De Gaulle’den kopan Fransa Atlantik cephesine yanaştı

Geçen hafta,  Fransa ile birlikte Avrupa’nın diğer ülkelerinin NATO’ya üye olmasında dönemin sosyal demokrat (Sosyalist Parti) yöneticileri Cumhurbaşkanı Vincent Auriol ve Başbakanı Paul Ramadier’nin büyük bir çaba harcadığını yazmıştım.

NATO AVRUPA’YI DENETİM ALTINA ALMA ARACI

De Gaulle’ün önderliğindeki Fransa 7 Mart 1966’da NATO’yu Fransa’dan söküp atmıştı. De Gaulle’ün politikasının temelini ulusal bağımsızlık düşüncesi oluşturuyordu. Fransa, Savunma, güvenlik ve ekonomide bağımsız politikalar izlemeliydi. NATO’nun ABD’nin Avrupayı denetim altına alma aracı olduğunu düşünüyordu. Bu tutumunu 30 Ocak 1963’de 1959-1969 yılları arasında sözcülüğünü yapan Alain Peyrefitte’e (*)  şöyle izah etmişti:  “NATO bir boş laflar akademisi. Bizim savunma gücümüzü zayıflatan, onsuz bir savunma düşünülemez fikrini aşılayan, böylece milli bağımsızlık hislerimizi uyuşturan, bizi güçsüzleştiren bir kuruluş. NATO aslında bir aldatmaca, Amerika’nın Avrupa’ya el koymasının bir kamuflajı.” (1963).

DE GAULLE’E KARŞI GLADYO DARBESİ

Cezayir’in bağımsızlığına kavuşmasından sonra (1962), Fransa Cezayir’den dönen birliklerini NATO’nun Avrupa Müttefik Kuvvetleri Komutanlığı (SACEUR) emrine vermek yerine, Birinci Kolordu’yu oluştur. De Gaulle, 9 Ocak 1963 tarihinde Alain Peyrefitte’e “Cezayir olayı halledildikten sonra, büyük sorun şimdi, Amerikan emperyalizmidir. Sorun içimizdedir, bazı yöneticilerimizdedir, bazı komşularımızdadır. Sorun kafamızdadır”.  diyerek ABD’ye karşı alacağı tedbirler üzerine kafa yorar.

General de Gaulle’ün bu dolu dizgin ABD ve NATO karşıtı tutumu ve Cezayir’de direnişçilerle görüşerek sorunu çözme politikası, ABD’de büyük bir rahatsızlık yaratmıştı. Fransa’da ki NATO’ya bağlı gizli örgüt harekete geçirilerek de Gaulle’e karşı bir darbe tezgahlandı. Darbe başarısız olmuştu.

DE GAULLE SONRASI

Fransa’nın geleneksel dış politikası V. Cumhuriyetin kurucusu ve ilk Cumhurbaşkanı General de Gaulle tarafından belirlenmişti. Kendisinden sonra gelen cumhurbaşkanları Georges Pompidou (1969-1974), Valéry Giscard d’Estaing (1974-1981), ve  Jacques Chirac (1995-2007) tarafından bu politikanın ana çizgileri savunulmuştur.

1981 yılında Cumhurbaşkanlığına seçilen François Mitterrand bütün siyasi yaşamı boyunca de Gaulle’e ve politikalarına karşı mücadele etti; de Gaulle’ün V. Cumhuriyetine,  NATO’nun askeri kanadından çıkma kararına ve nükleer caydırıcılık politikasına hep karşı çıktı. Mitterrand, ABD ve NATO ile ilişkiler açışından de Gaulle’dan kopuşu ifade ediyordu. Pierre Lelouche’a (**) göre “Atlantik ittifakının avukatı durumundaydı”. NATO’ya geri dönüş için Mitterrand ABD ile gizli bir diplomasi yürütüyordu.

Jacques Chirac, de Gaulle geleneğini temsil ediyordu. Çok kutuplu bir dünyayı savunuyor, AB’yi bu çok kutuplu dünyadaki kutuplardan biri haline getirme çizgisi izliyordu. ABD’nin Irak’ı işgaline Almanya ve Rusya ile birlikte karşı çıkmış bir Paris-Berlin-Moskova hattı oluşmuştu. Dönemin ABD Dışişleri Bakanı Condoleeza Rice açıkça Fransa’yı tehdit ediyondu: “ABD Rusya’yı affedecek, Almanya’yı unutacak ama Fransa’yı cezalandıracak”tı çünkü Fransa yalnızca askerî güç kullanımına karşı çıkmakla kalmamış, ABD’nin karşısına BM ve uluslararası hukuku çıkararak alternatif bir dünya modeli sunma “hatasını” işlemişti.

Chirac’ın partisinin başına geçen Nicolas Sarkozy’nin cumhurbaşkanlığı kampanyasının sloganı “kopuş”du; bu, de Gaulle’ün çizgisinden kopuşu ifade ediyordu. Fransa Sarkozy’nin Cumhurbaşkanlığı döneminde 43 yıl aradan sonra NATO’nun askeri kanadına yeniden döndü. Fransa artık Atlantik cephesinin Fildişi Sahilleri’nden, Libya’ya ve Suriye’ye kadar saldıran vurucu gücü durumuna gelmişti.

O dünya “sol”unun umut bağladığı François Hollande’da Sarkozy’nin izinden gitti. Mali, Orta Afrika Cumhuriyeti’ne askeri müdahale ve günümüze kadar uzanan Suriye’ye karşı izlediği saldırgan çizgisi.

2017 yılı Fransa’nın Atlantik cephesinden uzaklaşacağı, Avrasya ile iyi ilişkiler geliştiriceği bir yıl olmaya aday. Kazanma şansı en yüksek olan François Fillon’nun programı bu yönde.

(*) Alain Peyrefitte, “C’etait de Gaulle”, Edition de Fallois, Fyard, 1997

(**) Pierre Lellouche, “L’allié indocile, La France et l’OTAN, de la guerre froide à l’Afganistan”, Edition du Monet, 2009

 

ALİ RIZA TAŞDELEN/PARİS

 

Batı’nın Suriye hezimeti

Son iki haftada, Suriye’de baş döndürücü gelişmeler yaşandı. ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi çöktü. Batı Asya güçleri inisyatifi ele alarak birliğe giden yolun önündeki engelleri bir bir temizliyor. Türkiye, Rusya ve İran birlikte bölgenin kaderini değiştiren gelişmelere imza atıyorlar. Türkiye’nin Atlantik Cephesinden koparak Avrasya güçlerine yanaşması bu gelişmelerde belirleyici bir rol oynamıştır.

BATI OYUN DIŞI

Bu üç kelimelik cümle daha düne kadar Surriye’yi parçalamada psikolojik savaş makinesi rölünü üstlenen Batı medyasında telafuz edilmeye başlandı. Gerçek kendini dayattı. Artık ABD ve AB Suriye’de oyun dışı kalmıştır.

Batı Asya’da Batılı emperyalistlerin yarattığı “Büyük Kaos” (24 Aralık 2016, Le Monde’un manşeti) Rusya-İran-Türkiye ve Suriye birlikteliği ile bozguna uğratıldı. Moskova Deklarasyonu Batı’nın planlarını alt üst etti. Fransız basını bir taraftan yıllardır silahlandırıp Suriye’nin üzerine sürdükleri cihatçı teröristlerin Halep’ten sökülüp atılmasına ağıtlar yakarken diğer taraftan “acı” gerçeği sayfalarına taşıyorlar: “Suriye ordusu Halep’in tamamına hakim oldu”, “ABD oyun dışı”, “Batı yenildi”.

BATI İTİBARINI KAYBETTİ

Le Monde’un bir haber başlığı: “Halep veya Batı’nın yitirilen itibarı”. Le Monde, sözde araştırmacılar ve Ortadoğu uzmanları Adam Baczko (l’EHESS’de doktora öğrencisi), Gilles Dorronsoro (Paris-I Üniversitesi) et Arthur Quesnay (Paris-I’de doktora öğrencisi) aynı zamanda “Bir iç savaşın anatomisi:Suriye” kitabının yazarlarına sormuş: “Halep’in düşmesi”, “Muhaliflerin yenilgisi”, “Demokratik Suriye rüyası”nın sonu.

Bu “uzmanlarımıza” göre “Halep’in düşmesi, rejimin baskılarına karşı isyan edenlerin yabancı güçlerin desteğinin sonucu”ymuş. Yani Rusya, İran gibi “yabancı güçler” gelip Halep’i kurtarmışlar. Bu profesör kılıklı uzmanlar 6 yıldır Suriye’yi kan gölüne çeviren terörist güçleri ülkeye yığan ve silahlandırılan ABD, İngiltere, İsrail ve Fransa gibi emperyalist güçler ve işbirlikçileri “yabancı” değiller. Uşaklığın bu kadarına da pes doğrusu.

Bu zevatlara göre Suriye yenilgisinin sorumlusu ABD ve Obama yönetimiymiş. 2013’te Fransa “rejim kimyasal silah kullanıyor” bahanesiyle Suriye’ye askeri müdahalede bulunacaktı da bunu “Rusya ile anlaşan” Obama engellemiş. Obama Batı’nın değerlerine ihanet etmiş, Esad’ı devirme yerine Kürtleri desteklemiş, Suriyeli muhalifler terk edilmiş… Avrupa günah çıkarıyor.

SURİYE LİBYA OLMADI

Libya Devlet Başkanı Muammer Kaddafi’yi boğazlayan NATO’nun vurucu gücü Fransız özel kuvvetleri aynı senaryoyu Suriye’de de uygulayabileceklerini düşündüler. Dönemin Cumhurbaşkanı Sarkozy ve Dışişleri Bakanı Juppe “Esad’ın işini 15 günde bitireceklerini” açıklamışlardı. Juppe, 17 Mart 2012 tarihli Le Monde gazetesinin yaptığı röportajda « Suriye rejiminin direnme kapasitesi küçümsendi mi ? Sorusuna “Süphesiz. Daha hızlı yıkılacağını düşünüyorduk” diyordu.

Hollande’ın cumhurbaşkanı seçilmesiyle iyimser bir hava oluştu. Hollande’dın Dışişleri Bakanı Laurent Fabius, Juppe ile aynı söylemi sürdürdü ; Fransa’nın Suriye politikasında bir değişiklik olmamıştı ; ana politika aynıydı : « Esad kendi halkını katleden bir katildir ve gitmelidir ». Fabuis, Suriye’de destekledikleri cihatçılar için “Bizim çocuklar Suriye’de iyi iş görüyorlar” demişti.

YENİ BİR DÜNYA DOĞUYOR

Sarkozy gitti, Juppe de; artık Fransız siyasi arenasında yoklar. Fabuis’te öyle. Hollande’ın günleri sayılı. Geleceğin cumhurbaşkanı François Fillon Atlantik karşıtı bir çigi izleyeceğini ilan etti. Obama gidiyor. Donald Trump ABD’nin bölgede yenildiğinin farkında; Rusya’ya karşı daha dengeli bir çizgi izleyeceği görülüyor.

Rusya, İran, Türkiye ve Suriye’nin bölgede inisyatifi ele alması dünya dengelerini “alt üst etti” (Le Monde) Çin de yanlarında. Bölgemizde hatta dünyada ki gelişmeleri etkileyecek kararlar artık  Washington, Brüksel, Londra, Paris ve Cenevre’de değil; yeni bir dünyanın  doğduğu Moskova, Tahran, Ankara ve Şam’da alınıyor.

ALİ RIZA TAŞDELEN/PARİS

 

Küreselleşmenin iflası, Trump ve Le Pen

Avrupa’da Donald Trump şoku devam ediyor. Yaklaşan Fransa Cumhurbaşkanlığı Şeçimleri, Fransız politikacıların Trump’un zaferini anlamak için üzerindeki şoku atlatmış değiller.

Fransa’da Cumhurbaşkanından başbakanına, muhalefet liderlerinden medyasına ve anket kuruluşlarına kadar hepsi Hillary Clinton’dan yana tavır almış, Trump’a söylemediklerini bırakmamışlardı. Bir tek Milli Cephe Partisinin lideri Marin Le Pen ve babası Jean Marie Le Pen dışında. Bir de Sol Parti lideri Jean Luc Melenchon “Ne Clinton ne Trump” demişti.

Amerikan halkının orta sınıfları ve yoksulları yani 30 yıllık küreselleşmenin neo-liberal potitikasının sistemin dışına ittiği insanlar Trump’un şahsında sisteme başkaldırmış ve bir milyardere oy vermişlerdi.

BATI’NIN İFLASI

ABD’nin ve Avrupa’daki takipçilerinin içine düştüklere ekonomik ve mali krizi aşmanın yolu olarak seçtikleri yayılmacı, işgalci savaş politikaları iflas etmişti. Batı Asya’yı kan gölüne çeviren bu politikalar, Rusya-Çin ve İran nezninde Avrasya kalesine çarpmıştı. 15 Temmuz FETÖ’cü Amerikancı darbe girişimiyle Türkiye’nin yüzünü Avrasya’ya dönmesi, bölge ülkeleriyle özellikle de Rusya ile ilişkilereni normalleştirmesi de Batı açısından bu gelişmelerin tuzu biberi olmuştu. Batı ekonomik, askeri ve siyasi bir çıkmaza girmiştir.

Clinton, Batı Asya’da terörizmin (FETÖ-PKK/PYD-IŞİD) destekçisi, Rusya düşmanı, savaş kışkırtıcısı ve neo liberalizmin en ateşli savunucusu bir adaydı. Trump, aykırı şeyler söylüyordu: Suriye’de IŞİD’e karşı mücadelede Rusya ile işbirliğini savunuyor, ABD’nin oldukça ağır borçları nedeniyle dünyanın her yerinde müdahaleci bir politika izleyemeyeceğini, NATO’yu değiştirmek istediğini, Paris İklim Anlaşmasını gözden geçireceğini açıklıyordu.

Dünyanın en kanlı emperyalist ülkesi ABD’nin başkanıon yıllardır sürdürülen yayılmacı saldırgan politikasını ne kadar değiştirebir ki? Soruyu şöyle de sorabiliriz: ABD’yi başkan mı yönetiyor, yoksa tekelci burjuvazinin temsilcisi “Derin devlet”mi? Elbette bir başkanın savaş makinesi emperyalit bir ülkenin devlet politikasını değiştireceğini düşünmek, emperyalizmin ne olduğunu bilmemektir. Değişen dünya dengeleri içinde Trump, bazı farklı taktiksel adımlar atabilir ama ABD’nin ana politikalarında bir değişiklik olmayacaktır.

FRANSA’DA LE PEN KORKUSU

Tekrar ABD seçim sonuçlarının Fransa’yı nasıl etkilediği konusuna dönelim. Fransa da küreselleşmenin yarattığı vahşi sonucu yaşıyan Avrupa ülkelerinden birisi. Borç batağında, işsizliğin ve yoksullugun hız kesmeden yükseldiği bir ülke. Sistemin bu krizinin altında ezilen, iktidarı ve muhalefetiyle, siyasal ve bürokratik elitiyle bir çıkış yolu bulamayan bir ülke.

Fransa’nın ABD’den farklı olarak bir de Avrupa Birliği (AB) sorunu var. Ulusal egemenliğin erimesi ve ulusal kimliğin aşınması, bağımsız bir dış politika oluşturamaması ve ABD’nın peşinden sürüklenmesi gibi sorunlar.

İşte bu durum içerde aşırı sağ söylemlere sahip (yabancı düşmanlığı), “Önce Fransa” şiarı ile ulusal egemenliği ve kimliği ve ekonomik korumacılığı öne çıkaranprogramla en alt kesimlere hitap eden, dış politikada müdahaleciliğe karşı çıkarak Fransa’nın çıkarları doğrultusunda Rusya gibi jeostratejik bir dev ile işbirliğini savunan oluşumları ortaya çıkarıyor. Bunlar birer söylem düzeyinde de olsa halkı kendine çekiyor.

Fransa’da bu tür oluşumların başını Le Pen’nin Milli Cephe Partisi çekiyor. Aynı söylemlere sahip Trump’un seçilmesi Marine Le Pen’in başkan olma hayellerini güçlendiriyor.

Sarkozy’nin partisi Cumhuriyetçiler içinden 6 cumhurbaşkanı adayı olması ve birbirleriyle çatışması, halk desteği yerlende sürünen Hollande’ın soyal demokrat Sosyalist Partisi’nin adaylar konusunda ki belirsizlik Le Pen’e büyük fırsatlar sunuyor.

Jacques Chirac’ın başbakanlarından Jean-Pierre Raffarin’in “Brexit ve ABD dersinden sonra (Fransa’da) aşırı populizm kazanabilir” demesini yabana atmayalım.

ALİ RIZA TAŞDELEN /

Batı Türkiye’yi konuşuyor

Ankara-Moskova arasında yaşanan ekonomik, siyasi ve askeri işbirliği Batı’yı telaşlandırmış. Rusya, 2015 sonbaharından buyana askeri ve diplomatik gücüyle Suriye’nin yanında yerini alması, daha önce yaşanan Ukrayna ve Kırım sorunu ile Batı’nın zaten gündemindeydi.

TÜRKİYE VE RUSYA BATI’NIN PLANLARINI BOZDU

Şimdi, Türkiye’de Batı’nın gündemine oturdu. 24 Temmuz 2015’de PKK’ya karşı başlatılan operasyon, 15 Temmuz’da FETÖ’cü Amerikancı darbe girişiminin engellenmesi ve Rusya ile olan ilişkilerin düzeltilmesi  ve en önemlisi de “Fırat Kalkanı” operasyonu ile ABD-İsrail Koridoruna darbe vurması Türkiye’yi  Batı kamuoyunun gündemine otturttu.

Türkiye artık AB kapısında sürünen, ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’ne (BOP) hizmet eden, Batı’nın Suriye’de koç başı olarak kullantığı bir ülke değil. Bu gerçeği artık Batı basınından okuyoruz. Türkiye’nin Batı’nın elinden kayıp gittiği, AB’nin Türkiye’ye karşı politikasını gözden geçirmesi gerektiği önerileri geliyor Avrupa’nın strateji uzmanlarından.

Anlamaya çalışıyorlar. Sorular soruyorlar: “Türk-Rus ilişkileri nereye kadar gider?”, “Türkiye NATO’dan çıkar mı”, “Şangay İşbirliği Örgütü’ne üye olur mu?”, “Suriye’de nasıl bir rol oynayabilir?”…

Ankara-Moskova işbirliği Batı’nın Suriye planlarını altüst etmiştir. Can ciğer kuzu sarması oldukları PKK/PYD darbe üstüne darbe yemektedir. En çok da buna yanarlar. Rusya’nın Suriye’de PYD’ye karşı Türkiye ile aynı çizgiye geldiğini ifade ediyorlar. 15 Temmuz darbe girişimine karşı Rusya’nın Türkiye’nin yanında yeraldığını belirtiyorlar. Rusya ile ilişkilerin güçlenmesi Türkiye’nin AB karşısında pazarlık gücünü artırdığını yazıyorlar.

Erdoğan’ın “Şimdi El-Bab’a ilerliyoruz, sonra Menbiç’e ve Rakka’ya yöneleceğiz” sözlerine dikkat çekerek Türkiye cumhurbaşkanı kararlı görünüyor diyorlar. Üstelik Türkiye’nin milliyetçi kesimini de arkasına almışlar diye ekliyorlar.

Jeopolitolog Jean-Sylvestre Mongrenier diyor ki; “temel özgürlükler konusunda sağlam durmakla birlikte (hani Türkiye insan haklarını ihlal etmekle suçlanıyor ya) bir de Avrupa’nın stratejik çıkarları  açısından Türkiye’nin jeopolitik önemini dikkate almak gibi siyasi gerçeklik var”. Ve “Türkiye’nin IŞİD, PKK ve onun uydularının (PYD/YPG) terör tehditlerine karşı kendi güvenlik çıkarlarını savunması gözardı edilemez” diyor.

FRANSIZ BASININDA TÜRKİYE

Fransız basınından birkaç başlığı örnek olarak verelimm: “Türkiye arka bahçesi olan Suriye ve Irak’ı kuzeyini savunmak istiyor” (Le Monde), “Türkiye Avrupa ve ABD’yi mercek altına aldı” , “AB-Türkiye: Erdoğan’ın öfkesi Brüksel’in canını sıkıyor” (Rfi), “Türkiye açıkça Rusya’ya bağımlı hale gelmek üzere” (Le Monde), “Türk Akımı: AB’nin politize olan endişeleri” (fr.sputniknews), “Türkiye tehdit edilirse Irak’a kara haraketi düzenleyebilir” (voaafrique), “Erdoğan AB ve ABD’yi uyardı” (1info2), “Türkiye Erdoğan ile nereye gidiyor” (Le Figaro), “Erdoğan Avrupalıların eleştirileriyle dalga geçiyor” (Le Figaro).

Elbette bir de madalyonun diğer yüzü var: Erdoğan’nın diktatör olduğu, Kürtleri katlettiği, gazetecileri hapse attığı, insan haklarını hiçe saydığı gibi. Hani Batı insan hakları şampiyonu ya, işine gelmeyen hükümetlere karşı demokrasi ve insan hakları silahını çekerler. Erdoğan’nın BOP eşbaşkanı olduğu, Suriye’de birlikte Esad’a karşı savaştıkları dönemde, Türkiye model ülke, Erdoğan ise islam ülkelerine örnek akıllı bir liderdi. Batı bu işine gelmediği zaman fırıldak gibi döner.

ALİ RIZA TAŞDELEN/PARİS

Fransa ve Rusya arasında Halep gerginliği

Fransa ile Rusya arasında “Soğuk Savaş” rüzgarları esiyor değerlendirmesi gerçekçi olmayan abartılı bir tespit olmakla birlikte, son bir haftada yaşananlar iki ülke arasında ilişkilerin gerildiğini gösteriyor.

Rusya konusunda zikzaklar çizen ve net bir politikaya sahip olmayan Fransa baltayı taşa vurdu. Karşısında ne istediğini bilen ve kararlı duruşuyla Vladimir Putin vardı. Konuyu açalım: 19 Ekim’de Putin Paris’e gelecekti. Daveti Fransa Cumhurbaşkanı Hollande yapmıştı. Putin Paris ziyaretini ertelediğini açıkladı.

ABD TRENİNE BİNEN FRANSA

ABD’nin trenine binen Fransa Rusya’yı Suriye devleti ile birlikte Halep’te “katliam yapmakla ve insanlık suçu işlemekle” suçluyordu. Fransa’daki Atlantikçi kamp daha da ileri gidiyor “soykırım” yapmakla itham ediyorlardı.

Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Marc Ayrault Moskova’da Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov ile görüşerek Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne (BMGK) sunacağı Suriye tasarısına destek istedi. Lavrov, Halep üzerindeki hava sahasında uçuşa yasak bölgeler oluşturulmasını öngören bu  tasarıyı desteklemeyeceklerini açıkça söyledi. Nitekim öyle oldu Rusya tasarıyı veto etti.

Suriye konusunda Rusya ile ipleri koparan ABD’nin gölgesi olmaya soyunmuş Fransa veto olayından sonra hızını kesmedi. Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Marc Ayrault Suriye ve Rusya’nın Halep’te “Açık bir savaş suçu” işlediklerini ve Uluslararası Ceza Mahkemesi’nden soruşturma başlatmasını isteyeceklerini açıkladı. Mahkemeye kimi şikayet edeceksiniz?sorusuna Fransa Dışişleri Bakanı Ayrault, “Rus yöneticiler de dahil Halep’te olup bitenlerin tümünde onlar sorumlu” dedi.

DİPLOMASİNİN DIŞINA ÇIKTI

Hollande, Rusya’nın veto kararına tepki göstererek, Putin’i 19 Ekim’de Paris’te ağırlayacak olmaktan pişmanlık duyduğunu üstü kapalı dillendirmeye başladı. Hollande, “Eğer onu kabul edecek olursam bunun (Halep operasyonunun) kabul edilemez ve Rusya’nın imajı açısından vahim olduğunu ona söyleyeceğim” dedi. Katıldığı bir televizyon programında Putin’in Paris’e gelişiyle ilgili soruya “Gerekli mi?, Yararlı mı? Kendi kendime soruyorum” diye cevap verdi.

Hollande’ın bu devlet adamlığına ve diplomatik kurallara uymayan tutumuna karşı Putin cephesinden cevap gecikmedi. Kremlin Basın Sözcüsü Dmitriy Peskov basına yaptığı açıklamaya, “Putin, başından beri Hollande için uygun olacak zamanda Paris’i ziyaret etmeye hazır olduğunu söylemişti. Bu nedenle uygun zamanı bekleyeceğiz. O zaman Putin ziyareti tekrar değerlendirecektir” dedi. Putin diplomasinin bütün inceliğiyle Hollande’a ders verdi.

‘RUSYA POLİTİKASI BENİ ÜZÜYOR’

Hani kaba bilinen Sarkozy var ya, o bile Hollande’ın tutumunun yanlış olduğunu söyledi “Rusya’ya karşı izlenen politika beni üzüyor. Putin ile görüş ayrılıklarımız var ama Rusya ile diyalogun Fransa’nın çıkarına olduğunu düşünüyorum” dedi. Ve bir çok De Gaulle’cü milletvekili de aynı doğrultuda açıklamalarda bulundu.

Putin Fransa’nın “Savaş suçu işliyorlar” suçlamasına Fransız TF1 televizyonuna  yaptığı açıklamada “Suriye gerçeğini dikkate almayan, hiç bir önemi olmayan parlak sözler bunlar. Kesin olarak inanıyorumki (Suriye’deki) durumdan başta ABD olmak üzere Batı sorumludur” diyen Putin,“BM’nin terörist gördüğü El Nusra Cephesini bombalıyoruz. Bu teröristlerin sivil halkı kendilerine kalkan olarak kullanmalarına, rehin aldıkları insanları öldürmelerine, boğazlarını kesmelerine müsaade etmeyeceklerini” ifade etti.

 

ALİ RIZA TAŞDELEN /PARİS