan fazla bir zaman geçmesine rağmen hala anlaşılmayan, kumpas kokan ciddi bulgular var.
Gerçekleri nasılsa yakında anlayacağız.
Şu an Türkiye Cumhuriyeti Devletini, Anayasa’ya aykırı KHK’lerle tek başına yönetiyorsun. Muhaliflerinin çoğunu cezaevine attırdın. Hedefine bir adım kalmış gibi davranıyorsun!

İşte tam da bu noktada önünde iki yol var;
Ya eskisi gibi yalan söyleyip Türk Milletini kandırmaya devam edeceksin,
ya da lakabın olan “Delikanlı” gibi davranıp, Türk Milletine “Ben İslam Devletine” geçmek istiyorum deyip gerçeği söyleyeceksin.
Türk Milleti senin isteğini kabul ederse önün sonuna kadar açık!
Başkanlık-Halifelik-Sultanlık hepsi önünde, seç seç beğendiğini al.
Al almasına ama önce delikanlı ol, içindekileri mertçe söyle…

Sağlık ve başarı dileklerimle 22 Kasım 2016
Rifat Serdaroğlu / rifatserdaroglu.com

Kontrollü Darbe Girişimi

Tek başına AKP İktidarı 14’üncü yılını tamamlayıp, 15 yaşına girdi!
Bu sürede FETÖ, en çok Adalet Bakanlığında örgütlendi. Aynı zamanda HSYK Başkanlığı ve HSYK Başkan Vekilliği görevlerini yapan Adalet Bakanlarından ve Müsteşarlarından yargılanan, tutuklanan bir kişi bile yok!
Var mı? Vallahi de billahi de yok!

Kim bunlar?
Bakanlar; Cemil Çiçek (5 yıl), Mehmet Ali Şahin (2 yıl), Sadullah Ergin (4 yıl), Bekir Bozdağ (3 yıl)
Müsteşarlar; Kenan İpek-Fahri Kasırga- Ahmet Kahraman

Bu 7 (YEDİ) kişi, 2002 yılından bu yana Adalet Bakanlığının tüm birimlerindeki özellikle HSYK (Hâkim ve Savcılar Yüksek Kurulu) ve Yüksek Yargıdaki yapılanmalardan, atamalardan, usulsüzlüklerden hem teker-teker hem de müteselsilen sorumludurlar.

Bugünden 1 yıl kadar önce, cep televizyonlu gazeteci Hande Fırat Sadullah Ergin ve Bekir Bozdağ’a ayrı-ayrı soruyor;
“Sayın Bakan, kamuoyunda yaygın olarak bir kanaat var! Cemaatin özellikle Yüksek Yargıyı ele geçirdiği, kararların Cemaatin isteğine göre verildiği söyleniyor! Siz ne diyorsunuz?”
Ergin ve Bozdağ, yaklaşık olarak aynı şekilde yanıt veriyorlar;
“Yok efendim, hiç öyle şey olur mu? Külliyen yalan. Biz, işe almada ve atamalarda liyakat esasına göre hareket ederiz!”

1 hafta önce, HSYK eski Başkanvekili Ahmet Hamsici’nin ifadesi yayınlandı. Yüksek Yargıç olan Hamsici şunları söylüyordu;
“Ben, Fethullah Gülen Cemaati mensupları sayesinde altın bir nesil yetişeceğini düşünmüştüm. Ama 53 yaşına girdikten sonra, altın nesil değil, katil nesil yetiştirdiklerini gördüm. Pişmanım, beni de kandırmışlar!”

2011 yılı Danıştay ve Yargıtay seçimlerini anlatan Hamsici;
“Seçim Sonucu Cemaatin daha önce belirlediği 108 adaydan 107’si Yargıtay üyesi seçildi. Danıştay’da ise adayların tamamı seçildi. Bakan Sadullah Ergin ve Müsteşar Ahmet Karaman’ın talimatıyla Genel Sekreter Mehmet Kaya’nın evinde Cemaat elemanları ile beraber adayları belirledik!”

Vicdan ve akıl sahibi herkes şu soruya cevap vermelidir;
FETÖ’nün, Adalet Bakanlığı-HSYK ve Yüksek Yargısındaki örgütlenmesinden, Bakanlık Müsteşarlarının- Adalet Bakanlarının- dönemin Başbakan’ının haberleri ve izinleri olmaması mümkün müdür?

O zaman, sorumlu bu kişiler yargılanmadan, tutuklanan- işinden atılan
100 binden fazla kişi için verilen kararları hangi hukuk ahlakı, hangi sağlıklı beyin, hangi dürüst vicdan kabul edebilir ki?

Adalet Bakanlığı bünyesinde yapılan FETÖ-AKP organize suç anlaşmasını
Türk Silahlı Kuvvetlerinde, Emniyet Teşkilatında ve MİT’te yapılmadığını kim iddia edebilir?

Uzun yıllar Türk Devleti adına yurtiçi ve yurtdışında görev yapmış bir istihbaratçı dostum ziyaretime geldi. İlerde, belgeleriyle kitap haline getireceği çalışmasından bahsetti. Onun 15 Temmuz Darbe Girişimi ile ilgili düşüncelerini sordum. Özetle şunları anlattı;
“İstihbarat dünyasında bu olayın adı “Kontrollü Darbe Girişimidir.” Büyük çaptaki uyuşturucu operasyonlarında, terör örgütlerinin çökertilmesinde benzeri olaylar yaratılır ve sonuç alınır.
Kitabımda belgeleriyle yazacağım gibi 15 Temmuz, bizzat devleti yönetenlerin kontrollü olarak götürdükleri, kamuoyuna “Darbe Yapıyorlar” görüntüsü verilen, gerçekte ise hem kışkırtılıp darbeye kalkıştırılanların hem de yönetime karşı olanların tamamının temizlenmesini sağlayan bir operasyondur.”

Abartmıyor musun, 241 kişi ölmedi mi, diye sordum?
O da bana şunları sordu;
-AKP, Cumhuriyet’in değerlerine karşı olduğunu açıkça söyleyen parti değil mi?
-FETÖ ile, menzilimiz, yolumuz (İslam Devleti) aynıdır, demediler mi?
-Darbe girişiminin hemen ertesinde on binlerce insan ya tutuklandı ya da işten atıldı. Bu kişilerin sadece isimlerini ve ifadelerini yazmak için aylar gerekir.
Bu durum listelerin yönetimin elinde önceden hazır olduğunun kanıtı değil mi?
-FETÖ’nün ayak takımının temizlendi, tepe noktalara ve örgütün siyasi ayaklarına dokunuldu mu?

Tekrardan, kardeşim insanlar öldü, değer mi diye sordum!
Güldü ve şunları söyledi;
“Hedefiniz rejim değişikliği, özellikle dine dayalı bir diktatörlük kurmaksa,
200-300 insan ölmüş, kimin umurunda? Humeyni hareketinin, yönetimi ele geçirirken, rakiplerini yok ederken neler yaptığını, nasıl çakma darbeler yarattığını iyice araştırın, gerçeği göreceksiniz!
Son olarak şunu söyleyeyim, MİT bu konuda çok etkin rol oynadı!”

Dostumu yurtdışına yolcu ettim ve çok iyi bildiğim bir kuralı bir daha hatırladım;
Siyasette iki kişinin bildiği sır değildir ve hiçbir şey gizli kalmaz…

Halkın Filozofu Bergamus’a 15 Temmuz’u sordum! Sen ne diyorsun, diye?
“Darbe haberi enişteden, darbeciler listesi yengeden, kahramanlar yeğenlerden! Böyle darbe mi olur a üstad?

Sağlık ve başarı dileklerimle 21 Kasım 2016
Rifat Serdaroğlu

ALLAHUEKBER HUMEYNİ REHBER

1980 yılı başında, İKO’nun (İstanbul Kültür Ocağı veya halk dilinde İslam Kurtuluş Ordusu) Akıncı yöneticileri, İran’dan aldıkları talimat gereği, tebliğ (bilinçlendirme) ve cemaatleşme (örgütlenme) aşamalarını atlayarak
“Savaş” dönemini başlattılar.
İran destekli Akıncılar özellikle İstanbul Fatih-Aksaray çevresinde Ülkücülerle, diğer semtlerde ise silahlı sol örgütlerle çatışmaya başladılar.
Kamuoyunu alt-üst eden suikastlar dönemi böylelikle başlamış oldu!

Humeyni’nin İslam Fedaileri gibi örgütlenen Akıncılar, Humeyni’nin “Türkiye İmamı” Mehdipur’un yönlendirmesiyle “Müslüman Silahlan”, “Kahrolsun demiyoruz, kahredeceğiz” sloganlarını afiş olarak duvarlara yapıştırmaya başladılar!

9 Nisan 1980’de İstanbul-Çeliktepe’de Akıncı gençlerden Münir Kaya öldürüldü. Onun cenazesinden dönen Akıncılardan Mustafa Geçol ile Necip Kural da pusuya düşürülerek öldürüldüler!  Necip Kural’ın Küçükçekmece’deki cenazesinde, Milli Selamet Partisi İstanbul İl Gençlik Kolu Başkanı
Recep Tayyip ERDOĞAN bir konuşma yaptı. Akıncılar, cenaze dönüşünde askerle çatıştılar, içlerinde Erdoğan’ın da bulunduğu çok sayıda kişi gözaltına alındı!
Kadir Mısırlıoğlu (Fesli) Sebil adlı yayın organında Erdoğan için “İslamcı gençliğin değerli lideri” başlığı attı!

Erdoğan Cumhurbaşkanı olarak verdiği bir yemekte sağ tarafına, her konuşmasında Atatürk’e ağır hakaretlerde bulunan bu fesli şarlatanı oturttu!
36 yıl önceki Humeyni’ci dava arkadaşının Saraydaki yemekte Erdoğan’ın yanında niçin oturtulduğunu ve neden korunduğunu şimdi anladınız mı?

Bu uzun girişi, Erdoğan’ın fikri olgunlaşması sırasında Humeyni’nin etkisinde kaldığını ve önümüzdeki günlerdeki hedefinin İran tipi “Federe İslam Devleti” olduğunu bir kez daha belirtmek için yazdım.
Bir radikal siyasetçi kolay-kolay fikir değiştirmez, değiştirtmezler!
24 yaşında ne ise 40 yaşında da 50 yaşında da 62 yaşında da aynıdır…

Erdoğan’ın, Humeyni’nin İslam Devrimine gidişini ve sonrasını örnek aldığını görmek mümkün. Yeter ki bakmasını bilelim…

-Humeyni, İslam Devrimini yaparken İran’daki tüm solcular, aydınlar, akademisyenler, dini Cemaatler ona destek oldular. Humeyni, idareyi eline geçirince önce bunları ve biat etmeyen Cemaat liderlerini öldürttü!
*Erdoğan iktidara gelirken, dış desteğin yanında tüm solcu liberallerin, Cemaatlerin-tarikatların, İş dünyasının, basının desteğini aldı. Güçlendikçe teker-teker bunları uzaklaştırdı. Kimini cezaevine attırdı, kimini satın aldı, kimini korkutup susturdu, kimini açlığa mahkûm etti, kimini de yurt dışında yaşamaya mecbur etti.

-Humeyni’nin en güvendiği silahlı örgüt, acımasızlığıyla ün yapmış “İslam Fedaileri” örgütü idi. Bunlar, Humeyni’nin emirlerine karşı çıkanları kafalarını keserek cezalandırırlardı!
*Erdoğan “SADAT” denen kuruluşun başkanı Emekli Tuğgeneral Adnan Tanrıverdi’yi kendisine danışman yaptı! Sadat’ın anlamı seyyid kelimesinin çoğuludur. Bu kuruluş çok sayıda genci, fedai olarak yetiştirmektedir.
Hürriyet Gazetesine ve bazı siyasi partilere saldırıp toplumu sindirmeye çalışan “Osmanlı Ocakları” da Erdoğan’ın desteklediği bir kuruluştur. AKP’ye yakın mafya grupları bu kuruluşlarla yakın ilişki içindedir!
15 Temmuz’da, sadece emir aldığı için orada bulunan askerlerin kafasını kesen, öldürenler bu iki gruptandır. Bir hukuk devletinde “Kafa Kesmek” ne demektir? Bir iktidar bu olayların üzerini nasıl kapatır? Bu kafa Menemen’de Asteğmen Kubilay’ın kafasını kesen meczup katillere sempati ile bakan kafadır!

-Humeyni halkı yanına çekmekte zorlanınca önce İran Ordusunu etkisizleştirmeye başladı. Sipah-İslam Fedailerini subayların üzerine yolladı. Çarşıda, pazarda binlerce subay katledildi.
“Darbeci” ve “İslam Düşmanı” diye yaftalanan binlerce subay ordudan atıldı.
*Erdoğan Başbakanlığı sırasında 11 yıl boyunca FETÖ’nü destekledi. Cemaatin Savcı ve Yargıçları Türk Ordusuna KUMPAS kurarak, Türk Ordusunun komuta kademesini çökerttiler. Eski Genelkurmay Başkanı “Terör Örgütü” kurmak suçlamasıyla zindana atıldı. Başbakan’ın oluru ile, Türk Devletinin kozmik odasına girildi!

-Humeyni, İran’daki üniversitelerin tamamını kapattı. Direnen gençlerin çoğunluğu öldürüldü. Ancak üç sene sonra üniversiteler, Mollalar yönetiminde İslami esaslara göre eğitim vermek üzere açıldılar.
*Erdoğan, Her türlü fikir tartışmasının yapıldığı özgür üniversiteyi hiç istemedi. Üniversiteleri kendi isteğine göre düzenlemeye çalıştı. 14 yılın sonunda Rektörlerin tamamına yakını onun adamı oldu! KHK’lerle, Rektör atamalarını kendi yetkisine aldı. 15 Temmuz’dan bu yana binlerce öğretim üyesi üniversitelerden uzaklaştırıldı.

Değerli Okurlar;
Görmesini bilene, tarihi doğru kaynaklardan okuyana, Türk Milletini tanıyana bu gidişin varacağı yer bellidir; Hür dünyadan kopuk, bir bölümü “Kürdistan Devleti” olacak Federe İslam Devleti!

Her fırsatta Televizyona çıkıp konuşan Erdoğan’dan istirhamımız Türk Milletinin huzuruna çıkıp, açıkça bizim yazdıklarımızı yalanlamasıdır.
Çünkü bu gidişin sonu çok kötüdür. Hele, Cumhurbaşkanlığı yemininden “Lâiklik” ilkesinin, Atatürk ve Milliyetçiliğin çıkartılmasından sonra…

Sağlık ve başarı dileklerimle 19 Kasım 2016
Rifat Serdaroğlu