İnadına Topçu Kışlası, İnadına AVM…

Gezi Parkına “Topçu Kışlası ve AVM yapma” inadı sürüyor AKP’nin…

Yenilgiyi unutmadı, unutamadı… Hazmedemedi… Her zaman yaptığı gibi, yenilgiyi zafere dönüştürme çabası içerisinde şimdi…

“İnadım inat… Ağaçları sökeceğim, parkın altını üstüne getirip, onu kışlaya ve alış veriş merkezine dönüştüreceğim…” diyor.

Çekilen acılar, gözyaşları, kan – revan, kırılan kollar, bacaklar, patlayan gözler, ölümler… Onun umurunda bile değil…

Gezi direnişlerinde tamı tamamına on iki gencimizi yitirdik… Ama bu konu onları hiç ilgilendirmiyor… “Ölen ölür, kalan sağlar bizimdir, önemli olan Topçu Kışlasıdır…”diyorlar… AKP’lilerin yanında, on iki fidanın bir ÖSO, bir Müslüman Kardeşler, IŞİD canisi kadar değeri yoktur…

Ateşli hastalar gibi durmadan sayıklıyorlar:

“Topçu Kışlasını yapacağım işte… AVM’yi yapacağım işte… Kimse beni engelleyemez… Atatürk Orman çiftliğine kocamaaan bir saray kondurdum, hem de dünyanın en büyük sarayını, hem de yargının kararına karşın kondurdum, beni engelleyebildiler mi?”

“Benim hedefim ve görevim bu… Nerede bir ağaç, nerede bir dere,  bir güzellik görsem, nerede bir Cumhuriyet eseri görsem, onları yıkar, talan eder, yerine dilediğimi yaparım… Hem de Osmanlı stilinde, Osmanlı tarzında… Çünkü ben yeni Osmanlıyım… Benim için Osmanlı vardır artık… Benim için Kemalist Cumhuriyet yoktur… İnşaaaallah 2023 yılına kadar Cumhuriyeti, Atatürk’ü, Aydınlanma Devrimini yok edeceğim, Yeni Osmanlı düzenini ve yasalarını “FEDERE İSLAM CUMHURİYETİ”nde yeniden tesis edeceğim…

“Dediğim dedik, çaldığım düdük, inadım inattır…”

“İNADINA TOPÇU KIŞLASI, İNADINA AVM…”

Belediye bütçesine parasını şimdiden koydum bile…

AKP, “Topçu Kışlası”nın yapımında neden bu denli ısrarcı, neden bu denli inatçı? Üstelik bir de Osmanlıdan kalma “Rami Kışlası” varken… Üstelik bu Rami kışlası, 1980’li yılların başında Genelkurmay tarafından “dinlenme ve istirahat alanı” yapılmak şartı ile İstanbul Belediyesi’ne devredilmişken… Bugün harap bir halde duran bu kışlayı neden yenilemezler de “İlla da Topçu kışlası” derler…”

Çünkü AKP, Gezi Parkına bir kışla ve alışveriş merkezi yapmakla, bir taşla birkaç kuş birden vurmayı planlamaktadır. Bu planlar, programlar nedir, şimdi bunları tek tek açıklayalım. Ama daha önce, bu “Topçu Kışlası”nın yapımında onların neden bu denli istekli olduğunu ortaya dökmek için, bu kışlanın tarihçesine bakalım:

Topçu Kışlası, II. Selim zamanında yapıldı. Ama daha sonra II. Abdülhamit tarafından şeriatçıların merkezine dönüştürüldü ve cahil, eğitimsiz, alaylı askerlerin karargâhı haline getirildi. Onların hedefinde ise modern okullarda yetişmiş, eğitimli, özgür düşünceli subaylar vardı. Zaman zaman onlara baskınlar düzenleyip, katliamlar gerçekleştiriyorlardı…

1908, 2. Meşrutiyetin ilanından sonra, hükümeti denetimi altına alan İttihat Ve Terakki Cemiyetine karşı gerici kesimde homurtular yükselmeye başlamıştı… Bu nefret, zamanla isyana dönüştü ve tarihte “31 MART VAKASI” diye adlandırılan ayaklanma gerçekleştirildi.  “Şeriat isterük…” diye bağırarak isyan çıkaranlar ortalığı yakıp yıktılar… Bu gericilerin merkezi ise Topçu Kışlası idi…

II. Abdülhamit, “Kardeş kavgası çıkmasın…” gerekçesi ile isyanın bastırılmasına izin vermeyince, Selanik’teki devrimciler bir ordu hazırlayarak asilerin üzerine yürüme kararı aldılar… Ordunun adı HAREKÂT ORDUSU ve isim babası da Atatürk’tü… Ordunun Komutanı Mahmut Şevket Paşa, Kurmay Başkanı ise Mustafa Kemal’di. İsmet İnönü de görev alan subaylar arasındaydı…

Harekât Ordusu, Topçu Kışlasını topları ile yerle bir etti, isyancıları dağıttı. İşte AKP, bu bastırma eylemine bir tepki olarak bugün Abdülhamit’in kışlasını yeniden inşa ederek, şeriatçı bozguncuların öcünü almak istiyor.

İşte, Gezi Parkına AKP’nin,  bir kışla ve alışveriş merkezi yapmak istemesinin temel nedenlerinden birisi bu… Yani Harekât ordusuna ve onun subayları Atatürk ve İnönü’ye yıllar sonra meydan okumak…

İkinci ve önemli nedenlerden birisi de menfaat, çıkar, para kazanma, servet edinme hırsı… Bir iddiaya göre 2015 yılında yalnızca Kore’den iki milyona yakın biber kapsülü alınması planlanmaktadır… Bu geçen yıllarda alınanların tam üç katıdır… Tutarı 24 milyon 680 bin 695 dolar. Bu, Türk Lirası’na çevrildiğinde bugünkü kurla 54 milyon 840 bin 504 liraya denk geliyor.

Üretici firma Güney Kore’li Daekwang firmasıdır. İthalatı yapacak olan firma ise “Meydan Av ve onun kardeş şirketi Mercan Pazarlama’dır.

Mercan Tanıtım’ın sahibi Mehmet Bingöl olup, söylendiğine göre üyeleri arasında da Sümeyye Erdoğan, Bilal Erdoğan, Hayati Yazıcı, Abdullah Tivinikli, Ahmet Çalık, Ahmed Hamdi Topbaş, Ahmet Albayrak… bulunmaktadır…

İhaleyi almak için firmalar kuyrukta beklemektedirler. Gezi Parkına yapılacak Topçu Kışlasının, AVM’nin, Müzelerin, galerilerin, kafelerin… kimin tarafından yapılacağı, kimin tarafından işletileceği ise henüz meçhuldür… Ama bir takım sözlerin alınıp verildiği söylenmektedir…

AKP’nin Gezi Parkı direnişlerini başlatmak istemesinin bir öteki nedeni de seçim öncesinde, kendisine “Seçim Malzemesi” çıkarmak, terör eylemlerini bahane ederek oy toplamaktır…

Ama biz onlara bir tavsiyede bulunacağız:

“Gelin bu TOPÇU KIŞLASI SEVDASINDAN vazgeçin… Canlara kıymayın… Bu ihtiras, bu hırs size ‘hayır’ getirmez, getirmeyecektir… Belki de sonunuz olacaktır…”

Çünkü kimse bu kadar acıdan, kandan, ölümden sonra size Gezi Parkını altın tepsi içinde sunmaz…

Gezi Parkı direnişi bir destandır. Adı üzerinde bir direnme harekâtıdır. Bir özgürlük harekâtıdır… Her sınıftan, her gruptan, her partiden insanları bir hedefte, bir çizgide birleştirmiştir…

Alevi’si, Sünni’si, Türk’ü, Kürt’ü, Beşiktaşlısı, Fenerbahçelisi, dindarı, ateisti, işçisi, işsizi bu direnişle bir araya gelmiştir.

Ellerinde Molotof Kokteylleri, havai fişekleri, palaları, satırları olmayan bir halk topluluğunun eylemiydi bu. Ellerinde çiçekler, kitaplar, dillerinde şiirlerle, türkülerle, sazlarla, gitarlarla korku imparatorluğuna, talancılara, soygunculara bir meydan okumaydı…

O zamana dek sokağa çıkmamış, tek olaya karışmamış, olayları sadece TV ekranlarından izleyen anaların, babaların, teyzelerin, amcaların, bacıların da eylemiydi…

Korku imparatorluğu bu direniş sonunda yerle yeksan oldu… Korkma nöbeti egemenlere geçti…

Şimdi bu bilgilerin ışığında bir kez daha yineliyoruz:

“Gelin bu TOPÇU KIŞLASI SEVDASINDAN vazgeçin… Canlara kıymayın… Bu ihtiras, bu hırs size ‘hayır’ getirmez, getirmeyecektir… Belki de sonunuz olacaktır…”

Fidanlar Öldürülürken, Aydınlar Cayır Cayır Yakılırken Neden Hiç Sesiniz Çıkmıyordu?

Atatürk ve Cumhuriyet düşmanları ayakta…

Karşı devrimciler korosu ayakta… Ağzı olan konuşuyor…

Hep bir ağızdan Kemalist rejime, Aydınlanma Dönemine, Kurtuluş Savaşına, TÜRKİYE CUMHURİYETİNİN KURUCULARINA hakaret ediyorlar… Kinlerini kusuyorlar… Sövüp sayıyorlar.

Hedef, Atatürk ve onun kurduğu Laik Türkiye Cumhuriyeti…

Hedef, Kürdistan’ın da içerisinde yer aldığı bir “Federe İslam Cumhuriyeti”nin kuruluşuna zemin hazırlamak…

Yoksa Türk vatandaşının ölmesi, kalması, yaralanması, acı çekmesi onların umurunda bile değil…

Kınalı kuzular, fidanlar, PKK’lı caniler tarafından katledilirken, onlar, bebek katilleri ile kapalı kapılar arkasında görüşmeler, müzakereler, anlaşmalar yapıyorlardı…

Onlar, Sivas’ta 33 aydının cayır cayır yakılmasına alkış tuttular ve katillerin avukatlarını milletvekili yaparak, ödüllendirdiler.

Şimdi AKP’nin yanında Y-CHP yöneticileri de “Dersim Çetesi”ne dâhil oldu. Hem Atatürk’ün partisinden nemalanacaksın, bir elin yağda, bir elin balda yaşam süreceksin, hem de ona küfredeceksin…

Dersim kalkışmasının bastırılmasını “katliam” olarak niteleyen, CHP’nin Genel Başkan Yardımcısı Sezgin Tanrıkulu, “CHP Genel Başkan Yardımcısı’yım. Ben bin kere özür diliyorum” dedi. ‘Bu özrü parti adına mı diliyorsunuz’ sorusuna ‘Evet’ yanıtını verdi, programa Genel Başkan’ın bilgisi dâhilinde katıldığını söyledi. CHP yöneticileri de onu savunarak ‘Yaşanan acılardan dolayı duygularını ifade etti’ dediler…

CHP Genel Sekreteri Gürsel Tekin:

“Bu konuda özür dilenecekse özrü devlet dileyecektir. Siyasi partilerin özür dilemesi olur mu?  Sezgin Bey kişisel düşüncesini ifade etmiştir.”

Grup Başkan Vekili Akif Hamzaçebi:

“Sayın Tanrıkulu, Dersim’de yaşanmış olan acılar nedeniyle duygularını ifade etmiştir. Ben böyle değerlendiriyorum.” Dersim olaylarının yaşandığı dönemin bir ‘tek parti dönemi’ olduğunu vurgulayan Hamzaçebi, “Büyük bir acı da yaşanmıştır orada. Bunu da görelim. Bir acı yaşanmışsa bu acıyla ile ilgili olarak insanlar duygularını ifade ediyorsa bunu olumsuz değerlendirmek doğru olmaz.”

CHP Genel Başkan Yardımcısı Veli Ağbaba:

“Dersim Türkiye’nin ortak geçmişi. Türkiye’nin geçmişinde maalesef bu tür ortak acılar da var. Dersim’de bir katliam yaşanmıştır. Özür dilemesi gereken devlettir. Dersim’i CHP’ye yüklemek haksızlıktır, ahlâksızlıktır.”

Komediye bakar mısınız? Tam bir ortaoyunu oynanıyor… Parti yöneticilerinden birisi, “Dersim’i CHP’ye yüklemek haksızlıktır, ahlâksızlıktır” diye feryat ediyor, ötekisi, Dersim olaylarının yaşandığı dönemin bir “tek parti dönemi” olduğunu vurguluyor… Yani suçu “TEK PARTİ” üzerine, CHP’ye atıyor…

Ama tümünün de birleştiği bir nokta var: Dersim’de KATLİAM yapılmıştır, “Büyük bir acı yaşanmıştır…”

Yani bu konuda Y-CHP yöneticileri, “Çünkü o katliam kime karşı yapılmış olursa olsun, gerçekten bir Kerbela’ydı, modern bir Kerbela’ydı. Biz ona açık yüreklilikle karşı çıktık.”Diyen Başbakan Ahmet Davutoğlu ile özdeşleşiyorlar… Dersim İsyanını bastırma olayını bir “katliam”, bir “Modern Kerbela” olarak nitelendiriyorlar…

Katliamı yapan katil, modern Kerbela olayını düzenleyen Yezit kimdir peki? Kimlerdir?

Onlara göre, elbette Mustafa Kemal’dir, Cumhuriyet ve Cumhuriyet Yönetimidir…

AMA SÖZÜN TAM BURASINDA HEMEN VURGULAYALIM:

Ne AKP, ne Y-CHP, Atatürk adına, Türk Milleti adına, Türkiye Cumhuriyeti adına kimseden özür dileyemez. Çünkü onların millet adına, devlet adına özür dilemeye ne hakkı, ne haddi ne de hukuku vardır…

Çünkü üç beş PKK’lı ya da PKK sempatizanı Y-CHP’li, tüm CHP’yi temsil edemez. Çünkü gerçekte oyları yüzde 50’lilerin çok altında olan AKP, tüm Türk milletini temsil edemez…

Devlet de özür dileyemez. Çünkü Kemalist Cumhuriyet, yani o zamanki Türkiye Cumhuriyeti, emperyalizmin kışkırttığı aşiret reislerine, feodal ağalara karşı meşru müdafaa hakkını kullanmıştır. Devrime karşı isyan bayrağı açan eşkıyalara karşı ülkenin birliğini, bütünlüğünü, çıkarlarını savunmuştur…

Sonra, Dersim isyanının bastırılması sırasında ölenlerin sayısı, iddia edildiği gibi 50 binler, 100 binler civarında değildir. Sadece 3828’dir.

Oysa İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi’nin (İSİG) 12 yıllık AKP iktidarını mercek altına alan raporunda, en az 14 bin 455 işçi ve 2014 yılının ilk 10 ayında ise en az 1600 işçi yaşamını yitirmiştir. Üstelik bu rakamın içerisinde şehit olan Mehmetçiklerimiz de yoktur…

İşte katliam budur… Savaş yokken, muharebe yokken 15 bin vatandaşımız pisipisine yaşamını yitirmesi… İŞTE GERÇEK KATLİAM BUDUR…

Neden AKP’li, PKK’lı ve Y-CHP’li Dersimcilerimiz hiç bu rakamlardan söz etmezler. Neden Sezgin Tanrıkulu PKK’lıların öldürdüğü bebelerden, yakılan yıkılan köylerden, 40 bin şehidimizden söz etmez?

Niçin AKP’liler, PKK’lılar ve Y-CHP’li Sezgin Tanrıkulu’lar Dersim İsyanında bir gece baskınında öldürülen 33 suçsuz – günahsız askerimizden hiç söz etmez?

Niçin KOLAN Aşireti’nin jandarma karakolunu basıp, askerlerimizi şehit ettikten sonra, veresiye alınan erzakları ÇALDIKLARINDAN hiç söz etmez… Askerlerimizden çalınan bu VERESİYE MALLARIN parasını da yine Tuncelili bakkallara Cumhuriyet Hükümeti ödemiştir… Hem de Mustafa Kemal Paşa’nın emriyle…

İŞTE BELGESİ:

“Tunceli vilayeti dahilinde Ovacık Kazası jandarma birliğine tabi Diztaş karakoluna 4/2/938 tarihinde Kalan Aşireti tarafından yapılan taarruz neticesinde şehit edilen karakol komutanı ile 20 jandarma erine ait olup mütearrızlar tarafından gasbedilen 499 lira değerindeki erzakın bilahare erlerin iaşe bedellerinden ödenmek üzere Οvacık Kazası merkezindeki bakkallardan veresiye olarak alındığı ve bunların Jandarma Genel Κomutanlığı bütçesinin iaşe tertibinden verilmesi mümkin olamıyacağı anlaşıldığından, Maliye Vekaleti bütçesinin masarifi gayri melhuza tertibinden verilmesi; Jandarma Genel Komutanlığı’nın işarına atfen Maliye Vekilliği’nin teklifi üzerine İcra Vekilleri Heyeti’nin 23/6/938 tarihli toplantısında onanmıştır.

                                                                                                                                    REİSİCUMHUR

                                                                                                                                    Kemal Atatürk

Altında Başvekil Celal Bayar’ın ve vekillerin imzası var…

Vekiller heyetinin aldığı bu karar kısaca ne anlama gelmektedir? Şu anlama gelmektedir:

İcra Vekilleri Heyeti, yani bugünkü adıyla Bakanlar Kurulu, Dersim İsyanı sırasında, askerlerimiz tarafından, Tunceli Ovacık Kazası bakkallarından veresiye alınan, ama eşkıyalar tarafından bir baskın esnasında çalınan malların parasını Maliye Vekâletinin bütçesinden ödenmesine karar vermiştir…

İşte size “katliam yaptılar, katliam yaptılar” diye tanıtmaya çalıştıkları o zamanki Cumhuriyet Hükümetinin sadece bir uygulaması ve gerçek yüzü… Varın gerisini siz düşünün…

(alieralp37@gmail.com)

Dersim’le Atatürk’e Saldırmanın Dayanılmaz Çekiciliği

Değerli dostlarım, günümüzde “Dersim Bahanesi” ile Atatürk ve Atatürk Cumhuriyeti hedef tahtasına yatırıldı. Bölücüler, liboşlar, şeriatçılar, Sorosçu muhalefet saldırıya geçti. Bu İHANET ERBABINA bir yanıt olur gerekçesiyle, yeni çıkan “Emperyalizm ve Yandaşlarının Hedefindeki Ülke: Atatürk Cumhuriyeti” adlı kitabımdan bir makalemi yeniden yayınlıyorum. Bütünüyle belgelere dayanan bu incelememi, sabrınıza sığınarak, sonuna dek okumanızı rica ediyorum. Saygılarımla. ALİ ERALP

Sanki bazı çevreler pusuya yatmış,  Atatürk’e ve Cumhuriyete saldırmak için fırsat kolluyorlarmış…

Dersim konusu ortaya atıldıktan sonra, sanki bir yerlerden düğmeye basılmış gibi, herkes, hep bir ağızdan 1923 Devrimine ve Cumhuriyete veryansın ediyor, onu suçlu çıkarmaya çalışıyor.

Bir anda herkes “Dersim sevdalısı” olup çıktı. Herkes “Tunceli hayranı” kesildi.

Bir zamanlar “Onlar Alevi değildir… Ve bunların dinleri yoktur…” diyerek Dersim’lileri“dinsiz”likle suçlayan Fethullahçı tayfası bile ayağa kalktı.

Şimdi herkes ayakta.  AKP, PKK, DTP ayakta. Liboşlar ayakta. Liboşların destekçisi, velinimeti, Avrupa parlamentosu ayakta.

Ortalık toz duman. Bir kaşık suda fırtına koparmak istiyorlar. Sövmenin saymanın, aşağılık sözlerin bini beş para… Yüreklerinin derinliklerine gizledikleri kini ve nefreti kusmaya başladılar.

Ermeni, Rum, Kürt soykırımlarının yanına şimdi bir de “Dersim Soykırımı”nı ekleme çabasındadırlar.

 “Türkiye geçmişi ile hesaplaşsın” diyorlar.

Bu hazırlıklar Avrupa Parlamentosu çatısı altında daha önceden yapılmıştı zaten. Sorunu gündeme taşıyabilmek için bahane arıyorlardı.

Bugünkü tartışmaların başlamasından aylar önce Kasım 2008 tarihinde, Avrupa’da“Dersim Soykırımı” konulu bir toplantı düzenlenmişti. Daha sonraları bu toplantılar Avrupa Parlamentosu öncülüğünde bir kaç kez tekrarlandı.

Bu toplantılara kimler katılmamıştı ki, Ufuk Uras’lar, Doğu Ergil’ler, Oral Çalışlar’lar, Derya Sazak’lar, Aysel Tuğluk’lar, Faik Bulut’lar ve daha birçok isim…

Emperyalizm, bölücüler, dinciler, neoliberaller, Dersim Olayının gerçekleşme tarihinden yıllar sonra “mal bulmuş mağribi” gibi bu ayaklanmaya sarıldılar. Onu yeniden tartışmaya açıp, bir taşla birçok kuş vurma hevesine girdiler. Asıl hedef, çeşitli soykırım suçlamaları ile Türkiye Cumhuriyetini baskı altına alıp, köşeye sıkıştırarak, “Kürt Açılımı”na uygun bir ortam yaratmaktır.

İkinci hedef solu, aydınlanmayı, Cumhuriyet devrimlerini ve Atatürk’ü her zaman destekleyen Alevileri kışkırtıp kendi saflarına çekerek, oy avcılığı yapmak. Üçüncüsü, şu sıralar halkı canından bezdiren işsizlik, yoksulluk ve ekonomik krizi arka plana atıp gözlerden uzak tutmaktır…

 

Kubilay’ın mirasçıları sahnede

Utanmasalar,  ABD, AB emperyalizmi ile birlikte Şeyh Sait’lerin, Sait Nursi’lerin, Derviş Vahdeti’lerin, Ali Kemal’lerin, Sait Molla’ların, Anzavur’ların hesabını soracaklar. Onları demokrasi kahramanı ilan edip, Kubilay’ın kör bağ testeresi ile başının kesilmesini haklı gösterecekler.

Utanmasalar,  Avrupa Parlamentosunu da yanlarına alarak Atatürk’ü savaş suçlusu ilan edip, uluslararası bir mahkemede yargılanmasını isteyecekler… Gerçi böyle bir utanmazlığın belirtileri şimdiden görülmeye başlandı bile. Bir yayın organında yayınlanan bir yazıda bakın neler söylenmekte:

“Erdoğan’ın cumhuriyetin kurucusunun ölüm yıldönümü olan 10 Kasımı demokratik açılım girişimini tartışma tarihi olarak seçmesinin sembolik bir anlam içermediğini söylemek mümkün mü? Türkiye Atatürk’ün ölümünden 71 yıl sonra, Kemalizm’in de ölümünü kutlayacak mı? (Londra Arapça yayınlanan Hayat gazetesi, 20 Kasım 2009, Bekir Sıdki)

Bu yazı son olarak Radikal gazetesinde yayınlandı. Onlara göre Dersim, Şeyh Sait, Saidi Nursi ayaklanmaları demokratik isyanlardı. Onlar haklıydılar. Çünkü Kemalist iktidarın baskılarına karşı direniyorlardı. Özgürlük mücadelesi veriyorlardı.

Önce şunu belirleyelim:

Ne Dersim ne de Şeyh Sait isyanları, ilerici, demokratik, hak arayan isyanlardı. Şeyh Sait ayaklanmasının arkasında İngiltere, Dersim ayaklanmasının arkasında ise Fransa vardı. Her iki ülke de Kemalist hükümeti zayıflatıp, güçsüz bir konuma sokarak Ortadoğu’daki çıkarlarını gerçekleştirmek amacındaydılar.

Kurtuluş savaşında yitirdiklerini “böl-yönet” taktiği ile yeniden kazanmak istiyorlardı.

 

Belgeler gerçeği söylüyor

Ahmet Efe, Dr. Suat Akgül’ün, “Dersim İsyanları ve Seyit Rıza” eserinden aktarıyor:

“Fransa, Dersim isyanını organize ederek hem ta öteden beri beslediği Kürtlere bir otonomi veya bağımsızlık kazandırıp onların hamisi olma hem de Türkiye’nin dikkatini Hatay’dan çekerek kendi iç sorunları ile uğraşmasını amaçlıyordu. Öte yandan isyanın tüm Türkiye’ye yayılacak bir Alevi-Sünni çatışmasına dönüşmesi de Fransız istihbaratınca öngörülmüştü…

O sıralarda Fransız gizli servisi kontrolünde bulunan Suriye merkezli Hoybun cemiyeti tarafından 1933 ve 1934 yıllarında Türkiye’ye gönderilen Ermeni Boğos ve M. Nuri Dersimi de uzun zamandır Dersim ve civarında birtakım gizli çalışmalar yapıyorlardı. Suriye’den özellikle Fransız istihbaratınca yönlendirilen Ermeniler, Dersim’in içlerine doğru yayılıyor, birtakım gizli ilişkiler içine giriyorlardı.”

Bu yönlendirmeler sonucunda şeyhler, ağalar, aşiret reisleri Kemalist hükümete karşı isyan bayrağını açtılar.

Cumhuriyet yönetiminin düzen değişikliğine gidip, bölgeye vali atamasına, jandarma ve polis karakolları kurmasına ve her şeyden öte vergi toplamasına engel olmak için köprüleri yaktılar. Bölgede bulunan 9. Seyyar jandarma taburuna baskın düzenlediler. Askerlere ateş açtılar.

O yıllarda Moskova, Türkiye Komünistleri ve (komünist Enternasyonal) Komintern de bu isyanlara destek vermedi. O zamanki kalkışma, Komintern belgelerinde de şöyle değerlendiriliyordu:

“Mustafa Kemal, genel olarak ulusal kurtuluş hareketini temsil etmekte ve Türkiye’nin demokratlaşması ve feodal kalıntılar ile Müslüman din adamlarının etkisinden kurtarılması için çalışmaktadır.

 KEMAL’E KARŞI, İLK OLARAK EMPERYALİZM, İKİNCİ OLARAK FEODAL AĞALAR, ÜÇÜNCÜ OLARAK DİN ADAMLARI VE DÖRDÜNCÜ OLARAK LİMAN ŞEHİRLERİNİN YABANCI SERMAYEYE BAĞLI TİCARET BURJUVAZİSİ MÜCADELE ETMEKTEDİR…”

Komintern’in de belirttiği gibi, o yıllarda Mustafa Kemal Atatürk’ün işi hayli zordu. Bu arada şu gerçeklerin bilinmesinde de yarar vardır:

Kurtuluş Savaşında Türk halkını sırtından bıçaklayan Ortaçağ kalıntısı hainler, halk kahramanı ilan edildiler.

Aslında hedef Cumhuriyet ve Kemalizm’di. Tümü de aydınlıktan korkan yarasalar gibiydi… Bu,

bir hastalık, bir rahatsızlık, bir öç alma girişimiydi… Batılı emperyalist devletler, Kurtuluş Savaşı yenilgisini hâlâ unutamamışlardı.

Günümüzde de Soros aydınlarını, dönek solcuları, etnik insan hakları savunucularını maddi, manevi yönden destekleyip, yönlendiriyorlar. Ortalığa salıveriyorlar.

Graham Fuller, Daha 1992’lerde, Türkiye’nin Yeni Dünya Düzeni içerisinde, emperyalistlerce belirlenen konumunu şöyle açıklamıştı:

”Ilımlı İslam’ı benimseme, Atatürk’ün görüşlerinden vazgeçme, Ortadoğu ve Kafkaslar‘da serbest piyasanın ve ABD’nin tavsiye ettiği İslam’ı yaymak…”

Karen Fogg ise Kemalizm’e duyduğu o bitip tükenmek bilmeyen öfkesini “Türk tarihinin hakkından gelinmeli” diye kusmuştu.

Faşist Hollandalı Arie Oostlander de “Kemalizm, Türkiye’nin AB üyeliğine engel…”fetvasını vermişti.

Peki, Dersim’de ne oldu?

Katliam mı yapıldı?

Dersim harekâtı bir “soykırım mıydı?”

Önce şunu açıklıkla bir kez daha vurgulayalım: Dersim, merkezi otoriteye ve Cumhuriyet rejimine karşı feodal beylerin, ağaların bir başkaldırısıydı. Bir isyan hareketiydi.

Vergi vermek, askere gitmek, merkezi hükümetin emrine girmek istemiyorlardı.

Bu nedenle, 1937 yılında, Murat Nehri üzerindeki Singeç Köprüsünün açılışını yapmak isteyen Atatürk ve arkadaşlarının gelişini engellemek için, köprü yakınında bulunan bir karakolu basarak, hiçbir neden yokken 33 askerimizi şehit etmişlerdi.

Yoksul halkı da kandırıp isyana sürüklediler. Binlerce masum yurttaşımız zarar gördü. Binlerce insan başka bir yerde zorunlu iskâna gönderildi.

Cumhuriyet hükümetine karşı başlatılan bu ayaklanma haksız bir ayaklanmaydı. Bu bir aşiret isyanıydı. Bu, yetkileri ellerinden alınan ağaların, aşiret reislerinin isyanıydı.

Ve ileri sürüldüğü gibi, asla bir Alevi isyanı değildi. Kemalist yönetimin hedefinde Aleviler yoktu. Öyle olsaydı tüm Türkiye’deki Alevilere de eşzamanlı olarak saldırı düzenlenirdi. Alevilere kimse dokunmadı.

33 askerin şehit edilmesinden sonra devlet bu kalkışmayı bastırmak zorunda kalmıştı.

Seyit Rıza da bir halk kahramanı olmayıp, emperyalizmin işbirlikçisiydi.

O, şehitler vererek bağımsızlığını kazanmış bir yönetime, bir ulusa karşı, İngiltere Dışişleri Bakanlığından, şu ricalarla yardım istemişti:

“Büyük Britanya Dışişleri Bakanlığına,

Ülkelerinde bulunan 3 milyon Kürt, barış içinde yaşamak, özgür, kendi ırkını, dilini, geleceğini, kültürünü ve uygarlığını korumak istiyor; benim sesimle ekselanslarınızdan maruz bulunduğu zulüm ve adaletsizliğe son vermek için, Kürt halkını hükümetinizin yüksek ahlaki etkisinden yararlandırmanızı diliyorum. Sayın Bakana en derin saygılarımızı sunmaktan onur duyarım.

Seyit Rıza / Dersim Başkomutanı”

Yedi Düvelle yıllarca süren bir “Kurtuluş Savaşı”ndan sonra Türkiye “Tam bağımsızlığına” kavuşmuştu. Yeni hükümet savaşın yaralarını sarmak, çağdaş bir ülke kurabilmek için kolları sıvamış, canla başla mücadele verirken isyanlar başladı.

Seyit Rıza’lar, Şeyh Sait’ler ayağa kalktı. Cumhuriyet hükümetine başkaldırdılar.

Hangi devlet kendisini parçalamak, yok etmek isteyen, kendisini tanımayan bir isyancı gruba çiçek uzatır? Hangi devlet böyle bir kalkışmayı hoş görür?

Böyle bir yönetim ve devlet türü var mıdır yeryüzünde? Birileri çıkacak, devleti, hükümeti tanımayacak. Onu yıkmaya çalışacak. Bölgesinde sultanlığını ilan edecek, arkasından da gücüne güç katması için emperyalist bir devletten yardım isteyecek…

Hangi devlet, hangi hükümet elini kolunu bağlar oturur? Böyle bir kalkışmayı seyreder?

Nerede bu özgürlük, bu demokrasi, bu hürriyet?

Bir bilen, bir gören var mı?

(alieralp37@gmail.com)

Yobazlar Atatürk’ü Niçin Sevmez?

Atatürk düşmanlarının ve emperyalist güçlerin baskısı altında bir 10 Kasım’ı daha geride bırakırken, şeriatçıların tarih boyunca üstlendiği iki göreve dikkat çekmeden geçemeyeceğim: Bunlardan birincisi yeniliklere, çağdaş düşünceye, uygarlığa, bilime karşı çıkmaları;  ikincisi, ülkesi aleyhine yabancılarla işbirliği yapmaları… Bu görev, Osmanlının son dönemlerinden bu yana aksamadan yerine getirilmiştir.

Dinci kesim, bilimden hiç hoşlanmaz. Bilimi, fenni sevmez. Örneğin Darvin’e inanmaz.

Depremleri bir takım gizli güçlerle açıklamaya çalışır. Çözümü Ortaçağ’da arar.

Oysa bilim çağdaşlık, yenilik demektir. Değişim, gelecek demektir. Şeriatçıların en büyük düşmanı ise değişimdir, yenileşmedir.  

Çünkü değişimin, yenileşmenin olduğu yerde ne hurafe vardır, ne üfürükçülük ne muska… Bilimin temel dayanağı akıldır, dincilerin ise inançtır. Bu nedenle bilimin, tekniğin tüm toplumda yaygınlaşması, gericilerin ve gericiliğin sonunu getirmek, Ortaçağ karanlığından kurtulmak demektir.

Yobazlar, geçmişte neden Köy Enstitülerini kapatıp, köylünün eğitim ve öğretimini engellediler?

Neden halkımızın okumasını istemezler? Neden onun bilinçlenmesine karşı çıkarlar?  Neden çağdaş eğitim kurumları yerine Kuran Kursları açarlar? Neden yüz binlerce öğretmeni işsiz güçsüz dolaştırırlar?

Çünkü onlar yığınları ancak bir takım hurafelerle, boş inançlarla kendilerine bağlamakta, öteki dünya vaatleri ile üzerlerinde egemenlik kurarak sömürebilmektedirler. Bunun en açık örneğini Deniz Feneri’nde yaşadık. Milyonların saf, temiz inançlarını kullanarak, el emeği, göz nuru birikimlerini iç ettiler.

İşte bu nedenle kitlelerin bilinçlenmesinden ödleri kopar onların.

Halk düşünmeye, kendi mantığı ile olayları yorumlamaya, gerçekleri ve sahtekârların gerçek yüzünü görmeye başladığı zaman işleri bitmiş demektir. AKP’ye “evet” oyu çıkan bölgelerin geri kalmışlığı bu olgunun gerçek niteliğini kanıtlamaktadır.

İşte siyasal İslamcılar Atatürk’ü bu yüzden sevmezler. Yani “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir” dediği için sevmezler.

Çünkü bilim dogmacılığa, değişmeyen inanç kurallarına karşıdır. Hayatta tek gerçek yol gösterici bilim, fen olduğu zaman inanç, vicdanlara yerleşmek zorundadır. Din Allah’la kul arasında kaldığı sürece sömürü kaynağı, afyonlama aracı olmaktan çıkar ve siyasal İslamcılara yaşam hakkı tanımaz.

Onlar Atatürk’ü, ”Din daima siyaset aracı, menfaat aracı, istibdat aracı yapıldı. Bu hal Osmanlı tarihinde böyle idi, Abbasiler, Emeviler zamanında böyle idi” dediği için sevmezler. Onlar, o yüce adamı “Din,  devlet ve dünya işlerinden ayrılmalıdır” dediği için desteklemezler.

Dincilerin ikinci görevi ise “yabancılarla ülkesi aleyhine işbirliğine girişmektir.” Bunun örneklerine tarihin her dönemde tanık olmaktayız.

Kapitalizm, emperyalist aşamaya ulaşınca feodal düzeni tasfiye eden ilerici, geliştirici yanını yitirdi. Gericileşti. Ülkeleri daha iyi sömürebilmek, daha çok talan edebilmek amacıyla işgal ettiği topraklarda kendisine yardımcılar aramaya, kendisiyle işbirliği yapacak, halkını ve vatanını satacak kişiler, gruplar, kuruluşlar bulmaya çalıştı. Ortaçağdan kalma irtica grupları, gericilik yuvaları, bu iş için biçilmiş kaftandı. Emperyalizm bu gayri milli güçlerden dünya çapında bir örümcek ağı oluşturdu.

Sömürgecilerle işbirliği yapan bu irtica takımı Mustafa Kemal’i ve Kurtuluş Savasını engelleyebilmek, efendilerine hizmet edebilmek için elinden geleni ardına koymadı.

Sait Mola’lar, Şeyhülislam Dürrizade’ler, Derviş Vahdeti’ler, Anzavur’lar kolları sıvayıp, isyanlar çıkardılar. Kuvayi Milliye ve Atatürk’e karşı direniş hareketlerine giriştiler. 31 Mart isyanını gerçekleştirdiler, Menemen’de Kubilay’ı kestiler.

Mustafa Kemal Atatürk bu ihanetleri, en ince ayrıntısına kadar Nutuk’da anlatarak, gözler önüne sermişti. İşte onun kaleminden, işbirlikçi Sait Molla’nın İngiliz Rahip Frew’ya yazdığı bir mektup:

“Verilen (İngilizler tarafından A.E)  iki bin lirayı Adapazarı’nda Hikmet Bey’e gönderdim. Oradaki işlerimiz pek yolunda gidiyor, Karacabey ve Bozkır’dan bir haber alamadık…”

Daha sonra 1919’da ortaya çıkan Bozkır Ayaklanmaları da göstermiştir ki bu isyanlarda İngiliz parmağı vardır ve tüm isyanlar, “hoca, hacı” unvanlı kişiler tarafından düzenlenmiştir. “Hoca Abdullah, Hoca Talat, Hacı Hasan” gibi isimler bunlardan sadece birkaç tanesidir.

Ama bu ihanet takımının yanında birçok yurtsever dindarın ulusal Kurtuluş Savasına yaptığı hizmetleri asla yadsıyamayız ve bu gerçeği de burada söylemeden geçmeyelim.

Ulusal Kurtuluş Savaşını işgalci güçlerle bütünleşerek engellemeye çalışan bu ihanet çeteleri, Cumhuriyetin ilanından sonra da kurulan modern Kemalist düzeni benimsemeyerek, çıkardığı isyanlarla 1923 Devrimine savaş açmıştı. Bu isyanların tümünde İngiliz parmağı vardı. Falih Rıfkı Atay bu gerçeği şu sözlerle dile getiriyordu.

“Her yerde devrimin karşısına belli başlı birkaç hasım çıkıyor. (1) Eski nesillerin kara kafalı enkazı; (2) Rejimlerin ve kafaların değişmesinden zarar görenler; (3) Bu üçüncü hasmın adını vermezden evvel küçük bir methale (girişe) ihtiyaç var. Dâhildeki hasım (düşman) unsurları yenmek genç inkılâpçılar için güç olmamıştır. Asıl müşkülat (güçlük) bu karanlık kuvvetleri harekete geçiren yabancılardan geliyor… Şimdi en büyük garp düşmanı garptır… Garp (Batı) hürriyetten, ilimden, fenden, seviye ve şuurdan korkuyor. Garptan şimdi şu haykırış geliyor: Aman Garplı olmayınız.”

“Şark (Doğu) milletlerine ilk öğretilecek hakikat şudur: her yerde mücedditler (yenilikçiler), fes ve sarığın üstündeki sarıktan evvel, silindir şapkanın üzerindeki sarığı çıkarmalıdırlar…” (Falih Rıfkı Atay, “Garp Düşmanı” Hâkimiyeti Milliye, 13 kânunusani 1929; Taner Timur, Türk Devrimi, AÜSBF yayınları, Ankara 1968, s.100, Aktaran Prof. Alpaslan Işıklı)

Bugünkü ortam Falih Rıfkı’nın anlattığı o günkü ortamla nasıl da benzeşiyor. “Silindir şapkalarının üzerinde sarıkla dolaşan politikacılar”, ulusal düşünceden, tam bağımsızlık bilincinden nasıl da korkuyorlar. Sanki şeytan görmüş gibi oluyorlar. Çünkü onlar için önemli olan ulus, ulus devlet değildir; ümmettir, kuldur…

İşte siyasal İslamcılar Atatürk’ü bu nedenle sevmezler. Yani “İstiklal-i Tam”, tam bağımsız bir Türkiye istediği için, “özgürlük ve bağımsızlık benim karakterimdir” dediği için sevmezler.

Ama korkunun ecele faydası yoktur. Mütareke yıllarındaki emperyalizm ve yerli ortakları, nasıl o zaman Atatürk’ü yenememişse, günümüzün Şeyh Sait’leri, Seyit Rıza’ları da onu asla yenemeyecek, öldüremeyecektir. Yüce önder sonsuza dek yaşayacaktır…

Anıtkabir’i ziyaret edenlerin sayısına baktığımız zaman bu gerçeği açık seçik görebiliriz. İşte ziyaretçi sayısı:

2010 (Hafta içi)- 198.544

2011 (Hafta içi)- 181.064

2012 (Cumartesi)- 413.568

2013 (Pazar)- 1.089.615

Ve 2014’te pazartesi olmasına karşın 1 milyon ziyaretçiye ulaşılmıştır…

Bu gerçek de gösteriyor ki tüm dünyanın şeriatçıları bir araya gelseler, onu unutturmak için kitaplardan resimlerini kaldırsalar, heykellerini yakıp yıksalar, duvarlardan adını silseler, gönüllerden Atatürk sevgini silemeyecekler, her geçen gün artan, büyüyen bu sevgi seli içinde kaybolup, gideceklerdir…

Kefenin Cebi Var mı?

Onlar, tek hedefe odaklanmışlar:

Daha çok zengin olmak… Daha çok sömürüp, semirmek… Daha çok can yakmak… Yani ÜNLÜ müteahhidin deyişi ile “Bu milletin a…ına koyarak daha çok mal mülk sahibi olmak…”

Menfaatleri, çıkarları varsa bir gecede 6 bin değil, 106 bin zeytin ağacını kökünden sökebilirler…

Bir gecede ırmakların, nehirlerin yönünü değiştirip, bölgeyi Kerbela’ya dönüştürebilirler…

Menfaatleri, çıkarları varsa bir anda dünyayı cehenneme çevirebilirler…

Onlar için ne doğanın, ne insanın ne de börtü böceğin bir değeri vardır…

DİNLERİ, ALLAHLARI PARADIR…

Menfaatleri, çıkarları varsa üç kuruş daha fazla kazanmak uğruna milyonların sağlığı ile de oynayabilirler… Gıdasına, yediği ekmeğe zehir katabilirler… Hem de gözünü kırpmadan…

Korkuyoruz. “Başımıza bir iş gelebilir…” diye yemeğe, içmeye, adım atmaya, yürümeye korkuyoruz…

KORKA KORKA YAŞIYORUZ.

Ne yiyeceğimizi, ne içeceğimizi bilemiyoruz.

Elimizi neye atsak ya GDO’lu (Genetiği değiştirilmiş organizma), ya hormonlu, ya da ilaçlı…

Bu bela özellikle yoksulların başında. Çünkü yoksul kesim, açlık sınırının altında yaşayan kesim, mutlaka “en ucuz” olanını almak zorunda…

Yaşayabilmek için… Geçinebilmek için… Yaşamını devam ettirebilmek için…

Çünkü yoksul kesim, 25 liralık ürün dururken 10 liralık kaşar peynirinden almak zorunda…

800-900 TL maaşlı, çoluklu çocuklu bir baba, hem kira ödeyecek, hem çocuğunu okutacak, hem odun kömür alacak, hem ekmek alacak… Sonra da insanca yaşayacak!..

Peki, 10 liralık kaşar olur mu?

Olur, olur… Niye olmasın? GIDA EŞKIYALARI için çok kolay bir iş bu…

Toplarsın piyasadan küflenmiş, bozulmuş peyniri. İçerisine bir miktar bitkisel yağ vekazeinat katarsın. Teknolojinin de yardımı ile eritirsin, al sana 10 liralık peynir. Al sana 10 liralık kanserojen peynir.

Oysa Erzurum Atatürk Üniversitesi Gıda Bölümü Başkanı Profesör Dr. Mükerrem Kaya’nın açıklamasına göre, en düşük peynir ancak 10 liralık süt kullanılarak yapılabilmektedir.

Ve yine en düşük fiyatlı peynir bu nedenle en aşağı 15 TL civarında satılmak zorundadır.

Günümüzde gıda ve sağlık katillerinin, gıda ve sağlık hırsızlarının el atmadığı hiçbir ürün kalmamıştır artık.

Tükettiğimiz gıda maddelerinin büyük bir çoğunluğu GDO’ludur.

Salam, sucuk, sosis, fındık-fıstık ezmesi, çikolatalı ürünler, hazır çorbalar, mısırdan elde edilen katkı maddeleri, kola ve meyve suları, mısır yağı, süt tozu…

Bu listeyi daha da artırabilirsiniz…

İlgili bakanlıklar gıda vurgununu, gıda ve sağlık katillerinin yaptıklarını sadece seyretmektedirler.

Önlem almamaktadırlar.

Önlem almayı bir yana bırakalım, Greenpeace’in, belirttiğine göre, ülkemizde şu ana kadar, 3’ü soya, 13’ü mısır olmak üzere toplam 16 GDO ürününe izin verilmiştir.

GDO’lu beslenen hayvanlardan elde edilen süt, peynir, yumurta, et gibi besin maddeleri, ne yazık ki doğrudan soframıza gelmekte… Üstelik etimizin, sütümüzün, yumurtalarımızın etiketlerinde, hayvanların GDO’lu yemlerle beslenmiş olduğuna dair, hiçbir uyarı da yoktur.

Yediğimiz tavuklar tavuk değil, koyunlar koyun değil, inekler inek değildir…

“Sağlıklı” diye durmadan tavuk tüketiyoruz. Ama tükettikçe sağlığımızdan oluyoruz.

Kanserler artıyor.

İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Onkoloji Enstitüsü Öğretim üyesi DR. Yavuz Dizdar:

“Daha yumurtadan çıkar çıkmaz, civcive antibiyotik veriliyor. Kemikleri gelişmesin, et yapsın diye. Tavuklar tarladaki patatesler gibi, hiç kıpırdamadan yetiştiriliyor. Bıraksanız bile kıpırdayamıyorlar. Elinize aldığınızda kemikleri kırılıyor. Sonra, görüyoruz, her gün bir kadın meme kanserine yakalanıyor…”  

Şimdi bunu yapanlara soruyorum:

“Bu zavallı civcivlere, tavuklara bu işkenceyi nasıl reva görüyorsunuz?

Üç kuruş daha fazla kazanmak için bu kadar insanın hastalanmasına yol açmak, sağlığı ile oynamak, gencecik kızların meme kanserine yakalanmasına neden olmak, bütün bu açgözlülüğe değiyor mu sizce?

İnsanlık mıdır bu sizin yaptığınız?

Hiç utanma, sıkılma yok mudur sizde?

Daha kısa ve öz sorayım:

SİZ İNSAN MISINIZ?

Başınızı yastığa koyduğunuzda rahat uyuyabiliyor musunuz?

Sakat bıraktığınız, sizin yüzünüzden kansere yakalanan insanların bakışları, çektiği çileler, gözlerindeki nefret ışıkları karşısında kazandığınız o paraları çoluğunuza, çocuğunuza yedirebiliyor musunuz?

Mutlu musunuz?

Zenginliğinizle, servetinizle övünüyor musunuz?

Ama…

Dünya sizin olsa ne yazar, insanlığın, insanların geleceği, sağlığı ile oynadıktan sonra?

Yazlıklar, kışlıklar, arabalar, fabrikalarınız insan olmanızı, adam olmanızı sağlar mı?

Yine kısa ve öz sorayım:

KEFENİN CEBİ VAR MI?

KEFENİN…

CHP İktidar Olmak İstiyorsa Eğer, Kişilikli ve İlkeli Bir Politika İzlemek Zorundadır

Konumuz yine CHP…

Her Atatürkçü, her yurtsever gibi ben de CHP’nin uyguladığı siyasetten rahatsızım, tedirginim… Atatürk’ün partisinin, Atatürk’ün yolundan gitmediğini düşünüyorum…

Ama eleştirilerime başlamadan önce, bir noktaya açıklık getirmek zorundayım: Bu eleştirilerim karşısında beni, şimdi, “AKP yandaşı olmakla, bozgunculuk yapmakla” suçlayacaklar çıkacaktır yine… Bir çift sözüm var onlara:

Ben eleştirilerimi hiçbir parti, hiçbir grup adına yapmıyorum. Her hangi bir makam, mevki, ikbal peşinde de değilim… Kimseye bir diyet borcum yok…

Benim makamım, mevkiim halkımın, milletimin bağrındaki yerdir… Tek kaygım, tek amacım hırsızların, soyguncuların elinden ülkemin kurtulup şafağa ulaşması, aydınlığa kavuşmasıdır…

Benim için vatan ve Atatürk ilkeleri her şeyin önünde ve üstünde gelir… Benim için mevzubahis olan vatandır… Gerisi teferruattır…

Ben Atatürkçüyüm. Tam bağımsızlıktan yanayım ve her çeşit emperyalizmin karşısındayım… Halkımın ve ülkemin emperyalistler ve ortakları tarafından bir koyun sürüsü gibi güdülmesini ve sömürülmesini hazmedemiyorum…

Bugünkü ortamda futbol takımı tutar gibi particilik ve grupçuluk yapmayı bir lüks olarak görüyorum ve hiçbir partiye karşı peşin hükümlü değilim. Hiçbir partiye karşı bir düşmanlık beslemiyorum…

Örgütlü mücadelenin yanındayım, asla örgütsüzlüğü savunmuyorum…

Şunu söylemek istiyorum:

Herkes parti üyesi olabilir. Herkes partisini savunabilir… Ama particiliği tek mücadele yöntemi olarak seçip, “Az olsun benim olsun, küçük olsun benim olsun, en iyi parti benim partimdir…” diyerek kendisinin dışındaki tüm partileri küçük gören, dışlayan, yok sayan tutum ve tavırlara karşıyım.

Bugünkü ihanet koşullarında “ABD emperyalizmi ile dişe diş mücadele veren ve yurdumuzun tam bağımsızlığını savunan tüm partilerin makam, mevki ve çıkar peşinde koşmadan ortak düşmana karşı “TAM BAĞIMSIZLIK VE ANTİEMPERYALİZM” temelinde “GÜÇBİRLİĞİ”ne girmelerinden yanayım…

Asgari müştereklerin dışındaki aykırı görüşler, ayrılıklar sonradan tartışılmalıdır…

Atatürkçü bir yöntemle halkın örgütlü mücadelesinden yanayım. Partilerin halkın içerisine girip, halkla birlikte zalimlere ve zulme karşı hak aramalarından, direnmelerinden yanayım…

Bu kısa açıklamadan sonra şimdi gelelim CHP’nin eleştirisine…

CHP’nin bugünkü yöneticileri, Atatürk’ün partisinde, Atatürk ilke ve devrimlerine ters davranışlar sergilemektedirler… Atatürk ilke ve devrimlerine zıt bir politika izlemektedirler… İktidara ve emperyalizme koltuk değnekliği yapmaktadırlar…

Bu durum Atatürk’e ve Atatürk devrimlerine gönül vermiş yurtseverleri yaralıyor… Canını acıtıyor…

Bazı CHP’liler partiden ve politikadan soğumaya başladılar bile ve seçimleri boykot etme yolunu tercih ettiler… Son seçimlerde milyonlarca CHP’li bilinçli olarak bu nedenle sandığa gitmedi…

Yaklaşan seçimlere de umutsuz gözlerle bakıyorlar… Hani haksız da değiller… Dört seçim yenilgiyle sonuçlandı ve biz ona KERHEN OY VERMEKTEN usandık…

CHP’nin Genel Başkanlığına seçildikten sonra, kendisine büyük umutlar bağlanan Kemal Kılıçdaroğlu ilkesiz, kişiliksiz politikaları ile bu umutları söndürmüştür…

Dağ fare doğurmuştur…

Parti, Atatürk düşmanları, yeni liberaller, Kürtçüler, Fethullahçılar ile “Aşure Partisi”ne dönüştürüldü… Bugünkü uygulamaları ve görünümü ile AKP’den de fazla Amerikancıdır, tarikatçıdır, tekkecidir…

Sorosçular, Fethullahçılar, Amerikanofiller, vatan bölücüleri Atatürk’ün kemiklerini sızlatmaktadırlar…

Emperyalizmle işbirliği içerisindedirler, geçmişte ve günümüzde mazlum milletlere karşı ABD’nin yanında yer aldılar…

Özgürlük, kardeşlik paravanası arkasında Ayn el Arap’ta PKK’ya arka çıktılar…

Libya’da, Irak’ta, Suriye’de ABD ve AB politikalarının destekçisi oldular… Olmaya da devam ediyorlar…

Bu mandacı siyaset, Atatürk’ün İstiklal-i Tam ilkesine ve “Mazlum Milletler” dış politikasına ters düşmektedir…

CHP, bugünkü tutumu ve uygulamaları ile ABD’nin gönüllü Eş Başkanlığına taliptir.

“Ben bu görevi AKP’den daha iyi yaparım” anlayışı içerisinde Amerika’ya heyetler göndermekte, PKK’lı temsilcilerle “Halklara Özgürlük” palavrasına sığınarak Kürdistan kurma çalışmalarına katılmaktadır.

Kemal Kılıçdaroğlu’nun Amerikan Büyükelçisi Ricciardone ile kapalı kapılar arkasında neler görüştüğü henüz aydınlanmamıştır… Gizli kapaklı durmaktadır…

Hepsinden önemlisi bugün CHP’de Atatürkçü ve yurtsever milletvekillerine savaş açılmıştır…

Yurtseverliği ve ilkeli, Kemalist düşünceleri, duruşu tartışılamayacak kadar kesin ve belirgin olan Emine Ülker Tarhan, “Ayrıldığım kapı kıymetlidir, kurucu partidir, sorumluluğu vardır, ne yazık ki yönetenler bunun idrakinde değil, her yenilgiye zafer diyen anlayıştan sıkılmıştım” diyerek partisinden istifa etmiştir…

Şimdi sıra Eskişehir Milletvekili Süheyl Batum’a gelmiştir…

CHP MYK, “Partiyi kamuoyu önünde doğrudan tartışmaya açtığı ve parti bütünlüğünü sarsan tutum içine girdiği” gerekçesiyle onu da “kesin ihraç istemiyle” disipline sevk etmiştir.

Ama, “Kapitalizme uyum sağlamalıyız” diyen genel Başkan Yardımcısı Selin Sayek Böke’ler, “Ben CHP’li değilim CHP milletvekiliyim” diyen ve açıkça Said Nursi propagandası yapan Faik Tünay’lar, Fethullah Gülen’e her konuşmasında hayranlığını belirten Muhammet Çakmak’lar ve Atatürk’ün partisinden milletvekili seçilip, Atatürk’ün partisinden nemalanan, ama “Ben Atatürk ilkelerinin bekçisi değilim” diyebilecek kadar pervasızlaşan Sena Kaleli’ler yerinde durmaktadırlar…

Taban, “Gölge CIA” Stratfor’un “TR 705” kod adı verdiği PKK avukatı Sezgin Tanrıkulu’nu, Burhan Şenatalar’ı, Aykan Erdemir’i, Mustafa Moroğlu’nu, Binnaz Toprak’ı, Rıza Türmen’i, Gülseren Onanç’ı benimseyememiştir…

Kemal bey de bu karşı devrimcileri sahiplenip, onlara arka çıkarak partideki Atatürkçüleri, tam bağımsızlıkçıları tasfiye yoluna gitmekte, onlara meydan okumaktadır.

O, sadece Atatürkçülerle değil, “Ben Dersimli Kemal” diyerek, Cumhuriyetle de yollarını ayırmıştır…

CHP’de tabandan gelen “KADRO HAREKETİ”nin sözleriyle CHP yöneticilerini bir kez daha uyarıyoruz:

“Değnekçilere, rantçılara, bölücülere, Atatürk düşmanlarına karşı; gerçek Atatürkçülerin, milli mücadelecilerin, tam bağımsızlıkçıların yanında mücadeleye devam edeceğiz. Genel Merkez’e mescit açarak, PKK savunuculuğu yaparak, cemaat ile kol kola girerek, Atatürkçüleri tasfiye ederek, bölünme anayasasına, yerel özerkliğe evet diyerek partimiz; AKP iktidarına değnekçilik yapmaktan öteye gidemez…”

CHP, İKTİDAR OLMAK İSTİYORSA EĞER,  KİŞİLİKLİ VE İLKELİ BİR POLİTİKA İZLEMEK ZORUNDADIR…

KİMLİĞİNİ KAYBETMİŞ BİR PARTİ İLE NE İKTİDAR OLUNUR, NE MUHALEFET…

Peki, Neden Hala O Makamları İşgal Ediyorsunuz?

TBMM’ni dolduran milletvekillerinin görevi nedir? Halk onları niçin seçmiştir? Açlık sınırının altında yaşayan insanların çoğunluğunu oluşturduğu bu ülkede, vekiller aldıkları parayı hak ediyorlar mı?

Devlet ne için, kimin için vardır?

Hükümet ne için, kimin için vardır?

Cumhurbaşkanı, başbakan, bakanlar hangi amaçla o koltuklarda otururlar?

Bu sorularımızın yanıtını şimdi Yüce Önder Atatürk’ten alalım:

“Bir hükümet iyi midir, fena mıdır? Hangi hükümetin iyi veya fena olduğunu anlamak için, Hükümetten gaye nedir?” bunu düşünmek lazımdır. Hükümetin iki hedefi vardır. Biri milletin korunması, ikincisi milletin refahını (rahatlık) temin etmek. Bu iki şeyi temin eden hükümet iyi, edemeyen fenadır. (1923)

Hükümetin varlığının sebebi, memleketin asayişini, milletin huzur ve rahatını temin eylemektir. Bütün memlekette gerçek bir asayiş (güvenlik) hâkim olmalıdır. Millet, büyük bir huzur ve emniyet içinde müsterih (kaygısız, huzurlu) bulunmalıdır. Memleketimizin herhangi bir köşesinde halkın emniyetini, devletin bütünlük ve asayişini bozmaya kalkışanlar devletin bütün kuvvetlerini karşılarında bulmalıdırlar…”(1923)

Ata’mız, iyi bir hükümetin “Nasıl olması gerektiğini” bu sözleriyle, kuşkuya yer vermeyecek şekilde, açık seçik ortaya koymuştur…

Buna göre iyi bir hükümet:

“Milleti korur, milletin rahat ve huzurlu olmasını, güvenliğini sağlar. Devletin ve halkın güvenliğini, huzurunu bozmaya kalkışanlar devletin tüm güçlerini karşılarında bulurlar…”

Peki, bugünkü hükümet milletin “rahat ve huzurlu” olmasını sağlıyor mu? Milletin güvenliğini bozmaya kalkışanlara karşı devletin tüm güçlerini kullanıyor mu? Hayır…

Kesinlikle hayır… Tam tersini yapıyor!…

Vatanı bölmeye, milletin güvenliğini bozmaya kalkışanlarla görüşmeler yapıyor, muhalefetin de desteğini alarak, birlikte vatanı parçalamak için planlar, programlar düzenliyor…

Kürt açılımı uğruna PKK’nın askerlerimizi, vatandaşlarımızı öldürmesine, bayraklarımızı yakıp, direklerden indirmesine göz yumuyor. Onları Kuzu kuzu seyrediyor… Ya da seyretmek zorunda kalıyor…

İçişleri Bakanı da Terör örgütü karşısındaki bu acizliğini, şu sözlerle açıkça ortaya koyuyor:

“Çözüm Sürecinde insiyatifi kaybettik. Şehirlere hâkim oldular…”

ADAMA SORMAZLAR MI O ZAMAN:

“Peki, sen necisin? Senin görevin ne? Halkının huzurunu, güvenliğini sağlayamayacaksan neden o koltuğu işgal ediyorsun? Sen “İstifa” denilen bir kurumun adını duymadın mı hiç? İstifa etmek için daha neyi bekliyorsun?

Bir başka bakan da son Ermenek faciasında, çalışma koşulları tehlikeli ve sakıncalı olan madenlere niçin ruhsat verildiğini soran gazetecilere,  “Biz buralara ruhsat vermeyeceğiz ya da iptal edeceğiz ama araya 40-50 adam geliyor, ne yapalım” diyor…

Yani en yetkili kişi, yani bir bakan hatırla gönülle, rüşvetle iş yapıldığını anlatmaya çalışıyor…

Aynı Bakan Faruk Çelik, daha önceleri, 30 Ekim’de, Vatan gazetesinden Murat Çelik’e yaptığı açıklamada şu itiraflarda bulunmuştu:

“Bakın ben geçenlerde İstanbul’daki asansör olayında da söyledim bunu. Acı gerçekler var. İmar rantı yok mu bu memlekette? Ben bunları söyleyince bazıları tepki gösteriyor ama kimse kusura bakmasın. Sözlerim nereye gidiyorsa gitsin. Belediyeye ise belediyeye, bakanlığa ise bakanlığa, kendi bakanlığıma ise kendi bakanlığıma. Bu kadar da açık konuşuyorum. İnsanlar ölüyor, içimiz yanıyor. Bazı şeylerin açık açık konuşulması gerekmiyor mu?”

Sorunlar konuşmayla, itiraflarla çözümlenmiyor Sayın Bakan… Sorunlar ve ölümler alınacak çağdaş önlemlerle, uygar çalışma koşulları ve ortamı yaratılarak önleniyor… Gücün yetmiyorsa, beceremiyorsan koltuğu terk edersin… Yapamayan gider, yapan gelir…

Bu konuşmanın ardından, Fox TV muhabiri bir bayan arkadaşımız, bu kez, bakanın bu suç teşkil eden demecini Bakan Taner Yıldız’a soruyor ve aralarında şu konuşma geçiyor:

Muhabir:

“Faruk çelik, 50 kişi araya giriyor diyor, bu olay nedir?”

Bakan Yıldız yanıt veriyor:

“Arkadaşlar,  şimdi biz işimize bakalım. Yani sizin söylediğiniz, 18 kardeşimizden daha mı değerli?

Muhabir:

“Önemli değil ama öncesinden başlayarak…”

Bakan:

 “Bunları konuşacağız sonra…”

Muhabir:

 “Ruhsat verilmemeliydi dedi bakanımız…”

Bakan:

“Şu anda ben bir yere odaklandım. Bunu anlatabildim mi size? Yeterince anlatabildim mi?”

Muhabir:

“Sorular sonra mı?”

Bakan:

 “Şu anda 18 tane kardeşimize odaklandık…”

KEŞKE BU ODAKLANMA İŞİNİ FACİADAN SONRA DEĞİL DE DAHA ÖNCEDEN YAPSAYDINIZ DA 18 CANIMIZ, CAN KARDEŞİMİZ TELEF OLMASAYDI SAYIN BAKAN…

Bütün bu itiraflar karşısında sormak hakkımız değil mi şimdi bizim?

“Madenler çöküyor, ocakları su basıyor, asansör faciasında ölümler yaşanıyor… Ben işçimin can güvenliğini sağlayamıyorum…” deyip neden çekip gitmiyorsunuz?

Beceremiyorsanız, çalışanların ölümüne engel olamıyorsanız, neden hâlâ o makamları işgal ediyorsunuz? Japon yapıştırıcı ile mi yapıştınız koltuklarınıza?

Uygar ülkelerde her an işleyen, yürürlükte olan “İSTİFA” kurumu diye bir kurum vardır Sayın Bakan… Niçin onu çalıştırmıyorsunuz? Yoksa sizin sözlüğünüzde böyle bir sözcük yok mudur? Yoksa böyle bir kurumun adını hiç duymadınız mı, varlığından haberiniz yok mu?

A’dan Z’ye, Hepiniz Suçlusunuz…

Ölüm… Ölüm… Ölüm…

Kan… Gözyaşı, zulüm…

İnsanlarımız çile çekiyor… İnsanlarımız ölüyor…

Ölümle yatıyor, ölümle kalkıyoruz…

TV’lerde, gazetelerde hep ölüm haberi… Acı, feryat…

Ağıtlardan, gözyaşlarından nefesimiz kesiliyor… Daralıyoruz… Boğuluyoruz…

Şu AKP döneminde verdiğimiz zayiatı, savaşlarda vermedik…

Ulusal Kurtuluş Savaşında 10 bin 500 kaybımız varken, 12 yıllık AKP döneminde 15 bin işçimiz kötü çalışma koşulları, ilkel çalışma ortamları nedeniyle yaşamını yitirdi…

Şehit olan askerlerimiz, köylülerimiz, gençlerimiz bu sayıya dâhil değil…

Şehit sayısı, Kıbrıs Harekâtında sadece 568, Kore Savaşında 721 idi…

Yani özetin özeti, eşkıyalar sarmış dört bir yanımızı…

Kentli eşkıyalar… Dağlı eşkıyalar… Talancılar… Soyguncular… Dinci eşkıyalar… Bölücü eşkıyalar…

Gün ortasında can alıyorlar. Askerlerimizi, yeni evli astsubaylarımızı arkadan vuruyorlar.

Genelkurmay seyrediyor, Genelkurmay Başkanı seyrediyor; emniyet, Emniyet Genel Müdürü seyrediyor; Millet Meclisi, milletvekilleri, Millet Meclisi Başkanı seyrediyor; Başbakan, Cumhurbaşkanı seyrediyor; muhalefet, muhalefet başkanları seyrediyor…

Genelkurmay ise tepkisini sadece bir bildiri yayınlayarak ortaya koyuyor:

“Bu haince, adice, kalleşçe saldırıları nefretle kınıyoruz!” O kadar…

Neymiş? Açılım sürecine zarar gelmemeliymiş…

Bu yüzden “Dikkat çekmesin” diye, halkın arasında askerlerimiz resmi kıyafetlerle dolaşamıyor… Kurşun da yağsa başına, top da atılsa karargâhına… Sadece bakıyor… Gereğini yapamıyor…

Çaresizce bakıyor… İçi kan ağlayarak bakıyor…

Hakkâri’de görev yapan bir komutanımız, bir yüzbaşımız PKK saldırıları karşısında bir şey yapamamanın verdiği üzüntüyü, sıkıntıyı şu sözlerle dile getiriyor:

“Bırakın PKK’ya karşı operasyona çıkma serbestisini, kışlalarımıza ve karakollarımıza yapılan taciz ateşlerine bile karşılık vermemiz yasaktır…

Ama PKK’lı itlere, Kuzey Iraklı peşmergelere her şey serbest… Mubah…

Türk askeri, Türk subayı resmi giysilerle caddelerde dolaşamıyor, alıveriş yapamıyor, ama PKK’lı, Türk askerini taşa tutup, başına Molotof Kokteyli yağdırabiliyor…

Peşmerge topu, tüfeği, roketatarı, zırhlı araçları ile zılgıt sesleri, “Biji Serok Obama” nidaları arasında gövde gösterisi yapabiliyor…

Hem de 29 Ekim’de… Hem de o yüce bayram gününde… Hem de Cumhuriyetimizin ilan edildiği bir tarihte ve Türk Ordusunun eskortluğunda…

Nerede? Kanla, canla kazanılan topraklarımızda…

Üç tarafı denizlerle çevrili, yeraltı ve yerüstü kaynakları alabildiğine zengin, dört mevsimi doyasıya, yaşayan, bin bir çeşit rengin kaynaştığı doğa harikası yurdumuzda insanlarımızın mutluluk, esenlik içerisinde yaşaması gerekirken, işçi ölümlerinden, kazalardan, teröristlerden, savaşlardan başka bir şey konuşamaz, düşünemez olduk…

Yeryüzünde kendi kendine yeten üç beş devletten birisi iken Türkiye, şimdi dünyaya el açar duruma geldi… Hele hele, 2002’den sonra ülke yönetimini teslim alan AKP iktidarında düzen iyice bozuldu…

Ne sanayi kaldı, ne fabrika… Ne tarım kaldı, ne hayvancılık…

Tıpkı hayırsız bir mirasyedi gibi ormanlarımızın, kültürel zenginliklerimizin, kamu mallarının altından girip, üstünden çıktılar…

Özelleştirmeler, taşeronlaştırmalar maden ocaklarını yeraltı mezarlarına, felaket zindanlarına dönüştürdü…

Çünkü patron için öncelikli sorun para kazanmak, servetine servet katmaktı… İşçinin yaşamının onun için hiçbir değeri yoktu. Ve o genellikle AKP yandaşı idi. Çalışma ruhsatı verilirken ona partiyi destekleme koşulu ileri sürülüyordu… Madendeki bazı olumsuzluklar bu nedenle görmezden geliniyordu…

İşçiler, ekmek parası kazanabilmek için o kötü koşullarda çalışmayı göze almışlardı. Anlaşmaya göre yemek, yerin yedi kat altında yenilecekti. Çalışanlara yemek servisi yapılmayacaktı…

Ruhsat veren devlet, yandaş işverenin iş yeri çalışma düzenini de daha sonra denetlemedi. İşçiler tarafından önceden haber verilen “Su sızıntılarını” önemsemedi. Adeta felakete davetiye çıkardı…

Ondan sonra da patronla, devlet adamları, söz birliği etmişçesine cinayetin adını “TAKDİR-İ İLAHİ” koydular…

Daha önceki felaketlerde zamanın Başbakanı şöyle haykırıyordu:

“Ma­den ocak­la­rın­da ça­lı­şan iş­çi­le­rin gri­zu pat­la­ma­la­rı son­ra­sın­da gö­çük al­tın­da ka­lıp öl­me­le­ri, ga­le­ri­ler­de an­sı­zın çı­kan yan­gın­lar­la ve bir­den­bi­re ge­len su bas­kın­la­rıy­la ha­yat­la­rı­nı kay­bet­me­le­ri ne­dir bi­li­yor mu­su­nuz, ne­dir?

Ma­den­ci­li­ğin fıt­ra­tı­dır… Tak­dir-i ila­hi­dir, tak­dir-i ila­hi!..”

Peki, bütün bu boş laflar, tedbirsizlikler, kötü çalışma koşulları karşısında muhalefet ne yapıyordu?

Sadece laf üretiyordu. TBMM’nin Salı toplantılarında seçmenin gazını almak için yüksek perdeden iktidara verip veriştiriyordu? Başka ne yapıyordu?

Amerika’larda PKK’lı militanlarla “Kürdistan Kurma” çalışmaları yapıyordu. Başka ne yapıyordu?

Bir de Meclis lokantasında 1TL’lik Sultan Mahmut Çorbası ile yanında, 1 TL’lik pilav ve 5 TL’lik soslu Dil Balığı yiyordu…

Onun ne yerin yedi kat dibinde ölen işçilerle, ne ölümü hazırlayan patronlarla ve iktidarla ne de Büyük Atatürk’ün kurduğu çiftliğin ağaçlarının sökülüp yerine kurulan sarayla işi vardı…

Onun ne çocuğunu görmeden ölen subaylarla, ne babasını görmeden ölen bebelerle ve ne de hem çocuğunu hem eşini kaybeden kadınlarla bir işi vardı…

Onun tek derdi gelecek seçimlerde yeniden milletvekili seçilmek ve bir de kurultayda koltuk kapmaktı… Bunun için de bildiği, bilmediği elinden gelen, gelmeyen tüm yalakalıkları, dalkavuklukları sergiliyordu…

Başkanına şirin gözükmek için…

Onun iktidarla, bölücülerle, şeriatçılarla ve talancılarla bir alıp veremediği de yoktu…

O zaman, bizim de, iktidarı ile muhalefeti ile bu halk düşmanı, çarpık, bozuk düzen koruyucularına iki çift lafımız var:

A’dan Z’ye hepiniz suçlusunuz… Hepiniz işlenen madenci cinayetlerine, asker, subay katliamlarına ortaksınız…

Sömürüsüz, talansız, insan hak ve özgürlüklerine saygılı, yeni bir halk düzeninin kurulabilmesi için A’dan Z’ye hepinizin değişmesi, hepinizin defolup gitmesi, işgal ettiğiniz yerlerden sökülüp atılması gerekir…

Türk Milleti için başka bir çözüm yolu kalmamıştır…