Ali ERALP – Siz Lozan’la Uğraşmayı Bırakın Da Yunan’dan 16 Adamızı Kurtarmaya Bakın…

Atatürk’ün ve Cumhuriyetin altını oymaya çalışıyorlar…

Bir gün Anıtkabir’e oyun parkı yapıyorlar… Bir gün Abdülhamit’e övgüler diziyorlar…  Bir gün Lozan’a ve Lozan’ı gerçekleştirenlere sataşıyorlar…

“Bizi kandırdılar” diyorlar… Sonra da her zaman yaptıkları gibi durup, “Gösterilecek tepkiyi” bekliyorlar. Çünkü toplumdan gelen tepkiye göre hareket edecekler, kuracakları İslam Cumhuriyetinin rotasını ona göre belirleyecekler…

Hedef 2023 yılında şeriat devletini ilan etmek…

Bunlar adım adım ilerleyerek Cumhuriyeti, Ulusal Kurtuluşu, Ulusal Kurtuluşu yapanları gözden düşürme kumpasları düzenliyorlar… Adaların Yunanlılara Lozan’la verildiğini iddia ediyorlar… Oysa Adalar Lozan’dan çok daha önce kaybedilmişti… Tarihler bunu böyle yazar…

Ve biz de onlara diyoruz ki, “Siz masal anlatmayı bırakın da Yunanlılara verdiğiniz 16 adamızı kurtarmaya bakın. Çünkü halen buralarda Yunan bayrakları dalgalanıyor…”

Bunlar bu türden aslı astarı olmayan iddialarla Atatürkçülerin moralini bozmak, onlara kendilerinin ne kadar güçlü olduğunu gösterip, kitleleri ve öncüleri pasifleştirmek amacındadırlar…

Benim bu kumpaslar karşısında dostlarıma, yoldaşlarıma söyleyeceğim açık, yalın bir tek yanıtım vardır:

Dört devrim yapmış bir ülkenin insanlarına “umutsuzluk, yılgınlık” haramdır…

Emperyalizme karşı ilk Kurtuluş Savaşını vermiş bir ülkenin insanlarına karamsarlık yasaktır…

Emperyalistler ve ortakları karşısında umutsuzluğa, karamsarlığa kapılmak o ülke insanları için suçtur, günahtır…

Hele hele Namık Kemallerin, Mustafa Kemallerin, Tevfik Fikretlerin, Nazım Hikmetlerin, Deniz Gezmişlerin yetiştiği topraklarda kimse “Öldük, bittik, mahvolduk, bu işin içinden çıkamayacağız” diye çevresine umutsuzluk tohumları saçamaz…

Çünkü bu, peşin peşin, yenilgiyi kabullenmek, Ata’sına, vatan için canını veren şehitlere ihanet etmek demektir…

Egemen güçlerin ve emperyalistlerin istediği de zaten budur…

Amaçları kendilerini herkesten ve her şeyden daha güçlü gösterip, direnen insanların gücünü sıfıra indirmektir…

Bunun yolu ise ülke insanını din, dil, ırk temelinde bölmekten, etnik ve dinsel gruplara ayırmaktan, aydınlanma ve devrim tarihini inkâr etmekten geçer…

Bugün ülkemizde uygulanan iç ve dış siyaset budur…

Yani “Böl – yönet” politikasıdır…

Bir de buna ek olarak, ihanet medyası “İzdivaç, eğlence programları” ve dizilerle vatandaşları ülke sorunlarından uzaklaştırmakta, onları kısır bir döngü içerisine hapsetme siyasetini uygulamaktadır…

Yoz kültürün etkisinde kalan sosyal medyada bile bugün, toplumsal konular bir yana atılmış,  insanlarımız çiçek – böcek muhabbeti yapmakla yetinir olmuşlardır…

Umutsuzluk, karamsarlık bataklığında çırpınmaktadırlar…

Oysa bu konuda Yüce önderimiz Atatürk şöyle der:

“Ümitsiz durum yoktur, ümitsiz insanlar vardır, ben hiçbir zaman ümidimi kaybetmedim…

Mustafa Kemal Atatürk umudunu, geleceğe olan inancını, kararlılığını, halkına olan güvenini yitirseydi, bugünkü Türkiye Cumhuriyeti olamazdı… Kurtuluş Savaşı zaferle sona eremezdi…

Şu sözü her toplantıda, her konuşmada, her söyleşide tekrarlarım ben:

Hiçbir koşul, Ulusal Kurtuluş Savaşı koşullarından daha kötü olamaz…

Yüce milletimiz, yokluk, yoksulluk, işgal koşullarında bile Yedi Düveli yenip, bağımsızlık ve özgürlüğünü kazanmışsa, günümüzde de başarmaması için hiçbir neden yoktur…

Yaşamak için mücadele ve direnmek şarttır…

Tarih göstermiştir ki toplumlar büyük başarılara ve zaferlere direnerek, dişe diş mücadele vererek ulaşmışlardır…

İnsanlar baskı, şiddet, zorbalık karşısında sinip, zorluklara karşı koyamazsa, her zaman ayaklar altında ezilmeye, sömürülmeye, aşağılanmaya mahkumdur ve onun asla şikayet etmeye de hakkı yoktur…

Bir kez değil, on kez de yenilsek asla mücadeleyi elden bırakmamalıyız…

Çünkü yaşam mücadele ve direnmek demektir…

Goethe der ki:

 “Büyük sevinçlere;  büyük sıkıntılara ve zahmetlere ancak katlanarak, ulaşılır…”

(alieralp37@gmail.com)

Ali ERALP – Türkiye’yi Bu Hale Ben mi Getirdim?

Deveye, “Neden boynun eğri?” demişler… O, bu soruya, soruyla yanıt vermiş:

“Nerem doğru ki?”

Şu ülkenin doğru olan bir yanı kaldı mı?

Eski deyişle, Türkiye’nin şu hal-i pürmelaline, acıklı haline bakar mısınız?

Hâlâ her gün onlarca şehit gelmeye devam ediyor… Anaların, bacıların, babaların, sevdalıların yürekleri yaralı… Ocakları alev alev… Ama halkta tepki yok… Sanki afyonlanmış gibi…

Kış yaklaşıyor…

Odun derdi, kömür derdi, okul derdi, geçim derdi…

Bir söyle, bin ah işit…

Politikacılara göre ise her şey, her yer yer güllük gülistanlık… Herkes yaşantısından memnun… Herkes mutlu… Ne ezilen var, ne sömürülen… Ne işsiz var, ne aşsız… Ne sayrı var, ne düşkün…

Hele hele şehitler kimseyi ilgilendirmiyor… Günlük olaylardan sayılıyor artık… Ölen ölür, kalan sağlar bizimdir…

Ve binlerce dağılmış aile, kara kara geleceğini, çoluğunu çocuğunu düşünüyor… Haksızlığa uğrasa dahi hakkını arayacak durumda değil… Kimi kime şikayet edeceksin?

Politikacılardan birinin söylediği, birinin söylediğini tutmuyor. Birinin ak dediğine ötekisi kara diyor… Her kafadan bir ses çıkıyor… Kimse geçmişte yaptığı suçları kabullenmiyor…

Bir zamanlar kadınlı erkekli, Fethullah Gülen’in kapısına saf saf dizilenler, eşiğine yüz sürenler, şimdi “AK SÜTTEN çıkmış kaşık gibi” tanıtıyorlar kendilerini…

Sanki 12 kişilik kafileler halinde imamı ziyaret etmek için taa Amerikalara ben gittim…

Sütte leke var onlarda yok…

Şimdi ağızlarına kelen küfürleri savuruyorlar… Hoca Efendinin ne hainliğini, ne sahtekârlığını, ne namussuzluğunu koyuyorlar…

Birisi de çıkıp, mertçe, “Ben, onu makamında ziyaret ettim, ayağına yüz sürdüm, ben bu suçu işledim, yanılmışım…” Ya da  “Ben bu suçu bilerek işledim, cezama razıyım…” diyecek kadar inançlı değil…

Sanki yargıya, Emniyete, Milli Eğitimine, tüm devlet kurumlarına onları ben doldurdum…

Sanki Türkiye’yi ben bu hale getirdim…

Sanki kapı arkalarında bebek katilleri ile teröristlerle ben konuştum, ben pazarlıklara giriştim…

Sanki PKK’LI komutanlara “Şehirleri silah deposu yaptığınızı biliyoruz…” diye ben espri yaptım…

Şimdi nerede bu vatan kahramanları???!!!

Şimdi nerede bu FETÖ müritleri?

Hangi deliğe saklandılar?

Kimler “Bizden ne istedin de vermedik” dediler…

Türkiye Cumhuriyeti’nin bütün temsilciliklerine bir genelge gönderip, bulundukları ülkelerdeki Fethullah okullarına destek sağlanmasını emreden ben değildim herhalde…

Peki, şimdi neden herkes birbirini “FETÖCÜ” olarak suçluyor?

Neden herkes iktidar sahiplerinin işlediği suçlar karşısında dut yemiş bülbüle döndü?

Neden açığa alınan görevlilerin arasında suç işleyen bir tek AKP yöneticisi yok?

Ya sen ey halkım bu işler gözünün önünde olup biterken, neredeydin?

Neden haksızlıklara, hukuksuzluklara müdahale etmedin de g.t kılı olmayı kabullendin?

Çocuklarının okulları İmam hatiplere dönüştürülürken, mini mini yavruların okumaya başlar başlamaz,  ilkokul 2. Sınıftan itibaren, Arapça öğrenmeye zorlanırken sen neredeydin? Nazım’ın diliyle,

Ve bu dünyada, bu zulüm

senin sayende.

Ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek eğer

ve hâlâ şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak

kabahat senin,

— demeğe de dilim varmıyor ama —

kabahatın çoğu senin, canım kardeşim!

(alieralp37@gmail.com)

Ali ERALP – Alıştıra Alıştıra Değiştiriyorlar Rejimi…

Ülkemizde dinci kesimler, ayrıcalıklı konumlarını sürdürebilmek, çıkarlarını güvence altına alabilmek için, Yaşar Nuri Öztürk Hocamızın deyişi ile halkı “Allah ile aldatmak” yöntemini seçmişlerdir.

Etkilenmeye hazır, sorunlarının çözümünü salt inanç dünyasında arayan aç ve yoksul insanları denetleyebilmenin en kolay, en kestirme yolu budur…

Şeriatçı çevrelerin elinde, temelsiz, boş bilgiler, batıl inançlar, toplumu yönlendirmede bir baskı aracına, bir uyuşturucuya dönüşmüş durumdadır bugün…

Bu din sömürüsü, ( Atatürk dönemi dışında) dün de vardı, bugün de var ve karşı çıkılmazsa gelecekte de olacaktır.

Cumhuriyetin ilk yıllarında ve 1908 Meşrutiyet’inde çağdışı akımları ve gericiliği kullanarak, ulusal düşünceyi ve aydınlanmayı yok etmeye çalışan emperyalizm, 1950 Türkiye’sinde, çok partili yaşama geçildiğinde de şeriatçılığı desteklemeyi, ondan yararlanmayı sürdürdü.

Atatürk ve İnönü döneminde, “Takıyye” (gizleme) aracı ile gerici yanlarını saklayan DP’nin önde gelen yöneticileri, çok partili yaşamla birlikte gerçek kimliklerini de ortaya koydular. 1950 seçimlerinden sonra emperyalizmle ve çeşitli tarikat liderleriyle sıkı ilişkiler içerisine girdiler.

Adnan Menderes’in “Siz isterseniz hilafeti bile getirirsiniz” sözleri, o yıllarda Atatürk devrimlerinden ne kadar uzaklaşıldığının bir göstergesiydi.

Daha sonraları, 1980 yönetimiyle üstü örtülü bir Atatürk düşmanlığı dönemi başladı. “Büyük Atatürk, Yüce Atatürk…” diye diye, Atatürk’ün cumhuriyet kurumlarını birer birer yok etme çabalarını yoğunlaştırdılar.

Öğretim Birliği parçalandı. Dinci eğitim, laik eğitimin yerini aldı. Okullara zorunlu din dersleri konuldu. Tarikatlar, tekkeler yerden biter gibi çoğaldı. Nakşibendilik Çankaya’ya değin tırmandı.

Çağdışı akımlar ve düşünceler bilimin önüne geçti. Bu alanda o kadar ileriye gidildi ki, “Kadavraya don giydirilmesi”ni savunan ve karşı cinsi muayene etmek istemeyen doktorlar bile çıktı.

 1988-1989 öğretim yılında ders kitaplarının kapaklarından Atatürk resimleri kaldırıldı.

O günlerde de kimse aldırmıyordu ama şeriat düzeninin temelleri devlet eliyle atılıyor, şeriat özlemcileri bir din devletine doğru koşar adımlarla ilerliyorlardı. Yine bugün olduğu gibi o günlerde de bu dinci kesimler “asıl amaçları”nı gözlerden uzak tutabilmek için “takıyye” yöntemini kullanıyorlardı.

Onlara göre, (yalan söylemek de geçerli olmak üzere) “nihai hedefe varana kadar, yani sonuca ulaşana kadar, her yöntem, her yol mubahtı…” (Hocanın Okulları, İÜ Basımevi, İstanbul 1988, s. 28)

Fethullah Gülen bir söyleşisinde takıyye konusundaki görüşlerini şöyle belirtiyordu:

“Taktik ve stratejiler söylenmez. Söylendiği an onun bir taktik olma hüviyeti ortadan kalkar. Stratejiler sadece tatbik edilir.” ( Şemseddin Nuri, Küçük Dünyam)

Günümüzde egemen güçler bir adım daha ileri gittiler…

Artık milli değerleri gözden düşürmek, onu basit bir konu, bir olgu niteliğine büründürmek için çalışmaya başladılar…

Hem de alıştıra alıştıra, gözümüzün içine baka baka…

Hedef, Cumhuriyet rejiminin, Atatürk ilkelerinin, Atatürk’ün kişiliğine verilen önemin, değerin, Atatürk’e duyulan sevginin azar azar, yok edilmesi, şeriatçı düzene kavgasız – dövüşsüz geçilmesidir…

Hem sağdan, hem soldan Seyit Rızaların, Şeyh Saitlerin Ulusal Kurtuluş Savaşındaki ihanetlerine ve işbirlikçiliklerine karşın yeniden övgülerle ön plana çıkarılması bu pervasızlığın sonucudur…

Örneğin Anıtkabir’e  “Çocuk bahçesinin, oyun alanının  yapılmak istenmesinin” en önemli nedeni budur… Yani ulu önderimizin yattığı yerin kutsallığını gönüllerden ve düşüncelerden silip atmaktır…

Bu girişimler, orduda, Milli Eğitimde, yargıda, kültürde yapılan yüzlerce yozlaştırma, değersizleştirme girişimlerinden sadece bir tanesidir…

Evrenler, Özallar, Çillerler döneminde başlayan şeriat yolculuğu günümüzde iyice hızlanmıştır.

Siyasal İslam bugün, pervasızca, tam da emperyalizmin istediği gibi ulus devleti ve Kemalizm’i bitirmeye çalışmaktadır.

Anayasadaki “Atatürk milliyetçiliği” kavramı ve Türk sözcükleri bile onları rahatsız etmektedir. Hedef ümmet toplumudur, İslam Cumhuriyetidir. Hedef, Türkiye’yi tarikatların ve küresel sermayenin birlikte yönettiği bir ülke durumuna getirmektir.

Daha kötü bir dünyada yaşamamak için bu gidişe izin vermeyelim… “DUR” diyelim.

Birleşelim, bütünleşelim…

Gaflet uykusundan uyanalım…

(alieralp37@gmail.com)

Ali ERALP – Yobaz Sürüngenler, Salyalarını Akıtmaya Başladılar Yine…

Yüz çeşit tarikata, cemaate bölünmüşler…

Birbirleriyle yarışırlar…

Tümü de kendisinin ötekisinden daha iyi Müslüman olduğunu kanıtlamaya çalışır…

Tümü de “Müslümanın hası biziz” der…

Her kafadan ayrı bir ses çıkar…

Bir dedikleri bir dediklerini tutmaz…

Ama Müslümanlığı da kimseye bırakmazlar…

Kutsal kelamı kendi görüşlerine ve çıkarlarına uygun olarak yorumlarlar, biçimlendirirler…

Hedef, daha çok kişiyi kendine inandırmak, daha çok mürit sahibi olmak, makamını koltuğunu korumak, sağlamlaştırmak…

Soygunlara, vurgunlara, sahtekârlıklara ses çıkarmazlar. Yanı başında adam kesseler dönüp bakmazlar…

Her gün onlarca ana kuzusu, şehit gelir, dut yemiş bülbül gibi susarlar… Bu olaylara sebep olanlara ağızlarından tek kem söz, tek eleştiri kelamı çıkmaz…

Amaaa…

İş bir yurtsevere gelince, bir cumhuriyetçiye, Atatürkçüye, laik insana gelince açarlar ağzını, yumarlar gözünü…

Başlarlar salyalarını akıtmaya, pisliklerini kusmaya…

Sevmiyorlarsa, beğenmiyorlarsa, kendilerinden yana değil de laiklikten yanaysa, onların görüşlerini savunmuyorsa, hele hele kadınların dövülmesine, ezilmesine karşıysa, yobazları ve yobazlığı eleştiriyorsa; soygunları ve soyguncuları teşhir ediyorsa, halkın içindeyse, halktan biri gibi yaşamışsa, saray soytarılığını kabul edip, “Akilliğe soyunmamışsa” daha naaşı kalkmadan başlarlar sövüp saymaya…

Yüce insan, yüce sanatçı, boğazından tek haram lokma girmemiş, bu ülkenin yüz akı, “ADAM GİBİ ADAM” Tarık Akan’dan söz ettiğimizi anlamışsınızdır…

Ne diyordu o?

“Kadına el kaldırmak erkek adama yakışmaz… Gücü olmayanı tepelemek, ezmek, vurmak, aciz insanların işidir… Eli kalkmayana vurmak delikanlıya gitmez… Güçsüzü ezmekten utanmıyorsan, adam değilsin…”

Cumhuriyet muhabiri Ceren Çıplak’la yaptığı konuşma ne diyordu?

“Şehit haberleri perişan ediyor beni… Bu ülkede hiçbir şeyin değişmemesi acı veriyor. Ülkemin günden güne daha kötüye gittiğini, yokuş aşağı yuvarlandığımızı görüyorum. Feci bir mutsuzluk yaşıyorum.”

Ölüm haberini alınca Türkiye’nin kan ağladığı saatlerde, bakın, yobaz sürüleri ne sözler sarf ediyorlardı onun hakkında:

-Pamuk getirin

-Cuma bereketi ile geldi

-Ateşi bol olsun

-Hesap zamanı ey mellun

-Hayvanlar ölmez geberir

-Günün güzel haberi

-Bir RTE düşmanı daha gitti elhamdülillah

-Allah ameliyle muamele etsin, toplumu bozmaya çalıştığı için, vatandaş olarak hakkım helal değildir…

Peki, 9-10 yaşındaki çocuklara tecavüz edenlere, 17 – 25 Aralık soygununda Ayakkabı kutularını dolarlarla dolduranlara, bu yoksul halkın imkanları ile darbe yapıp, halka ateş edenlere, Türk milletinin mallarını babalar gibi satanlara, her gün onlarca şehidin gelmesine sebep olanlara, umredeyken aşırı doz Viagradan, sadece erkeklerin kaldığı otelde can veren Akit Müdürü Karakaya’ya hakkını helal ediyor musun?

Sonra, her şeyi bir yana bırakalım ve soralım: “Sen nasıl Müslümansın ki ölenin arkasından konuşuyorsun? İnandığın din yasalarına uymuyorsun? Müslümanlıkta ölenin arkasından kötü söz söylemek, dedikodu yapmak var mıdır?”

Müslümanlıkta biri hakkında, dini inancı ne olursa olsun, her yerde, her zaman ve herkes için geçerli olan bir kural vardır:

 “ Ölen ya hayırla anılacak, ya iyiliği konuşulacak, ya da ebediyen susulacaktır. Allah’a ve Ahirete imanı olanın başka bir söylem ve eylem içinde olması mümkün değildir…”(Buhari Edeb)

Allah’ın Elçisi, bunun gerekçesini ve doğuracağı sonucu şöyle özetlemiştir:

 “ Sakın ölenlerin ardından ve hakkında kötü şeyler konuşmayınız.

Çünkü ölen biri hakkında kötü şeyler konuşmak diriyi rahatsız eder; yaşayanları üzer; ölüye de konuşulan hiçbir şey ulaşmaz” (Vakidi, Megazi 2/851; Hâkim, Müstedrek 3/241.)

(alieralp37@gmail.com)

Ali ERALP – Ordu ve Atatürk Düşmanları…

Hiç araştırdınız mı?

İncelediniz mi?

Kimler Atatürk ve ordu düşmanlığı yapar? Kimler Atatürk’ü sevmez? Kimler komutanları, askerleri aşağılar, durmadan ordu aleyhine konuşur? Onu yok etmeye çalışır?

Sorunun yanıtı çok açık ve net… Hemen söyleyelim:

Başta din bezirgânları, dinciler…

Yani geçimini dinden sağlayanlar…

Sonra…

Yeni liberaller, insan hakları ve özgürlük bezirgânları, nam-ı diğer liboşlar…

Yani geçimini sahte insan hakları savunuculuğu yaparak sağlayanlar…

Sonra, bölücüler… Emperyalizmin ortakları… Vatan satıcıları… Vatansızlar… İhanet erbabı…

Ve tüm hırsızlar, sahtekârlar, garibanların sırtından servet yapan namussuzlar… Tecavüzcüler, tacizciler, sapıklar…

15 Temmuz darbesinin ardından parti binalarının duvarına büyük boy Atatürk posterleri asanlar, korku ve telaş geçince, şimdi TBMM’nin duvarından Atamızın mareşal üniformalı resmini indirdiler…

Peki, o günden bu güne ne değişti? Ne oldu da bir anda o muazzam Atatürk sevgisi, nefrete dönüştü?

Güvenlikten sorumlu AKP İdare Amiri Salim Uslu’ya göre, Atatürk’ün asker üniformalı resmi “kışlada olurmuş, hiçbir şekilde Meclis’te olmazmış…”

Bu güne değin Meclis duvarında durdu da kıyamet mi koptu? Hangi iktidar bu resmin kaldırılmasını istedi? Hangi dönem milletvekilleri, bakanlar, başbakanlar o üniformalı resimden rahatsızlık duydu? Peki, bugün, askere duyulan bu nefret, bu korku, bu telaş niye?

Bu nefret bir günlük, bir aylık, bir yıllık nefret değildir…

Bu nefret, yüzyılların gerisinden gelen bir nefrettir… Bu ordu düşmanlığı yüzyılların gerisinden gelen bir düşmanlıktır…

1909 yılında Derviş Vahdeti öncülüğünde gerçekleştirilen 31 Mart olayı, orduya, aydınlanmaya ve aydın Türk subaylarına yapılan bir kalkışmaydı… Merkezi Topçu Kışlasıydı…

“Şeriat isteriz, padişahım çok yaşa” nidaları arasında ayaklandılar… Türk subayına saldırdılar. Onlara göre “Mektepli subaylar orduyu Frenkleştirmeye, din hükümlerini ayaklar altına almaya çalışıyordu…”

Yine 23 Aralık 1930 günü gerçekleştirilen gerici kalkışmasında, bir grup dinci, “Şeriat isteriz” sesleri arasında, askerliğini Menemen’de yapan Mustafa Fehmi Kubilay’ın başını kör bağ bıçağı ile keserek onu şehit etmişti… Bu isyan Atatürk’e, Cumhuriyete ve orduya karşı yapılan ilkel, korkunç bir gerici hareketiydi…

Bu ordu ve Atatürk düşmanlığı günümüzde de tüm şiddetiyle devam etmektedir… AKP, 15 Temmuz FETÖ darbesini fırsata dönüştürerek, KHK’lerle orduya saldırıya geçmiştir.

Askeri liseler ve Harp Akademileri kapatılmış, askeri hastaneler sivillere devredilmiş, kuvvet komutanlıkları Milli Savunma Bakanlığına, Genel Kurmay Başkanlığı Cumhurbaşkanlığına bağlanmıştır…

Böylece bin yıllık ordumuzun yapısında değişikliğe gidilmiştir. Ordunun emir komuta zinciri parçalanmış, savaşma yeteneğine büyük bir darbe vurulmuştur…

Bu kararlarla, ordumuz, emperyalizmin planladığı doğrultuda güçsüz düşürülmeye, ülkemiz savunmasız bırakılmaya çalışılmaktadır.

Ordusuz devlet olmaz. Ordusuz millet olmaz. Ordusuz halk olmaz.

ABD’nin Libya’da, Irak’ta, Afganistan’da orduyu yok etmesinden sonra, Milletin koyun sürüsü gibi boğazlanmasına ülkemizde de engel olmak istiyorsak ordumuza sahip çıkmalıyız…

Amerika’nın Libya’da, Irak’ta, Afganistan’da orduyu yok etmesinden sonra çıkan din, mezhep, ırk kavgalarına ülkemizde de engel olmak istiyorsak, ordumuza sahip çıkalım…

Parçalanmış, bölünmüş, ordusu yok edilmiş bir Türkiye ne Atatürk’ün ne de Atatürkçülerin ülkesi olabilir…

(alieralp37@gmail.com)

 

Ali ERALP – Hal Ve Gidiş Çok Zayıf…

Bir zamanlar öğretmenler, öğrencilerinin durumunu, davranışlarını, topluma uyumunu değerlendirir, karnesinde, “Hal ve gidiş” sütununda ona not verirdi:

“Hal ve gidiş pekiyi…” Ya da zayıf… diye yazarlardı…

Şimdi biz de iktidarın Hal ve gidişini belirlemek için ona not verelim. Tek sözcükle diyeceğim ki:

“Hal ve gidiş zayıf…” Ya da:

“Hal ve gidiş kötü…”

AKP’nin karnesi çok bozuk…

Başından başlayalım:

Şeriatçıların ezelden ebede, varmak istediği bir tek hedefi, gerçekleştirmek istediği bir tek düşüncesi vardı:

İslam devleti kurup,  toplumu şeriat yasaları ile yönetmek…

Bu amaca ulaşabilmek için de insanları bilimden, çağdaşlıktan, uygarlıktan, akıldan uzaklaştırmak, beyinlerini boş hurafelerle, inançlarla doldurmak…

Bu şeriatçı gidişe kim set çekiyorsa, kim engel oluyorsa onu silip süpürmek, saf dışı etmek…

“Taraf olmayanları, bertaraf etmek…”

Kafalara “Aydınlanma düşüncelerini” sokanları tarihten silmek…

İnancın yerine, aklı, bilimi koymak isteyenleri, hilafet, saltanat rejimini deviren Atatürk Cumhuriyetini hedef tahtasına yatırmak…

Toplumu karanlığa gömenlere karşı çıkan kurumlara, kuruluşlara savaş açmak…

İşte bu nedenle orduyu parçalamak istediler… Bu nedenle yargıyı yeniden düzenlediler, kendi deyişleri ile “Dizayn ettiler…”

Ergenekon kumpası bu nedenle yapıldı…

Suçsuz günahsız insanlar yıllarca hapishanelerde yatırıldı… Çoluğundan çocuğundan, eşinden, dostlarından koparıldı… Bunun için de PKK’lı yalancı tanıkları kullandılar…

Şimdi PKK yandaşı, PKK sempatizanı diye binlerce öğretmeni açığa alıyorlar… Oysa onları bu görevlere kabul edenler de yine kendileri idi…

Neyse, biz devam edelim…

Katiller, ırz düşmanları yargı tarafından tanık olarak dinlendi…

Bugün FETÖ’cü diye “Tutuklama emri” çıkardıkları savcılara methiyeler dizdiler, altına zırhlı araçlar çektiler…

Bu şeriatçı yürüyüşünde en geçerli yöntem, din sömürücülüğü, dincilik, din tüccarlığı idi…

Dayandıkları temel güçler ise tarikatlar, cemaatler, bu örgütlerin liderleri şeyhler, şıhlar, hoca efendilerdi…

Bu nedenlerle FETÖ çeteleri ile yıllarca kucak kucağa, diz dize oturdular, birlikte çalışmalar yaptılar…

Ne zaman ki makam – koltuk, devlete egemen olmak, mevki, para – pul sorunları din sömürüsünün önüne geçti, işte o zaman yolları ayrıldı…

Öküz öldü, ortaklık bozuldu ve bu ayrışmayla ülkemiz yeni bir döneme girdi…

FETÖ soruşturması adı altında bir “Cadı avı” başlatıldı…

Suç işleyen, darbe yanlısı, darbe öncüsü çete mensubu FETÖ’cülerin yanında, Atatürkçüler, laik cumhuriyet yanlıları, ülkücüler, sosyal demokratlar da gözaltına alınmaya, ya da meslekten ihraç edilmeye başlandı…

Şimdi Kanun hükmünde kararnamelerle AKP karşıtı kişiler sindirilmeye, korkutulmaya çalışılıyor… “Kanun, kanun” diye diye, kanun çiğneniyor…

Hedef başkanlık sistemi ve 2023’te ilan etmek istedikleri İslam Cumhuriyetinin önünü açmak…

Bu hedefe varabilmek için de “Dikensiz gül bahçesi yaratmak…”

Şimdi diyeceksiniz ki, “Peki bu adamların hiç mi olumlu icraatı yok, hiç mi iyi bir iş yapmıyorlar?”

Elbette var.

Köşeye sıkıştıkları için, dünyadan soyutlandıkları için, iki paralık değerleri kalmadığı için Atlantik cephesini karşılarına almak pahasına yürüttükleri AVRASYA POLİTİKALARI, “Fırat Kalkanı” operasyonu elbette doğru seçilmiş, Türkiye lehine yapılan çalışmalardır…

İyi bir başlangıçtır…

Desteklenmelidir…

Ama bütün bunlar yapılırken onların Cumhuriyet, Atatürk, ordu, laiklik, bilim, fen düşmanı tavırları, yolsuzlukları, vurgunları da gözlerden gizlenmemeli, tüm açıklığı ile ortaya konmalı, mücadele elden bırakılmamalı, halkın bilinci karartılmamalıdır…

Bir taraftan küresel emperyalizme karşı Rusya, İran, Irak, Suriye ile yapılan ittifakların arkasında durulurken, bir taraftan da Türkiye’nin İranlaşıp, kara çarşaflara bürünmemesi için tüm çabalar gösterilmelidir…

(alieralp37@gmail.com)

Ali ERALP – “Kurunun Yanında Yaş Da Yanacak” Demiştik…

OHAL ilan edildiğinde, ben bir yazımda aynen böyle demiştim:

“Kurunun yanında yaş da yanacak…”

Bakalım bu “Olağanüstü hal” yönetiminde kimlerin canı yanacak?  Hangi masum ve günahsız insanlar çile çekecek?

Hoş geldin “Korku imparatorluğu…”

Hoş geldin ileri demokrasi !!!…” Demiştim…

Şimdi bir söz daha ekliyorum:

“Hoş geldin Darbe fırsatçılığı…”

AKP, eline büyük bir fırsat geçirdi…

Bir 14 yıl daha iktidarda kalsaydı, bu süre içerisinde yine de bu kadar çok kökten değişikliği, düzenlemeyi, görevden almaları gerçekleştiremezdi…

O ŞİMDİ DİKENSİZ GÜL BAHÇESİ YARATMA ÇABASINDA…

Türkiye kararnamelerle yönetiliyor…

Hukuk guguk oldu…

Meclis devre dışı…

AKP, kanun hükmünde kararnamelerle 100’ü aşkın yapısal değişiklik yaptı… 70 bin kişiyi açığa aldı…

Askeri okullar kapatıldı, askeri hastaneler Sağlık Bakanlığı’na devredildi, ordunun yapısında çok önemli değişikliklere gidildi, kadın polislere türban izni verildi… Askeri hastanelerin başhekimliğine türbanlı doktorlar getirildi…

Siz hiç “FETÖ Hayranı, FETÖ SEVDALISI bir AKP’li milletvekilinin, bir yöneticinin tutuklandığını gördünüz mü?

Sosyal Medyada her gün, eskiden FETO çetesine övgüler dizen, yüzlerce AKP’li idarecinin yüzlerce videosu yayınlanıyor… Paylaşılıyor…

Siz hiç bunlardan birinin “mağdur” edildiğini gördünüz mü?

Ama kuruların yanında yaşlar yanmaya başladı…

Bilecik’in Osmaneli ilçesindeki Çok Programlı Lisede elektrik ve elektronik dersi öğretmenliği yapan Mustafa Güneyler, meslekten ihraç edilince bunalıma girip, evinde tüp gazı açarak intihar etti.

Kardeşi Ali Alkan’ın Şırnak’ta şehit olması üzerine, Osmaniye’deki cenazesinde bu olaya tepki gösteren Yarbay Mehmet Alkan,  ordudan atıldı. Komutan, bu ihraç işleminin ardından şunları söyledi:

“Ben de 20 yıl hizmet verdiğim Jandarma Genel Komutanlığı’na gidip ‘Neye göre işlem yapıldığını ve atıldığımı’ öğrenmek istedim. Evet. 20 yıldır görev yaptığım, kardeşi de terörle mücadelede şehit edilmiş bir komutan olarak içeriye bile almadılar… Kapının dışında, duvarın dibinde durmamı söylediler”

“Kamu görevine son verilen Fethullahçı olduğu öne sürülenlerle birlikte ben de görevden atıldım. Ortada büyük bir haksızlık var. Bunun için başvurulması gereken her makama, her yola başvuracağım. Bunda en küçük bir geri adım atmam, yapılanı kabullenmem mümkün değil. Açıkçası Fethullahçı olduğu öne sürülenlerle birlikte aynı kefeye konulmak da çok ağrıma gitti. Disiplin soruşturması nedeniyle atılabilirdim ama ondan değil FETÖ’cülükten atılmama ne ben, ne de çevrem inanamıyoruz…”

Evet, kimse inanamıyor…

Tüm Türk milleti inanamıyor…

Hem de FETÖ teröristleri ile kucak kucağa, sarmaş dolaş olup, onlara arazi tahsis edenler, maddi manevi yardım yapanlar, ellerini kollarını sallayıp gezerken…

Bugünkü FETÖ avı, iktidara muhalif olan herkese ve özellikle ulusalcı, Atatürkçü, solcu olanların tasfiye hareketine dönüşmüş durumdadır…

Bu zulmün sonu er geç gelecektir…

Bunun belirtileri de ortaya çıkmaya başlamıştır… Ekonomi yalpalamaktadır. Dengeler bozulmuştur… Ülkemiz kan gölüne ve yangın yerine dönmüştür… Yurdumuza gelen turist sayısında büyük bir azalma vardır… Bu durum, Türkiye’nin bütçesini, gelir durumunu epey sarsmıştır…

Ülkemizin dengelerini yeniden kurabilmek için çareler aranmaktadır…

Peki, bu arayışlar yanlış mıdır? Kesinlikle hayır. Türkiye, PYD/YPG, İsrail Koridorunu engellemekte haklıdır ve doğru bir hedef seçmiştir…

Ama AKP, 2010 – 11 yıllarında izlemiş olduğu yanlış Ortadoğu, Suriye ve dış politikalarıyla Türkiye’yi, yalnızlığa itmiş, dostlarını yitirmişti…

İktidar şimdi Rusya Çin, İran görüşmelerini bu ortamdan kurtulmak için yapmaktadır… Yoksa ortada ABD, AB karşıtı bir politika yoktur… O, Avrasya politik çalışmalarını bırakıp, her an ABD, AB yandaşlığına dönüp, Rusya, İran, Çin politikalarını terk edebilir…

Aslolan, tüm halkımızın ve partilerin, (buna CHP de dâhil) emperyalizme ve işbirlikçilerine karşı MİLLİ CEPHEDE, demokrasi cephesinde birleşmesidir.

Yoksa Türkiye, Ortadoğu bataklığına çekilmek istenmektedir… Yugoslavya’ya yapılan operasyon Türkiye’nin kapısında bekletilmektedir…

Kimse, sorunun çözümünü, sorunu yaratanlardan ummalıdır… Kimse sallanan AKP iktidarını şirin göstermeye çalışmamalıdır…

(alieralp37@gmail.com)

Ali ERALP – AKP, Saldırıya Geçti, Neredesin Devrimci, Demokrat Kardeşim?

Tepkisizliğimizle, sessizliğimizle bu günlere geldik…

Cumhuriyeti, Atatürk’ü laikliği yok ettiler…

Sustuk…

Ulusal bayramlarımızı, ulusal marşımızı, Türk bayraklarını, Türk adını yasakladılar, devlet tabelalarından TC’yi kaldırdılar…

Sadece izledik…

Atatürk’ün öğretim Birliği yasasını çiğneyerek, küçücük çocukları Kuran kurslarına gönderdiler…

Cemaatlerle, tarikatlarla kol kola girdiler, tarikat militanlarını resmi kurumlara yerleştirdiler…

Sadece baktık.

Suçsuz, günahsız Komutanlarımızı kumpaslarla, tertiplerle, sahte CD’lerle zindanlara attılar…

Muhalefet liderlerimiz, bu faşist uygulamalara karşı çıkacağı yerde, iktidarın yanında yer alıp, “Tarafsız yargı gereğini yapar…” dediler

Bir kısmı, zor hapishane koşullarına dayanamadı… Hastalandı…

Bir kısmı, bu nedenle yaşamını, sağlığını yitirdi…

Bir kısmı öldürüldü…

Bir kısmı böyle bir onursuzluğu, onuruna yediremeyip, intihar etti.

Muhalefet Başkanına sordular:

Küçücük çocuklara türban giydirilip, Kuran kurslarına gönderiyorlar, normal liseleri imam hatiplere dönüştürüyorlar…

Cemaatler yerden biter gibi çoğalıyor…

“Ne dersiniz, laiklik tehlikede mi?” Başkan yanıt verdi:

“Hayır, tehlikede değil… Cemaatlere de yaşam hakkı verilmelidir, yeter ki politikaya karışmasınlar…”

PKK davullarla, zurnalarla Habur sınır kapısından ülkemize girdi…

Onların serbest dolaşmasını sağlamak üzere TC mahkemeleri ayaklarına götürüldü…

Çadır mahkemeleri kuruldu…

Yargılama yapılırken duvarlardan Atatürk posterleri, Türk bayrakları indirildi…

Sonra da bebek katilleri zaferlerini kutlamak için, kent sokaklarında, caddelerinde yüzbinlerle birlikte turlar attılar, APO posterleri önünde, meydanlarda halay çekip, PKK marşları söylediler…

Biz yapılanlara aptal aptal, şaşkın şaşkın baktık…

Sadece baktık…

Diyarbakır meydanında devlet büyükleri ile PKK türkücüleri el ele türkü çağırdılar…

Bebek katili APO’nun bildirileri okundu…

Biz yapılanlara sadece aptal aptal, şaşkın şaşkın baktık…

Tepki yok… Karşı çıkan yok…

Ne bir ses, ne bir nefes…

Gele gele bu günlere geldik…

Ve birisi tek ve muktedir başkanlığa doğru yol alıyor şimdi… Hem de son sürat… Adli yıl sarayda açıldı. 10 Kasım Anma Töreninin de sarayda yapılacağı söyleniyor… Giderek Saray Türkiye’nin beyni, kalbi, can damarı oluyor… TEK KARAR MERKEZİ OLUYOR…

Devlet adamları Atatürk’e, laikliğe, Cumhuriyete sataşmayı bıraktılar, şimdi artık dünya devrimcilerini hedef tahtasına yatırdılar…

Rahat rahat, gözümüzün içine baka baka, tüm okulları türbanlarla donatıyorlar… Hatta Anaokullarını bile…

Dört parti birleşip, Bülent Ecevit’in kapıdan kovduğu Türbanlı milletvekillerini, bacadan, TBMM’sine soktu… Neymiş, ülkeye özgürlük getiriyorlarmış…

Polisin, yargıcın, savcının, sağlık görevlisinin, öğretmenin başına türban geçiriyorlar şimdi…

Böylece devlet memurları da ayrıştırılıyor…

Artık, türbanlı bayan devlet memurları dönemi başlatılıyor…

Sevgili vatanımız adım adım şeriat ülkesine doğru yol alıyor…

Ve bir sabah kalkıp bakacağız ki, her taraf kapkara çarşaflı kadınlarla, kız çocukları ile dolmuş…

Bütün bu işlerin yapılmasına, uygulanmasına karşı çıkması gereken yargıçlar, Cumhuriyetin savcıları, partili Cumhurbaşkanını ayakta alkışlıyorlar…

Darbe koşullarını da bahane ederek, AKP, saldırıya geçti… Cumhuriyete, çağdaşlığa, laikliğe, evrensel yasalara savaş açtı…

Devrimci, demokrat kardeşim, senin bu tepkisizliğin, sessizliğin böyle devam ederse, 2023’te İslam Cumhuriyetini hep birlikte kutlarız!!!…

Neredesin, devrimci, demokrat kardeşim? Neredesin? Sağ mısın?

(alieralp37@gmail.com)

 

Ali ERALP – Dinci İle Devrimci Arasındaki Fark…

Adamın biri çıkmış Che Guevara’ya “Eşkıya” diyor…

“Güney Amerika’da faaliyette bulunan bir eşkıya benim liseli gencimin yakasında, göğsünde olamaz. Olmamalı…”

Peki, eşkıya kime denir?

Çalıp, çırpan, dağda, kırda yol kesip haraç alan, hırsızlık, yolsuzluk, haydutluk yapan, cinayet işleyen insanlara denilir…

Bu niteliklerin hangisi Che’de var? Üstelik bırakın çalıp, çırparak zengin olmayı, ekonomik durumu o kadar bozuktu ki eşi Hilda’nın ziynet eşyalarını bir ara, rehine vermek zorunda kalmıştı…

Rahat, zengin bir yaşam süreceği yerde, doktorluk mesleğinden bile vaz geçerek, kendisini halkının mücadelesine adamış, ölene dek emperyalizmle mücadele etmişti…

Aralık 1964’te Birleşmiş Milletler’de konuşma yapmak üzere Küba heyetinin başı olarak New York’a gitti ve orada emperyalizmi yerden yere vurdu…

Daha sonra “İkinci Afrika-Asya Ekonomik Dayanışma Semineri”ndeki konuşmasında şunları söyledi:

“Ölümüne olan bu mücadelede hiçbir sınır yoktur. Dünyanın hiçbir yerinde meydana gelen olaylara kayıtsız kalamayız. Bir ülkenin emperyalizme karşı zaferi bizim zaferimizdir, aynı şekilde yenilgisi de bizim yenilgimizdir.”

 Bu sözleri söyleyen ve tüm dünyanın hayran olduğu bir devrimci nasıl eşkıya olabilir?

Ülkede çözümlenmesi gereken o kadar çok sorun varken, sizin Guevara ile uğraşmaktan başka bir derdiniz kalmadı mı?

Nedir sizin Che’den, Atatürk’ten alıp veremediğiniz? Ölümlerinin üzerinden şunca yıl geçmiş, hâlâ onlardan öcüden korkar gibi korkuyorsunuz?

Bakın, bu konuda Küba Meclis Başkanı Esteban Lazo Hernandez ne demiş?

“Atatürk gibi bir büyük devrimciyi anlayamamış birinin “Che’yi anlaması beklenemez…”

Ama sizin geçmişinizi, geçmişte yaptıklarınızı tarih harfi harfine yazmış, belgelemiş… Tek tek, kayıt altına almış…

Kanlı pazarları, ABD’nin 6. Filosuna nasıl arka çıktığınızı, Yargıtay Başkanı İmran Öktem’in cenazesinde İsmet İnönü’ye yapılan saldırıları bir bir not etmiş… Adama demezler mi “Sen şu lafı söyleyene bak…”

Peki, bugünkü ortamda yukarıda “Eşkıyalık tanımına en iyi kim, kimler uyuyor? Kim, kimler hırsızlık, yolsuzluk yapıp cinayet işlemiş?

Hiç uzun uzun, anlatmaya, isim saymaya gerek yok… Bu herifleri herkes biliyor, tanıyor artık… Bu heriflerin adını ve kimler olduğunu Sağır Sultan bile duydu…

Yaşar Nuri Öztürk’ün deyişi ile “Ne kadar ibadet ederseniz edin; ibadet ettiğinizi halka ne kadar gösterirseniz gösterin; 17-25 Aralık hırsızlığını veya Ensar Vakfı ahlaksızlığını ibadetle affettiremezsiniz.”

Öyleyse şimdi tam yeri gelmişken, dinci ile devrimciyi karşılaştırıp, aralarındaki farkı gözler önüne sermeye çalışalım. Ama daha önce bu konuya açıklık getirelim:

İnanmış dindarlara bizim bir diyeceğimiz yok… Kurtuluş savaşında, yedi düvele karşı çarpışan, yurdunu emperyalistlerin elinden kurtarmak için kanını, canını feda eden vatansever dindarlara bizim söyleyecek bir sözümüz yok…

Bizim eleştirilerimiz “Allah’ı Allah’la aldatan”, dini bir geçim ve sömürü aracı yapan din tacirlerine, yani dincileredir…

Bunlar tarih boyunca kendi ülkelerine karşı emperyalistlerle, yabancılarla işbirliği yapmış, halkını sırtından vurmuş… Sonra da “Suçüstü” yakalanınca düşman gemileri ile yurdu terk edip, soluğu yurtdışında almış vatan hainleridir…

Oysa devrimciler vatan yolunda darağacına gitmekten kaçınmamışlardır. Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Beyler, Denizler, Yusuflar, Hüseyinler eylemlerini ve görüşlerini yere saplı bir bıçak gibi dimdik savunmuşlar, asla inkâr yoluna gitmemişlerdir. Darağacında bile görüşlerini mertçe haykırmışlardır…

Siz hiçbir FETÖCÜ’nün görüşlerini sapmadan, saptırmadan, inkâr yoluna gitmeden, açıkça savunduğunu, kabullendiğini gördünüz mü?

Ya aldatılmışlardır, ya kandırılmışlardır, ya da içinde bulundukları örgütün, terör örgütü olduğundan habersizdirler!!!… Tümü de masumdur!!!… Gözünüzün içine baka baka yalan söylerler…

Gerçek devrimcilerin yeryüzünde tek dikili ağacı yoktur, çünkü hainlerle mücadele etmekten servet yapmaya vakit bulamamışlardır…

Ama dincilerin yerli, yabancı bankalarda açık, gizli onlarca hesabı vardır…

Bir zamanlar ne demişti şimdiki Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş:

“Harun olmaya geldiler, Karun oldular… Biz AKP gibi firavunlaşmayacağız…”

İşte yalın gerçek bu sözün içerisindedir… Sözü uzatmaya gerek yok…

Yazımızı bilim adamı İlhan Arsel’in makalesinden bir alıntı ile bitirelim:

“…Evet, onun (dincinin) bütün düşmanlığı, bütün melaneti Müslüman Türk’e karşı olmuştur. Hemen ilâve edelim ki din adamının düşmanlığı sadece Türk’e karşı değil fakat Türk ile ilgili ne varsa ona karşı olmuştur: Türk’ün giyimi, kuşamı, yemesi, içmesi, gezmesi, eğlenmesi, sevmesi, düşünmesi, inanması ve saire… Yani yaşantılarının her noktası din adamı geçinenlerin o ilkel, o bedevî ölçülerine göre ayarlanmıştır. Tıpkı bugün de yapılmak istendiği gibi…”

(alieralp37@gmail.com)

Ali ERALP – Masal Anlatmayı Bırakın Da Bu PKK Belasını Bitirin Artık…

PKK, Türk Silahlı kuvvetlerinden büyük darbeler yedi. Önemli gelir kaynaklarını ve bazı elebaşlarını kaybetti… Çoğu yerde hendeklere gömüldü… Barikatların altında kaldı…

Ama henüz işi bitirilmedi… Bitirilemedi…

Askerimiz ve polisimiz canını dişine takmış, çarpışıyor… Ama iktidar onun kadar kararlı ve isabetli planlar yapıp, hedefler belirleyemiyor…

Bu yüzden şehitler gelmeye, ocaklara ateş düşmeye devam ediyor…

Yürekler hâlâ acılı… Yürekler Yaralı…

Biz istediğimiz kadar haykıralım: “Şehitler ölmez vatan bölünmez…”

Ama şehitler ölüyor, vatan bölünüyor…

Dün, Cizre İlçe Emniyet Müdürlüğü Çevik Kuvvet Grup Amirliği’ne teröristler tarafından bomba yüklü kamyonla düzenlenen intihar saldırısında 11 polis memuru şehit oldu… 75’i polis, 3’ü sivil olmak üzere 78 kişi de yaralandı. Yaralananlar arasında Cizre Kaymakamı Ahmet Adanur da var.

Ne yazık ki bu haber yandaş basın tarafından halkımıza yeteri kadar duyurulmadı… Çünkü manşetlerde “Yavuz Sultan Selim Köprüsü”nün açılışı vardı… Şehitler kimin umurunda…

Bu açılışla şehitler bir kez değil, bin kez öldü… Boğaz köprüsünün ayakları altına gömüldü…

Hükümetin görevi, halkının can ve mal güvenliğini sağlamaktır… Bunu yapabilmek için de İktidar artık sivrisineklerle uğraşmayı bırakıp, bataklığı kurutmaya gitmelidir…

Sıra ona gelmiştir…

Suriye topraklarına nasıl geçtiyse, Kandil’e de öyle çıkmalı, uyuşturucu baronlarının yaşamlarına son noktayı koymalıdır…

Bunu gerçekleştiremezsek, şehit vermeyi sürdürürüz… Anaların gözyaşı durmaz…

Adamlar artık sıradan vatandaşlara, çoluğa çocuğa, yaşlıya gence saldırmanın yanında muhalefet liderine de ateş açmaya başladı… Hedef, iç savaş çıkarmak…

Kemal Kılıçdaroğlu PKK baskınından canını zor kurtardı…

Bu saldırıyı nefretle ve şiddetle kınıyorum…

İçişleri Bakanı Efkan Ala bu suikastın ardından şunları söyledi : “CHP konvoyuna yapılmış bir saldırıyı hepimize yapılmış sayarız. Saldırıyı kesinlikle PKK düzenledi, onlara yönelik operasyon başladı…”

Keşke operasyonu saldırıdan önce başlatıp, suikastı önleyebilseydin…

Yıllardır hep bu sözleri dinliyoruz:

“CHP konvoyuna yapılmış bir saldırıyı hepimize yapılmış sayarız…”

“Şehitlerimizin kanı yerde kalmayacaktır…”

“İntikamımız çok acı olacaktır…” Falan filan…

14 yıldan beri papağan gibi tekrarlıyorlar… Halkımıza masal anlatıyorlar… Ölenler yine gariban çocukları oluyor…

Artık masal anlatmayı bırakın da bu PKK belasından halkımızı kurtarın…

PKK, HDP, FETÖ, PYD, IŞİD hepsi de aynı pislik, aynı bataklığın sivrisinekleri… Amerikan kuklalarıdırlar… ABD Ortadoğu’da yenilmeye başlayınca, BOP hedefine ulaşamayınca, kuklaları vasıtasıyla Türkiye’yi yangın yerine çevirdi… Kan deryasına dönüştürdü…

Hedef Sevr’i yeniden gündeme getirmek, yarım kalan Sevr projesini yüz yıl sonra hayata geçirmek…

“Analar ağlamasın” diyorsak, her şeyden önce PKK dostu ve destekçisi Barzani ile ilişkiler kesilmelidir…

“Analar ağlamasın” diyorsak, İncirlik, ABD’ye kapatılmalıdır…

“Analar ağlamasın” diyorsak, Kandilde pişmiş kelle gibi sırıtarak, PKK ve APO posterleri altında teröristlerle sarmaş dolaş fotoğraf çektiren ve polis amirlerini tokatlayan, canlı bombaların cenaze törenine katılan HDP milletvekillerinin politik yaşamlarına son verilmelidir…

“Analar ağlamasın” diyorsak, PKK’ya yardım ve yataklık yapan, iş makineleri ile hendekler, barikatlar açan işbirlikçi belediye başkanlarının görevleri sona erdirilmelidir…

“Akan kan dursun, anaların gözyaşı dinsin…” gerekçesiyle, yeniden hükümeti barış görüşmelerine oturtmaya uğraşan liboşların önerilerine önem verilmemelidir…

Silah bırakmayan teröristle masaya oturulmaz… Oturulsa da sonuç alınmaz… Silahlı mücadele yapan, her gün onlarca şehidin gelmesine neden olan PKK’nın anlayacağı tek dil silahtır…

Onu bitirmek için, onun anlayacağı dilden konuşmak gerekir…

“PKK’nın anlayacağı tek dil silahtır…” dedik. Dedik demesine de AKP hükümeti bunu becerebilir mi? Türk ordusunu paramparça eden bir iktidar bu görevi yerine getirebilir mi?

Bugün kahramanlık marşları söyleyip, PKK’nın üzerine giden bu işbirlikçi Takımın, yarın mücadeleyi bıçak gibi kesip, sonlandırmayacağını kim garanti edebilir?

SORUNU YARATAN İLE SORUN ÇÖZÜMLENEMEZ… diyorum ben…

(alieralp37@gmail.com)