“Onlar Ümidin Düşmanıdır Sevgilim…”

Yeni bir yılın ilk gününde kandan, ölümden söz edeceğim hiç aklıma gelmezdi.

Yılbaşı gecesinde ortalık yine kan gölüne döndü… Ama bu katliamı yapanlar zavallı birer maşadan başka bir şey değiller… Asıl caniler arkada… Gizli… Günlerden beri Yılbaşı düşmanlığı yapanlar…

Büyük Ozan Nazım Hikmet “Onlar ümidin düşmanıdır sevgilim” diye boşuna söylememiş. Onlar insanlığın düşmanıdır… Kendi cennetlerini kurmak için, masum insanları öldürüp, dünyayı cehenneme çeviriyorlar…

Ama yanılıyorlar. Kimse bu saatten sonra tarih çarkını geriye döndüremez… Onların ağababaları da denediler bu yolu… Başaramadılar.

Beylik, şeyhlik, şıhlık, sultanlık, padişahlık, krallık tarihin çöplüğüne atılalı yıllar oldu…

Bu yaşlı, yorgun dünya, bugüne değin çok kan emici vampir, gözü dönmüş ihtiraslı diktatör gördü, çağdışı yaratık gördü…

Onlar, kurdukları hayal dünyalarını gerçek sanıp, hedeflerine ulaşabilmek için yüz binlerce, milyonlarca suçsuz – günahsız insanın kanını akıttılar…

Dünyayı kana boyadılar.

Dünyaya direk kalacaklarını, tarih çarkının hep kendilerinden yana döneceğini sandılar…

Onlar, Ülkelerini diledikleri gibi yönetebilmek için insanları geriliğe, ilkelliğe mahkûm ettiler… Beyinlerini esir aldılar… Düşünme yeteneklerini körelttiler.

Çobanın peşinden düşüncesizce giden koyunlar gibi, milyonlarca kişinin kendilerini takip etmesi, onlara güç, cesaret, umut verdi…

Pervasızca hareket etmelerini sağladı…

“Ben her şeyi yaparım, her istediğimi gerçekleştiririm, kimse bana engel olamaz… Engel olanları, karşı çıkanları da hapishanelere doldururum ya da canlarını alırım…”

“En büyük, en kudretli benim… Kimse beni durduramaz…” dediler.

Amaçlarına ulaşabilmek için ülkelerinde “Korku İmparatorluğu” kurdular… Muhaliflerini susturdular… Gerçeklerin gün ışığına çıkmasına engel oldular…

Korku, şiddet, yıldırma, dört duvar arasına atma, yani baskı onların vazgeçemeyecekleri tek yöntem idi. Ama onlar bu işleri yaparken, hep demokrat, özgürlükçü olduklarını söylediler, asla Diktatörlüğü kabullenmediler…

Tüm kamu kurumlarını yandaşları ile doldurdular. Tüm medyayı ellerine geçirerek, onları kendilerinin propaganda aracına dönüştürdüler. Reklamlarını yaptırdılar.

Kendilerinin olağanüstü, doğaüstü niteliklere sahip olduğuna, bu dünyaya ilahi işler yapmaya geldiklerine İnsanları inandırdılar…

Hepsinden önemlisi de mevkilerini – makamlarını güçlendirmek için durmadan yasa çıkardılar, eski yasaları değiştirip, yenilerini yaptılar, seçimlerde hile yoluna başvurdular…

En belirgin benzerlikleri ise su içer, ekmek yer gibi yalan söylemeleridir. Çok sık düşünce değiştirirler, eski düşüncelerini hemen inkâr ederler. Asla kabullenmezler.

Şimdi örnek olsun diye bu faşist diktatörlerin sadece ikisinden söz edelim:

Büyüklük ve üstün ırk hastalığına yakalanan Alman Nazi Partisi lideri Hitler, 1934-1945 yılları arasında tüm dünyaya hâkim olabilmek için, 6 milyonu Yahudi olmak üzere tam 17 milyon insanın ölümüne sebep oldu… Ama yine de hedefine ulaşamadı, sonu hüsranla bitti…

Hitler, yenileceğini anlayınca, eşi Eva Braun’la birlikte intihar etmeye karar verdi. Bir odaya kapandılar. Siyanür içerek yaşamlarını sonlandırdılar…

Ünlü faşist Amilcare Andrea Mussolini de çağdaşı Hitler gibi dünyaya ve ülkesine hâkim olmak amacındaydı fakat başaramadı. Yenildi.

Düşmanlarının elinden kurtulmak için eşiyle birlikte İsviçre’ye kaçmak, uçağa binip, İspanya’ya sığınmak niyetindeydi.

Bu amaçla 25 kamyon ve 1 zırhlı araçla yola koyuldu. Ne var ki yolda ilerlerken, komünist partizanlar tarafından durduruldu. Çatışma çıktı. Ama Mussolini kaçmayı başardı.

Daha sonra da Dongo Köyü yakınlarında durduruldu. Devrimciler, arabayı ararlarken battaniyeye sarılmış bir erkek buldular. Bu Mussolin’in ta kendisiydi…

Partizanlar karı – kocayı kurşunlayarak öldürdüler… Ve ayaklarından asarak, meydanda teşhir ettiler…

İnsanlık son yüz yılda birçok diktatör tanıdı. Franco, Mussolini, Hitler, Salazar, Pinochet, Evren, Saddam, Kaddafi, Mübarek gibi…

Ama hiçbir diktatör dünyaya hükümdar olmadı…

Olamadı…

Tümü de feci bir şekilde can verdi.

Diktatörlüklerini sonsuza dek sürdüreceklerini sandılar ama sürdüremediler.

İşin ilginç tarafı şu ki dünya tarihinden ders çıkaramayan bazı acemi diktatörler, ağababaları gibi hala dünyaya direk kalacağını, zulmederek amaçlarına ulaşacaklarını sanıyorlar…

Tarih çarkını geriye çevireceklerini, yüzyıllar öncesine yeniden döneceklerini, bir dudağı yerde, bir dudağı gökte cinler, ecinniler, cadılar dünyasını, Ortaçağ’ı yeniden getireceklerini sanıyorlar…

Halka acı çektiriyorlar, zulmediyorlar, masum insanların ölümüne neden oluyorlar…

Bu konuda İngiliz Algernon Sidney şöyle der:

“Bir ulusu tek kişinin yöneteceğine inanırım, şu şartla: O adam ayaklarında çizme, elinde kırbaç, o ulus sırtında semerle doğarsa…”

(alieralp37@gmail.com)

Suç İşliyorlar…

İnsanlarımızı yakıyorlar cayır cayır… Kurşunluyorlar…

Kimse “Ne oluyor, bu IŞİD erlerimizi niçin yakıyor, niçin öldürüyor” diye dönüp bakmıyor bile…

Varsa yoksa “Başkanlık Sistemi…”

Bir ara devlet yetkilileri “Videoyu inceliyoruz” dediler, arkası gelmedi…

Şu sıralar, gündemin ön sırasını yine başkanlık ve Anayasa değişimi işgal ediyor…

Kıyamet kopsa, yer yarılsa, ardı ardına felaketler yaşansa yine de bu sevdadan vazgeçileceğe benzemiyor…

“Partili Cumhurbaşkanlığına geçiş yasası” TBMM’sinde görüşülüyor. Bu yasa kabul edilirse, 1876 Kanuni Esasi’den itibaren yaklaşık 150 yıllık bir tarihi olan parlamenter sistem terk edilecek. Teklifte mevcut anayasadaki “Cumhurbaşkanı seçilen kişinin, varsa siyasi partisi ile ilişiği kesilir” hükmünün kaldırılması öngörülüyor.

Bu yasa meclisten geçip, referanduma sunulabilirse ve halk tarafından kabul edilirse, Cumhurbaşkanı olağanüstü yetkilerle donatılacak… Hatta isterse meclisi feshedecek, isterse bakanlar atayacak ya da görevlerine son verecek…

Sandalye sayısı 600’e çıkacak…

Bunun yanında daha onlarca değişiklik var… Bunları sıralamaya kalksak yerimiz yetmez… İşte bu amaçlar için Anayasa değiştirilmek isteniyor…

OYSA BU MECLİSİN YENİ BİR ANAYASA YAPMA YETKİSİ YOKTUR…

Çünkü TBMM’nin neyi yapacağı, neyi yapmayacağı yasalarla belirlenmiştir…

Anayasanın 87. Maddesinde Meclisin görevi şöyle tanımlanmıştır: “Kanun koymak, değiştirmek ve kaldırmak; Bakanlar Kurulunu ve bakanları denetlemek; Bakanlar Kuruluna belli konularda kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi vermek; bütçe ve kesin hesap kanun tasarılarını görüşmek ve kabul etmek; para basılmasına ve savaş ilânına karar vermek; milletlerarası Antlaşmaların onaylanmasını uygun bulmak, Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tamsayısının beşte üç çoğunluğunun kararı ile genel ve özel af ilânına karar vermek ve Anayasanın diğer maddelerinde öngörülen yetkileri kullanmak ve görevleri yerine getirmek…”

Burada ona “Anayasa yapma” görevi verilmemiştir… Yalnızca “değiştirme, düzeltme” görevi verilmiştir.

Peki, bu durum karşısında Meclis, hiç Anayasa yapamaz mı, hep eski anayasayla mı yetinmek zorundadır?

Yapar… Elbette yapar…

Usulüne ve yasalara uygun hareket ederse, hem de en iyi biçimde yapar…

Nedir bu işin usulü, yöntemi?

Önce bir “halk oylaması” gerçekleştirilmelidir. Halkın yeni bir anayasayı isteyip istemediği oylanmalıdır. Bu oylamada halkın büyük bir çoğunluğu “EVET” derse, bir “Kurucu Meclis” oluşturulur, bu kurucu meclisin hazırlayacağı Anayasa yeniden referanduma sunulur…

Yani hiç kimse, hiçbir kurum “Kaynağını Anayasadan almayan bir devlet yetkisi kullanamaz…” Bu TBMM de olsa…

Hele hele bir de “Anayasaya bağlı kalmaya” yemin etmişlerse…

Siyasal partiler, “Kaynağını Anayasadan almayan bir devlet yetkisi”ni kullanmakta ısrar ederlerse “SUÇ İŞLERLER…”

AKP, MHP bugün, Anayasada belirtilen hükümlere karşın “Yeni bir Anayasa yapma” ısrarını sürdürmektedir.

Suç işlemektedir…

İkisinin de ayrı ayrı hedefi var…

AKP, başkanlık sistemini meşrulaştırmak istiyor. Bahçeli, tehlikeye düşen koltuğunu bu yöntemle kurtarmak amacında…

Tüm partilerin birleştiği, varmak istediği nokta ise Türk vatandaşlığı kavramı yerine, ucube bir “Türkiyeli” kavramını getirip, etnik bölücülüğe, ümmet – kul anlayışına, tarikatlara, tekkelere, cemaatlere özgürlük tanımak, başkanlık sisteminin önünü açmak, 150 yıllık parlamenter sisteme son vermek…

Bu bir suçtur… Yineliyorum: Hem de Yüce divanlık bir suçtur…

Hele hele gerçek demokrasi çarkının işlemediği, yüzde 10 baraj sistemi ve tek adam direktifleri ile yönlendirilen bir seçim sistemi ile oluşturulan bir meclisin yapacağı anayasa, asla, tüm toplumun ihtiyaçlarına yanıt veren bir anayasa olmayacaktır…

İşte bu nedenle CHP, Anayasa değişikliği masasından kalkmalı, anayasayı değiştirme sevdasından vazgeçmelidir… AKP’nin “Başkanlık sistemini hayata geçirme” çalışmasına ortak olmamalıdır…

Yapılan tüm girişimler ülke ve millet aleyhine ve zararınadır. Gerçekleştirmeye çalıştıkları değişikliklerden Türkiye’nin hiçbir çıkarı olmayacaktır…

Böyle bir ortamda yapılan anayasa demokratik de olmayacaktır…

Bir kez daha uyarıyoruz: Gelin bu suça ortak olmayın, yol yakınken usulsüz, kuralsız yapılmak istenen Anayasa değişikliği masasını terk edin…

Ondan da önemlisi baltayı kendi ayağınıza vurmayın… Eğer bu sistemi kabul edecek olursanız ne denetleme görevini yerine getirebilirsiniz ne de milleti temsil etme yetkiniz, milletvekilliğiniz kalır…

Kurşun asker olursunuz…

(alieralp37@gmail.com)

Rejimi Değiştiriyorlar…  Sendikalar, Gençlik Örgütleri Neredesiniz?

Türkiye Ortaçağ’a yürüyor…

Türkiye yön değiştirdi…

Türkiye karanlıklara yürüyor…

50’lerden bu yana ve son 14 yılda beyinlere enjekte edilen gerici eğitim, sonunda ürünlerini vermeye başladı… Cumhuriyet ve Atatürk düşmanı uygulamalar artık milletin gözünün içine baka baka sergileniyor.

Emniyet çalışanı genç polisler “Allahü Ekber” nidalarıyla büyükelçi katlediyor; valiler, savcılar bir parti temsilcisi gibi hareket ediyor…

“Putçu Kemalist rejim… Lanet olsun tüm laik diktatörlüklere…”  diye bildiriler yayınlanıyor…

Bu günleri Uğur Mumcu yıllar önce görmüştü, şöyle yazmıştı:

‘Onlar bir gün savcı olacak’

“İmam hatip okulları ne işe yarar? Bunlar imam hatip olmuyorlar. Yargıç, savcı oluyorlar, kaymakam oluyorlar. Yapılan bir araştırma kaymakam yetiştiren bölümlerdeki öğrencilerin yüzde 41’inin ilahiyat kökenli olduğunu gösterdi. 2000 yılına doğru baktığımızda vali ilahiyat fakültesi mezunu, emniyet müdürü İslam enstitüsü mezunu, kaymakam imam hatip mezunu olacak.”

Oldu…

Eğitimimiz, yargımız, resmi kurumlarımız dincilerle doldu…

Her gün yeni bir karşı devrim hareketi gerçekleştiriliyor.

Sokakların, parkların, caddelerin, köprülerin adları değiştiriliyor…

Meydanlardan Atatürk heykelleri sökülüyor…

Atatürk fotoğrafları, posterleri duvarlardan kaldırılıp çöp kutularına atılıyor…

Açık açık deniliyor ki, “Biz ne siz Atatürkçüleri, ne Atatürk’ü, ne laik düzeninizi ne geride kalan yüzde 50 – 60 halkı ve Cumhuriyeti tanıyoruz… Biz Yeni Osmanlıyı ve hilafet rejimini yeniden kuracağız. Kimse bize engel olamaz…”

Biz seyrediyoruz…

Siyasi partiler seyrediyor…

Gençlik örgütleri, sendikalar seyrediyor…

Hani nerede “Ben Atatürkçüyüm, Cumhuriyetçiyim” diye bas bas bağıran örgütler, kişiler?

Siz ne işe yararsınız?

Adam gözümüzün içine baka baka, küfreder gibi ATA’mızın heykelini yatırıp arabaya, götürüyor, siz seyrediyorsunuz…

Daha önce de aynı adam, aynı meydanı boşaltıp, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün yerine “Çay Bardağı” koyacağını ilan etmişti…

Tepkiler peş peşe gelince, kararından vaz geçti.

Türkiye’mizde sadece bunlar da olmuyor, peş peşe şehitler de gelmeye devam ediyor…

Donarak ölen Sarıkamış Şehitlerimizin yıldönümünde, yiğitlerimiz yanarak ölüyor… Hem de Sevgili Yılmaz Özdil’in deyişi ile, “Eli silah tutacak 500 bin Suriyeli erkek, kendi memleketine sahip çıkmak yerine, Mersin Mezitli sahilinde nargile keyfi, İznik gölünde piknik keyfi” yaparken…

Şimdi denilecek ki,

“Biz Fırat Kalkanı ile ‘meşru müdafaa” hakkımızı kullanıyoruz, ABD’nin oluşturmak istediği Kürt Koridorunu engellemeye çalışıyoruz, ülkemizi tehditten kurtarmak için mücadele veriyoruz… Komşularımızın güvenliği bizim de güvenliğimizdir… Onların parçalanması bizim de parçalanmamızı sağlar…”

Doğru. Amenna… Buna itirazımız yok…

Yurdumuz için savaşalım. Ülkemizi böldürmeyelim. Komşularımızla iyi ilişkiler kuralım ve elbirliği ile ABD pisliğini bölgemizden kovup, BOP planlarını engelleyelim…

Kabul…

Ama neden 500 bin Suriye erkeğinin ülkemizde damızlık koçlar gibi beslendiğini ve onların yerine kınalı kuzularımızın şehit olduğunu yazmıyorsunuz?

İran, Rusya ve Türkiye Suriye ve Ortadoğu konusunda anlaştılar… Aralarına ABD’yi almadılar… Bu güzel bir gelişme. Ama neden ölenlerin içinde bir Rus ya da İran askeri yok?

Neden bütün bu ölümlere daha önce uygulanan AKP politikalarının sebep olduğunu yazmıyorsunuz Ya da yarım ağızla yazıyorsunuz?

Neden rejim değişikliğine, Atatürk düşmanlığına, laiklik düşmanlığına, halk düşmanı uygulamalara ve kararlara yarım ağızla karşı çıkıyorsunuz?

Umarım, gelecekte, İran aydınlarının ve devrimcilerinin düştüğü acıklı duruma düşmezsiniz…

(alieralp37@gmail.com)

Geçmişte Rüzgâr Ektiniz, Şimdi Fırtına Biçiyorsunuz…

Hep söyledik, hep uyardık…

“Gelin bu ‘Açılım – saçılım sevdası”ndan vazgeçin… Gelin bu “Bebek katili”ne ‘Sayın’ demekten vazgeçin…” dedik.

Mit Müsteşar Yardımcısı bir Bayan, “Metropolleri patlayıcılarla doldurdunuz, bundan haberimiz var” diye PKK yöneticileri ile şakalaşırken, siz sadece seyrettiniz…

“Gelin bu onurlu, yurtsever komutanlara suçlu muamelesi yapmaktan, onları zindanlara doldurmaktan, onların aleyhine PKK’lı itleri tanık olarak kullanmaktan vazgeçin…”

“Ordunun kanadını kolunu kırmayın…”

“Gelin bu Fethullah cemaatini koruyup kollamaktan, okullara, resmi kurumlara FETÖ militanlarının yerleşmesine göz yummaktan vazgeçin…” dedik.

Eski TBMM Başkanı AKP’li Cemil Çiçek bile, “Hepimizin günahı var, bizinkisi yüzde 90” diyerek gerçeği itiraf etmişti…

“Tarikatçılık – mezhepçilik yapmayın… İnsanları Alevi – Sünni, Kürt – Türk diye ayırmayın…”

Kindar ve dindar” gençlik yetiştirerek, toplum içerisine düşmanlık tohumları ekmeyin…

ABD – AB emperyalizmi ile içli dışlı olmayın…” dedik.

Ve İnönü’nün sözünü anımsattık:

“Büyük devletlerle işbirliği yapmak, ayı ile yatağa girmek gibidir!”

“Komşu ülkelerle iyi geçinin…

Emperyalist devletlerle bir olup dost Libya ve Irak halkının parçalanmasına, katledilmesine yardımcı olmayın… Suriye rejimini yıkmak için uğraşmayın…

Ortadoğu’nun, Asya’nın, Afrika’nın parçalanmasına destek vermeyin…”  dedik…

Daha başka neler söyledik?

“Yönünüzü Batı’ya değil, Asya’ya, Ortadoğu’ya, Afrika’ya çevirin… Dış siyasette Atatürk’ün “Mazlum milletlerle işbirliği politikasını” uygulayın…

“Yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesinden asla vazgeçmeyin…

“Hele hele bu IŞİD, ÖSO, El Kaide, FETÖ ile işbirliğinden uzak durun, terörist yaralıları hastanelere doldurmayı, tedavi etmeyi bırakın…”

Bunların ne yapacağı belli olmaz, sonra bumerang gibi yine bize döner.

Laikliğe sahip çıkın…” dedik.

Biz bunları söyledikçe, savundukça AK trolleriniz bize ağza alınmayacak küfürlerle saldırdılar, tehditler savurdular… Ama küfürler, tehditler acıyı, gözyaşını, kanı durdurmadı…

Olur olmaz yerde beyaz kefen giyenler, PKK saldırıları karşısında dut yemiş bülbüllere döndüler…

Şehitler gelmeye devam etti. Bombalar patladı. Ortalık cehennem yerine döndü…

Onlar yine de yurtseverlere, aydınlara saldırılarını sürdürdüler.

Ortaya koyduğumuz belgeli gerçeklere hiçbir yanıt veremediler… Ama salyalarını akıtmaya devam ettiler…

Milliyetçilik yerine ümmetçiliği, vatandaşlık yerine kulluğu, laiklik yerine şeriatçılığı tercih ettiler… ABD, AB emperyalizminin emir erliğini yaptılar…

Şunu açıkça söyleyebiliriz ki en az efendileri kadar AK troller de “Akan her damla kandan, akan her damla gözyaşından” sorumludurlar…”

Ve Türkiye’nin bugünkü ortama gelmesinde aslan payı onlarındır…

Rüzgâr eken iktidar şimdi fırtına biçmektedir…

Acz içerisindedir, acınacak durumdadır… Batı’dan dışlanan AKP, Rusya’ya sığınmaya çalışmaktadır, ama ona da tam bir güven verememektedir…

Emperyalizm ve işbirlikçisi FETÖ emniyet güçlerini kullanarak suikast düzenlemektedir. Böylece bazı yerlere mesaj vermeye, yönetimi güç durumda bırakmaya çalışmaktadırlar…

FETÖ eğitimi altında yetişen genç polis memuru IŞİD militanı gibi, “Allahü Ekber” diyerek, sırtından büyükelçi kurşunlamaktadır…

Ekilen rüzgârlar bugün fırtınaya dönüşmüştür, yarın Tsunamiye dönüşmeyeceğini kimse garanti edemez…

Bir zamanlar Fethullahçıların eğitiminde ve gözetiminde polis adayı yetiştiren okullardan bugün terörist çıkmaktadır…

Eserinizle ne kadar övünseniz azdır…

(alieralp37@gmail.com)

İnsanlığın Düşmanı Cehalet ve Yobazlıktır…

Dünyada sömüren ülkeler var, sömürülen ülkeler var…

Yüzünü geleceğe dönen, halkını mutlu yaşatmak için buluşlar yapan, uygarlık peşinde koşan ülkeler var; yüzünü geçmişe dönen, din, mezhep, ırk kavgaları ile insanlarına cehennem hayatı yaşatan ülkeler var…

Dünyada kendi çıkarları için halkını cahil, eğitimsiz bırakan, beyinlerini batıl inançlarla, Ortaçağ düşünceleri ile doldurup, sadece kendisine hizmet etmesini sağlayan ve kendisini ilahi bir varlıkmış gibi gösterip makamını, mevkiini koruma altına alan başkanlar, politikacılar var…

Onlar için “vatandaş” değil, “kul” önemlidir… “Biat eden” önemlidir…

Emirlerini kayıtsız – koşulsuz uygulayan önemlidir… Gerisi boştur.

Bakın, bir profesör ne diyor? Hem de adının önünde bir öğretim görevlisi unvanı bulunan birisi, Prof. Dr. Bülent Arı:

 “Ben daha çok cahil ve okumamış tahsilsiz kesimin ferasetine (anlayış-sezgi) güveniyorum bu ülkede. Yani ülkeyi ayakta tutacak olanlar, okumamış, hatta ilkokul bile okumamış, üniversite okumamış cahil halktır.

Bizde de şimdi okuma oranı arttıkça beni afakanlar basıyor. Ben açıkçası korkuyorum, ben her zaman cahil halkın ferasetine güveniyorum…”

Son dönemlerinde, Batı karşısında, Osmanlının gerilemesinin, çağ dışı kalmasının en büyük nedeni işte bu düşüncedir, cehalettir, yobazlıktır…

Bu kara taassup yüzünden matbaa ülkemize 300 sene sonra gelmiştir.

Bu kara taassup yüzünden heykel, resim, tiyatro, roman sanatı yüzyıllar boyunca “günah” denilerek ülkeye sokulmamıştır…

Yobazın yaşantısında atasından, babasından, şeyhinden öğrendiği din yasaları ve kuralları vardır… Asla bu çerçevenin dışına çıkmaz, çıkamaz.

İzin vermezler.

İzin vermezler, çünkü mollalar yaşadıkları güzel, mutlu, zengin saltanatlarından olmak istemezler…

Hep onların “Cahil” kalmasını, “Cehalet bataklığında” çırpınmasını isterler.

Yobazın yaşantısında sanat, bilim, araştırma, inceleme, öğrenme, buluş yapma merakı,  yoktur…

Sorma, sorgulama yoktur.

Örnek aldığı, inandığı kişi ona nasıl hareket etmesini, olaylar karşısında nasıl davranması gerektiğini beynine önceden enjekte etmiştir. Adeta onu afyonlamıştır, uyutmuştur, uyuşturmuştur…

Bu nedenle o, robot gibi, sadece kendisine söyleneni yapar, asla olayın “Nedenini, niçinini” sormaz.

Destanlaştırdığı, yücelttiği kişi yalan da söylese, hırsızlık, haksızlık, hukuksuzluk da yapsa uyutulan, uyuşturulan vatandaş bunların hiçbirine inanmaz ya da görmezden gelir…

Sen ağzınla kuş tutsan, gerçekleri belgeleri ile gözüne gözüne soksan o yine de sana inanmaz, bir ilahi varlık olarak tanıdığı kişiye inanır…

Aç kalır, susuz kalır, işsiz kalır, çatışmalarda, bombalı saldırılarda canlarını, yakınlarını yitirir; madenlerde, inşaatlarda, sellerde, depremlerde telef olur, yine de inandığı kişiden ya da kişilerden vaz geçmez,  “Benim adamım en iyisini bilir, en doğrusunu yapar, o dini bütün bir kişidir” der…

O liderinin, imamının iyi – kötü, ne yaparsa yapsın, “Ümmetinin selameti için yaptığına” inanır. İstemezse 48 saat yemek bile yemez, tuvalete çıkmaz…

Çünkü o aklıyla, mantığı ile değil, inancıyla hareket eder…

Çünkü o kalıplaşmış, donmuş, dumura uğramış bir beynin kulu, kölesi olmuştur…

Düşüncelerine yürekten inanmıştır ve başkalarının da kendisi gibi bu yoz düşüncelere inanması için elinden geleni ardına koymaz…

Bilime, buluşlara, gerçeklere, gelişmelere karşı çıkar…

Şiddet uygular…

Hür düşünceyi yasaklar…

Kafa keser, kol bacak kırar…

Korku imparatorluğu kurar…

Albert Einstein der ki ”Ne hazin bir çağda yaşıyoruz. Atomu parçaladık… Ama insan taassubu aynen yerinde duruyor.”

Taassubun yani bağnazlığın egemen olduğu ülkelerde gerilik vardır, ilkel yaşam vardır, kan vardır. Ve onlar emperyalist ülkelerin ayakları altında ezilmeye, sömürülmeye mahkûmdurlar…

Şimdi Türkiye için bir büyük tehlike daha doğmuştur. Kendi sorunları yetmezmiş gibi bir de “mülteci” sorunu ile karşı karşıyadır… Bunların ülkemize kabul edilmesi bilinçli bir politikadır ve merhametle, yardımseverlikle bir ilgisi yoktur. Hedef ülkemizin bir an önce şeriatçı bir yapıya kavuşması için nüfus sayısının artması, laiklik isteyenlerin azınlığa düşmesidir…

Yurdumuza 5 milyona yakın mülteci gelmiştir ve bunların 2 milyonu çocuktur. Bu büyük bir potansiyeldir. Eğitimsiz, kültürsüz, bilgisiz bir şekilde büyümektedirler.

2012 yılında Pakistan da mülteci kabul etmişti… Ama bu mülteci kamplarından Taliban çıktı. Ve bir zamanlar Hindistan’la yarışan Pakistan, bugün Ortaçağ’a doğru yol alırken, Hindistan uzaya araç fırlatıyor.

Yine bilinen bir gerçek, Afrika’daki mülteci kamplarından silahlı, şeriatçı Boko Haram örgütü çıktı…

Bu büyük tehlikeyi önlemek gerekir. Bunun için de iktidar değişikliğine ve aydınlanmaya ihtiyaç vardır. Hurafelerin, boş inançların topluma yol göstermesine engel olmak ve her çeşit sömürüyü engellemek için aklın ve bilimin kılavuzluğunu gerçekleştirmek gerekir…

(alieralp37@gmail.com)

Korku İmparatorluğunun Sınırları Genişliyor…

Ekonomimiz krizde…

İnsanlarımız krizde…

Şehitlerimiz gelmeye devam ediyor…

Otobüslerde, parklarda Talabani kılıklı insanlar, kadınlarımıza, kızlarımıza tekmelerle saldırıyor…

Satırlı, palalı insanlar giyimini, kuşamını, kıyafetini, saç biçimini beğenmedikleri sille, tokat giriyor.

Morgların önü ana baba günü… Kimisi kardeşini arıyor, kimisi eşini, kimisi sevdiğini, kimisi yavrusunu…

Sokaklarımızın adları birer birer değişmeye başladı… Şehitler Caddesi, Şehitler Parkı, Şehitler Köprüsü, Şehit Yüzbaşı Sokağı, Şehit Üsteğmen Caddesi…

Kimse de çıkıp soramıyor: “Ne oluyoruz, nereye gidiyoruz, neden babam, ağabeyim ölüyor?”

Korkuyor…

Çünkü Ak troller babası şehit olmuş bir çocuğun bakışlarından bile gıcık kapıyorlar…

Sizin anlayacağınız, özetin özeti, korku imparatorluğu büyümeye devam ediyor…

Sınırlarını genişletiyor… Güçleniyor…

2004’lerden, 2007’lerden sonra, Ergenekon Davası ile imparatorluğun temelleri atılmaya başlandı… Ordunun kolu kanadı kırıldı…

Bu konuda onlarca yazı kaleme aldık. Tehlikeye dikkat çektik…

“TEHLİKENİN FARKINDA MISINIZ” dedik.

Ergenekon Davasının bir tertip, kumpas olduğunu daha tutuklamaların, duruşmaların ilk yılında yazdık…

“Orduya, aydınlara yapılan bu saldırıların arkasında da ABD var” dedik…

Sesimizi duyan olmadı…

Muhalefet ise bizim bu makalelerimiz karşısında, haksız tutuklamalara tepki vereceği yerde, “Adalet gereğini yapar, adalet yerini bulur, telaşa gerek yok…” diye yanıt verdi.

Yine aynı yıllarda “Laiklik ilkesinin çiğnendiğini, Fethullah gülen örgütünün devlet kurumlarını hızla teslim aldığını, tehlikenin hızla yayıldığını” yazılarımızla gözler önüne serdik…

O zamanlar aydınların, yerli ve yabancı basının da Türkiye için duyduğu bu kaygılar karşısında şu yanıtlar verilmişti:

“Bugün için Türkiye’de laiklik tehlikededir diyemem, böyle bir tehlike görmüyoruz.”

“Ben cemaatlere saygılıyım, insanlarımız manevi dünyalarında cemaatlere yakın olabilir. Nurcu da olabilir, Süleymancı da Fethullahçı da… Yeter ki bunu siyasallaştırmasınlar. Manevi dünyayı siyasete alet etmesinler.”

Biz de o zaman,24.09.2010 tarihinde şu yanıtı vermiştik:

“Hangi taşı kaldırsanız altından cemaat çıkıyor… ‘Aziz vatanın kaleleri birer birer zapt edilirken’ siz nasıl “Ben cemaatlere saygılıyım” diyebiliyorsunuz?

Bir yerde Nurculuk, Süleymancılık, Fethullahçılık olur da siyasallaşma, siyasal İslam olmaz mı? Bir yerde tarikatlar, cemaatler olur da orada demokrasinin D’sinden söz edilebilir mi? Cumhuriyetin ilanından bu yana Türkiye ne çektiyse bu akımlardan çekmedi mi, hâlâ da çekmiyor mu?”

Biz söyledik, biz dinledik…

Şimdi yine uyarıyoruz ve diyoruz ki, “Korku imparatorluğu kuruldu, artık sınırları genişletme savaşları başladı…”

Hedef korku ve baskı düzenini yerleştirip, “Tek adam diktatörlüğü”ne gitmek, muhalif sesleri susturmak…”

Bu alanda hayli yol alındığını da söyleyebiliriz…

Artık insanlarımız, “Evde evlad ü ıyal (çoluk çocuk, eş) var. Bana ne haksızlıklardan, hukuksuzluklardan, ben mi kaldım dünyayı düzeltecek, herkesin başına gelenleri görüyoruz, ya tutuklanırsam, ya hapse atılırsam, ya hapislerde çürürsem… Kim bakacak aileme? Azıcık aşım, ağrısız başım, bana dokunmayan yılan bin yaşasın…” demeye başladı…

Oysa onlar bu yolun çıkmaz bir yol olduğunun, bu yolla insanların teslim alınıp sömürüldüğünün, limon gibi sıkıldığının, yılanın zamanla ejderhaya dönüşeceğinin farkında bile değiller…

Medyamız da aynen insanlarımız gibi hareket ediyor…

“Bana ne gerçeklerden, baskıdan, zulümden… Ben dümenime, çıkarıma bakarım… Ben kesemi doldurmaya bakarım…” diyor.

Dün el bebek, gül bebek olanların birden “Tu kakaya dönüşüp” içeriye atılması gibi, zamanla kendilerinin de ufak bir yanlış yapması halinde cezalandırılacağını düşünmüyorlar…

Düşünemiyorlar…

Bu ortamda ve sevgili vatanımızın bu kötü gidişatı karşısında, sadece kendi çıkarını düşünen,  uyumayı, sessizliği, tepkisizliği tercih edenlere karşı bize de ninni söylemek düşüyor:

“Dandini dandini dastana, danalar girmiş bostana…

“Eeee, eee, eee…”

Uyusun da büyüsün ninni…

(alieralp37@gmail.com)

Sen Bilirsin Kardeş…

Bu kaçıncı patlama…

Bu kaçıncı kıyamet?

“Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan…”

Bu cennet vatan, cehennem yerine döndü…

Ocaklara ateş düştü…

Ocaklar alev alev şimdi…

Anaların, ailelerin gözyaşı sel oldu…

PKK yine işbaşında… Onlarca can aldı…

Arkasında da ABD ve AB emperyalizmi var…

Ama şunu bir kez daha anımsatalım: Tüm böcüler, tüm şeriatçılar ve emperyalistler bilsinler ki bu vatanı size böldürmeyeceğiz…

Kimse Türk milletini terörle, şiddetle teslim alamaz, parçalayamaz…

Ne var ki şu da bir gerçek, yanlış politikaların ve politikacıların cezasını ve ceremesini de yine halk çekiyor… Canlar telef oluyor

Şimdi çıkıp diyecekler ki: “Acımız çok büyük, milletimizin başı sağ olsun… Terörle mücadelemiz tüm şiddetiyle devam edecek… Şehitlerimizin kanı yerde kalmayacak…”

Arkasından da tüm medyaya yayın yasağı getirecekler…

Ama patlamalar durmayacak…

Peki, daha önce var mıydı bu felaketler?

Açılım – saçılımlardan, şeriatçı çetelerle işbirliğinden önce bu kadar yoğun yaşanıyor muydu bu acılar?

Ne demişti Putin 2011 yılında:

“Türkiye cihatçı çetelere destek vermekle cebinde akrep taşıyor. 3 – 4 yıl sonra dünya cihatçı çetelerin Türkiye’de patlatacağı bombaları konuşacak… Cebinde akrep taşıyan sonuçlarına da katlanır…”

Ama bu felaketin sonuçlarına, “Cebinde akrep taşıyanlar” değil, halkımız katlanıyor…

Çünkü günümüze gelinceye dek, 2003’ten bu yana, ülkemizde tam 29 saldırı olmuş, 500’ün üzerinde insanımızı yitirmişiz, 2700’ler civarında yaralımız var…

Bir düşün hele…

Şöyle çevrene bir bak kardeş… Yurt içinde, yurt dışında, yaban ellerinde ölen hep senin çocuğun…

Dolar almış başını gidiyor… Ekonomi krizde…

Dünyanın en pahalı benzinini, mazotunu sen kullanıyorsun…

Çocuğuna ayakkabı alacak paran yok… Yırtık, delik pabuçlarla okula gidiyor… Ya ekmek almaya yetmeyen o asgari ücretinle üniversitede nasıl okutacaksın o yavruyu?

Kredi kartların ağzına kadar dolu… İcralar kapına gelip dayanmış…

Çocuklarımız yangınlarda, tecavüzlerde can veriyor, şikâyet bile edemiyorsun… Çünkü baskı, tehdit “Demokles’in Kılıcı” gibi tepende… Çünkü korku dağları bekliyor…

Üretim yok, işsizlik çok… Fabrikaları, üretim tesislerini “Babalar gibi”, hayırsız mirasyedi evlatlar gibi sattılar…

Seni sadaka ekonomisine muhtaç ettiler…

Kapına gelen fasulye, şeker, nohut torbalarını alıp, karşılığında para yerine oy veriyorsun… O oylar sana yeniden acı, gözyaşı, kan, ölüm olarak dönüyor…

Ama onların umurunda bile değil. Onlar “Ya başkanlık, ya kaos” diyor…

Elimizden geldiğince, gücümüz yettiğince,  yüreğimizden, düşüncemizden kopanları, yıllardır söylüyoruz, yazıyoruz… Takdir edenler, teşekkür edenler, tehdit edenler, sövüp sayanlar oluyor…

Biz gerçekleri anlatarak, görevimizi yapmaya çalışıyoruz…

“Hakkını ara, kendini ezdirme, ekmeğini bütünle” diyoruz…

“İnsanca yaşa” diyoruz…

Bizden söylemesi…

Bundan sonrasını sen bilirsin kardeş…

(alieralp37@gmail.com)

“Hamile Kadının Sokağa Çıkması Terbiyesizliktir …”

Yapılanlar, söylenenler ürünlerini vermeye başladı nihayet…

Geçen gün, bir meczup, bir Türk Talabani’si parkta yürüyen bir hamile kadına saldırdı. Tekmeledi…

“Seni bir daha buralarda görmeyeceğim” diyerek, yerlerde sürükledi…

Bir zamanlar, bir din uleması(!) “Hamile kadının sokağa çıkması terbiyesizliktir… Ayıptır…” demişti… Arkasından da eklemişti:

“Eş yoktur, eşitlik yoktur, ben karımla, çocuğumla eşit değilim…”

Kadını aşağılayan, yok sayan bu düşünce giderek toplumda yaygınlaşmaya başladı… Kadın cinayetleri, dövmeler – sövmeler, tacizler – her geçen gün biraz daha artıyor…

Bir başka meczup da otobüste bir kadını tekmelemişti…

Bir iki hafta önce de karın ağrısıyla hastaneye giden 11 yaşında bir kız çocuğu bebe doğurdu…

Kendisi çocuk, bebesi çocuk… Artık ikisi birden ağlar…

İşin özeti şu: Türkiye 1980’lerden sonra kültür emperyalizminin saldırısına uğradı. Bu bir ABD-İsrail projesiydi…

Hedef ulusal değerlerimiz, ulusal tarihimiz ve kültürümüzdü.

Bu tasarıma göre gerçekler tersyüz edilecek, tarih yeniden yazılacak, kişilerin direnme, karşı koyma gücü zayıflatılacak, onların yerine yozlaşmış, kişiliksiz, neoliberal kültür, şeriatçılık ideolojisi dayatılacaktı.

Son yıllarda hem iktidar hem de muhalefetin bir kesimi tarafından Atatürk’e ihanet çizgisinde yapılan saldırılar işte bu tasarımın sonucudur.

Emperyalizmin yoz kültür kapısı, 12 Eylül darbesi ile yani “Our Boys”larla açıldı. Kültürel yozlaştırmanın başlangıcında Evren’ler, Özal’lar vardı.

Bu dönemde, önce Tarih ve dil kurumlarını kaldırdılar. Atatürk’ün Öğretim birliği (Tevhid-i Tedrisat) yasasını işlemez duruma getirdiler. Laiklik ilkesini çiğneyip, din derslerini “zorunlu” yaparak, bugünkü şeriatçı uygulamalara zemin hazırladılar.

AKP dönemimde yaratılan “Korku imparatorluğu”nun temelleri daha o yıllarda atılmıştı.

Aramalarda el konulan kitaplar, silahlarla yan yana sergilenerek, kitapların silahlar kadar tehlikeli bir suç unsuru olduğu düşüncesi bilinçlere yerleştirilmek, yığınlarda “okuma korkusu” yaratılmak istendi. Giderek okumayan bir toplum oluşturularak sağlıklı düşünmenin yollarını tıkandı.

Analar, babalar, öğretmenler “Çocuklarının başı derde girmesin” diye kitap alımını yasakladılar. Öğrencilerin, gençlerin ilgilerinin kafelere, barlara, eğlence yerlerine, TV’lere yönelmesine göz yumdular.

Hani haksız da değillerdi. Çünkü 17 yaşındaki çocukların yaşlarının büyütülerek idam edilmeleri henüz belleklerden silinmemişti.

Bu engellemelerin yanında ABD dostu, yozlaştırma uzmanı Özal ise kitleleri politikadan uzaklaştırmak için elinden geleni ardına koymadı.

“Benim memurum işini bilir” , “Anayasayı bir kere delmekle bir şey olmaz” gibi ipe sapa gelmez sözlerle yasadışı davranışları destekledi. Daha önemlisi Kürtlere verdiği ödünlerle, “Kürt Açılımı”nı o günlerde başlattı.

Bugünkü kuşağın büyük bir kesimi ve televizyon bağımlısı halk, bu politika sonucunda oluşturuldu.

Sonraları “yağmurdan kaçalım” derken “doluya” yakalandık. Gelip, AKP iktidarına teslim olduk.

AKP, 2002’den sonra ABD ve AB ile birlikte ılımlı İslam’ı kurabilmek için, tam bağımsızlıkçı Kemalist düşünceye karşı ümmetçi ideolojiyi yaygınlaştırmaya çalıştı. Cumhuriyet hukukunun yerini şeriat hukuku aldı.

Emperyalizm ve yerli ortakları günümüzde artık “kaleyi içten fethetme” yöntemini kullanıyor. Topraklardan önce beyinleri işgal etmeye, beyinleri sömürgeleştirmeye çalışıyor. Çünkü işgal edilen topraklar geri alınabilir, ama beyinler asla…

Asıl hedefinde ise ulus devlet var. Vatan savunması var. İnsanları küreselleşme adı altında “Vatansızlaştırmak” var. Çünkü ulusal direnmeyi, karşı koymayı engellemenin, yok etmenin en kestirme yolu vatan sevgisini ortadan kaldırmaktır.

İşte politikacılar, yazarlar, çizerler, TV’ler, gazeteler, sivil toplum örgütleri bunun için satın alınmakta, “vatansızlık” düşüncesi tüm topluma egemen kılınmaya çalışılmaktadır. Şanlı Cumhuriyet tarihimiz ve yüce Atatürk halkın gözünde bunun için küçük düşürülmeye çalışılmaktadır.

Çıkarcılık, köşe kapmaca, servet edinme onlarda vatan savunmasından, yurtseverlikten önce gelmektedir.

Daha çok para kazanma, cep doldurma uğruna TV’ler, gazeteler, bazı sanatçılar bugün kültür emperyalizminin gönüllü fedaileri konumuna girmişlerdir. Yoz, sömürgeci düşünceyi bağımsızlık düşüncesinin önüne koyarak, geçmişine, geleceğine ihanet etmektedirler. Basit çıkarlar uğruna vatanlarını satmaktadırlar.

Onun için bugünkü ortamda sosyalistlere, devrimcilere, aydınlara düşen en büyük görev bu saldırıya ulusal, devrimci, halkçı kültürle karşı koymaktır. Tarihimize, Kurtuluş Savaşımıza, önderlerimize sahip çıkmaktır. Ulusal bilinci, yurt sevgisini tüm halkımıza benimsetmek, sömürü, baskı karşısında direnmelerini sağlamaktır.

ABD ve AB emperyalizminin sömürgeci, teslimiyetçi ideolojisine karşı ezilen uluslar, tüm Ortadoğu, Asya, Latin Amerika ve Afrika’nın ulusal, halkçı, devrimci kültürü ile aynı safta yer aldıkları gün emperyalizmden kurtuluş başlayacaktır.

(alieralp37@gmail.com)

Devlet Yönetimini De Ayağa Düşürdüler…

Gazi Mustafa kemal Atatürk, şu içinde yaşadığımız bataklık günlerini taa 1927’lerde görmüştü…

Bakın o yıllarda bu yobaz tayfası için neler söylemişti:

“Efendiler,

Biz tekke ve zaviyeleri din düşmanı olduğumuz için değil, din ve devlet düşmanı oldukları, Selçuklu ve Osmanlıyı bu yüzden batırdıkları için yasakladık.

Çok değil, yüzyıla kalmadan eğer bu sözlerime dikkat etmezseniz göreceksiniz ki; bazı kişiler, bazı cemaatler bir araya gelerek, bizlerin din düşmanı olduklarımızı öne sürecek, sizlerin oyunu alarak başa geçecek, ama sıra devlet bölüşmeye geldiğinde birbirlerine düşeceklerdir…

Ayrıca unutmayın ki; o gün geldiğinde her bir taraf diğerini dinsizlikle suçlamaktan geri kalmayacaktır!” (Mustafa Kemal Atatürk, 17 Aralık 1927, Ankara)

Gördünüz mü, “Devlet adamı” nasıl olunurmuş…

Yüzyıl sonra yaşanacaklar, birebir yaşanmışçasına, gerçekçi sözcüklerle nasıl anlatılırmış…

Gördünüz mü?

İşte şimdi, atamızın işaret ettiği o günleri yaşıyoruz…

O kaos, kargaşa ortamını yaşıyoruz…

Bırakın yüz yıl sonrasını görmeyi, bunlar, bir gün, bir hafta sonrasını bile göremiyorlar…

Adam çıkıyor bir gün önce kara dediğine bir gün sonra ak diyor…

Bir gün önce göklere çıkardığı herifi, bir gün sonra yerin yedi kat dibine sokuyor…

Din sömürüsünü kendilerine kalkan edinen cemaatler, tarikatlar önce güç birliği yaparak, yardımlaşarak, iktidarı ele geçirdiler, sonra Yüce Önderimizin de taa 1927’lerde vurguladığı gibi, “Sıra devleti bölüşmeye” geldiğinde birbirlerine düştüler… Birbirlerini dinsizlikle, dine ihanet etmekle suçladılar…

Oysa bir zamanlar başbakanlar, bakanlar, milletvekilleri, yandaş cemaat imamlarını yerlere göklere sığdıramıyorlar, onlara övgüler dizmeye sözcük yetiştiremiyorlardı…

Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, TBMM Genel Kurulunda 2017 yılı bütçe görüşmelerinde aynen şunları söyledi:

“25 Ağustos 2004 Milli Güvenlik Kurulu Toplantısı, toplantıda yansıyan cümleyi aynen okuyorum:

 ‘FETÖ’cü irtica grubu devletin tüm kadrolarında özellikle de Milli Eğitim Bakanlığı, Emniyet Teşkilatı ve Türk Silahlı Kuvvetleri’nde kadrolaşmayı, bünyesinde vakıf okul, dershanelerde eğittiği gençlerle bir taban oluşturmayı kendisine maddi destek sağlayacak sermayeyi oluşturarak, dini ele alarak bir devlet kurmayı esas alan bir strateji geliştirmiştir.’

 Oradaki toplantıda Fethullah Gülen cemaatinin ayrıca himmet paraları topladığı da yazılı. Milli Güvenlik Kurulu karar alıyor. Diyor ki, 481 sayılı karar, bunu hükümete bildirelim hükümet bu konuda önlem alsın.

Olay 2007’de gazetelere yansıyor. Dönemin bakanı çıkıp diyor ki, “BİZ O KARARI, YANİ MİLLİ GÜVENLİK KURULU KARARINI YOK HÜKMÜNDE SAYDIK…”

Bakan o kararı “Yok hükmünde saymış…”

Ondan sonra da çıkıp kıyameti koparıyorlar: “Bizi aldattılar…”

Bu nasıl aldatılma? Türkiye Cumhuriyeti Devletinin bir resmi kurumu çıkmış, sizi uyarmış…

“Bakın demiş, devlet kurumlarını ele geçiriyorlar, devlet kurumlarına yuvalanıyorlar, para topluyorlar, önlem alın…”

Siz Milli Güvenlik Kurulunun o kararını önce “YOK HÜKMÜNDE” sayıyorsunuz, sonra da “ALDATILDIK” diye feryat ediyorsunuz…

Buna kargalar bile güler…

Şimdi de, bozulan ekonomiyi düzene sokmak, doların yükselen ateşini düşürmek için köklü önlemler alacakları yerde, sütçüden, bakkaldan, lokantacıdan, dolmuşçudan yardım dileniyorlar, “Aman diyorlar, aman… Yastık altındaki dolarlarınızı Türk parasına çevirin…” Sanki vatandaşın yastık altında doları varmış gibi…

Sonra da ekliyorlar:

“Bu işleri başımıza Batı açtı haa… Ekonominin bu kötü gidişinde bizim suçumuz, günahımız yok…”

Böylece yılbaşından sonra yapılacak büyük zamlara da gerekçe yaratmış oluyorlar…  Tam bir şark kurnazlığı… Bir taşla iki kuş vuruyorlar…

Buna inanan gariban esnaf da iki ekmeğinden birisini dolar bozdurana veriyor, sütçü süt dağıtıyor…

Devlet yönetimini ayağa düşürdüler…

Ama biz diyoruz ki “Taşıma suyla değirmen dönmez beyler…”

Yakında ekonominin çürükleri çarıkları ortaya çıkacak… Zamlar yağmur gibi yağacak… Biraz geç olacak ama bunu gariban halk da anlayacak…

Hele biz de şu sizin koltuk değneklerini, koltuklarınızın altından bi çekelim, (ki sıra ona geldi) bakalım o zaman perişan halkı nasıl kandıracaksınız?  

(alieralp37@gmail.com)

Ne Yazık Ki Karşı Devrim Son Sürat Yol Alıyor…

Evet, bu “Karşı devrim” hareketi 1938’lerde başladı, 1950’lerde güçlendi, 2002’den sonra, 14 yıllık AKP döneminde doruğa ulaştı…

Yobazlar, işbirlikçiler, mezar kaçkınları artık süreci tamamlayıp, son noktayı koymak istiyorlar…

Bahçeli’yi de yanlarını aldılar… Keyiflerine diyecek yok…

Gerçi Milliyetçi(!) Başkan hep onların yanındaydı… Hem de taa başından beri…

Hiç ayrılmadı ki onlardan…

Şimdi “Başkanlık sistemi”, falan filan derken, onunla birlikte Cumhuriyet rejiminin ocağına incir dikmeye hazırlanıyorlar…

Meclisin bir adı kaldı, onu da silme mücadelesine giriştiler…

Hukukun, eğitimin, emniyetin, basının siyasallaşması, yandaşlaşması onlara yetmedi…

Yeni yeni atılımlar peşindeler… Bu kez de “Tek adam” diktatörlüğü için kolları sıvadılar…

Yeni rejimin temelleri Ortaçağ yobazlığına, cahilliğine dayanıyor… Yeni rejimde bilimden, akıldan önce inanç geliyor.

Yeni rejimin temelleri baskı, şiddet, hoşgörüsüzlük üzerine yükselecek…

Yeni rejimde özgürlük, özgür düşünce, özgür adam,  demokrasi, hukuk yok… Tıpkı Hitler, Mussolini, Franko yönetimlerinde olduğu gibi “Tek Adam” iradesi var…

Zaten, dikkatlice izlersek, AKP iktidarının bu diktatörlerin yolunu izleyerek, bu günlere geldiğini, açık seçik görebiliriz…

Ne var ki yoz düşünce ve din sömürüsü cenderesine alınan halkımız, olanı biteni sadece, bön bön izlemekle yetiniyor…

Sanki sellerde, yangınlarda, iş kazalarında, terör saldırılarında yitirilen, bozuk para gibi harcanan hayatlar onların hayatı değilmiş gibi…

Peki, bu kadar eza, cefa, ölüm, sıkıntı, acı, gözyaşından sonra neden AKP 14 yıl iktidarda kalmayı başardı?

Neden oylarını her yıl daha da artırdı?

Şimdi bu soruların yanıtına geçmeden önce geçmişte yaşanan olayları bir gözler önüne serelim:

Soma’da 13 Mayıs 2014’te, maden kazasında 301 işçi hayatını kaybetmişti…

Yine 2014’te Pamukova’da, “Hızlı tren” kazasında 41 kişi can vermişti…

Taksim Gezi Parkına “Topçu kışlası” yapılmak istenmesi üzerine 2013’te olaylar patlak vermiş, bu direnişlerde birçok kişi hayatını kaybetmiş, birçoğu da yaralanmıştı.

Gözünü, bacağını, kolunu kaybedenler olmuş, gaz bombaları, silahlarla sert ve acımasız müdahalelerle karşılaşmışlardı…

Öteki faciaları başlıklar halinde verelim:

4 Temmuz 2012 Samsun sel baskını, 2014’te Siirt baraj kapaklarının açılması, Mecidiyeköy’de yıkılan Ali Sami Yen Stadı’nın arazisine yapılan inşaatın asansörünün 32. Kattan zemine çakılması, 2012 Afyonkarahisar cephane patlaması… Bu olaylarda yüzlerce vatandaşımızı yitirdik…

Bu listeyi 2012 yılıyla sınırlı tuttuk ve şehit sayılarını vermedik, bu 14 yıllık süre içerisinde daha onlarca ölüm ve kaza faciası yaşadı bu millet…

Şimdi biraz önce sorduğumuz soruyu yineleyelim ve yeniden soralım:

“Bu kadar eza, cefa, ölüm, sıkıntı, acı, gözyaşından sonra neden AKP 14 yıl iktidarda kalmayı başardı?

Neden oylarını her yıl daha da artırdı?”

Ve neden hiçbir şey olmamış gibi hala, doludizgin, rejim değişikliğine gidiyor?

Bu gidişi durduracak bir güç var mıdır?

“Vatan savunması söz konusu ise gerisi teferruattır” diyerek, vatan savunmasını particiliğin önüne koyarak ve kimseye yaranma, dalkavukluk yapma kaygısı gütmeden diyoruz ki:

Bizce bugün, sevgili yurdumuzda, bu karşı devrim hareketini durduracak bir siyasal güç yoktur… Durdurabilseydi 14 yıldan beri durdururdu…

İşte zurnanın zırt dediği yer de tam burasıdır ve devrimci, demokrat, Atatürkçü kesimlerin sorması gereken can alıcı soru da şudur: Peki,

NE YAPMALI?

“BU KARŞI DEVRİMCİ” GİDİŞİ ENGELLEYEBİLMEK İÇİN NASIL ÇÖZÜMLER ÜRETMELİ?

Tüm Atatürkçüleri, tüm yurtseverleri, tüm memleket sevdalılarını bu soruyu yanıtlamaya davet ediyorum…

(alieralp37@gmail.com)