Önce Vatan,  Önce Kurtuluş İçin Birlik, Sonra Parti…

(Sevgili dostlarım, bu yazı ile mücadele konusunda yeni bir tartışma başlatmak amacındayım. Lütfen makaleyi sonuna dek okuyup, sonra da görüşlerimizi belirtelim. Saygılarımla…)

Yıllardan bu yana “Grupçuluk”, “Particilik” anlayışını bir türlü bırakamadık. Futbol takımı tutar gibi parti tuttuk.

Üç – dört kişi bir araya geldi bir parti kurdu… Grup kurdu…

Yurtseverler, bölündükçe bölündü. Parçalandıkça parçalandı. Çoğaldıkça çoğaldı… Emperyalizmin “BÖL –YÖNET” kuralını eksiksiz, dört dörtlük uyguladılar…

ZAMAN GELDİ “ARMUTUN SAPI, ÜZÜMÜN ÇÖPÜ” DERKEN, PARTİ VE GRUP KAVRAMINI VATAN KAVRAMININ ÜSTÜNDE TUTTULAR. KENDİLERİNDEN OLMAYAN TÜM PARTİLERİ, TÜM PARTİ BAŞKANLARINI VE ÜYELERİNİ HAİNLİKLE, İHANETLE SUÇLADILAR…

Parti üyeleri, parti başkanlarını bir seçti, pîr seçti…  Ömür boyu onları “dokunulmazlık” zırhına sardı… Parti başkanlığına seçilen kişi, koltuğa oturduktan sonra kutsallık kazandı, ilahi bir kişiliğe büründü. Büründürüldü. Hata da yapsa, zalimlerle işbirliği de yapsa, ona tek eleştiri yaptırmadılar, tek söz söyletmediler…

Hani derler ya “Şeyh uçmaz, mürit uçurur…” Bilim, akıl, uygarlık düşmanı gericiler, nasıl şeyhlerini uçurdularsa, sol tutucular da liderlerini uçurdular… Eleştiri yapanlar hainlikle, işbirlikçilikle, ajanlıkla suçlandı… Eleştiri – özeleştiri kavramı örgütlere sokulmadı…

“Benim başkanım en iyisini bilir, benim başkanım en iyisini yapar… Benim partim en iyi partidir, benim partim en doğru yolda gidenidir…” denildi.

Emperyalizmle işbirliği yaptılar. Bölücülerle işbirliği yaptılar. Tarikatçılarla işbirliği yaptılar… Sonra da “Particilikte olur böyle şeyler…” dediler… “Yeter ki sen kötüleyerek, karşı çıkarak, eleştirerek partimizi zayıflatma, iktidarın ekmeğine yağ sürme…”  Ama geriye dönüp baktıklarında bir arpa boyu yol alamadıklarını göremediler…

Ne var ki AKP,14 yıllık iktidarı döneminde yurtseverlerin bu zaafından da yararlanarak çok yol aldı. Tüm kurumları kendi adamları ile doldurdu. Kadrolaştı.

Yurtseverler, antiemperyalist, antifaşist, “Tam bağımsız ve gerçekten demokratik Türkiye” cephesinde yerlerini alacaklarına birbirlerine düştüler. Herkesi, her şeyi eleştirdiler… Kendilerinden başka herkesi “hain” ilan ettiler…

Bu parçalanma ve çekişme çoğu yurtseverde karamsarlık yarattı… Bu konuda günde onlarca ileti alıyorum… Tümü de sol partilere güvenmediklerini, “Onların gereksiz yere birbirlerine düştüklerini, yeteri kadar mücadele vermediklerini ve bu durum karşısında kendilerinin de umutsuzluğa kapıldıklarını…” söylüyorlar…

Oysa şimdi bölünme, parçalanma zamanı değildir; bütünleşme zamanıdır. Birleşme zamanıdır… Emperyalizme ve yerli ortaklarına karşı güç birliği zamanıdır…

İŞGAL ALTINDAYIZ. YOBAZLAR TARAFINDAN KUŞATILDIK, SARILDIK.

Şeriatçılar, bölücüler, sömürgeciler, çembere aldılar bizi… Ateş çemberi bu… Yarı bağımlıydık, tam bağımlı olduk…  İmamlar tarafından yönetiliyoruz…

200 yıldan beri sürüp gelen ulusal birliğimizi parçalama çabaları ABD, AKP, PKK ve KOLTUK DEĞNEĞİ MUHALEFETİ bütünleşmesi ve dayanışması ile günümüzde doruğa ulaştı. Mezhep, din, etnik köken çatışmaları körüklenmekte, bu unsurlar, ülkenin parçalanması yolunda bir silah gibi kullanılmaktadır.

Sevr’i hayata geçirmeye çalışıyorlar.

AKP’nin de PKK’nın da akıl hocaları, yöneticileri Amerika’dır. Teröristler, Kandil dağındaki ABD’li dostlarının yönlendirmesi ve taktikleri ile hareket etmektedirler.

BU KEZ TEHLİKE BÜYÜKTÜR.

Tehlike büyüktür büyük olmasına da günümüzün mütareke basını ve iktidarı bu tehlikeyi gizlemek, halkın gözünden kaçırmak için elinden gelen çabayı göstermektedir. Televizyonlar 24 saat, izdivaç, eğlence programları, dizilerle, bilmem nelerle halkın beynini uyuşturmakta, narkoz görevi yapmaktadırlar.

Kitle Allah ve sadaka ile aldatılmaktadır. Din sömürüsü, başını alıp gitmiştir. Hedefte cumhuriyet ve Atatürk vardır. Ama bu konuda muhalefetten hiçbir tepki gelmemektedir.

TBMM’nin bir adı kalmıştır.

BAŞKANLIK SİSTEMİ İLE O ADI DA ŞİMDİ ORTADAN KALDIRMAYA ÇALIŞIYORLAR…

Bugünkü tehlikeli ortamdan kurtulabilmek için tüm ulusu seferber etmek ve mücadeleye kazanmak gerekir. Bir zamanlar halkın Atatürk’e inanıp, canını malını ortaya koyması gibi, öncülere inanıp, mücadeleye atılması gerekir.

Tarık Zafer Tunaya’nın deyişi ile günümüzde de “Toplumu ve kendisini eyleme geçiren koşulları ustalıkla hesaplayan, toplumun dinamiklerini başarı ile yönetebilen” Atatürk politikalarına ihtiyaç vardır.

Bugün de yine “Vatanın bütünlüğü tehlikededir. Ancak bu tehlikeden milletin istiklalini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır. Bunun için de her türlü tesir (etki) ve murakabeden (denetleme) azade, bir heyeti milliyenin vücudu elzemdir. (gereklidir)…” (Mustafa Kemal Atatürk)

Cumhuriyetin, vatan bütünlüğünün, REJİMİN tehlikeye girdiği bugünkü yangın ortamından kurtulabilmemiz için her şeyden önce, tüm halk kesimlerinin katıldığı ulusal bir şahlanışa ihtiyaç vardır. Bunun için de Atatürk’ün “Müdafaa-i Hukuk”, “Kuvayi Milliye” koşulları ve ortamı yeniden yaratılmalıdır.

Ulu Önder’in yiğitliği, cesareti ön plana çıkarılmalı, tıpkı onun yaptığı gibi tüm ulusalcılar “makam ve rütbeleri”nden arınmalıdırlar. Yani daha açık bir anlatımla, İkinci Kurtuluş Savaşımıza başlarken, yazar yazarlığını, öğretmen öğretmenliğini, doktor doktorluğunu ikinci plana atıp, sıradan bir “Kuvayi Milliye Neferi” olmalıdır. Olabilmelidir…

Bugünkü ortamdan, bugünkü tehlikeli gidişten kurtulabilmek için, tüm halkı eyleme geçiren Atatürk tarzı bir örgütlenmenin gerçekleştirilmesi artık kaçınılmaz olmuştur…

(alieralp37@gmail.com)

Tarikat Ve Cemaat Yurtları Derhal Kapatılmalıdır…

Gariban kız öğrencilerimiz, 12 yaşındaki yavrularımız baharlarını, gençliklerini, aşklarını yaşamadan, gelinlik giymeden, çoluk çocuk, torun yüzü görmeden, alevler içerisinde kalarak canlarını yitirdiler…

Yangın merdiveninin önünde, birbirlerine sarılı olarak bulundular…

En büyüğü 14 yaşındaydı…

Şimdi bu olayın adını açıkça koyalım: Bu bir cinayettir…

Bu bir toplu katliamdır.

Düzenlenen bilirkişi raporunda yangın merdiveninin kapı kolunun olmadığı yazılıyordu. Yangının elektrik kontağından çıktığı ve sigortaların çok eski, bakımsız olduğu saptanmıştı…

Okumaya gelen o küçücük fidanlar o anda çaresizdiler, kimsesizdiler, sahipsizdiler…

Anaları, babaları yoksul olduğu için onları, din tüccarlarının işlettiği, yasa dışı yurtlara vermek zorunda kalmışlardı…

Vee devlet onları ne idüğü belirsiz bir tarikatın acımasız, zalim insafına terk etmişti…

Bugün 600 bin öğrencinin 200 bini cemaat yurtlarında barınmaktadır…

Üstelik yasalarımızda ortaokul öğrencilerinin yurtlarda kalamayacağı vurgulanıyordı.

Üstelik Milli eğitim Bakanlığının bizzat kendisi, Süleymancı yurt sahibine “Açma, işletme izni”ni vermişti… Yani açık açık suç işlemişti…

Şimdi “Hani nerede Cumhuriyetin savcıları, neden görevlerini yapmıyorlar, neden suçlu hakkında soruşturma açmıyorlar…” diyeceğiz, demesine de, artık bunun da boş bir feryat, boş bir dilek olduğunu anladık…

Bugüne değin hangi yolsuzluk, hangi hırsızlık, hangi tedbirsizlik hakkında soruşturma açıldı ki bunun hakkında açılsın…

Hele hele suçu işleyen iktidara mensup bir devlet adamı, bir bakan, bir milletvekili ise, savcıların bırakalım dava açmasını, onun yakınından bile geçemeyeceğini artık tecrübelerimizle öğrendik…

Böyle bir olay uygar, çağdaş bir ülkede ortaya çıksaydı, en büyüğünden en küçüğüne dek yetkililer arasında bir “İstifa furyası” başlardı…

Bizimkiler sessiz, suskun, anlamsız bakışlarla olan biteni sadece izlemekle yetiniyorlar…

O kadar…

Aslında tüm Türkiye yanıyor… Tüm toplum yanıyor… Tüm insanlarımız ve insanlık yanıyor…

Hem de cayır cayır… Alev alev…

Ölümler, cinayetler, Suriye’den gelen şehit haberleri, tacizler, tecavüzler, işsizlik, yoksulluk karşısında yüreklerimiz yanıyor…

Ortalık kapkara duman bulutları ile kaplanmış…

Nefes alamıyoruz…

Bu ne ilk ne de son katliam olacaktır…

2002’den bu yana yaşadığımız bu kaçıncı olay…

AKP iktidarı sayesinde cennet vatanımız cehennem oldu…

Şu anda yurdumuzda bir rejim değişikliği yapılmaya çalışılmaktadır… Cumhuriyet düzeni “Yeni Osmanlı düzenine”, laiklik sistemi şeriat düzenine dönüştürülmek için mücadele verilmektedir…

İşte bu çalışmanın bir parçası olarak AKP, tarikat – cemaat okullarının, yurtlarının önünü açtı ve onlara “YÜRÜ” dedi, “Yürüyebildiğin, gidebildiğin yere kadar git…” dedi.

“Sosyal Devlet” yapısını yerle bir etti… Eğitimi bir kamu hizmeti olmaktan çıkarıp, “Ticaret metaı” haline getirdi…

Bu yangınlar, bu ölümler Ortaçağ anlayışının, yobaz düşüncenin, gerici eğitim politikalarının sonucudur…

Oysa Türkiye Cumhuriyeti, lâik ve sosyal bir hukuk devletidir…

Ulu önder Mustafa Kemal Atatürk’ün de vurguladığı gibi:

“Efendiler… Biliniz ki Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler ülkesi olamaz. En doğru gerçek tarikat uygarlık tarikatıdır.”

Bu açıklama Anayasının 45. Maddesinde de belirtilmiştir:

“Eğitim ve öğretim, demokratik, lâik, çağdaş bilim ve eğitim esaslarına göre, Devletin gözetim ve denetimi altında yapılır. Bu esaslara aykırı eğitim ve öğretim yerleri açılamaz.”

Buna göre,

TARİKAT VE CEMAAT YURTLARI VE OKULLARI DERHAL KAPATILMALIDIR…

Toplum olarak bunun için ne gerekiyorsa onu yapalım, demokratik haklarımızı sonuna dek kullanalım…

Meydanlara çıkılacaksa meydanlara çıkalım, yürünecekse yürüyelim, imza toplanacaksa imza toplayalım…

Muhalefet de görevini yapsın…

Bu iş, Meclisin Salı toplantılarında esip yağmakla çözümlenmez…

YETER ARTIK…

(alieralp37@gmail.com)

Sen Suçluyu Nerede Arayacağını Bilmiyorsun Be Kardeşim…

Bir makalemden dolayı, vatandaşın biri beni savcılığa şikâyet etmiş… Makalemin adı: “Türkiye’yi bu hale ben mi getirdim…”

Ne demişim orada?

“Bir zamanlar kadınlı erkekli, Fethullah Gülen’in kapısına saf saf dizilenler, eşiğine yüz sürenler, şimdi “AK SÜTTEN çıkmış kaşık gibi” tanıtıyorlar kendilerini…

Sanki 12 kişilik kafileler halinde imamı ziyaret etmek için taa Amerikalara ben gittim…

Sütte leke var onlarda yok…”

“Sanki yargıya, Emniyete, Milli Eğitime, tüm devlet kurumlarına onları ben doldurdum…

“Sanki Türkiye’yi ben bu hale getirdim…

Sanki kapı arkalarında bebek katilleri ile teröristlerle ben konuştum, ben pazarlıklara giriştim…

Sanki PKK’LI komutanlara “Şehirleri silah deposu yaptığınızı biliyoruz…” diye ben espri yaptım…”

Makale böyle devam ediyor…

Ve makaleyi Nazım’ın o çok ünlü şiiri ile bitirmişim:

“Ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek eğer

ve hâlâ şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak

kabahat senin,

— demeğe de dilim varmıyor ama —

kabahatın çoğu senin, canım kardeşim!”

Yukarıya aldığım sözlerin hangisi yalan, hangisi yanlış, hangisinde suç var? Söyler misin?

Bu memleketin bu hale gelmesinde suçlu ben miyim?

SEN SUÇLUYU NEREDE ARAYACAĞINI BİLMİYORSUN BE KARDEŞİM?

O zaman daha iyi kavraman için, devletin resmi İSTATİSTİK KURUMUNUN RAKAMLARI ile gerçekleri sana anlatayım. Bu rakamlar benim değil, devletin rakamları:

“2002’den bu yana, 18 yaşın altında 440 bin kız çocuğu, doğum yaparak ‘Anne’ oldu. 15 yaşın altında cinsel istismara uğrayarak ‘anne’ olan çocuk sayısı 15 bin 937. Çocuk istismarı davaları son on yılda üçe katlandı. 483 bin çocuk evlendirildi…”

Neden bu nikâhları kıyanları, bu çocukları babaları, dedeleri yerindeki adamlarla evlendirenleri ya da tecavüzlere zemin hazırlayanları gidip savcılığa şikâyet etmiyorsun?

Neden çocuğun, torunun yerindeki bebelerin hayatının karartılmasına karşı çıkmıyorsun?

Tekrar soruyorum:

Oyun çağındaki bu çocukları, ellerindeki bebekleri ile babası, dedesi yerindeki heriflere ben mi teslim ettim?

Başka konuya geçelim.

2002 yılında ABD doları, 1.60 TL idi, bugün 3.41 TL, iki kat arttı, çeyrek altın 28 TL idi, bugün 215 TL, artış yüzde 768, 1 LT benzin 1,64 TL idi, bugün 4.99, artış yüzde 300…

Tekrar soruyorum: Bu artışları ben mi yaptım?

“Son 16 yıl içinde Türkiye’nin borcu yılda yüzde 15 artarak, bugün 400 milyar doları aşmış durumda. Yıllık gelirimizin yarısı kadar borcumuz var…

Borç bu şekilde yıllık yüzde 15 hızla artışa devam ederse, en geç 6 yıl içerisinde borcu gelirini aşmış bir Türkiye, iflasın eşiğine gelecektir…”

Bu açıklamayı Odatv’de Nükleer Fizik Uzmanı Prof. Dr. Ali Ercan yapıyor…

Ben yapmıyorum.

“Son 14 yılda ülkeyi küresel pazarda satılığa çıkaran iktidar, 80 yıllık Cumhuriyet birikimlerini har vurup harman savurdu. Tarım, hayvancılık, sanayi üretimi yerinde sayarken, fabrikalar, bankalar, ulaşım-iletişim ağları, limanlar, havaalanları, madenler, sular, ormanlar satıldı. Adeta ‘kendi evinde, eşyası elinden alınmış, üstelik boğazına kadar borçlu kiracı’ konumuna düştük…”

Kişi başına düşen borç 5 bin doları aşmış durumda…

(Kaynak: Odatv, 26.11.2016)

Bu bilgileri de Odatv’den aldım…

Tekrar soruyorum:

Bütün bu zamları, satışları ben mi yaptım? Bu rakamlara yalan, yanlış diyebilir misin?

Neden Türkiye’yi bu hale getirenlerden hesap sormuyorsun?

Satıp savmakla, sadaka ekonomisi ile bir ülke uygarlığa ulaşamaz… Üretim gerekli, üretim… İşsizliğin kökünün kazınabilmesi için İş sahaları açılmalı…

Ne diyoruz biz? Talana, dolana, yalana, hukuksuzluğa ödün vermeyin… Cumhuriyeti yıkanlara, çoluğunun çocuğunun rızkı ile oynayanlara oy vermeyin…

Gün gelecek, eve ekmek götüremeyeceksin ve bu günleri mumla arayacaksın…

Bizden demesi… Sonra “Kendim ettim, kendim buldum” türküleri söylersin de ağlayanın olmaz…

(alieralp37@gmail.com)n

Cinsel İstismar Yasasından Çıkardığımız Dersler…

Önce şu gerçeği bir vurgulayalım:

Tecavüzcü Yasasından çıkardığımız birinci ders: Çıkarları ve ulaşmak istedikleri hedef için bunların yapamayacakları şey yoktur…

Eğer bir plan, bir amaç, bir tasarı, bir kumpas peşindelerse ve yandaşlarına ya da kendilerine bir çıkar sağlayacaklarsa bunlar ne insan, ne insan hakları, ne çocuk, ne bebe, ne kadın, ne yaşlı tanırlar…

Silindir gibi ezip geçerler…

Güç, kuvvet, para, çoğunluk onlarda ya!!!…

Ne demokrasi, ne özgürlük dinlerler… Zaten demokrasi onlar için seçimden seçime binilen bir trendir…  Demokrasi ile işleri bitti mi trenden inerler…

Onlar için geçerli olan iktidar, makam, mevki, koltuktur… Amaçlarına ulaşınca ne demokrasi kalır, ne özgürlük…

Ondan sonra gelsin “Kanun Hükmünde Kararnameler”, gelsin gece yarısı kapkaç yasaları…

Bacak kadar çocukların geleceği, hayatı ile bile oynarlar… Onların geçmişlerini, geleceklerini cehenneme çevirirler…

Eğer “Cinsel istismar yasa tasarısı”na sert bir muhalefet, sert bir karşı çıkış olmasaydı, özellikle kadınlar direnmeselerdi, bugün binlerce sapık veba gibi saracaktı dört bir yanımızı…

Ortada öyle bir haksızlık, hukuksuzluk, utanmazlık vardı ki, kendi yandaşları, ağababaları bile isyan etti…

“Hukuk” dedim de…

14 yıl sonunda hukuk guguk oldu… Vatandaşlar haklarını aramakta güçlük çekmeye başladılar… Oysa Lock, “Haksızlık adaletsizlik cinayetten farklı değildir” der.

Buna göre ülkemizde her gün binlerce cinayet işleniyor… Kimse hakkını arayamıyor…

Çünkü hukuk devleti, kanun devletine dönüştü…

Baskı, korku, şiddet medya, devlet kurumları ve halk üzerinde Demokles’in kılıcı gibi sallanmakta…

Onlar, iktidarın haksızlıklarını, yolsuzluklarını, yanlışlarını ortaya koyan savcıların, yargıçların, emniyet görevlilerinin yerlerini bir günde değiştiriyor ya da işine son veriyorlar…

Zaten polislere, yargı, sağlık ve eğitim çalışanlarına giydirilen türbanlarla, görevliler karpuz gibi ortasından ikiye bölündü… Onların hangi görüşe ait olduklarını biliyoruz…

Artık türbanlı, türbansız devlet dönemi, parti yargısı dönemi başladı…

Devlet kurumları uygulama alanı, deneme tahtası durumuna geldi. Şimdi, devlet kurumlarında partili memurların sözü geçiyor.

Oy çoğunluğu ile seçilen rektörlerin yerini partili rektörler aldı. Yargı siyasallaştırıldı…

Bu nedenle haksız hukuksuz bir yasa teklifi ya da uygulama karşısında koca koca adamlar karşı çıkacakları yerde sadece seyretmekle yetiniyorlar…

Dut yemiş bülbüllere döndüler…

Oysa devlet, hükmetmek için değil bireylere ve topluma hizmet için vardır.

Hukuk devleti demek, hukuk yasaları olan devlet ya da devletin koyduğu kurallar demek değildir. Hukuk devleti hukuka dayalı, hukuk kurallarını tarafsız, adaletli bir yöntemle uygulayan devlet demektir…

Devlet korku, baskı, şiddet yoluyla halkı sindirmek, dilediği gibi yönetmek için değil, bireylerin ve halkın hakkını, hukukunu korumak, yani ona hizmet için vardır…

Tecavüzcü yasasından çıkardığımız ikinci derse gelince: Haksızlıklar, hukuksuzluklar, kanunsuzluklar karşısında direnişler yapıldığında, etkili mücadeleler verildiğinde egemen güçler hedeflerinden, uygulamalarından vazgeçebiliyorlar…

Bunun en güzel örneğini tecavüzcü yasasında gördük…

Onun için “Susma, sustukça sıra sana gelecek” deyişi boşuna söylenmiş bir söz değildir… Ve bu kural “Koltuk Değneği Muhalefet” için de geçerlidir… Çünkü gerçek mücadele, salıdan salıya meclis salonlarında esip yağmakla olmaz… Bu gerçeği artık onlar da anlamalıdırlar…

Buradan başka bir konuya, bununla bağlantılı bir konuya atlayacağım…

Zalimler ve zulümler karşısında her dönemde ve her zaman halkların yasal, anayasal direnme hakları vardır… Bu hak dünyanın her ülkesinde yasalarla güvence altına alınmış en temel insan haklarıdır…

Eğer, bir yönetim, göz göre göre, insan haklarını ayaklarının altına alıyor, çiğniyorsa, toplumların o yönetime karşı şiddet içermeyen, mala mülke zarar vermeyen direnme hakları doğar.

Bu bütünüyle evrensel hukuka dayanan, en temel insanlık hakkıdır…

Uygarlık, gelişmişlik yeryüzünde bu hakların uygulanması ve hayata geçirilmesi ile ortaya çıkmıştır…

Bu güne değin halkımız ve muhalefetimiz tarafından bu hak gerektiğinde uygulansaydı, insanlarımız sömürü, yolsuzluk, hırsızlık, şiddet karşısında 5 kilo pirince, 4 kilo şekere razı gelmeselerdi, şu bozuk düzenin köleleri ve mahkûmları haline gelmeyecektik…

(alieralp37@gmail.com)

Kaçınılmaz Sona Doğru, Adım Adım Yaklaşıyorsunuz…

Dünyanın neresinde, hangi ülkesinde kişiye özel yasa çıkarılır?

Var mıdır böyle bir şey?

Görülmüş müdür?

Evet, vardır, görülmüştür… Hem de Türkiye’de…

Bunlardan sadece iki tanesini gözler önüne serelim:

Örneğin,  Saadet Partisi Başkanı Necmettin Erbakan hapse mahkûm edilince, cezasını evde çekmesi için, özel bir yasa hazırlanmıştı…

Yine, eski Maliye Bakanı Kemal Unakatın’ın kullandığı naylon faturalara af getirebilmek için özel bir yasa çıkarılmıştı…

Bu yasalardan onlarcası,  hiç hızını aksatmadan daha sonra da çıkarılmaya devam etti… Günümüze kadar geldi…

Dünyanın neresinde, tecavüzcü, tecavüz ettiği kurbanı ile evlendirilir ve suçlu ceza almaktan kurtarılır?

Var mıdır böyle bir şey?

Görülmüş müdür?

Evet, vardır, görülmüştür… Hem de Türkiye’de…

Tecavüze uğrayan 12 – 13 yaşındaki kızları, saldırganları ile davulla, zurnayla evlendirebilmek için bir gece yarısı yangından mal kaçırır gibi yasa çıkarmaya kalktılar…

O kadar çocukça ve acemice hazırlanmış bir tasarıydı ki bu, 4-5 kişi tarafından saldırıya uğrayan kız çocuklarını hangisiyle evlendirebilecekleri sorusunun kendilerine sorulabileceğini düşünemediler bile, hele hele tecavüz mağduru erkek çocuklarını tamamen unuttular… Onların saldırgan canavarlarını hesaba katmadılar… Toplum önünde rezil oldular…

Dünyanın neresinde, hangi ülkesinde, bir iktidar kendi ordusuna düşmanca bakar, ona düşman muamelesi yapar?

Var mıdır böyle bir şey?

Görülmüş müdür?

Evet, vardır, görülmüştür… Hem de Türkiye’de…

“Darbeci” diye Türk ordusunun komutanlarını zindanlara doldurdular, çoluğundan çocuğundan koparıp yıllarını çaldılar, sonra da “Yanılmışız, pardon” deyip salıverdiler… Kozmik odalara baskınlar düzenlediler…

Şimdi de ordunun yaşam kaynağı, temel gücü askeri liseleri, harp okullarını kapatıyorlar…

Dünyanın neresinde, hangi ülkesinde bir ülkenin “Kurucusu ve kurtarıcısının fotoğrafları” kitaplardan silinir, duvarlardan indirilir, çöp kutularına atılır?

Var mıdır böyle bir şey?

Görülmüş müdür?

Evet, vardır, görülmüştür… Hem de Türkiye’de…

Anayasa’daki “Atatürk milliyetçiliği” lafına bile tahammül edemeyip, bugün, bunu yasadan çıkarma mücadelesi veriyorlar…

Çöplere atılan Atatürk posterleri basında yayınlanmış, günlerce bunun ıstırabını yaşamıştık…

Yandaş basının, yargının, Milli Eğitimin, laikliğin içler acısı durumunu burada yeniden anlatmaya gerek bile görmüyoruz, çünkü bu gerçeği bilmeyen kalmadı artık…

Ekonomik kriz kapıda…

Önlem alınması gerekirken, hala bakanlar, başbakanlar konuyu hafife alan demeçler vermeye devam ediyorlar…

Yalan, dolan, aldatmaca, yolsuzluk üzerine kurulan bir yönetim nereye kadar gider, gidebilir? Kindar ve dindar bir gençlik yetiştirip, insanları birbirine düşman etme politikası nereye kadar gider, gidebilir?

Baskıyla, korkuyla, bağırmakla, çağırmakla kimse yargıdan kurtulacağını, kaçacağını sanmasın…

Onlar istedikleri kadar yüksek perdeden konuşmaya, tehditler savurmaya, basını ve yazarları baskı altına almaya devam etsinler, korkunun ecele faydası yoktur…

Yolun sonu göründü…

İktidar, kaçınılmaz sona doğru adım adım yaklaşıyor…

Bunun belirtileri ortaya çıkmaya başladı bile… Bu türden örnekleri bu millet çok yaşadı, çok gördü…

Bir tek eksiğimiz var: Bu kötü gidişe “DUR” diyecek “Adam gibi bir muhalefete” sahip değiliz.

Ama o da olacak…

Atatürkçü, yurtsever güçler yakında, “Koltuk değneği parti başkanlarını” tasfiye ederek harekete geçecek ve iktidarın defterini dürecektir…

Atatürkçülerin kitabında umutsuzluk, karamsarlık yazmaz…

Zamanı geldiğinde, bu gerçeği, cümle âlem anlayacaktır…

(alieralp37@gmail.com)

Kadın, Kızla Uğraşmaktan Başka Bir Derdiniz Yok Mu Sizin?

Ülke yangın yerine dönmüş…

İnsanlarımız ölüyor… Gencecik fidanlarımız ölüyor… Şehit oluyor…

Hırsızlık, yolsuzluk almış başını gitmiş…

Dolar başını almış gitmiş… Dolar yükseldikçe Türk lirasının, yaşantının değeri düşüyor, alım gücün düşüyor, sadaka ekonomisine muhtaç oluyorsun…

Bir tas çorba içebilmek için, çadır önlerinde nöbet tutuyorsun…

Beş kilo makarna, iki kilo şeker alabilmek için kuyruklarda ömür tüketiyorsun…

Şu ülkede insanların yarısı açlık sınırının altında yaşıyor… Maaş kuyruklarında emeklilerimiz can veriyor…

Cinnetli insanlar ülkesine döndük…

Kredi kartı borcunu ödeyemeyen vatandaşlarımız çoluğunu, çocuğunu, eşini öldürdükten sonra intihar ediyor…

Yeryüzünde iki paralık değerimiz kalmamış…

YAHU KARDEŞİM, SENİN KADINLA, KIZLA UĞRAŞMAKTAN BAŞKA BİR SORUNUN, DERDİN YOK MU?

Çevrene, uygar, modern ülkelere bir baksana… Uzaya adam gönderiyorlar… Küçücük Küba kanser aşısını bulmak üzere… Şeriatla yönetilen ülkelerde neden bir tek icat yapılmıyor, neden bir tek buluş yapan adam çıkmıyor?

Bırakın buluş yapmayı, ülkemizde her 4 saatte 1 kadın tecavüze uğruyor… Bir yılda adliyeye taşınan çocuğa yönelik tecavüz vaka sayısı 16 bin, bunlardan 13 bin 968 hakkında mahkûmiyet kararı verilmiş.

Bunlar da yetmiyormuş gibi daha tecavüzcülere af çıkarmaya, tecavüzcüleri kurbanları ile evlendirmeye kalkıyorlar…

Bu kurbanlar senin çocuğun, yakının akraban da olabilirdi…

9 yaşındaki bebeleri evlendirmeye kalkanlara hele bir sor, “Siz, 6 yaşındaki, 9 yaşındaki yavrunuzu, torununuzu 50’lik, 60’lık babalara, dedelere verir misiniz?”

“Siz, bir eli yağda, bir eli balda olan ulema bozuntuları, sabah akşam, gece gündüz, apış arası ile uğraşırsınız, oyuncakları ile oynayan çocukları evlendirmeye kalkarsınız, analarınızın diz kapaklarından tahrik olursunuz,  kadınlara gülmeyi yasaklar, hamile kadınların sokağa çıkmasını engellersiniz…”

Be adam,

Bir gün de gemiciklerden söz et, bir gün de ayakkabı kutularından söz et, bir gün de İsviçre bankalarındaki hesaplardan söz et…

“Kadın evinin süsüdür…” diyordu eski savunma bakanı… Ve kendisinden iş isteyen bir bayana, Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu, “Evdeki işler yetmiyor mu?” diye soruyordu… Maliye Bakanı Mehmet Şimşek ise, “Kadınlar iş aradığı için işsizlik yüksek.” Gerekçesi ile memleketteki işsizliği açıklamaya çalışıyordu… Vekiliniz, “Örtüsüz kadın perdesiz eve benzer. Perdesiz ev ya satılıktır ya da kiralıktır…”

Zamanın Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan da “Kadın erkek eşitliğine inanmıyorum” demişti bir zamanlar…

Vee Prof. Dr. Nihat Hatipoğlu Vatandaşın sorduğu “Banyoda çıplak yıkanılır mı?” (!!!) sorusuna şu yanıtı veriyordu:

“Çırılçıplak yıkanmak mekruh (İğrenç, tiksindirici) görülmüştür. Çünkü o halde olmak iyi değildir. Peki ne yapacak? Göbeğinin altından şortunu çıkarmadan yıkanacak. Son anda onu çıkarıp durulanacak…”

TÜMÜNÜN DE AKLINDA “DON” VAR.

Varsa “don” yoksa “don…” Sanki başka konu kalmamış gibi… Sanki konuşulacak, çözümlenecek başka sorun kalmamış gibi… Don aklını almış ulemanın…

Tümünün de hedefinde kadın var… Tümünün de hedefinde kadının örtünmesi eve hapsedilmesi, evine ve erkeğine köle edilmesi var…  Gizlenmesi var…

Tümünün de hedefinde kadın gövdesi, bacak, göğüs, saç, kol, diz, cinsellik var…

Hiçbirisi de kadını kendisine eşit bir cins, erkekle eşit haklara sahip bir toplumsal varlık olarak görmüyor…

Yar, ana, kız kardeş olarak görmüyor… Onu sadece ve sadece tahrik unsuru, seks metaı olarak görüyor…

AKP iktidarında hem evde hem dışarıda çifte sömürü, baskı, şiddet altında inleyen kadının yaşamı günümüzde cehenneme dönmüştür… Esir hayatı yaşamaktadır… Yaşatılmaktadır…

Çünkü kadının özgür, bağımsız olduğu bir toplumda asla erkekler zorbalık yapamaz, diledikleri gibi hareket edemezler…

 ASLA ARABİSTAN’IN ŞERİAT DÜZENİ KURULAMAZ…

Bunun için de kadının evine hapsolması, en az üç çocuk yapması, erkeği ile çocukları ile ev işleri ile uğraşırken doğruları, gerçekleri, sömürüyü görmemesi, bilmemesi, kölelik koşullarına karşı koymaması gerekir…

Çünkü şeriat düzeni, şeriat yasaları bunu gerektirmektedir…

Ama 1923 devrimini gerçekleştiren Atatürk Türkiye’sinde, şeriatın kurulayamayacağını, yaşayamayacağını, yaşatılamayacağını yakında tüm odun kafalılar anlayacaklardır…

(alieralp37@gmail.com)

Hedef, İmam Nikâhı İle Küçücük Kızlara Gelin Olma Yolunu Açmak…

Bu dinci, kinci politikalar yüzünden Türkiye’nin geldiği noktaya bakar mısınız?

Türkiye cenneti görmeden, cehenneme dönüştü…

– Son on dört yılda fuhuş ve uyuşturucu 17 misli (yüzde 1700), boşanmalar 28 misli (yüzde 2800) arttı…

– Çocuk pornosunda dünyada baş sıralardayız…

– 2002’de kadın cinayeti sayısı 66 iken, bu rakam, 2002–2015 arasında 5 bin 406 olmuştur…

İnsan Hakları Derneği’nin verilerine göre Türkiye’de her 4 saatte 1 kadın tecavüze uğruyor

Bir yılda adliyeye taşınan çocuğa yönelik cinsel istismar vaka sayısı 16 bin 957… Yargıya taşınan istismar vakalarından 13 bin 968 mahkûmiyet kararı çıktı.

Bu patlamanın nedenini her şeyden önce dünyaya sadece din penceresinden bakan, uygarlıktan, bilimden kopan politikacıların yanlış uygulamalarında aramak gerekir…

3,5 yaşındaki çocukların önce tecavüze uğrayıp, sonra da canavarca öldürüldüğü bir ülke durumuna geldik…

Bacak kadar çocuklar ellerindeki bebeklerle gelin ediliyor.

Kadın cinayetleri, kadınlara işkence, baskı, dayak çığ gibi artıyor…

Bunlar da yetmiyormuş gibi şimdi bir de tecavüzcülere af getirilmeye çalışılıyor… AKP’li milletvekilleri sapıkları kurtarabilmek için, bir gece yarısı gizlice,  torba yasaya bir madde ekledi.

Yangından mal kaçırır gibi çıkarılmak istenen bu yasanın hedefi, kurbanı, yani küçücük kız çocuğunu tecavüzcüsü ile evlendirip, yaşlı sapığı affetmek…

Yani bir yaşam boyu onu babası, dedesi yerindeki tecavüzcüsü ile baş başa bırakmak…

Böylece tecavüzü ve tecavüzcüyü meşrulaştırmak…

İmam nikâhını geçerli hale getirip, Türkiye’yi şeriat yasaları ile yönetilen Arabistan’a çevirmek…

Bu yasa meclisten geçerse Adalet bakanının açıklamasına göre 4 bin sapık daha topluma salıverilecek… İşte o zaman “Yandı gülüm, keten helvam…” İşte o zaman çık işin içinden çıkabilirsen…

Meclise sunulan önergede şu ifadelere yer veriliyor:

 “Cebir, tehdit, hile veya iradeyi etkileyen başka bir neden olmaksızın, 16.11.2016 tarihine kadar işlenen cinsel istismar suçunda, mağdurla failin evlenmesi Muhakemesi Kanununun 231 inci maddesindeki koşullara bakılmaksızın hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına, hüküm verilmiş ise cezanın infazının ertelenmesine karar verilir…”

Adalet Bakanı Bekir Bozdağ, yasaya yönelen çok sert tepkiler karşısında “Konunun çarpıtıldığını, verilen teklifin tecavüzcüleri kapsamadığını” ileri sürdü. Sonra ekledi:

“Düzenleme; sadece evlenmiş; ama yaş şartı nedeniyle nikâh yapamamış olanların, resmi nikâhla evlenmeleri halinde uygulanacaktır…”

Yani bu açıklamaya göre affa uğrayanlar arasında “Cebir, tehdit, hile tecavüz yapanlar” bulunmayacaktır…

Bu bir aldatmacadır…

Çünkü imam ya da bir aile bireyinin yönlendirmesi ile 9 yaşındaki, 12 yaşındaki çocuklarla cinsel ilişkiye giren babalar, dedeler de bize göre tecavüzcüdür. Bedenen ve zihnen henüz gelişmemiş, oyun çağındaki kız çocukları ile evlilik yapmak bir ilkelliktir, canavarlıktır…

Adalet Bakanı TBMM’sinde şu açıklamayı yaptı:

“Düğün yapılmış, dernek yapılmış, gelmişler, hediyeleri takmışlar, resmen evlenmişler. Savcı düğününe gelmiş…”

Yeri gelmişken, buradan bir ihbarda bulunmak istiyorum: İmamların nikâh kıydığı, imamların onayladığı, resmi nikâhın yapılmadığı bu yasa dışı düğüne gelen Cumhuriyet savcısı derhal bulunmalı, hakkında gerekli yasal işlemler yapılmalıdır…

Bir yargı mensubunun yasa dışı bir düğüne gidip, suça ortak olması affedilecek bir durum değildir…

Bir çağrım da Sela sesleri ile meydanlara çıkanlaradır: Bakın, küçücük yavruları, babası, dedesi yerindeki adamlarla evlendirmeye kalkıyorlar…

Bunlar sizin akrabanız, çocuklarınız da olabilir…

Almanya, 16 yaş altı evlilikleri bir yasa ile önlemeye çalışırken, biz hala “7 yaşındaki çocuklar, 9 yaşındaki  çocuklar evlenebilir mi” tartışması yapıyoruz…

Ya siz neredesiniz?

Neden hiç tepki vermiyorsunuz?

Neden dut yemiş bülbüllere döndünüz?

Neden hiç sesiniz çıkmıyor?

Ayıptır, yazıktır, günahtır…

(alieralp37@gamail.com)

Siz, Devlet Bahçeli, Tarih Önünde Suçlusunuz…

MHP nereye gidiyor?

Devlet Bahçeli nereye gidiyor?

Hedefi ne? Ne yapmak istiyor?

Yandaşlık nereye kadar devam edecek? MHP’li yurtseverler görmüyorlar mı bunu?

MHP kendi evlatlarını yemeye başladı… MHP’li vatanseverler ne zamana kadar buna göz yumacaklar, ne zamana kadar izin verecekler?

Partide ne demokratik uygulama kaldı, ne demokratik seçim…

Partiye takılan adlara bakar mısınız?

Koltuk değneği, yedek lastik, can simidi, çekici, kurtarma aracı, AK MHP, yandaş parti, Amerikan milliyetçisi, kurtarıcı, baston, çekme kurtarma aracı, imdat lokomotifi…

Bunlar sizi rahatsız etmiyor mu? Neden sorgusuz, sualsiz, kuzu kuzu, tek kişinin peşinden gidiyorsunuz?

Hiçbir dönemde bir parti başkanı ve bir siyasal parti bu denli iktidara yardımcı olmadı. Hiçbir dönemde muhalefet, bu denli çok, iktidarı düştüğü yerden kaldırmadı.

Bir sayıma göre AKP otuzun üzerinde düştü yere, otuzun üzerinde de elinden tutup kaldırdılar onu…

Hangi birini saysak…

Cumhurbaşkanlığı seçiminde Abdullah Gül’ü türbanlı eşiyle birlikte Atatürk’ün makamına oturttu.

Libya’ya donanma gönderilmesinde, Suriye tezkeresinde oylarıyla AKP’nin yanı başındaydı…

4+4+4 eğitim sistemi MHP’nin katkıları ile yasalaştı. İmam hatip ve Kuran kurslarının önünün açılmasında onun yardımlarını asla yadsıyamayız.

AKP ve MHP el ele, omuz omuza vererek 1923 Aydınlanmasının “Tevhid-i Tedrisat” (Öğretim Birliği) yasasını birlikte ayaklar altına aldılar.

29 Ekim Cumhuriyet Bayramı kutlamalarına Devlet Bahçeli, Recep Tayyip’le birlikte karşı çıktı

AKP’nin yeni Anayasa yapımında ve başkanlık sisteminde en büyük destekçisi şimdi o… Şimdi o bir kurşun asker…

AKP ile dayanışma içerisinde, harıl harıl, Türkiye’yi “Tek Adam Yönetimi”ne götürmek için destek veriyor. Sıra ona geldi çünkü…

O da yasalaşırsa eğer sevgili yurdumuz parçalanmaya, bölünmeye doğru gider…

Eğer Bahçeli başından beri iktidara destek olmasaydı, arka çıkmasaydı, sadece, Cumhuriyet tarihinin en büyük yolsuzluğu, 17 – 25 Aralık soygunu ve PKK terör örgütü ile yapılan ihanet müzakereleri bile tek başına AKP’nin yıkılması için yeterli olaylar ve olgulardı… Yüzlerce Anayasa, yasa çiğnemelerini, söylemiyoruz bile…

Zaten ilk kez, AKP’ye iktidar kapısını açarak, onu bu milletin başına musallat eden de o. Ortada hiçbir neden yokken 7 Temmuz 2002’de “ERKEN SEÇİM” dedi. Oysa seçimlere daha 1,5 yıl vardı.  Bu kararı Koca yayla şenliklerinde gelen esrarengiz bir telefonun ardından aldığı söyleniyor…

O dönemde Başbakan olan Bülent Ecevit bu karar karşısında isyan etmiş, “Yahu ne yapıyorsun, intihar ediyoruz…” demişti.

Gerçekten de bu bir intihardı.  Ekonomik ortamdan ve gidişten memnun olmayan halk yeni bir seçimle iktidardaki partileri tasfiye edebilirdi. Çünkü çok büyük bir ekonomik kriz vardı ülkede…

Nitekim 2002 seçimlerinde MHP baraj altında kalmıştı…

Yine, 7 Haziran seçimlerinde AKP, ilk kez yüzde 40,8 oy alarak, tek başına iktidar olamamıştı. Böylece muhalefet, iktidarı alabilmek için büyük bir şans yakalamıştı. MHP, yüzde 16,2 oy oranı ile 80 milletvekili çıkarmış ve sandalye sayısını, oy oranını 3,28 artırmıştı. Daha sonra CHP, HDP, MHP arasında koalisyon çalışmaları başladı.

Koalisyon çalışmalarında Bahçeli “uzlaşmaz” bir tutum takındı.

 “Hiçbir koalisyon içinde yer almayacağını, özellikle HDP’nin olduğu yerde koalisyona girmeyeceğini” açıkladı. Ardından da Meclis Başkanlığını altın tepsi içinde AKP’ye sundu. Oysa koalisyon için ortam hazırdı ve meclis başkanlığının da alınarak, AKP’nin geçmişteki yanlış uygulamalarından hesap sorulabilirdi…

Olmadı… Tüm girişimler Bahçeli’nin engellemesi ile sonuçsuz kaldı…

Yurtsever MHP’lileri uyarıyoruz… Vakit çok geç olmadan, iş işten geçmeden yönetime el koyun…

Çünkü Ülke bölünüyor.

Ülke “Başkanlık” sistemi altında, sultanlık, tiranlık yönetimine götürülüyor.

Tüm yetkiler tek kişide toplanıyor.

Krallarda, padişahlarda olmayan bir yetki bu…

Yargının “Y”si kalmadı şu memlekette…

Rejim değiştiriliyor… Ortaçağdan da geriye düştük.

KHK yasaları ile ülkenin altı üstüne getirildi… Hallaç pamuğu gibi atıldı… Ne laiklik kaldı, ne Cumhuriyet… Ne ordu kaldı, ne Milli Eğitim…

Daha neyi bekliyorsunuz Yurtsever MHP’li kardeşlerim?

(alieralp37@gmail.com)

7 -24 Atatürk’e Küfredenler, Siz, Onun Tırnağı Bile Olamazsınız…

Osmanlı ve Osmanlı padişahı hayranları, Atatürk’ten önceki Türkiye’nin durumunu biliyorlar mı acaba?

Cumhuriyet ilan edildiğinde ülkemizin sosyal ve ekonomik yapısı nasıldı?

Okuma yazma oranı kadınlarda kaç, erkeklerde kaçtı?

Ne kadar fabrika vardı? Sermaye ve fabrika kimlerin elindeydi?

Demir yolları kaç kilometreydi? Bildiklerini sanmıyorum…

O zaman başlayalım anlatmaya:

Birinci Dünya savaşında yurdumuz 550 bin kayıp verdi. Yenilginin ardından Mondros Ateşkes Antlaşması imzalandı. Buna göre Osmanlı orduları dağıtılıyor, ağır silahlar teslim alınıyor; savaşı kazanan devletler arasında ülke pay ediliyordu…

Vatanın yeraltı ve yerüstü zenginliklerine el konulmuştu…

Ama bütün bu yokluk, yoksulluk, kötü koşullara ve padişahlara karşın Yedi Düvelle yapılan bağımsızlık savaşı kazanıldı ve Cumhuriyet ilan edildi…

Cumhuriyet ilan edildiğinde köyler, kentler yakılmış, yıkılmış, harabe haline getirilmişti… Üretim durmuş, tarım çökmüştü. Ekmeklik un bile dışarıdan alınıyordu.

İnsanlar aç, sefil perişandı…

Hastalık dört bir yanı sarmıştı… İnsanlar kırılıyor, hayvanlar telef oluyordu…

Frengi, verem, sıtma, tifo, tifüs bir göz hastalığı olan trahom dört bir yanı sarmıştı.

13 milyon nüfuslu Türkiye’de 3 milyon kişi trahom, iki milyon kişi sıtma, bir milyon kişi frengi hastalığına yakalanmıştı… Bunlar saptanan resmi rakamlar ve bilinen hastalıklardı… Bit, pire, çeşitli cilt hastalıklarını bu listeye eklemiyoruz…

Bebek ölümleri yüzde 40’ın üzerindeydi. Yani doğan her iki çocuktan biri, yüz anneden yirmisi ölüyordu…

40 bin köyün 30 bininde okul yoktu… Evet, yineliyorum, 30 bininde… Vee okuma oranı 1927’lerde erkeklerde yüzde 7, kadınlarda binde 4’tü… Bu oran 1935’te erkeklerde yüzde 23, kadınlarda yüzde 8 oldu…

Her yanı mahalle mektepleri, tekkeler sarmıştı. Cahillik ve cahiller mollaların, sultanların geçim kaynağı idi… Onlar durumdan ziyadesi ile memnundular…

Kitap nedir, okumak nedir, bilim nedir, ne yararı olur, bilen yoktu…

Osmanlıyı Atatürk yıktı der Atatürk düşmanları…

Osmanlıyı işte bu cehalet, bilgisizlik yıktı… Bir de emperyalizmle birlikte yerli hainler…

Osmanlıdan sadece 4 fabrika miras kalmıştı. Bu sayı 1926 – 1938 arasında 28’e yükseldi.

Anadolu topraklarında 1923 yılı itibarı ile 4559 km olan demir yolu, 1940 yılına kadar gerçekleştirilen sıkı çalışmayla 8637 km’ye ulaştı, iki katına çıktı…

Mustafa Kemal, Cumhuriyetin ilanının ertesi gününde, İsmet İnönü’ye gönderdiği mektupta şunları yazıyordu:

“Bize, geri, borçlu, hastalıklı bir vatan miras kaldı, yoksul ve esir ülkelere örnek olacağız, kaderin bizim kuşağımıza yüklediği bir görev bu, özgür bir toplum oluşturmak, çağdaşlaşmak, bu ideali gerçekleştirmek zorundayız, bu görevin ağırlığını ve onurunu seninle paylaşmak istedim, Allah yardımcımız olsun.”

Tam da dediği gibi yaptı.

1929-1938 arasında ağır sanayi üretimi % 152 arttı.

Kömür yüzde 100, krom yüzde 600 artış gösterdi. Demir sıfırdan 180 bin tona çıktı, şeker üretimi 200 misli arttı. Türk Parasının değeri sterlin, ABD doları ve İtalyan lireti karşısında değer kazandı.

Gece gündüz, 7 – 24 Atatürk’e küfredenler, 15 yıl gibi kısa bir sürede gerçekleştirilenleri gördünüz mü?

Siz onun tırnağı bile olamazsınız…

Peki, siz ne yaptınız? Tüm Cumhuriyet ürünlerini mirasyediler gibi satıp, savdınız, yine de iki yakanız bir araya gelmedi… Çünkü üretim durdu… Çünkü fabrikaları, gelir kaynaklarını emperyalistlere teslim ettiniz…

İktidara geldiğinizde bir ABD doları, 1.60 TL idi, bugün 3.27 TL, iki kat arttı, çeyrek altın 28 TL idi, bugün 215 TL, artış yüzde 768, 1 Lt benzin 1,64 TL idi, bugün 4.84, artış yüzde 295…

Bir gün olsun Atatürk gibi bilimden, uygarlıktan, çağdaşlaşmaktan ya da onun deyişi ile “Yoksul ve esir milletlerden” söz ettiniz mi?

Bir gün olsun emperyalizm sözcüğünü ağzınıza aldınız mı? Bir gün olsun Kurtuluş savaşını canla, başla destekleyen gerçek din adamı Rıfat Börekçiyi halka anlattınız mı?

Anlatmadınız…

Çünkü sömürgecilerle işbirliği yapmak sizin fıtratınızda var…

Siz Müslüman Irak’ı işgal eden emperyalist ABD’yi alkışladınız ve ABD askerlerinin sağ salim dönmesi için dua ettiniz…

Atatürk ve arkadaşları tüm gücüyle ülkeyi modernleştirmeye çalışırken, geçmişte de tarikatçı ve bölücü atalarınız emperyalistlerle birlik olup, genç Türkiye Cumhuriyetini yıkmaya çalıştılar…

Bugün de bir takım fesli deliler çıkmış, babalarının, dedelerinin yolundan gidiyorlar… Şöyle konuşuyorlar:

“Keşke Yunan galip gelseydi. Ne hilafet yıkılırdı. Ne şeriat yıkılırdı. Ne medreseler lağvedilirdi. Ne hocalar asılırdı. Hiç biri olmazdı…”

Atatürk ve Kurtuluş Savaşı düşmanlarının hangi rüyanın peşindeki olduklarını gördünüz mü?

Şunu hiç aklınızdan çıkarmayın: Atatürk modern Türkiye’nin kurucusu ve kurtarıcısıdır… Ne kadar kötülerseniz kötüleyin, bu gerçeği asla değiştiremezsiniz…

Onun için bir kez daha yineliyoruz: Gece – gündüz, 7 -24 Atatürk’e küfretseniz de “Siz onun tırnağı bile olamazsınız…”

(alieralp37@gmail.com)

 

Yok Birbirimizden Farkımız, Çünkü Biz ABD Başkanıyız…

ABD,  bölgemiz için bir tehdittir. Onun da ötesinde tüm dünya için bir tehdittir.

Nereye dokunsa, burnunu nereye soksa orada yıkım, kan, gözyaşı eksik olmuyor.

 “İnsan hakları, barış, demokrasi” sözlerini dilinden hiç düşürmüyor ama insanları dil, din, ırk, mezhep çatışmaları ile birbirine kırdırıp, ülkeleri parçalayabilmek için elinden geleni de ardına koymuyor.

Yeni seçilen başkan Donald John Trump da aynı yolun yolcusudur. O da ABD’nin geleneksel dış politikasını izlemek zorundadır.

Eli mahkûmdur.

ABD’nin ekonomik, sosyal, siyasal, askeri koşulları bunu gerektirir.

Onun da öteki başkanlar gibi seçme hakkı yoktur.

Obama gibi ülkemizde adına kurbanlar da kesilse; dinciler, liboşlar ve bazı aydınlar onu baş tacı da etse, gerçek budur. Bu gerçeği kimse değiştiremez.

Çünkü Emperyalizm, emperyalizmdir ve onun ılımlısı, ılımsızı olmaz.

Zencisi, beyazı olmaz. Merhametlisi, merhametsizi olmaz… Hele hele “Barışçısı” hiç olmaz…

O,  ulusallaşmanın, ulus devletin, demokratikleşmenin önündeki en büyük engeldir.

Örneğin Obama bir zamanlar, bir yandan sözüm ona, demokrat, aydın(!) görüntüler sergilerken, bir yandan da “laiklik karşıtlığının odağı” AKP ile sıkı işbirliğine girmiş ve önceki başkan George W. Bush gibi Türkiye’yi tüm dünyaya “ılımlı İslam ile demokrasiyi birleştiren” örnek bir Müslüman ülke olarak tanıtmıştı. “Ilımlı İslam” yapılanmasını daha da geliştirmesini ona salık vermişti.

Peki, ABD böyle de AB ondan çok mu farklı? Daha mı insancıl? Daha mı demokrat? Daha mı insan haklarından yana?

AB de ABD gibi emperyalisttir.

Al birini vur ötekine… Dünya teröristi Bush Irak’ı işgal ederken AB’nin “gık”ı çıkmadı.

Katliamlar, işkenceler, Ebu Garip’ler karşısında kılı bile kıpırdamadı.

Hatta destekledi, onayladı…

Milliyetçi hareketlerin en büyük düşmanı ABD ve AB’dir.

Emperyalist devletler için milliyetçi düşünce, en bulaşıcı bir hastalıktan daha tehlikelidir.

Çeşitli aydınlanma devrimlerini yaşamış bir Avrupa, çıkarları söz konusu olduğu zaman, bizim liboşların da yaptığı gibi tarikatçılığa da cemaatçiliğe de göz yumarak kendi ilkelerine ve geçmişine ihanet edebilmektedirler.

Batı, “Etnik gruplara özgürlük” adı altında ülkemizi eyaletlere bölüp, Sevr’i yeniden canlandırma hedefine kilitlenmiştir.

Onun için ateşle barutun, kurtla kuzunun bir arada olamayacağı gerçeği gibi ülkemizin de Batı ve ABD ile bir araya gelmesi mümkün değildir. Eski bir deyişle bu, ”Eşyanın tabiatına aykırıdır.”

Türkiye, Tanzimat’tan bu yana bu konuda çok acı deneyimler yaşamıştır… Yani kısaca hem ABD hem de AB parçalanmış, bölünmüş, ılımlı İslam bir Türkiye planlamaktadır.

Donald Trump da bu çizginin dışına çıkamaz.

İstese de çıkamaz.

İzin vermezler.

Bu dün de böyleydi, bugün de böyle ve emperyalizm var olduğu sürece yarın da böyle olacaktır.

İsmet İnönü, 1960’lı yıllarda, ABD ile aramız açılınca “Büyük devletlerle ilişki kurmak, ayı ile yatağa girmeye benzer” demişti.

DP, 1950’lerde yönetime geçince, Amerika ile sıkı işbirliğine girmiş, ona yaranabilmek uğruna Kore’ye asker göndermiş ve 1923 Devriminden, Atatürk ilkelerinden ödün vermeye başlamıştı…

Ne var ki bir dediğini iki etmediğimiz, uğruna 721 evladımızı yaban ellerinde, Kore’de bıraktığımız ABD, 1964 başlarında Kıbrıs’a çıkarma yapma girişimimiz karşısında, tüm dostluk, stratejik ortaklık kurallarını ve bağlarını bir yana bırakmış, karşımıza dikilmişti.

Konunun özü ve özeti şu ki, 1945’lerden bu yana Batı ve özellikle ABD, iç ve dış politikamıza yön vermeye çalışıyor. İşimize burnunu sokuyor.

Ekonomimizde, kültürümüzde, siyasetimizde onlar var. Köylerimizde, kentlerimizde, dağlarımızda, ovalarımızda, aşımızda, ekmeğimizde, gıdamızda,  havamızda onlar var.

Kene gibi yapışmışlar gövdemize… Kanımızı, iliğimizi sömürüyorlar… Azar azar, yavaş yavaş, canımızı alıyorlar…

“Tam bağımsız” bir devlet olmanın, Türk olmanın onurunu ve gururunu sadece Mustafa Kemal Atatürk döneminde yaşamıştık…

O zamanlar, başımız dik, alnımız ak, tüm uluslarla saygın ilişkiler, eşit koşullar içerisinde yürütüyorduk dış politikamızı. Ne kimsenin bir karış toprağında gözümüz vardı ne de kimse bizim bir karış toprağımıza göz dikebilmişti.

 “Yurtta barış, dünyada barış”tı ilkemiz.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından topa tutulan Lozan Türk Heyetinin Azınlık Komitesi Başkanı Rıza Nur’un bu konuya ışık tutan şu sözleri ile yazımızı noktalayalım. Bakın azınlıklar konusunda, Türkiye’yi faka bastırmak için çaba gösteren emperyalistlere karşı nasıl mücadele vermiş. Şunları söylüyor:

“Frenkler azınlık (ekalliyet) diye üç nevi (çeşit) biliyorlar. Irkça azınlık, dilce azınlık, dince azınlık. Bu bizim için gayet vahim (kötü) bir şey, büyük bir tehlike. Aleyhimize olunca şu adamlar ne derin, ne iyi düşünüyorlar.

 Irk tabiri ile Çerkez, Abaza, Boşnak ve Kürt’ü, Ermeni Rum’un yanına koyacaklar. Dil tabiri ile Müslüman olup başka dil konuşanları azınlık yapacaklar. Din tabiri ile halis Türk olan bazı Türkmen boylarını da azınlık yapacaklar. Yani bizi hallaç pamuğu gibi dağıtıp atacaklar. Bu taksimi işittiğim vakit tüylerim ürperdi. Bütün kuvvetimi bu tabirleri kaldırmaya verdim. Pek uğraştım. Pek müşkülat (zorlukla) ile kaldırdım…”

Demek ki Lozan görüşmelerini yürütenler söylenildiği gibi, pek de yan gelip yatmamışlar…

(alieralp37@gmail.com)