Türkiye’de Yangın Var, TV’lerde Bahar…

Gencecik çocuklar ölüyor…

Her gün onlarca fidan kara toprakla buluşuyor…

İnsanlarımız işlerinden atılıyor, dört duvar arasına konuluyor, aileleri ile birlikte on binlercesi mağdur ediliyor…

Perişan ediliyor…

Çocuklar aç – sefil…

Kimse geleceğinden emin değil…

Her an, her şey olabilir…

İki saat sonra neyin gerçekleşeceğini kimse bilmiyor…

Basın baskı altında…

Yazarlar baskı altında…

Peki, Türkiye’yi bu karışık ve kanlı ortama kim getirdi?

Durup dururken mi böyle oldu? Bu koşullar gökten zembille mi indi? Kim bunları ortaya çıkaran?

İki sözcükle yanıt verelim:

Elbette AKP…

Oysa iktidara geldiklerinde Terör örgütünün başı APO yakalanmış, PKK, terbiyeli köpekler gibi kuyruğunu altına kısmış,  sessiz, korkulu gözlerle çevreyi seyrediyordu…

Şehit sayısı sıfıra inmişti…

Bu terbiyeli köpeği, açılımlarla, saçılımlarla kuduz köpek haline kim getirdi?

Elbette AKP…

Sen onu Habur sınır kapısında davullarla zurnalarla karşılarsan, çadır mahkemeleri kurarsan, zafer kazanmış ordular gibi kentte otobüslerle turlar atmasına izin verirsen, PKK’lı sanatçılarla birlikte elele sahnelere çıkarsan, olacağı bu…

Peki, mahkemelerden, yargıdan canını zor kurtaran Fethullah Gülen’i, FETÖ haline getirip, bu milletin başına bela eden kim?

Elbette AKP…

Bellemişler birkaç sözcük, durmadan papağanlar gibi onu tekrarlıyorlar:

“Aldatıldık, kandırıldık…”

Devlet yönetiminde “Aldatılmak, kandırılmak” var mıdır? Devlet yönetmek çocuk oyuncağı mıdır?

Onlar, bütün bu işleri becerirken, bir yandan da şanlı Cumhuriyet tarihimize, ulusal geçmişimize, Aydınlanma kültürümüze saldırıyorlar… Bir yozlaştırma, çürütme, değerden düşürme operasyonu yapıyorlar…

Amaç, beyinleri sömürgeleştirmek, beyinleri kendi ideolojilerine göre yeniden yoğurup, şekillendirmek.

Sonuç?

Sonuç ortada…

Sanki ortalık güllük gülistanlıkmış, hiçbir şey yokmuş gibi, halkın bir kesimi vur patlasın, çal oynasın, ömür sürüyor…

Hiçbir şey umurunda değil… Kıyamet kopsa dönüp bakmıyor…

70’lik dedeler, nineler izdivaç programlarında gerdan kırıp, kalça sallıyor…

Göbek atıyorlar…

Karı-koca arıyorlar…

Güzel kızlar, yakışıklı oğlanlar göz süzüp, işveler saçıyorlar…

Şarkılar, türküler gırla gidiyor… Bu iş için ne kadar para alıyorlar, onu da bilen yok… Tabii gönüllü gelip otel odalarında rezil olanlar da var… Hiçbir şey onların umurunda değil… Onları yönetenlerin, çekip çevirenlerin de umurunda değil… Ülke parçalanıyormuş, insanlarımız perişanmış, görmüyorlar bile…

Varsa eğlence, yoksa dizi, göbek…

Ölen ölsün, kalan sağlar bizimdir…

Yani sizin anlayacağınız Türkiye’de yangın var, TV’lerde bahar…

TV’ler eğlence programları ile, dizilerle, boş işlerle sömürüyü, vurgunu, adaletsizliği, hukuksuzluğu örtbas ediyorlar…

Gerçekleri halka anlatmıyorlar, gözlerden uzak tutuyorlar…

Haksızlığa, hukuksuzluğa, sömürüye, zulme ses çıkarmayan bu haysiyetsiz insanlar, zalimlere de ortak oluyorlar…

Sanki 4 milyon işsiz,  açlık sınırının altında yaşayan ve devletten çorba bekleyen milyonlar Türkiye’de değil, uzayda yaşıyor… Sanki ana kuzuları Türkiye’de değil, uzayda can veriyor…

AKP size az bile yapıyor, az…

(alieralp37@gmail.com)

 

Uyan, Kaldır Başını Kan uykulardan…

Adım adım haramiler rejimine doğru gidiyoruz…

Adım adım diktatörlük rejimine doğru gidiyoruz…

Şimdi diyeceksiniz ki “Peki şu yaşadıklarımız nedir?  Şu yaşadıklarımız, şu uygulamalar diktatörlük değil midir?

Keyfilik yok mudur bugünkü ortamda?

Zorbalık yok mudur?”

Var… Elbette var… Ama şunu şimdiden söyleyelim:

Önümüzdeki aylarda, yıllarda bu günleri mumla arayacağız…

Çünkü ülkeyi Mussolini, Hitler yasaları ile yönetmek isteyenler var…

Çünkü tek adam, tek söz sahibi olmak isteyenler var.

Çünkü o kadar çok yolsuzluk, hırsızlık, hukuksuzluk batağına saplandılar ki artık geriye dönüş umutları bitti, tükendi…

Bu yolda ya gidecekler, ya gidecekler…

Ya Cumhuriyet rejimini yıkıp, yerine hilafet, sultanlık rejimini kuracaklar, ya kuracaklar…

Başka seçenekleri kalmadı…

Yoksa, saltanatları yıkılacak, düzenleri bozulacak

Yoksa yargı karşısına çıkıp, hesap verecekler…

Facebookları, Twitterları, Instagramları, WhatsApları işte bunun için kapatıyorlar…

Harp okullarını, askeri liseleri bunun için kapatıyorlar…

Basını, yazarları bunun için baskı altına alıyorlar…

İstiyorlar ki çete düzenine giden yol üzerinde hiçbir engel kalmasın… Kimse önlerine çıkmasın… Her taraf dikensiz gül bahçesi olsun…

İstiyorlar ki yaptıkları pisliklerden, rezilliklerden kimsenin haberi olmasın…

Kimse bir şey duymasın, gerçekleri bilmesin…

Sözün tam burasında, yanlış anlaşılmamak için, bir noktaya açıklık getirelim… Biz, vatanı Ortaçağa götürmek isteyen FETÖ darbesine karşıyız… Biz, PKK’nın ülkemizi parçalamasına karşıyız… Bu dinci ve etnik kalkışmaya yapılan operasyonları destekliyoruz…

Amaaa…

Bütün bu isyancıları besleyip, semirten, yılandan ejderha yaratanın da AKP iktidarı olduğunu söylüyoruz… “AKP de en az onlar kadar suçludur” diyoruz.

AKP, bu suçlarını örtbas etmek, gizlemek için, Tüm TV’leri, tüm gazeteleri, (bir kaçı hariç) Mütareke Basınına dönüştürdü. Ama bu da onlara yetmiyor şimdi… Bunlardan çok daha güçlü, daha yaygın İnternet basını var… Onu da susturmak gerekir…

Çünkü birçok ülkede direnmeler, karşı koymalar, gerçekler sosyal medyada ortaya kondu, deşifre edildi…

Onlar bunu çok iyi biliyorlar… Onun için bu sesi kesmek istiyorlar…

Biz, bu günlere gelineceğini 14 yıldır söylüyoruz… Devrimci, demokrat, Atatürkçü güçleri hep uyanık olmaya, birleşmeye, Cumhuriyet rejimi düşmanlarına karşı mücadeleye çağırdık… Bu konuda onlarca makale yazdık…

Muhalefete “Koltuk değnekliği yapmayın, yedek lastik olmayın” dedik… Bir sabah sizin de kapınızı çalabilirler” dedik.

“Biz tehlike görmüyoruz, Cumhuriyet ve laiklik güvencede…” dediler…

İşte o günler şimdi gelip çattı…

Artık CHP’li belediye başkanlarına da “Yurt dışına çıkma” yasağı getirmeye başladılar…

Çok kötü bir ortamdan geçiyoruz, çok kötü bir geleceğe doğru koşar adımlarla ilerliyoruz…

Üç buçuk yaşındaki bebelerimizi tecavüz ederek öldürüyorlar. Vakıf yurtlarında oğlanlar tecavüze uğruyor… Kızlarımıza tekmelerle saldırıyorlar…

Uyan ey halkım, kaldır başını kan uykulardan…

Sonra “Kendim ettim kendim buldum” diye ağlama.

Vakit çok geç olmadan, kalk dizlerinin üstüne, doğrul…

Altı yaşındaki çocukları evlendirmeye kalkan, anasının diz kapağından tahrik olan imamlara, aydınlanma, cumhuriyet, Atatürk düşmanı fesli delilere bırakma ülkemizi…

Ey muhalefet, ya sen, ne zaman yumruğunu sıkacaksın, ne zaman meydanlara çıkacaksın?

Sıranın sana geldiğini görmüyor musun?

(alieralp37@gmail.com)

Atatürk Cumhuriyetine Son Darbeyi Vurma Hazırlıkları…

14 yıllık AKP iktidarı, 15 Temmuz FETÖ Darbesinden sonra yeni bir döneme girdi. “Yeni Osmanlıcılık” hedefine kilitlendi…

Yok etmeye çalıştıkları Cumhuriyet dönemini bütünüyle bitirmek, köküne kibrit suyu dökmek amacıyla kollarını sıvadı… Çabalarını artırdı…

Zaten FETÖ çetesi ile AKP’nin de amaçları birdi aslında: Türkiye Cumhuriyetini ve 1923 Devriminin kazanımlarını tasfiye etmek, yeni bir Osmanlı yapılanması ile “Federatif şeriatçı bir cumhuriyet” kurmaktı…

Cumhurbaşkanı, o kalkışmanın arkasından şu konuşmayı yapmıştı: “Dün söyledim, Rabbimden af diliyorum, milletimden özür diliyorum, Çünkü burada hata yapmışız…”

“15 Temmuz bu milleti vatansız, devletsiz, bayraksız bırakma girişimiydi.”

Bir başka konuşmasında da “FETÖ ile menzilimiz aynı olduğu için onları destekledik, bu yüzden yanıldık” demişti… Böylece menzillerinin (erişim, varılmak istenen yer) aynı olduğunu burada itiraf etmişti…

Oysa FETÖ’nün “Milletimizi, vatansız, devletsiz, bayraksız bırakma girişimi”ne karşılık, cumhuriyetin temellerine yeniden dönmek için bir fırsat doğmuştu… Nitekim bu kalkışmanın etkisi altında kalan RTE bir süre Lozan’ı, onun komutanlarını öven konuşmalar yapmış, AKP parti binasının duvarına ve Yenikapı mitingine kalpaklı Mustafa Kemal resimleri asmıştı.

Lozan’ın 93. Yılı dolayısı ile yayınladığı mesajda şunları söylüyordu:

“Bugün, Cumhuriyetimizin kurucu belgesi olan Lozan Barış Antlaşması’nın imzalanmasının 93. yıldönümüdür.

Aziz milletimizin inanç, cesaret ve fedakârlıkla elde ettiği zafer, Lozan Antlaşması ile diplomasi ve uluslararası hukuk alanına taşınarak tescil edilmiştir.

Bu anlaşma, yeni kurulan devletimizin tapusu niteliğindedir.”

Daha sonra, çok değil, üç ay sonra bu söylemi değiştirdi… Çünkü onu iktidara getiren, iktidarda kalmasını sağlayan taban ve tarikatlar bu söylemden rahatsız olmuşlardı… Zaten Cumhurbaşkanının daha önce belirlediği hedeflere giden yola, bu övgüler uymuyordu…

Bu yüzden RTE ile birlikte AKP’nin önde gelen devlet adamları ve politikacıları Atatürk’e, İnönü’ye, Misakı Milliye’ye, Lozan’a cepheden saldırmaya başladılar… Abdülhamitleri, Vahdettinleri, Şeyh Saitleri göklere çıkardılar…

Oysa Ege adaları, toprak kaybetmeler, Sevr Antlaşmaları, ihanet belgeleri bu padişahlar zamanında imzalanmış, yaşama geçirilmişti…

Ve 1683 Viyana kuşatmasından sonra durmadan yenilgiye uğrayan ve Sevr Antlaşması ile vatanını da elden çıkaran Osmanlı padişahları dünya karşısında aciz, zavallı bir duruma düşmüşlerdi. Lozan antlaşması ile Sevr’i yırtıp tarihin çöplüğüne atan Mustafa Kemal ve onun silah arkadaşları yurdumuzu ve Türklerin onurunu kurtarmıştı…

Tüm dünyanın kabul ettiği bu gerçekler karşısında TBMM Başkanı İsmail Kahraman, “Doğumunun 174. Yılında Sultan II. Abdülhamid ve Dönemi” Uluslararası Sempozyumu’nun açılışında II. Abdülhamid’e övgüler dizdi… Şunları söyledi: “Onun uyguladığı siyaset Osmanlı Devleti’nin yıkımını geciktirdi, ittifak halindeki haçlı zihniyetinin Osmanlı Devleti üzerindeki emellerine ulaşmasını erteledi. Hal edilmeseydi, güçlü bir devlet olarak tarih sahnesinde yerimizi devam ettirecek, Meriç Irmağı ile Ağrı Dağı arasında sıkışmış olmayacaktık.”

Sanki onun öve öve yere göğe sığdıramadığı Osmanlı Hanedanı değil de Sevr Antlaşmasını Atatürk imzalamıştı…

Sanki 1683’ten sonra 240 yıl boyunca toprak kaybedip, vatanı küçülten, ülkeyi “Yedi Düvel”e peşkeş çeken Atatürk’tü…

Aslında Ege adalarını veren Abdülhamit, Sevr Antlaşmasını imzalayan da Vahdettin’di… Bu gerçeği ne Fesli tarihçi değiştirebilir, ne de Millet Meclisi Başkanı…

İktidara gelmezden önce ve iktidarın ilk yıllarında Cumhuriyete, Kurtuluş Savaşına ve onun önderlerine tek kötü söz söylemeye cesaret edemeyen AKP, son zamanlarda İnönülere, Atatürklere, Misakı Millilere, Lozanlara cepheden saldırıya geçti… Abdülhamitler, Vahdettinler ön plana çıktı.

Bunun iki nedeni var: Birincisi adam gibi bir muhalefetin olmayışı, ikincisi Atatürk Cumhuriyetine son darbeyi vurma hazırlıklarının başlaması…

Şu bir gerçek ki Cumhuriyet döneminin yıkılıp, yerine İslam devletinin kurulabilmesi için önce Ulus, Ulusalcılık, tam bağımsızlık, Atatürk, vatandaşlık kavramlarına saldırmak gerekir… Ancak bu kavramların içi oyulup posası kalırsa “Ümmetçilik, şeriatçılık, kulluk anlayışını halkımıza benimsetebilirler…

Saltanatın, hilafetin yeniden ülkemize gelmesi, din sömürüsünün devamı buna bağlıdır…

Yoksa geçmişte kimlerin toprak kaybını gerçekleştirdiğini, kimlerin kaybedilen toprakları Lozan’la geri aldığını onlar senden benden iyi bilirler… Ama baskıcı, dinci bir düzeni, başkanlık sistemini muhtarların kabul edebilmesi için,  bu safsatalara inandırılması gerekir…

Zaten genellikle kitap okumadıkları için, izdivaç programları takip edip, diziler izledikleri için yandaş basın da gerçekleri onlara anlatmadığı için, onların inanmaları da çok kolay olmaktadır…

İşin özeti şudur:

AKP OHAL ile büyük bir fırsat yakalamış, 15 Temmuz Darbesini fırsata çevirmiştir… O şimdi “Son mıntıka temizliğini” yapmak için uğraşmaktadır. Bahçeli gibi yandaşları da yanına, terkisine aldığından eli hayli güçlenmiştir…

Keyfiliğin, baskının, her çeşit sömürünün hâkim olduğu bir düzen kurmak üzere son sürat yol almaktadır…

Ama şunu açıklıkla söyleyelim: Bu millet çok Führer, çok Duce, Türk donanmasını darbe yapacak korkusuyla savaştırmayıp, 20 yıl Haliç’e hapseden çok kızıl Sultan gördü… Tümünün de üstesinden gelmesini bildi.

Bundan sonra da asla Tek Adam Diktasına izin vermeyecektir…

(alieralp37@gmail.com)

Kimse Cumhuriyet Bayramlarını Engellemeye Kalkmasın, Başaramaz…

Mustafa Kemal Atatürk, 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıktığında, ülkemizin “Vaziyet ve Manzarai Umumiye”sini (genel görünümünü) şöyle anlatıyordu:

”Düşman devletler, Osmanlı Devletine ve ülkesine maddi ve manevi saldırıya geçmiş: Onu yok etmeye ve parçalamaya karar vermiştir. Padişah ve halife olan kişi, kendi yaşamını ve rahatını kurtarabilecek çareden başka bir şey düşünmüyor… Felaketin dehşet ve ağırlığını kavramaya başlayanlar, bulundukları çevreye ve olaylardan etkilenebilme güçlerine göre kendilerince kurtuluş çaresi saydıkları önlemlere başvurmakta…

Burada pek önemli bir noktayı da belirtmeli ve açıklamalıyım. Millet ve ordu, Padişah ve Halifenin hainliğinden haberdar olmadığı gibi, o makama ve makamda bulunana karşı yüzyılların kökleştirdiği din ve gelenek bağlarıyla içten bağlı ve sadık…”

O günkü ortamla, bugünkü ortam arasındaki benzerliği fark ettiniz mi?

Saltanat, hilafet, şeriat yanlıları bugün de işbaşında.

ABD, AB ve İsrail yurdumuzu parçalayabilmek için Atatürk’ün deyişiyle “maddi ve manevi” saldırıya geçmiş.

PKK, IŞİD, dinci çeteler ise onların en büyük destekçisi.

Irak’ın Kuzeyindeki aşiret reisleri, yedi bin yıllık bir dünya devletini yönlendirebilmek için iç işlerimize burunlarını sokuyor.

Bir avuç bölücü, vatanımızdan toprak istiyor. Türkiye Cumhuriyetine kafa tutuyor.

Fabrikalarımız, limanlarımız, arazilerimiz, ormanlarımız yabancılar tarafından işgal edilmiş. Yönetim onlarda. Artı değerlerimizi, zenginliklerimizi yağmalıyorlar.

LAİKLİK ÇİĞNENDİ. ÖĞRETİM BİRLİĞİ AYAKLAR ALTINA ALINDI. CUMHURİYET YOK EDİLDİ.

Okullar, şeriatçıların egemenliğine girdi… İktidar, Yeni Osmanlıcılık peşinde…

İşsizlik, yoksulluk, yolsuzluk, fuhuş, taciz, tecavüz veba gibi sarmış dört bir yanımızı…

Günümüzde haksızlığa, zulme, vatanın yabancılar tarafından işgaline direnme her zamankinden daha geçerli bir ihtiyaç oldu artık… Çünkü karanlık bir döneme girmek üzereyiz…

BASKIYA, SÖMÜRÜYE, ZULME DİRENMEK, İNSANLARIN EN DOĞAL HAKKIDIR.

Baskıya, işkenceye, sömürüye boyun eğmek, yaşarken ölümü kabullenmek demektir.

Toplumların ilerlemesi, yücelmesi kötü koşulların değişimi ile olur. Değişim ise her çağda direnme ve devrimlerle gerçekleşir.

DİRENMEK YAŞAMAK DEMEKTİR.

1789 Fransız Devrimi olmasaydı, bugün ne kardeşlikten ne özgürlükten ne de eşitlikten söz edebilirdik. Feodal zulüm sürüp giderdi. 1923 Devrimi ve Mustafa Kemal olmasaydı, şeriatla yönetilen Arap ülkelerinden hiçbir farkımız kalmazdı. Aydınlanmayı yaşayamazdık.

Atatürk, yaşamı boyunca direnmeyi ve mücadeleyi seçti.

Baskılar, tehditler karşısında asla yılmadı. Subay olduktan sonra Şam’a sürüldü. Daha sonraları Sultan Vahdettin onu ölüme mahkûm etti. Yine vazgeçmedi.

Şöyle diyordu:

“Ordu müfettişliğinden istifa edip de basit bir vatandaş olarak milletim ve vatanım için çalışmaya başladığım gün bütün bir düşman dünya içinde, kendimi en kuvvetli bir adam olarak buluyordum. Bu kuvveti bana, Türk ulusu davasının büyüklüğü ile vicdanım veriyordu.”(Atatürk İhtilali, Mahmut Esat Bozkurt)

Kimse kimsenin yaşam hakkını elinden alamaz.

Kişi, “Kendi yurdunda sürgün” olmamak için, “Hak bildiği yolda yalnız da olsa yürümesini bilmelidir.

Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Hiçbir koşul, “Ulusal Kurtuluş Savaşı” koşullarından daha ağır ve kötü olamaz.

Türk ulusu o karanlık dönemi aşıp, aydınlığa nasıl ulaştıysa, bugün de ulaşacaktır. Bundan kimse kuşkusu duymasın.

Çünkü “Devrimin kanunu mevcut kanunların üstündedir. Bizi öldürmedikçe, bizim kafalarımızdaki cereyanı boğmadıkça, başladığımız yenilikçi devrim bir an bile durmayacaktır. Bizden sonraki devirlerde de hep böyle olacaktır.” (Mustafa Kemal Atatürk)

Türkiye yedi düvele karşı kanla, canla, başla gerçekleştirilen bir mücadelenin sonucunda, şanlı bir “Kurtuluş Savaşı” ile kurulmuş, yüce bir ulustur.

Türkiye, 1923 Cumhuriyet devriminin ürünüdür.

Tarihi kökleri olan yedi bin yıllık bir devlettir.

Kimse bu vatanı sokakta bulmamıştır ve göz göre göre de onun parçalanıp, yok olmasına göz yummayacaktır.

ABD’ye, AB’ye, PKK’ya, şeriatçı terör örgütlerine teslim edilmesine, asla izin vermeyecektir.

Cumhuriyet Bayramını ve tüm milli bayramlarımızı engellemeye kalkanlar bunu asla akıllarından çıkarmasınlar…

(alieralp37@gmail.com)

 

İçine Ettiniz Vatanın…

Hortlak doldu dört bir yanımız…

Cani, sapık doldu sağımız, solumuz…

Çevremizi Ortaçağın mezar kaçkınları sardı …

Nefes alamıyoruz…

Seri cinayetler, cinnet geçirenler, tecavüzler…

Adam din, ahlak öğretmek üzere kurduğu vakıfta erkek öğrencilerine tecavüz ediyor, Kuran kursu hocaları tecavüzden tutuklanıyor… Aile içi cinsel saldırılar, ırza geçmeler, aldı başını gitti…

Bizzat Adalet Bakanlığı 2002 – 2008 döneminde 61 bin 469 tecavüz olayının yaşandığını açıkladı…

Sadece 2009 – 2011 arasında 29 bin 980 tecavüz suçu işlendi…

İçine ettiniz Türkiye’nin…

Eee, şeyh kisvesine bürünen bir adam çıkıp da sapıklara, canavarlara, bebek katillerine yol gösterirse, nasıl hareket etmeleri konusunda öğütler verirse elbette olacağı bu…

Herif, 3,5 yaşındaki bir kıza tecavüzün nedenini “Şeytana uymak” olarak açıklıyor…

Hem de 21. Yüzyılda…

Hem de bilim çağında…

“Önce bebelere tecavüz et, sonra onun büyümesini, çocuk yaşına girmesini bekle ve sonra da nikâhına al…” diyor.

Aynen şunları söylüyor din uleması (!!!) denilen bu kaçık:

“Gelişmeler çok acıdır. Mademki şeytana uydun, kızcağızı neden öldürdün? Bekleseydin 3 yıl sonra nikâh düşerdi…”

Gördünüz mü? Tecavüzcü katil biraz daha beklese 6,5 yaşına gelen çocukla evlenebilirmiş… Böylece hem kendisinin, hem de çocuğun namusunu kurtarırmış…

Bu adamların inancında tecavüz suç olmaktan çıkıyor, yeter ki tecavüzcü, kurbanını nikâhına alsın… O zaman sorun çözümlenmiş oluyor…

Daha önce de Sosyal Doku Vakfı Başkanı, katıldığı bir programda “küçük çocukların evlenebileceğini” söylemişti.

Bu adama göre, “7 yaşında bir kız çocuğu, 25 yaşında erkek çocuğu ile veya 7 yaşında bir erkek çocuğu, 25 yaşında bir kız ile nikâhlanabilir. Nikâhlanmalarında sakınca yoktur. Evlilik için bir yaş söz konusu değildir. 10 yaşında, 7 yaşında, 6 yaşında nikâha engel bir durum yoktur” demişti.

Bir başka konuşmasında da “Çalışan kadınların fuhuşa hazırlık yaptığını” ileri sürmüş ve şunları söylemişti:

“Her çalışan kadın, gözü doymamış erkek demektir. Çalışan kadın ya evlenmeyi erteleyerek erkeklerin evlilik sürecini baltalıyor ya da evli olduğu halde çalıştığı için yorgunluğu ve vakit darlığı nedeniyle erkeği ile ilişkisinde kadınlığı arızalıdır. Kadınlığı arızalı olduğu için erkeğin gözü açtır. O evinde erkeğini eksik bırakıyor erkeği de iş yerinde bir başka kadına tasallut oluyor. Böyle fuhuş değil ama fuhuşa hazırlık yapan sürece destek oluyor. Ayrıca çalışan kadın doğurmayan ya da az doğuran kadın demektir. Yani benim ümmetim zarar gördü…”

Burdur’un Milli Eğitim Müdürü de buna benzer inciler döktürüyor… Çocuklarımız bu ilkel yaratıkların eline teslim edilmiş durumda şimdi:

“Bir kadın evinden süslenerek çıkıp evine dönene kadar, kaç erkeğin şehvetini tahrik etmişse, o kadar erkekle zina yapmış gibi olur…”

Buyrun, burdan yakın…

İnsan doğasına, insan yapısına, bilime aykırı sözler söyleyen ve evlenme yaşını anaokuluna kadar indiren Sosyal Doku Vakfı Başkanı hakkında Kocaeli Baro Başkanlığı İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na başvuruda bulunarak, “Halkı kanunlara uymamaya tahrik, Suç işlemeye alenen tahrik” suçlarından dava açılmasını talep etmişti.

Savcılık, Anayasa’daki düşünce özgürlüğü, düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğüne vurgu yaparak, kararda “söz konusu beyanların ve atılı suçların unsurları bakımından oluşmadığı, düşünce açıklama, bilgi vermek ve eleştiri sınırları içerisinde kaldığı” için şüpheli hakkında kovuşturmaya yer olmadığına karar vermişti…

Yargısıyla, savcısıyla, yargıcıyla, ordusuyla, meclisiyle, yandaş basınıyla Türkiye freni patlamış bir kamyon gibi uçuruma yuvarlanıyor, hem de son sürat…

Cemaatlerin, tarikatların okullara, toplumsal hayata, sokaklara, mahallelere egemen olması yetmiyormuş gibi şimdi bir de iktidar eli ile “Proje Okulu” adı altında yeni bir uygulama başlatıldı.

Türkiye’nin en başarılı 56 okulunu MEB, proje okulu ilan etti. Bunların Aralarında İstanbul Erkek, Kadıköy Anadolu, Kabataş Erkek, Ankara Atatürk Anadolu, İzmir Bornova Anadolu, Pertevniyal lisesi gibi gözde, seçkin okullar da var…

Bakın Milli Eğitim Bakanı tarafından Kabataş Erkek Lisesi Müdür yardımcılığına atanan Şakir Voyvot ne diyor?

“Bütün okullarımızın imam hatip lisesi gibi olmasının zamanı geldi.”

Anladınız mı şimdi gözde okulların niçin “Proje Okul” seçildiğini…

Hedef, “Fikri hür, vicdanı hür insanlar yetiştiren” okulların varlığına son vermek…

Cumhuriyetin, laikliğin, Atatürk’ün varlığına son vermek…

Peki, bütün bu işler olup biterken muhalefet ne yapıyor?

O, RTE’yi Başkan yapmakla meşgul…

Şimdi okuyuculardan şöyle bir sesleniş gelecek bana: “Ey Ali Eralp, biz bütün bunları biliyoruz. Kurtuluş için ne yapmalıyız, sen onu söyle bize…”

SÖYLEYELİM, ÖZETİN ÖZETİ:

Tam bağımsız ve gerçekten demokratik bir Türkiye için “TEK ÇÖZÜM, 2. KURTULUŞ SAVAŞINI BAŞLATMAKTIR…”

Bunun için de tüm yurtseverler, makam – mevkii peşinde koşmayı, “Küçük olsun benim olsun” anlayışını ve soyut tartışmaları bir yana bırakıp, asgari müştereklerde, Antiemperyalist, antifaşist cephede bir araya gelmelidirler…

Kılavuz, Yüce insan MUSTAFA KEMAL ATATÜRK olmalıdır…

(alieralp37@gmail.com)

 

Neden Türkiye Tacizciler, Tecavüzcüler Cehennemine Dönüştü?

Geçen makalemde şunları yazmıştım:

Ben Türkiye’yi Türk filmleri ve televizyonlarında olduğu gibi, iki döneme ayırıyorum: Biri “Siyah – Beyaz Türkiye”, yani saf, temiz duyguların ön plana çıktığı dönem, ikincisi “Renkli Türkiye”, yani yoz, duygusallıktan uzak, hile – hurdanın egemen olduğu, gemisini kurtaran kaptan dönemi…”

Siyah – Beyaz Türkiye döneminde, günümüze göre belki daha az moderndik, bilim ve teknoloji yönünden belki daha az gelişmiştik ama milli ruh, milli duyarlılık, milli birlik ve beraberlik, dayanışma, komşuluk açısından daha tutarlıydık…

Yurdumuzu mülteciler, şeriatçılar, bölücüler, tarikatçılar, FETÖCÜLER işgal etmemişti…”

Bu kadar çok taciz, tecavüz çocuk katliamı yaşanmıyordu…”

Peki, ne oldu da Türkiye, tacizciler, tecavüzcüler, bebek cinayetleri cehennemine dönüştü?

Neden 3,5 yaşındaki çocuklar tecavüze uğrayıp, sonra da canavarca öldürülüyor?

Hiç lafı uzatmadan, önce, şu istatistiklere bir göz atalım:

– Son on dört yılda fuhuş ve uyuşturucu 17 misli (yüzde 1700), boşanmalar 28 misli (yüzde 2800) arttı…

– Çocuk pornosunda dünyada baş sıralardayız…

– 2002’de kadın cinayeti sayısı 66 iken, bu rakam, 2002–2015 arasında 5 bin 406 olmuştur…

Peki, bu suç ortamı ve suçlu ordusu Türk milletinin başına gökten zembille mi indi?

Nasıl oldu da Sanayide, tarımda, üretimde gerileme, küçülme yaşanırken, fuhuş ve uyuşturucu 17 misli, boşanmalar 28 misli, kadın cinayeti büyük bir patlama ile 13 yılda, 5 bin 406 rakamına ulaştı?

Bu patlamanın nedenini her şeyden önce AKP’nin dinci – kinci ahlak, kültür anlayışında, eğitim programlarında aramak gerekir…

Bu patlamanın nedenini her şeyden önce AKP’nin hiç eksilmeyen, devamlı olarak artan Atatürk, Cumhuriyet, uygarlık düşmanlığında ve laik düzen yerine şeriat düzenini Türkiye’ye yerleştirme çabasında aramak gerekir…

Bu patlamanın nedenini her şeyden önce dünyaya sadece din penceresinden bakan politikacılarda aramak gerekir…

Bakın 45 öğrencisine tecavüz edilen Ensar Vakfına AKP’nin önde gelen politikacıları ne övgüler diziyorlar:

 “Biz Ensar Vakfı’nın insanlığa ve ülkemize yaptığı çok güzel hizmetlerine şahitlik ediyoruz, yaptıklarına Allah’ın huzurunda teşekkür edelim…”

Bir başka AKP’li:

 “Her gün daha da büyüyecek, (Ensar Vakfı), şu an şube sayısı 165, güzel işler yaptıkça adeta daha ileri bir noktaya…”

Aileden sorumlu bakanın Ensar vakfındaki tecavüzler karşısında söylediği söz:

“Bir kere olmuşsa, karalamak için gerekçe olmaz…”

14 yılda Atatürk’ün Tevhid-i Tedrisat, yani ÖĞRETİM BİRLİĞİ düzenlemesinin altından girip üstünden çıktılar. Bu çağdaş eğitim yasası ile yasaklanan medreseleri, tarikatları, tekkeleri yeniden açtılar. Hayatta en hakiki yol gösterici bilimi, fenni okullardan kapı dışarı ettiler.

Çağdaş, laik, demokratik eğitimin yerine beyinleri hurafelerle doldurup, kindar ve dindar bir nesil yetiştirmek için kolları sıvadılar.

Türkiye artık sadece sapıkları, sapıklıkları, tecavüzleri konuşuyor. Tacizci haberleri ile yatıp, tecavüzcü haberleri ile uyanıyor… “ 7 yaşındaki kızlar evlenebilir mi, evlenemez mi?  Anaların diz kapağı cinsel tahrik edici midir, değil midir? Babalar kızlarını şehvetle kucaklayabilir mi, kucaklayamaz mı?” tartışmalarını konuşuyor…

Her sabah “İlkem; küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymak, yurdumu, milletimi, özümden çok sevmektir…” ANT’ını okuyan 9 -10 yaşındaki çocukları, okulların aydınlık, sağlıklı arkadaşlık ortamlarından alıp vakıfların karanlık, izbe, gizli evlerine attılar…

Onları oyun, arkadaşlık, dostluk, uygar ilişki ortamından çekip, cendereye soktular, baskı altına aldılar, küçücük dünyalarını ses geçirmez duvarlarla ördüler… Dünyalarını kararttılar… Sapıklara yardım ve yataklık yaptılar… Onları sapıklar karşısında korumasız, savunmasız bıraktılar… Sonuç ortada…

SUÇLU ARTTI. SAPIKLAR VE SAPIKLIK ARTTI…

SUÇ PATLADI…

Bu suç artışları ile birlikte imam hatip okulları ve imam hatipli öğrenci sayısında da patlama oldu… 2002-2003 döneminde 450 okulda 71 bin 100 öğrenci okurken, günümüzde okul sayısı 1961’e, Öğrenci sayısı,  ortaokul ve liselerle birlikte, toplam, 1 milyon 201 bine çıktı…

Buna karşılık, Köy okullarımız perişan oldu… 8. sınıftan 81 bin 808 öğrenci mezun oldu. Ancak bu öğrencilerin sadece 6531’i eğitimine devam edebildi,75 bin 277’si okul dışında kaldı ve bu rakamın yarısından çoğu kız…

Yani AKP bir bakıma amacına ulaştı… Çocukları okuldan uzaklaştırdı… Kızları evlerine hapsetti… Böylece erken evlenmenin yolunu açtı… Mahkemeler çocuk gelinlerin davaları ile doldu…

İşte Türkiye’nin genel görünümü bu… Manzara-i umumiyesi bu… Yani Siyasal İslamcı diktatörlük kılıcı, milletimizin başında bir o yana, bir bu yana sallanıp durmakta…

Ama halkımız sorunlarına çözüm bulacağı yerde, diziler izlemekte, eğlence ve izdivaç programlarında zaman harcamakta… 3,5 yaşındaki bebelerin tecavüze uğradıktan sonra öldürülmesi onun umurunda bile değil…

Ne diyor Victor Hugo? “Diktatörlük hakikat haline geldiğinde, devrim hak haline gelir…”

Türk milleti için Atatürkçü bir devrimden başka kurtuluş yolu kalmamıştır…

(alieralp37@gmail.com)

Ali ERALP – Türkiye çöküyor, Türkiye Paramparça…

Çok kötü bir dönemden geçiyoruz. Bir fesli deli çıkmış açık açık şeriatı, hilafeti savunuyor, savcılar seyrediyor: “Keşke Yunan galip gelseydi, ne hilafet yıkılırdı, ne şeriat…” diyor.

Bir televizyon dizisinde bir başka PKK’lı deli çıkmış, açık açık bölünmeyi savunuyor, savcılar seyrediyor: “Bu iş memleketin bölünmesine kadar gidebilir, yok olmaktansa bölünmeyi tercih ederim…” diyor…

TV’lerde insan beyinleri çarpık ilişkilere, maddiyata dayanan bir anlayışa göre yeniden şekillendiriliyor…

Para her şeyin önüne geçiyor… Aile ilişkileri bile buna göre yeniden düzenleniyor… Yarışmaya katılan bir kadın eşine “Ne yap et, bu parayı kazan…” diye bağırıyor.

Çok kötü bir dönemden geçiyoruz. Sapla saman birbirine karışmış durumda. Sabah akşam boş işlerle uğraşan, vatan sorunlarından uzaklaştırılmış bir halk var karşımızda… Öte yanda soyguncular malı götürüyor…

Millet, cumhuriyet düşmanı politikacılar yaşantımızı çaldılar… Mutluluğumuzu, geleceğimizi çaldılar… Milli duygularımızı, vatanseverliğimizi çaldılar…

Ve hâlâ da çalmaya devam ediyorlar…

Ben Türkiye’yi Türk filmleri ve televizyonlarında olduğu gibi, iki döneme ayırıyorum: Biri “Siyah – Beyaz Türkiye”, yani saf, temiz duyguların ön plana çıktığı dönem, ikincisi “Renkli Türkiye”, yani yoz, duygusallıktan uzak, hile – hurdanın egemen olduğu, gemisini kurtaran kaptan dönemi…”

Siyah – Beyaz Türkiye döneminde, günümüze göre belki daha az moderndik, bilim ve teknoloji yönünden belki daha az gelişmiştik ama milli ruh, milli duyarlılık, milli birlik ve beraberlik, dayanışma, komşuluk açısından daha tutarlıydık…

Yurdumuzu mülteciler, şeriatçılar, bölücüler, tarikatçılar, FETÖCÜLER işgal etmemişti… Her gün onlarca insanımız ölmüyordu… Halkımız ve siyaset adamlarımız şehitleri “günlük olaylardan” saymıyordu…

İnsanlar birbirlerinin sorunları ile daha yakından ilgileniyor; paylaşmaya bölüşmeye, yardımlaşmaya daha çok önem veriyorlardı…

Renkli Türkiye dönemi 12 Eylül Darbesi ile başladı.

Diziler, yarışmalar, eğlence programları, neoliberal düşünceler bu dönemde insanlarımızın yaşantısına balıklama daldı.

Bir de buna Özal’ın “Köşe dönmece, su akarken testiyi doldurma, bir kez suç işlemekle bir şey olmaz, bir koyup üç alma…” politikası eklenince, halkımız geleneksel rotasından çıktı…

Bu Özal yönlendirmelerinden önce de Evren Paşa, baskınlarda ele geçirilen kitapları tabanca, tüfek, bomba gibi suç aletleri ile birlikte sergileyerek, onların silahtan bir farkının olmadığını, kitaptan uzak durulması gerektiğini halka anlatmaya çalışıyordu…

Bu dönemde kitap patlayıcı, öldürücü madde gibi bir suç unsuru olup çıkmıştı.

Halk bu nedenle bırakın okumayı, evinde basılı tek sayfa bulundurmaya bile korkuyordu…

TDK, Türk Tarih Kurumu gibi Kemalist kurumlar, 12 Eylül cuntası zamanında birer birer kapatıldı… Kitap kapaklarından Atatürk resimleri 12 Eylül paşaları zamanında çıkarıldı. Okullarda din dersleri onların emirleri ile zorunlu hale getirildi…

Bütün bu köklü değişimlerin sonucunda milletimiz, şiirden, romandan, makaleden, okuma – yazma alışkanlıklarından, kısaca kitaptan kopma, uzaklaşma yolunu tercih etti…

Çünkü bunun dışındaki yollar en kazasız,  en belasız yollardı…

Halkımız, “Azıcık aşım, ağrısız başım…” diyordu artık…

UNESCO tarafından yapılan bir araştırmaya göre, Türkiye’de okuma alışkanlığı günümüzde yok denecek kadar az. Avrupa’da yüzde 21 olan kitap okuma oranı, Türkiye’de sadece on binde bir. Bu siyasi iktidarların tercihiydi… Çünkü onların yaşamlarını devam ettirebilmeleri için halkın cahil olması gerekiyordu. Köy Enstitülerini bu nedenle kapattılar…

2002’de AKP’nin iktidar olmasıyla halkın sosyal ve ekonomik durumu daha da kötüleşti… Türkiye Sadaka Ekonomisi ile yönetilmeye başlandı. Üretim durdu…

Üstüne üstlük halkın sırtına bir de din baskısı, din sömürüsü bindi… İnanç aklın, bilimin önüne geçti…

Bu yönlendirmelerle birlikte tek tip devlet, tek tip hükümet, tek tip yargı,  tek tip muhalefet, tek tip emniyet, tek tip basın, tek tip TV dönemi başladı…

“Taraf olmayanlar bertaraf” edildi… AKP iktidarının uygulamalarına, düşüncelerine, gidişatına, yolsuzluklarına karşı çıkan medya, basın vergi, baskı, tehdit, şantaj yoluyla hizaya getirildi…

Bu çabaların sonucunda durmadan masal dinleyen, masalla uyutulan bir toplum yaratıldı…

Önce halkı çeşitli tertiplerle, kumpaslarla aldatan, sonra da kendisinin aldatıldığını ileri süren bir liderler, önderler çetesi türedi…

Kısaca, Türkiye çöküyor, Türkiye parçalanıyor ey halkım…

Tarihimizin hiçbir döneminde bu kadar yurt sorunlarına ilgisiz, duyarsız ve her emre itaat eden robot bir nesil yetişmedi… Görmedik…

Yazımı, bir “Çağrı” olması amacıyla “Ötekileştirenler” sitesinde yayınlanan bir kısa yazı ile sonlandırıyorum:

“Sağ’ı sol’u yok, Ali’si Fırat’ı yok, Alevi’si Sünni’si yok, Ok’u Hilal’i yok.

ARKADAŞ;

ARTIK ŞAKASI YOK, vatan için birlik, başka yolu yok…”

(alieralp37@gmail.com)

Ali ERALP – Lozan,  Çağdaş Türkiye Cumhuriyetinin Doğuşudur…

Lozan’da Osmanlının küllerinden yeni bir ülke yaratıldı.

Lozan, Türkiye Cumhuriyetinin tescili, varoluşuydu.

Lozan, tam bağımsız bir ulus devletin ilanı ve Türkiye Cumhuriyetinin duğuşuydu.

O, Türk, Kürt, Çerkez, tüm yurttaşların tek çatı altında, kardeşlik temelinde oluşturduğu bir ulus devletti. İşte onun için Mustafa Kemal, “Türkiye cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk milleti denir” demişti.

Bu kaynaşmış, bütünleşmiş ulus devlet tüm dünyaya örnek olmuş, öncülük yapmıştı.

Çok çetin tartışmalardan sonra Türkiye, kendi koşullarını sömürgeci uluslara kabul ettirmişti.

Emperyalist ülkelerin tüm direnmelerine karşın kapitülasyonlar kaldırılmıştı. Bu sonucu alana dek konferans zaman zaman ertelenmiş, durma noktasına gelmişti.

Ama yine de Kemalist Hükümet, Lozan’dan başı dik, zaferle ayrılmasını bilmişti.

İddia edildiği gibi adalar Yunanistan’a Lozanla verilmemişti. Çok daha önceleri 1914 yılında, altı büyük devlet, (Almanya, Avusturya, Fransa, İngiltere, İtalya ve Rusya) adaların Yunanistan’a bırakılmasına oy birliği ile karar vermişti… Şöyle denmişti:

“Altı büyük devlet, Bozcaada, Gökçeada ve Meis adaları Türkiye’ye iade şartıyla bütün diğer Ege adalarının Yunanistan’a verilmesine karar vermişlerdir…”

Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyetini hiçbir zaman kabullenemeyen ABD, Kurtuluş Savaşındaki yenilgiyi hiçbir zaman içine sindiremeyen Batı, hep bir Sevr özlemi ile yaşamıştır.

Churchill, Lozan görüşmelerinden sonra duyduğu ezikliği şu sözlerle dile getirmişti:

“İngiltere’nin tarihinde bundan daha büyük hezimet yoktur. Bundan daha büyük bir başarısızlık olmamıştır…”

Bundan böyle Türkiye büyük, küçük tüm dünya devletlerinin tanıdığı, onlarla aynı haklara sahip, egemen, üniter bir ulus devlet sayılacaktı.

Lozan bunu gerçekleştirmişti.

İsmet Paşa, Batılı emperyalistlere karşı ikinci bir “İnönü Zaferi” kazanmıştı

Bütün bu zorlu oturumlardan sonra İngiliz dışişleri Bakanı Lord Curzon, İsmet Paşa’yı yanına çağırmış, tehdit edici bir tavırla şunları söylemişti:

“Paşa” demişti, “Senden hiç memnun değiliz. Biz ne istersek reddediyorsun. Ne istersek itiraz ediyorsun.

Savaş olsa bile sonunda geleceksin önümüzde diz çökeceksin ve ülkenin kalkınması için bizden borç isteyeceksin ve işte o zaman şimdi reddettiğin tavizleri teker teker cebimizden çıkarıp önüne koyacağız.”

Aynı şeyi I. Dünya Savaşından hemen sonra 1918’de Wilson da vurgulamıştı:

 “Amerika’nın çok büyük bir mali gücü var ve savaştan sonra biz bu mali gücümüzden yararlanarak bütün ülkeleri istediğimiz gibi yönlendireceğiz…”

Şimdi bu sözler Ortadoğu’da emperyalistler eliyle yaşama geçirilmeye çalışılıyor…

Türkiye’de bir “Ilımlı İslam Cumhuriyeti” kurmak isteyen Batı kolları sıvamıştır.

Ortam elverişlidir. Siyasal İslamcı iktidar, bölücüler, mütareke basını bu oluşumu büyük bir şevkle desteklemektedirler.

Yerlisinin, yabancısının Lozan’a saldırı nedeni budur…

Batı, Atatürklere, İnönülere kabul ettiremediği Sevr koşullarını bugün yerli ortaklarını kullanarak tüm Türkiye’ye dayatmaktadır.

Tarih boyunca bu böyle olmuştur.

Ama Türkiye bu oyuna gelmeyecektir… Şanlı tarihini ve Kurtuluş Savaşı komutanlarını sonuna dek korumaya, kollamaya ve yaşatmaya devam edecektir.

Bugün güçlü gibi görünen ve her istediğini yapacağını sanan çevrelerin sonu da hüsran ve yüce divan olacaktır…

Bu yıkım, bu sömürü, bu zulüm böyle devam etmez, etmeyecektir…

(alieralp37@gmail.com)

 

Ali ERALP – Cehalet Var Olduğu Sürece İnsan Ve Din Sömürüsü De Var Olacaktır…

AKP 14 yıldır başımızda…

  1. yıla giriyoruz…

Daha ne kadar kalacağı da belli değil…

Yalan, dolan, talan, ölüm hiç eksilmedi üstümüzden…

Kara bulutlar gibi dönüp duruyor tepemizde…

Maden faciası…

Hızlı tren felaketi…

İş kazaları…

Trafik kazaları…

Sel felaketleri…

Küçücük çocuklara tecavüzler…

Bir denetimsizlik, bir başıboşluk sarmış dört bir yanımızı…

Ergenekonlar, kozmik oda baskınları…

Askeri okulların, harp okullarının kapatılması…

İmam hatiplerin, Kuran kurslarının, tarikatların, cemaatlerin, imamların, şeyhlerin, şıhların yerden biter gibi, ayrık otu gibi çoğalması…

Ordunun kolunun kanadının kırılması, Lozanların, şanlı Türk tarihinin, Cumhuriyetin, Laikliğin ayaklar altına alınması…

Hukukun guguk olması…

Onlar, taa başından beri Fethullah Gülen örgütü ile sarmaş dolaş bir yaşantı sürdüler… Onları beslediler. Semirttiler… Büyüttüler… Güçlenmesine neden oldular… Sonra da devlet kurumlarına doldurdular…

Birlikte kumpaslar düzenlediler…

Çıkarları, menfaatleri çatışınca da birbirlerine savaş açtılar… Binlerce memuru işten attılar… Ama bir tek AKP yöneticisine dokunmadılar…

Trafik kazaları oluyor yurdumuzda… Çok sık… İşçi ölümleri, maden kazaları yaşanıyor, şehitler geliyor…

Suçlu patronlar serbest bırakılıyor… Günümüzde her şey paraya bağlanmış durumda…

Cana kıyan varlıklı aile çocukları cezasını çekmeden, 8 ay yatıp, rüzgâr gibi salına salına çıkıyorlar… Parayı veren düdüğü çalıyor… Zengin ailelerin borazanı ötüyor…

Ölümler üzerine pazarlıklar yapılıyor… Paralar alınıp veriliyor…

Alan memnun, satan memnun…

Olan ölene oluyor…

İşsizlik, yoksulluk, garibanlık diz boyu… 100 kişinin işe alınacağı bir kuruma 2600 kişi başvuruyor…

Suriyeli mülteciler ise işin tuzu biberi… Her yanda onlar var… Çekirge sürüsü gibi… Çocuk üstüne çocuk yapıyorlar…

Nüfus çığ gibi büyüyor. Bir taraftan da devletin başı “En az 3 çocuk isterim” diye haykırıyor…

Ortalık aç, perişan, zavallı insanlarla dolmuş… Ama kendilerini yönetenlerin “Başı secde görüyor” diye, çoğunluk onların  “G.tünün kılı olmaya” razı… Cemaat, tarikat liderinin her söylediğine bir robot gibi, kurşun asker gibi uyuyorlar…

İnanıyorlar…

Arada bir çatlak sesler çıkaranlar oluyorsa da 3 – 5 yüz kilo kömür, 5 kilo pirinç, 6 kilo makarna ile onları uyutuyorlar…

Muhalefet ise soyut bir insan hakları davasının peşinden sürüklenip gidiyor…

Ülkemizin tek gerçeği şudur ve bu gerçeği her yerde ve her zaman haykırmak zorundayız:

CEHALET VAR OLDUĞU SÜRECE, İNSAN VE DİN SÖMÜRÜSÜ DE VAR OLACAKTIR…

AKP’nin oy aldığı bölgelere baktığımız zaman bu gerçeği tüm çıplaklığı ile görürüz…

Bu Ortaçağ düzeninden kurtulmak istiyorsak eğer, Önce, “İnsanlarımızı cehaletten nasıl kurtarabiliriz, onlara doğruları nasıl gösterebiliriz” diye kafa yormalı, bunun yolunu – yöntemini araştırmalıyız…

(alieralp37@gmail.com)

Ali ERALP – “Türkiye’nin Yüzde 10’luk Hain Kontenjanı Var…”

İnsanlık, bugünkü uygarlık düzeyine devrimcilerin ve değişimcilerin savaşımlarıyla yükselmiştir.

Dünyanın neresinde ileriye dönük bir değişim ya da devrim yaşanmışsa orada mutlaka gelişim de olmuştur. Diyalektiğin şaşmaz yasasıdır bu.

Rönesanslar, reformlar, Fransız ihtilalleri, Ekim devrimleri, dünya halklarının toplumsal yapılarında ve yaşantılarında çok büyük değişiklikler yapmıştır. Bu açıdan bakınca, Mustafa Kemal Atatürk ‘ün gerçekleştirdiği 1923 Devrimi de Türkiye Cumhuriyeti’ni öteki İslam ülkelerinden ayıran önemli bir sosyal değişim olarak karşımıza çıkmaktadır.

Ne var ki ilkçağlardan bu yana, toplumların aydınlanmasına ve ilerlemesine katkıda bulunan beyinler susturulmaya çalışılıyor. Örümcek kafalılar, “güneşi balçıkla sıvayabilmek” için ellerinden geleni artlarına koymuyorlar. Sokrates’ler, Platon’lar, Keppler’ler, Kopernik‘ler buluşlarıyla, görüşleriyle insanlarda değişim isteklerini kamçılayarak, kurulu düzene ve tanrıların buyruklarına ters düştükleri için nice zorluklarla, engellerle karşılaştılar. “Dünya dönüyor” diyen Galileo’ya dünyayı dar ettiler. Başına gelmeyen kalmadı.

Karanlıkla aydınlığın bu hesaplaşması, ilkçağlardan başlayarak yüzyıllarca sürdü ve bugünlere taşındı.

Tarih çarkını geriye çevirme girişimleri ülkemizde de sıkça karşılaştığımız olaylardandır. Bilim ve değişim düşmanı şeriatçılar, ortamı ve koşulları elverişli buldukları anda başlarını daha çok kaldırmışlar, daha çok şey istemişlerdir. Bugün olduğu gibi…

Ama işin daha kötü yanı, bu gerici çeteleri, bağımsızlık savaşı yeren ulusalcı güçlere karşı, her zaman, yabancı devletlerle işbirliğine girerek onları arkadan hançerlemiş, “hıyaneti vatan” suçu işlemişlerdir. Zaten siyasal İslamcıların, tarihinde “emperyalizmi ülkeden kovmak” diye bir sorunları olmamıştır, bu konuda herhangi bir çabaları da yoktur.

Denilebilir ki Kurtuluş Savaşı sadece dış düşmanlara karşı verilmiş bir savaş değildir; o aynı zamanda “şahsi menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit eden; gaflet, dalâlet ve hatta hıyanet içinde bulunan” işbirlikçiler ordusuna karşı da verilmiş bir savaştır.

Atatürk bir yandan “Ya istiklâl ya ölüm” parolası kılavuzluğunda yedi düvelle savaşırken, bir yandan da içerideki “hıyanet çeteleri”ni etkisiz duruma getirmeye çalışıyordu.

Zaman zaman en yakın arkadaşları bile onun düşüncelerine, eylemlerine katılmak istemediler.

“Bolu Mebusu” Cevat Abbas Gürer‘in anılarında belirttiğine göre Mustafa Kemal, 26 Ağustos’ta başlayacak “Büyük Taarruz”u yönetmek üzere savaş alanına gidişini bile saklı tutmak zorunda kalmıştı.

Cepheye 19 Ağustos gecesi hareket edecekti. Bu hareketini gizleyebilmek için Anadolu Ajansı, gazetelerde Atatürk‘ün “Çankaya’da çay ziyafeti verdiği” haberini yaymakta idi. Onun böyle önlemler alması elbette yerinde ve gerekli bir davranıştı. Hainler pusuda bekliyorlardı çünkü.

İçerideki ve dışarıdaki efendilerine yaranabilmek için yapamayacakları şey yoktu. Örneğin Bandırma’da yayımlanan “Adalet” gazetesi, “Büyük Taarruz” un başlamasına iki gün kala şunları yazıyordu: “Hürriyetin ilanında muharebeler dolayısıyla milleti mahv ve perişan eden Talat, Cemal, Mahmut Şevket, Enver de gitti. Hamd olsun, darısı, cani Mustafa Kemal başına…” (24 Ağustos 1922)

Bu ihanet belgesinin yer aldığı gazetenin sahibi Ali Sami, ABDÜLHAMİT’İN YAVERİYDİ. Tarih sayfalarına adı “Hain Ali Sami” olarak geçti.

Bugün öve öve bitiremedikleri Abdülhamit’in yaveri…

Yine bir başka gazete Peyam-ı Sabah ise Atatürk ve arkadaşlarına “Ankara’daki şımarık herifler! Artık durun! Haddinizi bilin! Bu şarlatanlık bitsin!” diye manşetler atıyordu.

O zamanlarda Batı hayranı, Avrupa sevdalısı o denli çok gazeteci, sanatçı, yazar, Mütareke Basını, devlet adamı, dinci takımı vardı ki, saymakla bitmez. Amerikan mandacılığını savunan Halide Edip Adıvar, daha sonraları, “Başarıya ondan başka inanan yoktu” diyerek ihanet ortamını ve Atatürk‘ün kararlı tavrını açıklamak zorunda kalmıştı.

Yine o yıllarda, ABD yerine İngiliz mandacılığını seçen Ref’i Cevat Ulunay da şunları yazıyordu: “İngilizleri istiyoruz. Türkler kendi güçleri ile adam olamıyorlar. İngilizler elimizden tutacak, bizi kurtaracak.”

Yıllar sonra, bu mandacı tutumundan dolayı “pişman olup olmadığını” soran bir gazeteciye o da aynı Halide Edip gibi yanıt vermişti: “Hayır, ben haklıydım. Herkes benim gibi düşünüyordu. O günlerde böyle düşünen tek adam oydu.”

Gerçekten de “o günlerde böyle düşünen” , yani tam bağımsız bir Türkiye için savaşım veren “tek adam” oydu. Atatürk bir yandan Erzurum Kongresi ile uğraşırken, bir yandan da Halide Edip, Bekir Sami, Kara Vasıf Bey gibi kararsız, mandacı kişileri “inandırma yöntemi”yle ulusal direnişe kazanmaya çalışıyordu.

Bu arada İstanbul hükümeti de boş durmuyor, Mustafa Kemal’i engelleyebilmek için her çareye başvuruyordu. Bu işbirlikçi hükümetin tek politik seçeneği ise “Fransa, İtalya, İngiltere gibi büyük devletleri gücendirmemek, onlarla dostça ilişkiler kurup iyi geçinmek”ti.

Ekim 1919’da “Kahrolsun işgal” diye slogan atan halka, Harbiye Nazırı Camal Paşa şunları söylüyordu: “İstanbul hükümeti, tutumunda ve yürütümünde yasanın gereklerini kollamak, yabancılara karşı daha konukseverce ve ılımlıca davranmak zorundadır.”

Bu konuşmaya Atatürk şöyle yanıt vermişti: “Baylar, Rıza Paşa Hükümeti ve o hükümete Harbiye Nazırı olan kişi, sevgili yurdumuza giren, süngülerini ulusun can evine saplayan yabancıları konuk sayıyor ve ılımlıca davranmakta zorunluluk görüyor. Bu ne düşüncedir, bu ne kafadır?”

Oysa Cemal Paşa‘nın “konuk” saydığı ve “konukseverce” davranılmasını istediği İngiltere, halkın direnme gücünü kırabilmek için, kendisine bağlı birtakım mandacı “sivil toplum örgütleri(!)” kurdurmuştu. Bu örgütlerin başında “İngiliz Muhipler Cemiyeti” (İngiliz Dostluk Derneği), bugünkü PKK’nın atası, babası Teali-i İslam, Kürt Teali Cemiyeti geliyordu. Mustafa Kemal, 26 Şubat 1920’de Kazım Karabekir ‘e yazdığı bir mektupta bu konuda şunları söylüyordu: “İrtica hareketinin teşvikçisi İngilizler olup, merkez dimağı da (beyni)  İstanbul’dadır.”

Peki, bugünkü “teslimiyetçiliğin, ihanetin, irtica hareketlerinin, ılımlı İslam yönlendirmesi”nin arkasında kimler var acaba; Atatürk’ün deyişiyle “merkez dimağı” nerededir?

Bu konuyu uzun uzun araştırmaya, incelemeye hiç gerek yok. Her şey gözümüzün önünde gerçekleşiyor çünkü.

Emperyalizmin bir tek hedefi vardır: ülkeleri Sömürmek, talan etmek; vatanına, toprağına sahip çıkmayanların, çıkamayanların vatanına el koymak…

Emperyalist devlet bu amacına ulaşabilmek için de yabancı ülkelerde kendisine hizmet edecek, kulluk yapacak bir hainler şebekesi oluşturur…

ABD eski Dışişleri Bakanı Henry Kissinger bu konuda şunları söyler:

“Bizler Amerika olarak içimizdeki vatan hainlerini çabuk öldürürüz, dünyanın birçok ülkesindeki vatan hainlerini ise kahraman yaparız, ülkelerinde önemli yerlere getiririz…”

Bu hainler çetesi, yani ihanet erbabı, Osmanlının son dönemlerinde ve Kurtuluş Savaşında da vardı ama zamanla temizlendi… Atatürk’ün ölümünden sonra ise yeniden başını kaldırdı. Varlığını sürdürüp, günümüze değin geldi…

Bunlar, üç kuruşluk menfaat,  çıkar için vatanlarını yabancılara peşkeş çektiler, onlara köpeklik yaptılar…

Bugünkü medya ise yukarıda sözünü ettiğimiz “Mütareke Basını ve mütareke yazarları”ndan daha çok ihanet bataklığına saplanmış durumdadır. Mütareke Basını onların yanında yunmuş arınmış, sütten çıkmış ak kaşığa benzer…  Para, mal mülk hırsı gözlerini bürümüş. Yarattıkları ihanet dünyasında gönüllü hainliğe soyunmuşlar.

Ağababaları ile birlikte Cumhuriyeti, devrimleri, Ulusal Kurtuluş Savaşını kötülemek, halkın gözünden düşürmek, şeriat devletine zemin hazırlayabilmek için ellerinden gelen çabayı gösteriyorlar…

“Türkiye’nin yüzde 10’luk hain kontenjanı var” diyen değerli üstat, yüce yurtsever Attila İlhan’ın sözleri ile bitiriyorum yazımı:

“İşte yeniden Tanzimat zihniyeti, yeniden mandacılık. Üstelik bu  hainlerin içinde kendisine solcu diyenler var. Hadi şeriatçıları, bölücüleri, liberalleri anlıyorum, ama bu namussuzlar kendine solcu deyip Türkiye’yi pazarlayanlar. Al birini vur ötekine. Bak, bazı televizyon kanallarında her hafta hep birlikte boy gösteriyorlar, söylediklerini alt alta yaz, oku, ihanet belgesi çıkar.”  (“Attilâ İlhan’la Bin Saat”, Erol Manisalı)

(alieralp37@gmail.com)