Korku Ve Baskıyla Sandıktan “Evet” Çıkarmaya Çalışıyorlar…

AKP ve MHP yöneticileri korku ve telaş içindeler…

Çünkü bu kez ortam öteki seçim ortamlarından farklı…

Bu kez referandum sonuçları umdukları gibi olmayabilir, ama bir şartla:

Sandıklar ve oylar iyi denetlenirse… İyi takip edilirse…

Referandum nöbeti iyi tutulursa…

Oy hırsızlıklarına meydan verilmezse… Oy hırsızlarına göz açtırılmazsa…

Anketler halkın büyük çoğunluğunun “HAYIR” diyeceğini gösteriyor…

MHP tabanı isyanlarda…

MHP tabanı yüzde 90’lara varan bir oranda “HAYIR” oyu kullanacak gibi görünüyor…

Sandıktan “Hayır” çıkarsa bu Bahçeli’nin sonu olur…

Bir daha Bahçeli’nin “esamesi” okunmaz… Tarihe karışır… Tarih, daha sonra “Bir muhalefet partisi liderinin iktidar partisi liderini tek söz sahibi, tek yetkili kişi, yani başkan yapmak için nasıl çaba gösterdiğini, nasıl işbirliği yaptığını” yazacaktır…

Tarih bir muhalefet partisi liderinin ve parlamento üyesinin, parlamentonun işlevine nasıl son vermek istediğini, üzerinde oturduğu dalı nasıl kesmeye çalıştığını yazacaktır…

Sandıktan “Hayır” çıkarsa, bu aynı zamanda yeni bir dönemin başlangıcı, “Korku İmparatorluğu”nun sonu, “HAYIRLI” günlerin ilk tarihi olacaktır…

“SONSUZA DEK BU ÇARPIK DÜZENİN SÜRGİT, DEVAM ETMESİNİ” isteyen şer güçleri, İşte bu nedenlerle, korkutma, sindirme yöntemiyle halkın propaganda yapmasını, konuşmasını, engellemeye çalışıyorlar…

Bir mafya lideri de çıkmış, açık açık halkı tehdit ediyor… Şöyle diyor:

“15 Temmuz’da Fethullahçı Terör Örgütü’nün üyelerine karşı nasıl ki sokaklarda olduysak, referandumu yapmamak adına sokaklara çıkan birileri olursa, onları sokaklarda bekliyor olacağımızı şimdiden özellikle söylemek isterim. Sırf bunun için bile ‘Evet’ diyeceğim.

Kardeşlerim, dostlarım ben varım. Sizler de var mısınız?”

Biz de buradan diyoruz ki, çocuklarımızın ve vatanın geleceği için demokratik haklarımızı korkmadan, çekinmeden, büyük bir cesaretle sonuna dek kullanacağız ve gidip sandığa “HAYIR” diyeceğiz…

Kimse bizi yıldıramaz, korkutamaz, engelleyemez…

Çünkü biz, vatanının bağımsızlığı uğruna hakkında çıkarılan idam fermanlarını yırtıp atan, resmi elbiselerinden bir anda soyunup, halkın arasına karışan “Mustafa Kemal’in askerleriyiz…”

Halkın mücadelesi, çek – senet tahsilâtı mafyası yöntemi ile asla durdurulamaz.

Yine bir korkutma, baskı girişimi olarak, 27 Ocak günü HAYIR kampanyası için afiş asan CHP’li gençlere bir silahlı saldırı gerçekleştirildi. Olay şöyle meydana geldi:

CHP Gençlik Kolları üyesi gençler, saat 23.30 sularında afişlerini astıktan sonra evlerine gitmek için geri döndüler. Bu eylemin ardından, kim oldukları bilinmeyen 2-3 kişi adeta sürek avına çıkmışçasına, sokaklarda bu gençleri aramaya başladılar. Saat 01.00 sularında da afiş asan gençlerin arabasına ateş açtılar. Bir genç, iki yerinden yaralandı ve ameliyata alındı…

Bu da topluma yöneltilmiş açık bir tehdit ve korkutma yöntemiydi…

Ne yaparlarsa yapsınlar, yılmayacağız…

Halkımızı bilinçlendirmeye ve gerçekleri göstermeye devam edeceğiz.

Afişlerimizi de asacağız, konuşmalarımızı da yapacağız…

Ve saldırganların üzerine çekinmeden yürüyeceğiz, gerekirse göğsümüzü siper edeceğiz…

Gerçek olan bir şey varsa o da şudur: Zulmedenler korkaktırlar. Kendi gölgelerinden bile korkarlar. Tedirgindirler. Yalan söylerler…

Haksız, adaletsiz, zalim insanlar korkak olur…

Onun için atalarımız demiştir ki, “Zulmün artsın padişahım ki tez yıkılasın…”

Hiçbir faşist kendini ülkenin tek egemeni, durdurulamayacak, engellenemeyecek tek gücü sanmasın. Hızır Paşa’lar, Nemrut Mustafalar, Damat Ferit’ler, Evren’ler, Özal’lar, Çiller’ler nasıl yok oldularsa, bugünkü zalimler de günü geldiğinde ABD’si, AB’si, IŞİD’i, PKK’sı ile birlikte çekip gidecektir… Toz olacaktır…

(alieralp37@gmail.com)

 

Vatanın Geleceği İçin Yılgınlığı, Korkuyu Yenmek Zorundayız…

Türk milletiyiz biz…

Halkız biz…

Ne zorluklardan, ne ateşli sınavlardan geçtik…

Ne badireler atlattık…

Umutsuzluk, karamsarlık yazmaz kitabımızda…

Aydınlarda, milliyetçilerde, kısaca yurtseverlerde bir yılgınlık görüyorum şu günlerde…

“AKP yine kazanacak… Yine bildiğini okuyacak… Bu halktan ne köy, ne kasaba olur… 15 yıldan bu yana ne yaptı ki bundan sonra ne yapacak?” diyor bazıları…

Yok, gerçekler öyle değil, gerçek bu değil…

Bu tavırlar Mustafa Kemallerin, Namık Kemallerin milletine yakışmaz…

Onlar karanlığın en yoğun olduğu dönemlerde korku, karamsarlık nedir bilmeden, bir şafak aydınlığı ile çıktılar karşımıza…

İdam fermanlarını, tehditleri ayaklarının altına aldılar…

Önce “Korku, yılgınlık belası”ndan biz kurtulacağız, sonra milletimizi kurtaracağız ve gerçekleri anlatıp, karanlığa, yobazlığa, yolsuzluklara “HAYIR” demelerini sağlayacağız…

Namık Kemaller, Mustafa Kemaller nasıl “Hürriyet – Vatan” kavgası verdilerse biz de vereceğiz ve onlara layık olmaya çalışacağız.

Öncelikle, bu referandumda niçin “HAYIR” oyu kullanacağımızı boş, anlamsız, soyut laflarla değil, onların anlayacağı dilden, somut olaylar ve olgularla anlatacağız…

Hayatlarında gerçekleşecek kötü gelişmeleri kanlı – canlı, anlaşılır örneklerle sergileyeceğiz…

Huzur ve sükûn bekleyen halka, başkanlık sistemi ile parlamenter rejimin, adaletin, söz hakkının, özgürlüğün yok olacağını, karışıklık ve zorbalık ortamının topluma hâkim olacağını anlatacağız…

Herkes bir vatandaşı aydınlatma, bilinçlendirme işini kendine görev edinecek ve asla parti, dernek, grup propagandası yapmayacak… Parti bayrağı, flaması taşımayacak. Her tarafta, ellerde sadece ay yıldızlı Türk Bayrağı olacak…

Ve VATAN ön plana çıkacak…

Vatanın ve vatandaşın geleceği ön plana çıkacak…

Kimlerin “EVET” istediği, kimlerin “HAYIR” istediği somut örneklerle sergilenecek…

Örneğin asla egemen ve çıkarcı çevrelerin kullandığı “Cumhurbaşkanlığı seçimi” deyişi kullanılmayacak. Çünkü bu bir “Gerçekleri gizleme, halkın gözünden saklama, aldatmaca oyunudur…”

Bununla halk “Yaklaşan tehlikeyi” sezinleyemez…

Bunun yerine tek adam diktasından, rejim değişikliğinden, kimsenin söz hakkı ve özgürlüğünün kalmayacağından, adaletin belirli çevrelerin oyuncağı haline geleceğinden söz edeceğiz.

En önemlisi de “Yeni bir İstiklal Savaşı başlattık” diyenlerin, “Türk milliyetçiliğini ayaklar altına alarak”, yeni bir İstiklal Savaşı başlatamayacağını anlatacağız…

Bütün bu çalışmaları özellikle, beyinleri yandaş medyayla yıkanan, uyuşturulan AKP’li vatandaşlar arasında yapıp onları kazanmaya çalışacağız… Sakin, hoşgörülü bir duruşla…

Onları “Korku İmparatorluğu”nun esaretinden kurtarmaya, özgür iradeleri ile karar vermeye yönlendireceğiz.

Ve bu girişim Türk tarihinde, halkımızın “Makus (uğursuz, kötü) talihini” yendiği bir dönüm noktasına dönüşecek…

Gazi Mustafa Kemal Atatürk, İnönü Zaferinden sonra İsmet Paşaya ne demişti: “Siz orada yalnız düşmanı değil, milletin makûs talihini de yendiniz.” 

Ulusumuz böylece, bu oylamada “HAYIR” diyerek, referandumdan zaferle çıkmanın yanında, “Türk milletinin 15 yıllık makûs talihini de yenecek…”

Sloganımız ise:

“TÜRKİYE, TEK ADAMDAN BÜYÜKTÜR, O HALDE BU SEFER HAYIR…”

(alieralp37@gmail.com)

 

Seçim Kazanmak İstiyorsak, Önce Bu SEÇSİS’İ Kaldırmamız Gerekir…

Sevgili dostlar, yazı biraz uzunca oldu, ama sizden ricam, lütfen makaleyi sonuna dek okuyalım ve paylaşalım. Çünkü bu SEÇSİS çok önemli bir konu ve şimdiye dek bu konuda 10’un üzerinde makale yazdığım halde, her ne hikmetse, partiler, bu konuya gerekli ilgiyi göstermediler, (sanki bilerek) hep muhalefette kalmayı tercih ettiler. Tekrar rica ediyorum… Vatan bizim vatanımızdır ve oyunun son sahneleri oynanmaktadır artık, ona sahip çıkalım, ilgilileri bu konuya yönlendirmek için elimizden gelen çabayı gösterelim. Saygılarımla.

AKP, 2007 seçimlerinde, oy sayımını internet üzerinden yapmak üzere Amerika’dan bir “yazılım sistemi” getirdi. Bu yazılım sistemi ABD’de Bush’a seçim kazandıran sistemdi. Bu ihaleyi alan firmanın ortağı, dünyanın en güçlü Amerikan yazılım firmalarından birisiydi.

Türkiye’de SEÇSİS denilen bu seçim sistemi uygulanmaktadır bugün. Bu sistem, Amerikan yapımı bir bilgisayar teknolojisidir. Bu teknoloji, 2004 yılında ABD seçimlerinde kullanılmış ve çok büyük hileler yapılmıştı. Seçimin arkasından günlerce şaibeli sonuçlar tartışılmıştı.

SEÇSİS adı verilen bu sistem güvenirliliği tartışma konusu olduğu için günümüzde gelişmiş ülkeler tarafından yasaklanmıştır, kullanılmamaktadır

Ama ülkemizde hala geçerliliğini korumaktadır… Bizdeki SECSİS, Adalet Bakanlığına bağlı, (Ulusal Yargı Ağı)nın bir parçasıdır ve Bakanlık tarafından seçilen, sayısı yüzlere ulaşan bilgi işlem personeli tarafından yönetilmektedir.

Bu nedenle basit müdahalelerle seçim sonuçları değiştirilebilmektedir. Bu durum birçok ülkede kanıtlanmış ve bu nedenle iptal edilmiştir. Her türlü dış müdahaleye açık olan bu sistem yeryüzünde artık kullanılmamaktadır. Yunanistan’da ise muhalefetin itirazı üzerine kaldırılmıştır…

AKP isterse bu sistemle oylarını yüzde 50’den 60’a da çıkarabilir. Bu mümkündür.

Çünkü oy sayım işlemleri “ilçe seçim kurulu” aşamasına kadar “açık sayım ve döküm” esasına göre yapılmaktadır. Ama Bilgisayar ortamında yapılan sonuç belirleme işlemlerinin hiçbir aşamasında siyasi parti ya da bağımsız bir gözlemcinin bulunmadığı saptanmıştır.

22 Temmuz 2007 seçimlerinde AKP, SEÇSİS yöntemi ile yüzde 47; 12 Haziran 2011 seçimlerinde ise yüzde 49,8 oy aldı. Yani bu sonuca göre her iki vatandaştan biri AKP’ye oy vermişti. Oysa sokaktaki vatandaşa soruyorduk, üç kişiden ikisi “vermedik” diyordu. Halkın nabzını tutan başka gazeteciler de aynı sonuca varmıştı.

O yıllarda uzmanlar SEÇSİS’de “Oy kaydırılması” olduğunu saptadılar. Öteki partilerden AKP’ye oy yüklenmişti. Sorun YSK’ya taşındı, ama sonuç alınamadı. Çünkü YSK kararlarına kişiler ve kurumlar itiraz edemezlerdi. Konu örtbas edildi.

Yine, Time Dergisi yazarı Edwards Hammington’a göre 3. Dünya ülkelerinde yapılan seçimlerde ve referandumlarda bu sistem ile önceden bilgisayarlara yüzde 10’luk “hayali oylar” yüklenerek oylarla oynanmakta, seçim sonuçları manipüle edilmektedir. Yani halk iradesinin dışında seçimlere yön verilmekte, yeniden düzenlenmektedir.

Nitekim Türkiye’de son yapılan referandumda, yüzde 48 olan “EVET” oylarının, bu yöntemle yüzde 58’e çıkarıldığı iddia edilmektedir. Edwards Hammington da aynı düşüncededir.

Yani bilgisayarlara dış müdahale olmasaydı, “HAYIR”lar yüzde 52, “EVET”ler yüzde 48’de kalacaktı” deniliyor.

Bilgisayarlara yüzde 10 yükleme oyunu ise ölüler vasıtasıyla gerçekleştiriliyormuş… Hani Fethullah Gülen referandum öncesi demişti ya, “Mezardakileri de kaldırın, oy kullansınlar…”

Mezardakileri de kaldırıp oy kullandırdılar…

Vefat edenlerin isimleri seçmen kütüklerinden silindiği için, sandık listelerinde görünmez. Time Dergisi yazarı Edwards Hammington’ın haberine göre Egemen güçler, bu adları bilgisayarlara yükleyerek, istedikleri gibi yönlendirirler. Bu oylar, son 10 yıl içinde ölenlerin hayali oylarıdır

Bu millet, AKP iktidarı ile tanıdı seçim hilelerini. Bu 15 yıllık dönemde şeytanın bile aklına gelmeyecek yöntemler kullanıldı…

Çöplüklerden çıkarılan, yanmış, parçalanmış oy pusulaları bu hilelerin en basiti, en kolayı, en masumuydu.

2014 yerel seçimlerinde 35 ilde elektrikler kesildi… Hem de tam “Oy sayımı esnasında…” Yetkililer trafolara kedi girdiği için arıza çıktığını söyledi… Sandık görevlileri mum ışığında çalışmak zorunda kaldılar… 14 yerde seçimler iptal edildi.

2010 – 2013 arasında, tam 2586 kişi hakkında soruşturma açıldı. Ama AKP, seçim suçlarında 2 yıl olan “Zaman aşımı” süresini 6 aya indirerek, bu suçu işleyenleri affetti.

Bugün ülkemizde seçim kazanabilmek için her yolu deneyen, her yolu mubah sayan, sandıktan kendi partisini çıkarabilmek için her yola başvuran bir iktidar var.

30 Mart seçimlerinde CHP’den Ankara Büyükşehir Belediyesi Başkan adayı olan Mansur Yavaş, seçim gecesi saat 02.00’de 27 bin 500 oy farkla önde olduklarını söylemişti. Seçimin ertesi günü Melih Gökçek, seçimi kazandığını açıkladı.

Sonuçlara itiraz edildi. Ama bir değişiklik olmadı. Her şey, herkesin yanına kâr kaldı…

Seçim tarihimizde asıl ders çıkarılacak, ibret alınacak bir başka örnek ise AVCILAR BELDİYE BAŞKANLIĞI SEÇİMLERİ.

Bu belediye hile ile CHP’li Dr. Handan Toprak Benli’nin elinden alınmak istendi… Oysa seçimlerde CHP oyları AKP oylarından 7 bin altı yüz fazlaydı… Bu yalın gerçeğe karşın 30 Mart yerel seçimlerinde “Oy hırsızlığı” yöntemiyle karşı taraf oylarını artırdı ve Avcılar Belediye Başkanlığı seçimlerini kazandığını ilan etti…

Bu haberi alan Avcılar Belediyesinin gerçek Başkanı CHP’li Handan Toprak Benli, İlçe Seçim Kurulunun yolunu tuttu. Çünkü kazandığından emindi… Çünkü seçimlerden üç ay önce, sandık görevlilerinin ellerinde tutanaklar vardı…

Olayın gerisini CHP’li Belediye Başkanı Dr. Handan Toprak Benli’den dinleyelim:

“Ajanslar ‘Avcılar’ı AKP aldı’ diye haber geçiyor. Ben de ‘Sakin olun tutanaklar bende.’ dedim. Ondan sonra ilçe seçim kuruluna gittik.

İçeri girdiğim anda ilçe seçim kurulu başkanına dönüp dedim ki: ‘Burada uzun bir mesai yapacağız. Çünkü ben mazbatayı almadan çıkmayacağım.’ Sonuçta elimizdeki tutanaklarla oradaki birleşik tutanakları karşılaştırarak her şeyi güzelce ve süreci de iyi bir şekilde yöneterek 20 saat sonra başkanlık mazbatasını alarak çıktım.

 Daha sonra diğer parti sonuçlara itiraz etti. Ben mazbatasını almış bir başkan olduğum ve göreve başladığım halde o oyların başına bir şey gelmesin diye oyların korunması için ilçe seçim kurulunda özel bir güvenlik tertibi de aldım. Mazbatayı aldıktan sonra da işi bırakmadık biz. Her gün iki kişi ilçe seçim kurulunda oy torbalarını bekledi. 8 saatlik vardiya usulüyle orası çok iyi bir şekilde muhafaza edildi, oylar korundu. Bu demokrasiye sahip çıkmaktır.”

Evet, “BU DEMOKRASİYE SAHİP ÇIKMAKTIR…” Muhalefetin bu olaydan alacağı çok dersler vardır.

Her şeyden önce şunu bilmelidirler: SANDIK NAMUS DEMEKTİR…

Seçim kazanmak isteyen partiler, namusuna sahip çıkmalı ve sandıklarını korumasını bilmelidirler…

(alieralp37@gmail.com)

 

Sağ-Sol, Ülkücü-Devrimci Yok Artık, Vatan Var…

Çok önemli, çok sıkıntılı günlerden geçiyoruz…

Çevremizdeki ateş çemberi giderek daralıyor… İhanetin ustaları işbaşında…

Kara, kapkara bulutlar kaplamış dört bir yanımızı…

Vatan tehlikede.

Konu vatandır… Vatanın geleceğidir…

Kurtuluş Savaşından sonra, bir kez daha, ATA’mızın deyişi ile “Vatanımızı müdafaa mecburiyetine düştük…”

Bir kez daha vatanımızı savunma konumuna girdik…

Çünkü “Cebren ve hile ile” rejim değişikliği yapılmak istenmektedir…

Bir ABD planı ve tasarısı olan “Başkanlık Sistemi” halkımıza dayatılmaya çalışılmaktadır…

Eğer bu sistem kabul edilirse, 94 yıllık Atatürk Cumhuriyeti ve ulus devlet dönemi sona erecek, yerini, sonu diktatörlüğe gidecek bir başkanlık sistemine bırakacaktır…

Bu sistemde eyaletler olacak, etnik kuruluşlar ve federasyon olacak… Başkan ve yardımcıları olacak, ama asla güçlü bir ordu, demokrasi ve partiler olmayacak…

Parlamento göstermelik bir yapıya, parlamenterler kurşun askerlere dönüşecek…

Sadece iki parti kalacak…

Zaten, Cumhurbaşkanı danışmanı, AKP Kurmayı Burhan kuzu da “Başkanlık sisteminde sadece iki parti yani AKP ve CHP olacak” diye bu gerçeği açığa vurmuştu…

Bu yeni Başkanlık rejiminde Kurtuluş Savaşlarından, Kurtuluş Savaşı komutanlarından, milliyetçilikten, tam bağımsızlıktan söz edilmeyecek… İpler küresel emperyalist devletlerin elinde olacak, onlar ülkeyi istedikleri yöne sürükleyecek…

İşte bunun için Atatürkler, İnönüler milli eğitim müfredatlarından şimdiden çıkarılmaya başlandı… Küresel şirketler böyle istiyor… Hazırlık o günler için bugünden yapılmaktadır…

Hedef uluslararası kapitalizme bağlı, din ve etnik kökenli eyaletlerden oluşan federatif bir yapı kurmaktır… Bu yapı içerisinde bu bağımsız yönetimler uluslararası tekeller tarafından yönetilecektir…

Bu proje 15 yıllık bir ABD – AKP projesidir ve BOP’un ta kendisidir…

RTE’yi neredeyse bir antiemperyalist kahraman ilan edenler umarım bu yoldan çark ederler ve halkı aldatma işlemine son verirler… Zararın neresinden dönülse kârdır.

Onun için şimdi biz diyoruz ki:

Şu saatten sonra artık, sağ-sol, ülkücü devrimci yok…

Milli var, gayri milli var…

 

Alevi-Sünni, Kürt-Türk, Laz, Çerkez yok…

Türk milleti var…

Atatürk Cumhuriyeti var…

Türk milliyetçisi var…

Küresel emperyalizm ve ortakları var, bir de onun karşısında “Tam bağımsızlıktan” yana antiemperyalist yurtsever cephe var…

Ülkücüler – devrimciler, dindarlar – laikler, solcular – sağcılar, kendimizden vazgeçtik, çocuklarımızın geleceği için birleşelim hiç olmazsa…

PAROLAMIZ VATAN, İŞARETİ NAMUSTUR…

(alieralp37@gmail.com)

Atatürk’e, İnönü’ye Savaş Açmakla Bir Yere Varamazsınız…

Öğrendiğimize göre MEB, müfredattan İnönü’yü ve “Hayatın Başlangıcı, Evrim” ünitesini çıkarmış…  Atatürk’ün yaşamı ile ilgili konularda da kısıtlamaya gitmiş…

Dünyanın neresinde görülmüştür kendi tarihi ile kavgalı bir devlet?

Dünyanın neresinde görülmüştür kendi kurucu ve kurtarıcılarını kitaplardan, ders programlarından çıkaran bir devlet?

Hemen uyarıyoruz: Bunlar boşuna çabalardır… “Dünya dönüyor” dediği için kendisini mahkûm etmek isteyen engizisyon mahkemesi üyelerine Galileo’nun söylediği gibi, “Ama dünya yine de dönüyor…”

Ama yine de Atatürkler yüreklerde yaşamaya devam edecektir…

Bu girişimlerle Türkiye’nin sorunlarını çözemezsiniz… Onları daha çok çoğaltırsınız ve Ülkemizi bölersiniz…

Çünkü Türkiye’de sadece yobazlar, Cumhuriyet ve Atatürk düşmanları yaşamıyor…

15 yıldan bu yana ve daha önceden harcanan tüm karşı devrimci çabalara karşın, bugün ülkemizde, yüzde ellinin üzerinde, büyük bir çoğunluk 1923 devrimine bağlıdır, Kurtuluş Savaşını ve onu yöneten Mustafa Kemalleri, İnönüleri, Kazım Karabekirleri sevip, saymaktadır…

Bu sayı her geçen gün daha da çoğalmaktadır… Bunu Anıtkabir ziyaretçi tutanağındaki sayılardan öğreniyoruz…

Çünkü Burası ne Arabistan’dır, ne Zimbabve’dir, ne de Katar’dır…

Burası 1923 devrimini yaşamış ve yeryüzünde ilk kez, “Tek dişi kalmış canavar”a, yani emperyalizme karşı “Tam bağımsızlık savaşı” vermiş ve kazanmış şanlı bir ülkedir…

TV’lerinizle, basınızla, AK trollerinizle, sadakalarınızla ve yandaş muhalefetinizle uyuttuğunuz halk, sonsuza dek uyku halinde, afyonlanmış olarak kalmayacaktır…

Büyük ozan Nazım Hikmet’in deyişi ile Bir şafak vakti karanlığın kenarından onlar ağır ellerini toprağa basıp doğruldukları zaman” vatanımızın kurtuluş günleri de başlayacaktır…

Sonra, ders kitaplarından “Hayatın Başlangıcı, Evrim” ünitesini kaldırıp, bilime, tekniğe savaş açmakla da bir yere varamazsınız…

Çünkü insanlık bilim, teknoloji, uygarlık temelinde yükselmektedir… Böyle bir girişimle son Osmanlı sultanlarının yaptığı hataya düşersiniz, emperyalist devletlerin ayakları altında ezilirsiniz…

“Hayatta en gerçek yol gösterici bilimdir, fendir”, teknolojidir… Çağ dışı düşünceler, hurafeler değildir…

Bilim çağdaşlık, yenilik demektir. Değişim, gelecek demektir. Şeriatçıların en büyük düşmanı ise değişimdir, yenileşmedir.

Değişimin, yenileşmenin olduğu yerde ne hurafe vardır, ne üfürükçülük ne muska…

Bilimin temel dayanağı akıldır, dincilerin ise inançtır. Bu nedenle bilimin, tekniğin tüm toplumda yaygınlaşması, gericilerin ve gericiliğin sonunu getirmek, Ortaçağ karanlığından kurtulmak demektir.

İşte siyasal İslamcılar Atatürk’ü bu yüzden sevmezler. Yani “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir” dediği için sevmezler.

Çünkü bilim doğmacılığa, değişmeyen inanç kurallarına karşıdır. Hayatta tek gerçek yol gösterici bilim, fen olduğu zaman inanç, vicdanlara yerleşmek zorundadır. Din Allah’la kul arasında kaldığı sürece sömürü kaynağı, afyonlama aracı olmaktan çıkar ve siyasal İslamcılara yaşam hakkı tanımaz.

Onlar Atatürk’ü, ”Din daima siyaset aracı, menfaat aracı, istibdat aracı yapıldı. Bu hal Osmanlı tarihinde böyle idi, Abbasiler, Emeviler zamanında böyle idi” dediği için sevmezler.

Ama korkunun ecele faydası yoktur…

Siz istediğiniz kadar kitaplardan, müfredattan Atatürk’ü çıkarmaya çalışın, ama o yine yüreklerde yaşamaya devam edecektir…

Günü geldiğinde de karşınıza sıra dağlar gibi dikilecektir…

(alieralp37@gmail.com)

Anayasanın İlk Dört Maddesi Kızılcahamam Kampında Yazılmadı…

Anayasanın “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez” denilen ilk üç maddesini değiştirmek istiyorlar.

Yani, başkanlık sistemini getirmeye ek olarak bir de bu kez Kemalist Cumhuriyetin genleri ile oynamaya kalkışıyorlar…

Meclis Genel Kurul’unda anayasa değişiklik teklifinin birinci tur görüşmelerinde 12’nci madde üzerinde konuşmak üzere söz alan AKP Bursa Milletvekili ve Anayasa Komisyonu üyesi İsmail Aydın, “Ben de 1980 Anayasasının ilk 4 maddesinin mutlaka anayasamızda olmasının taraftarıyım. Ancak bir hukukçu olarak anayasanın değiştirilemez maddesini kabul etmek mümkün değildir. Gerekli nisabı, nisapla (yeter Sayı) anayasanın tüm maddeleri değiştirilebilir, hatta Meclis yeni bir anayasa yapabilir…

Peki, ne var o üç maddede?  “Atatürk milliyetçiliğine bağlı, demokratik, laik, sosyal bir hukuk devletinin tanımı” var.

Başka ne var? Türkiye Devletinin, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütün, dilinin Türkçe,
bayrağının, beyaz ay yıldızlı al bayrak, Milli Marşının “İstiklal Marşı”, başkentinin Ankara olduğu yazılı.

Bunları “İstemezük” diyorlar.

Şeriatçının vatanı, ulusal bayrağı, ulusal marşı olur mu? Ümmetçinin ulusu, ulus devleti olur mu?

Bu adamların anayasaya konan “Atatürk Milliyetçiliği” yazısına bile tahammülleri yok.  Yakında İstiklal Marşının okunmasına yasak getirip, “Türk” sözcüğünü kullanım alanından kaldırırlarsa kimse şaşmasın.

Şimdi sıra şeriatçı İslam cumhuriyetine giden yolda bazı engellerin temizlenmesine geldi. Kamuda Yoklama yapıyorlar… Ortamı müsait bulurlarsa yeni bir yasa teklifi getirebilirler…

Şimdi kısa konuşalım. Öz konuşalım. Vakit doluyor:

Birleşme, bütünleşme zamanıdır. Güç birliği zamanıdır. Demokratik hakları sonuna kadar kullanma zamanıdır… Gerçekleri halka anlatma zamanıdır… Halkın arasına karışıp, bölünmeyi parçalanmayı, eyaletleri, federatif yapıyı, ihanetleri ve olacakları anlatma zamanıdır…

Çünkü kimse oynanan oyunun farkında değil… Yandaş medyayla, televizyonlarla, dizilerle, “vur patlasın çal oynasın” programları ile halk uyutulmak isteniyor. Türkiye’nin temel yapısı, genleri ile oynanmak isteniyor…

Öğrenelim, öğretelim. Bilinçlenelim, bilinçlendirelim. Anlayalım, anlatalım. Köylülerle, esnafla, işçiyle kaynaşalım. Bütünleşelim. Tek vücut olalım. Gerçekler gün ışığına çıksın…

Halktan ayrı düşmüş aydınların, devrimcilerin, demokratların devrimci mücadelede hiç yeri yoktur.  Onlar, kuşdiliyle söylevler veren papağanlar gibidirler…

Türkiye bugün, Namık Kemal’in deyişi ile

“Vatanın bağrına düşman dayamış hançerini,

Yok mudur kurtaracak bahtı kara maderini (anne)? ” diye sorma günlerine döndü yeniden.

Çünkü “Türk’ü, Türklüğü, Cumhuriyeti” silme, ortadan kaldırma seferberliği başlattılar.

Atatürk’e savaş açtılar…

Cumhuriyete savaş açtılar… Aydınlanmaya savaş açtılar… Laikliğe savaş açtılar…

Ama bu türden karşı koymalar, kalkışmalar, isyanlar bugüne değin kimseye hayır getirmedi…

Sonları hep hüsran oldu.

Bu şiiri “Kurtuluş Savaşı” yıllarında Millet Meclisi kürsüsünden okuyan bir milletvekiline Atatürk şöyle yanıt vermişti:

“Vatanın bağrına düşman dayasın hançerini,

Bulunur kurtaracak bahtı kara maderini!”

ABD’yi, AB’yi emperyalist devlet olarak kabul eden, tam bağımsızlığı savunan,  emperyalizmle hiçbir alanda uzlaşmayan, sol olsun, sağ olsun tüm partiler, gruplar, bireyler güç birliği temelinde bir araya gelmelidirler.

Antifaşist, antiemperyalist cephede, ulusal çizgide birleşmeli, Namık Kemal’in deyişi ile “Kara bahtlı anneyi”, yani vatanı kurtarmak için çok geç kalmadan, gerektiğinde bir sıra neferi gibi mücadele etmesini bilmelidirler.

Bu vatan kolay kazanılmadı… Kanla, canla, gözyaşıyla kazanıldı…

Anayasanın bu dört maddesi Kızılcahamam kampında kaleme alınmadı…

Türk adını inkâr etmek demek, Türk milletini inkâr etmek demektir.

Türk milletini inkâr etmek demek, Türkiye Cumhuriyetini, Türk devletini inkâr etmek demektir…

Devletsiz millet olmaz, milletsiz devlet olmaz. Adsız hem devlet olmaz, hem millet olmaz…

Siz kimsiniz, necisiniz ki Türk adını, Türklüğü silmeye kalkarsınız?

Kimse Türk’le, Türklükle kavgaya kalkışmasın. Kimse yedi bin yıllık Türk adını silmeye kalkışmasın…

Kimse Anayasanın ilk üç maddesini değiştirmeye kalkmasın…

GÜCÜ YETMEZ…

(alieralp37@gmail.com)

 

Milletvekillerine Açık Mektup…

Sayın milletvekilleri, çevrenize bakıyor musunuz? Türkiye’de olup bitenleri izliyor musunuz? Sevgili vatanımızı nereye götürüyorlar, farkında mısınız?

Başkanlık sistemi gelmeden, rüzgârı geldi. Her yanda baskı, terör, dehşet…

Sosyal medyada, basında, TV’lerde korku yaratmaya çalışıyorlar. Kendilerine eleştiri yönetenlere hemen dava açıyorlar. İstiyorlar ki kimse düşüncesini, görüşlerini belirtmesin. Halk bilinçlenmesin, gerçekleri öğrenmesin, Anayasa değişikliği Meclisten sessiz sedasız geçsin, başkanlık sistemi yürürlüğe girsin… Herhalde, “OHAL de varken, tam zamanı…” diye düşünüyorlar.

Bu nedenle TBMM kapısında görüş bildirmek isteyen baro yöneticilerinin konuşmasına bile izin vermediler. Bu kış kıyamet gününde üzerlerine basınçlı, boyalı su sıktılar, gazlarla dağıttılar… Barolar, basın, televizyonlar, vatandaşlar böyle bir konuda ve zamanda konuşmayıp da ne zaman konuşacak?

Türkiye’nin temel yapısında önemli değişiklikler oluyor… Ama 80 milyonun bir şeyden haberi yok… Sanki yangından mal kaçırır gibi, telaşla, aceleyle anayasa değişikliği yapıp, başkanlık sistemini kurmak amacındalar…  Hem de yasaklı OHAL ortamında…

İstiyorlar ki bu konuda vatandaş bilgi sahibi olmasın… Ne yapıldığını, ülkemizin nasıl bir geleceğe sürüklendiğini bilmesin… Önüne ne konulursa, beyler ne isterse sessizce, kuzu kuzu onu kabul etsin…

Milli egemenliği, milli iradeyi kaldırıp, onun yerine tek kişinin egemenliğini getirmek için çırpınıyorlar. Bu yasa kabul edilirse, bundan sonra ülkemizi bir “Partili Cumhurbaşkanı” yönetecek. O, hem bakan, hem başbakan, hem devlet başkanı, hem parti başkanı olacak… Yasama, yürütme, yargı tek kişide toplanacak…

O, hiçbir gerekçe göstermeden, dilediği zaman,  meclisi feshedebilecek… Yüzde 51 oy, yüzde elliye hükmedecek… Sen razı gelsen de gelmesen de o istediğini yapacak… Ve asla denetlenemeyecek… Kimseye, hiçbir kuruma yaptıklarının hesabını vermeyecek, kimse de ona bir şey sormayacak… Soramayacak…

Bu daha başlangıç sayın milletvekilleri… Bunlar çok ufak, çok küçük ayrıntılar… Yazının başında da söyledik ya: “Başkanlık sistemi gelmeden rüzgârı geldi…” Peki, başkanlık sistemi gelirse ne olacak?

İşte şimdi de onu anlatalım.

O zaman, parlamento denilen kurumunun bir tek adı kalacak… Milletvekilleri sadece maaş alan, kendilerine emredilenleri, söylenenleri yapan emir erlerine dönecek. Yürütme organı, parlamento desteğini yitirecek ve onun bir işlevi kalmayacak…

Hepsinden kötüsü, ülke eyaletlere bölünecek, federal meclis oluşturulacak… Çünkü “Eyalet sistemi” getirilmeden, “Başkanlık sistemi” de işlevlik kazanmaz, yürürlüğe giremez.

Zaten, bir televizyon konuşmasında, RTE, Fatih Altaylı’nın “Bunun uygulanabilmesi için eyalet sisteminin de olması gerekmiyor mu?” sorusuna:

“Başkanlık sistemi, eyalet sistemi olmadan üstü kaval, altı Şişhane olur!” diye yanıt vermiş ve niyetini apaçık ortaya koymuştu. (Kanal D, Teke Tek, 16 Şubat 2004)

2010 halk oylamasının ardından yaptığı balkon konuşmasında da “Batı ülkelerini şöyle bir gözden geçirin, orada hep bunları göreceksiniz, federal meclisi göreceksiniz, federal konseyi göreceksiniz…” diyerek “Federal bir meclis arzuladığını ortaya koymuştu.

Bebek katili APO da onunla aynı görüşteydi. O da 4 Mayıs 2005’te şöyle diyordu:

“Türkiye’de 81 il var… Ben aslında Türkiye için 25 bölge; 7 eyaleti Kürt, 18 eyaleti Türk nüfusun yoğun olduğu, diğer kimlikleri reddetmeyen bir yapılanma düşündüm, bunların yerel yönetim parlamentoları olur…”

Yani Sayın MHP milletvekilleri, bu anayasa değişikliğini kabul ederseniz, yıllardan beri mücadele ettiğiniz, düşüncelerine kaşı çıktığınız Öcalan’ın Türkiye planını kabul etmiş sayılacaksınız. Ne yazık ki işte acı olan gerçek de bu…

Şimdi bir de daha önceden başkanlık sistemine geçmiş ülkelerin uygulamalarına bir göz atalım.

Üç örnek devlet alacağız: 1- Zimbabve, 2- Gana 3- Malavi…

Bu ülkelerde başkanlık sistemine bizde olduğu gibi demokratik yollardan geçildi. Ama daha sonra her üç ülkede de diktatörlük rejimi uygulandı.

Halen 93 yaşında olan Zimbabve Devlet Başkanı Robert Mugabe 1980’den 1987’ye kadar ülkeyi başbakan olarak yönetti. Daha sonra yapılan bir anayasa değişikliyle başkan oldu. O yıla kadar sembolik olan Cumhurbaşkanlığı makamı ise kaldırıldı.

Zimbabve siyasetini yakından takip eden İngiltere Kent Üniversitesi Hukuk Fakültesi akademisyeni Alex Magaisa, “Mugabe parlamenter sistemde mutlu değildi, daha fazla güce ve kontrole sahip olacağı bir başkanlık rejimi istiyordu…”

İsteğine fazlasıyla kavuştu. Dilediği, arzuladığı gibi hareket etti… Çünkü hesap vereceği bir makam kalmamıştı.

Türkiye’deki gelişmeleri yakından takip ettiğini söyleyen Magaisa,”Eğer Türkiye, gerekli denge ve denetleme mekanizmaları olmadan başkanlık sistemine geçerse bir diktatörlüğe dönüşür” görüşünü savunmaktadır.

Parlamenter sistemden başkanlık sistemine geçen bir diğer ülke de Gana. Gana’nın devlet başkanı Kwame Nkrumah. O, parlamenter sistemde ülkeyi istediği gibi yönetemez hale gelmişti. Çıkarmak istediği yasalar ki bunlar parlamentodan geçmiyordu. Başkan olduktan sonra, çareyi kendisinin dışındaki tüm partileri yasaklamakta buldu. Gana’da muhalefet partileri referandumda yüzde 99 oyla yasadışı ilan edildi. Referandumun adil koşullarda yapılmadığına yönelik tartışmalar uzun süre devam etti.

Malavi de başkanlık sistemiyle diktatörlüğe geçen ülkelerden. Ülkede başkanlık sistemi ilan edildikten donra “Korku imparatorluğu” kuruldu. Bu faşist baskı ortamında 20 bin insan Katledildi. Başkana karşı çıkanlar ya hapse atıldı, ya öldürüldü. Parlamento olayları sadece seyretmekle yetindi, asla hesap soramadı…

Bugün 93 yaşında olan Zimbabve Devlet Başkanı Robert Gabriel Mugabe, 30 yıldan bu yana “Devlet Başkanlığı” makamında bulunmaktadır… Kimse onu oradan söküp alamıyor…

Sayın MHP milletvekilleri Yazımı özellikle, size seslenerek sonlandırmak istiyorum. Ülkenizi seviyorsanız, yurdunuzun, çocuklarınızın geleceğini düşünüyorsanız, gelin, şantajlara boyun eğip, Size dayatılan bu başkanlık sistemine “evet” demeyin.

Bir daha milletvekili olmasanız bile, Vatan şairi Namık Kemal’in izinden gidip haykırın:

“Görüp ahkâm-ı asrı münharif sıdk u selametten
çekildik izzet ü ikbal ile bab-ı hükümetten”

YANİ: İşlerin doğru yoldan çıkıp bozulduğunu görünce, namusumuzla devlet kapısındaki görevimizden ayrıldık…

Sayın milletvekilleri, bu Anayasa değişikliği kabul edilirse, Yargıtay Onursal Başkanı Prof. Dr. Sami Selçuk’un deyişi ile “Başkanlığı savunanlar bile doğduklarına pişman olacaklar…

(alieralp37@gmail.com)

 

Türkiye’de İnsan Kalitesi Sorunu Var…

Herkeste bir karamsarlık…

Bir umutsuzluk…

Kimse kendisinin, ailesinin ve ülkesinin geleceğine güvenle bakamıyor…

Kimse “Yarınlar bizim” diyemiyor…

Çok kötü olaylar yaşandı çünkü…

Her ilden, her ilçeden, her mahalleden bir şehit, bir gazi çıktı…

Madenlerde, inşaatlarda, sellerde, depremlerde, yangınlarda canlar gitti…

Ocaklar söndü…

Hiçbir yetkili suçu üstüne almadı… “Fıtrat” dedi, “Kader” dedi, “takdir-i ilahi” dedi… Ama kimse işin temeline inip, ölüm nedenlerini araştırmadı… Toplumun uygarlık çıtasını yükseltip, acıları ortadan kaldırma yoluna gitmedi…

Bir de bütün bunların üstüne üstlük, insanlarımızın omzuna geçim derdi, çocuk derdi, iş bulma derdi binince, Türkiye’nin manzarası karanlık bir tabloya dönüştü…

İşte kısaca işin özeti bu… Türkiye’nin geldiği nokta bu…

Ortamı, halkın yaşam düzeyini uzun uzun anlatmaya, fazla söze gerek yok…

Ne çekiyorsak “Kalitesizlikten” çekiyoruz…

Ne çekiyorsak yönetici kalitesizliğinden çekiniyoruz…

İnsan kalitesinin düşüklüğünden çekiyoruz.

Kişilik zayıflığından çekiyoruz…

Mustafa Kemal Atatürk’ü ve onun aydın silah arkadaşlarını ayrı tutarsak, taa Osmanlıdan bu yana bu böyle gelmiş, böyle gidiyor…

Ondan önce de sultanlar, vezirler ülke insanlarını ilkellik, yobazlık bataklığına atmış, kendileri saraylarda Binbir Gece Masaları yaşıyorlardı…

Yeri geldiğinde kardeşlerini, oğullarını öldürüyorlar, sübyancılık yapıyorlar, uygarlıktan uzaklaşmaya çalışıyorlardı…

Bugün olduğu gibi o gün de aydın, ileri görüşlü, ileri düşünceli insanlar onların baş düşmanıydı. Ülkeyi bu nedenle mahalle mektepleri, tarikatlar, tekkelerle dolduruyorlardı. Eğitimi gerici, bilim düşmanı yuvalar haline getirmişlerdi…

Matbaa işte bu nedenle ülkemize tam 300 yıl sonra girmişti…

Oysa Mustafa Kemal Atatürk, Avrupa’da çağdaşları faşist düzenler kurup, kişisel çıkar ve sapık düşüncelerine hizmet ederlerken o, ortam da elverişli olduğu halde, halifeliği, sultanlığı elinin tersi ile itmiş, Cumhuriyeti kurmuştu. Egemenliği saraydan alıp, millete vermişti…

Daha sonraları, iktidarı alan DP lideri yeniden aslına dönmüş, demokrasi yerine zorbalığı tercih etmişti… “Ben odunu aday göstersem milletvekili seçtiririm” ünlü sözü ona aittir…

Bugün, yeniden, Atatürk’ün kurduğu çağdaş TBMM’nde, egemenliği halktan alıp, saraya vermek için yırtınıyorlar. Meclisin işlevini sıfırlamak, ellerindeki gücü ve yetkiyi tek adama vermek için çabalıyorlar.

Baltayı kendi ayaklarına vuruyorlar ve böylece milletvekili olma nedenlerini ortadan kaldırıyorlar… Parlamentonun görevine son veriyorlar…

Bu hedefe ulaşabilmek için de kavgalar çıkarıyorlar…

“Gizli oy” kuralını çiğneyip, açık oy kullanarak yasaları çiğniyorlar, Meclis açılışında yaptıkları yeminleri ayaklarının altına alıyorlar…

Daha önce söylediklerini inkâr ediyorlar… Bukalemun gibi renk değiştiriyorlar. Dün ak dediklerine bir gün sonra kara diyorlar…

Herkes gerçek yüzünün arkasında bir de sahte yüz taşıyor… Kimse gerçek yüzü ile dolaşmıyor… Yeri geldiğinde hemen o sahte yüzünü ortaya çıkarıyor… Allah ne verdiyse “Yalakalık”, “Dalkavukluk”, “yalancılık”, “sahtekârlık…” Tümünü cömertçe sergiliyor…

Bütün bunlar “Türkiye’de bir insan kalitesi sorunu” olduğunu ortaya koymaktadır…

Bu ülkenin düzelebilmesi için, önce insan kalitesinin düzelmesi, insan mayasının sağlam olması gerekir…

Kişilik sahibi olması gerekir…

Sözünün eri olması gerekir…

Hak bildiği yolda tek başına da kalsa mücadeleye devam etmesi gerekir…

Dürüst, vatansever, ahlaklı, Atatürk gibi liderlik becerilerine sahip, hesap verme ve sorumluluktan kaçmayan bir kişiliğe sahip olması gerekir…

Sen kalk bir gün önce “Başkanlık sistemi”ni kanalizasyon çukuruna at, bir gün sonra onu o çukurdan çıkar, kendinin ve ülkenin baş tacı yap…

Tarih ve bu yüce millet,  bu işi yapanları asla affetmeyecektir…

(alieralp37@gmail.com)

ABD Emperyalizmi, Terör Örgütleri Ve Yandaş Solcular…

Her terör örgütünün, her terör eyleminin arkasında, mutlaka bir devlet, bir güç vardır. Yoksa Üç beş kıçı kırık militan bu işi tek başına yapamaz… PKK, IŞİD, Amerikan emperyalizminin taşeronlarıdır…

ABD başlangıçta, İslam’ı kontrol etmek, Ortadoğu ülkelerinin sınırlarını değiştirip, yeni bir harita çizmek amacındaydı. Bu amaçla 24 ülkeyi hedef tahtasına yatırdı. Özellikle bir Kürt devletinin kurulabilmesi için yoğun çaba harcadı, hâlâ harcamaya da devam ediyor… Ama son aylarda Rusya, İran ve Türkiye’nin birleşip olaylara müdahil olması, Suriye’deki savaşın gidişine yön vermesi onu iyice telaşlandırdı.

Çünkü bu üç devletin girişimi sonucunda Amerika dışlanmış, onun Ortadoğu’da hâkimiyet kurma planı suya düşmüştü. Artık buralarda dilediği gibi at oynatamıyordu…

Bu nedenle varlığını kanıtlamak, kendisinin de Ortadoğu’da söz sahibi olduğunu göstermek için, bir tehdit aracı olarak taşeron terör örgütlerini piyasaya sürdü. Terör saldırılarını başlattı… Özellikle hedefte Türkiye vardı.

ABD, bu terör hareketleriyle kargaşa yaratıp, insanları umutsuzluğa, korkuya sevk etmek amacındaydı… Ayrıca halkı birbirine düşürüp, bir iç savaş çıkarmak istiyordu. Tıpkı Irak’ta, Suriye’de, Afganistan’da olduğu gibi… O bir kaos yaratma peşindeydi… Bu, emperyalizmin klasik “Böl – Yönet” taktiği idi ve herkesçe bilinen bir sömürgecilik oyunuydu.

Buraya kadar anlattıklarımız emperyalizm olgusunun bir yüzü… Bir de öteki yüzü var… Şimdi kısaca ona da değinelim.

Önce şu gerçeği saptayalım:

Emperyalizm bir ülkeye gökten zembille inmez. Elini kolunu sallayarak girmez. Sömürge yapacağı ülkelere rahatça yerleşebilmesi için önce orada ortaklar, uşaklar bulmak zorundadır…

Bu görevi ise genellikle siyasal iktidarlar üstlenir. Onlar yardımcı olurlar…

Nitekim Atatürk’ün emperyalizmi kapıdan kovmasından sonra, 1946’larda, 47’lerde, iktidardaki politikacılar sayesinde ABD, ülkemize yeniden bacadan girmiş, DP iktidarının katkısıyla da iyice kök salmıştı…

AKP dönemi ise, ABD emperyalizminin ülkemize ajanları, istihbaratçıları, ayakları, kolları, kafası, yani tüm gövdesiyle girdiği dönemdir…

İktidar olabilmek için, daha önceleri de ABD ile Türkiye arasında, AKP kurucularının nasıl mekik dokuduğunu, siyasal görüşme ve uzlaşma trafiğinin o yıllarda nasıl yoğunlaştığını bugün en saf vatandaşımız bile bilmektedir.

Ayrıca hükümet kurulduktan sonra da BOP Eş Başkanlığı reklamcılarını, “Amerikan askerlerinin sağ salim, kazasız belasız ülkelerine dönmeleri için yapılan duaları” unutmadık. 2003 yılında yabancı basın organlarında yazılan makalelerde aynen şöyle denmişti:

“Amerika’yla olan yakın işbirliğini sürdürmeye kararlıyız… Dahası bu cesur kadın ve erkeklerin en az kayıpla evlerine dönmelerini ve Irak’taki acının en kısa zamanda sona ermesini umuyor ve bunun için dua ediyoruz… “

ABD, bu mesajı aldıktan sonra AKP iktidarına desteğini bir kat daha artırmıştı. Dayanışmayı en yüksek düzeyine çıkarmıştı…

“Ilımlı İslam’ın inşası için elinden gelen, gelmeyen tüm çabaları ortaya koydu. Ardın da Hedef tahtasına 1923 Devrimini ve Atatürk’ü yatırdı. “Atış serbest” dedi. Çünkü Mustafa Kemal Atatürk, Cumhuriyeti “Tam bağımsızlık temelinde kurmuştu. Mayasında Türk ve Türk milliyetçiliği vardı.

Bu düşüncelerin beyinlerden silinmesi, Yerine liberalizm, “Ilımlı İslam” karışımı bir “Küreselleşme ideolojisi”nin yerleştirilmesi gerekiyordu… Türk yerine ümmet düşüncesi öne çıkarılmalıydı.

Çünkü Amerika’nın tek hedefi, Küreselleşme düşüncesini ön plana çıkarıp, ulusal bilinci yok ederek, devletleri dilediği gibi yönetmekti.

Bu amaçla ABD kurmayları, ABD ideologları Atatürk’e ve onun kurduğu rejime saldırıya geçtiler.

Emperyalizmin teorisyenleri Obromowitz’ler, Fuller’ler, Halbrook’lar, Wolfowitz’ler, Brezinski’ler yazdıkları yüzlerce sayfalık kitaplarda “ılımlı İslam”ı incelemişler, bu dinin giderek siyasallaşacağını, egemenlik alanlarının genişleyeceğini ileri sürmüşlerdi. Böyle bir dinci yapılanmanın ABD’nin Ortadoğu Projesine yapacağı katkıları ballandıra ballandıra anlatmışlardı.

ABD’den görevi alan AKP Cumhuriyete, Atatürk’e, laikliğe, Atatürk’ün “Tevhid-i Tedrisat”, “Öğretim Birliği” yasasına taarruza geçti. Devlet tabelalarından TC’yi kaldırdı. Her yanı imam hatiplerle, Kuran kurslarıyla, cemaat yurtları ile doldurdu… Tarikatlara göz yumdu…

Atatürk’e, Kurtuluş Savaşına, Cumhuriyete, Laikliğe, Türk’e, Türklüğe düşman ümmetçi, dinci, CİHATÇI, Müslüman bir gençlik yetiştirdi. Sosyal medyaya baktığınız zaman bu kitle tarafından Cumhuriyet tarihine, orduya, Mustafa Kemal’e ne hakaretler yapıldığını, ne küfürler savrulduğunu yakından görürsünüz…

Şimdi yandaş solculara soruyorum:

Türkiye’nin terör örgütlerinin hedef tahtası olmasında ve bugünkü ortama gelmesinde bunların hiç mi etkisi yok?

Bir zamanlar kafa kesen, insan ciğeri yiyen cihat örgütlerine verilen desteğin ve onları “Öfkeli çocuklar olarak” tanımlamanın, sabah akşam Noel Baba’ya sövüp saymanın, onu düşman ilan etmenin hiç mi etkisi yok?

Terör saldırılarını sadece emperyalizme bağlayıp AKP iktidarının günahlarından hiç söz etmemenin ve onun avukatlığına soyunmanın solculukla, devrimcilikle, Atatürkçülükle bağdaşır bir yanı var mıdır?

Yazıyı bitirtirken son bir şey daha söyleyeyim. Henüz AKP, ABD Başkanı Trump ile masaya oturup pazarlık yapmaya başlamadı. Ya geniş mutabakatlı (uzlaşma) bir anlaşma sağlanır da yeniden “Zalim Esed’in hükümdarlığına son vermek için biz oraya gireceğiz, başka bir şey için değil” denilirse o zaman halka ne söyleyeceksiniz, nasıl bir açıklama getirecekseniz. Doğrusu çok merak ediyorum…

Bir yazımda belirtmiştim, yine söylüyorum: Umarım sonunuz Humeyni’yi destekleyen İranlı solculara benzemez…

(alieralp37@gmail.com)

 

Hiçbir İktidar Döneminde, Bu Kadar Acı Çekmedi Bu Millet…

Ortalık mezbahaya döndü…

İnsanlarımız kurşunlanıyor, öldürülüyor, yakılıyor…

Gözyaşı hiç dinmiyor… Hiçbir iktidar döneminde bu kadar acı çekmedi bu millet… Hiçbir iktidar döneminde bu kadar ilkel, yobaz terör örgütlerinin hedefi olmadı… 14 yıldır uygulanan yanlış iç ve dış politikaların sonucudur geldiğimiz bugünkü ortam…

Politikacılar bugün ak dediklerine bir gün sonra kara diyorlar. Dün “Kürt açılımı” yapanlar bugün onlarla boğaz boğaza… Dün hastanelerimizde IŞİD tedavisi yapanlar, bugün IŞİD saldırılarıyla karşı karşıya…

Dün “Başkanlık sistemini” kötülemek için ağzına geleni söyleyen Bahçeli, bugün “Başkanlık sistemini” kurmak için Anayasayı değiştirmeye kalkıyor… Atatürk’ün Millet Meclisini, milletin hizmetinden çıkarmaya, İşlevsizleştirmeye çalışıyor… Siz hiç, bu güne değin, bir iktidar döneminde bu kadar çok görüş, düşünce değiştiren politikacı topluluğu gördünüz mü?

Bunların yüzünden toplumda dirlik, düzenlik, kardeşlik kalmadı.

Yurttaşlar birbirine diş biliyor… Tek söz, tek kıvılcım insanları bir anda birbirine düşürmeye, kanlı bıçaklı yapmaya yetiyor…

Çünkü toplum düşman kamplara bölündü. Çünkü toplum stresliler, cinnetliler toplumu oldu…

Alevi – Sünni… Kürt – Türk… Laik – şeriatçı… Devrimci – karşı devrimci… Cumhuriyetçi – Yeni Osmanlıcı… Atatürkçü gençlik – dindar, kindar gençlik vb.

Bu listeyi istediğimiz kadar uzatabiliriz… Aslında emperyalizmin istediği de tamı tamamına bu…

Bir de bunlara “Başkanlık” tartışmaları eklenince, toplum karpuz gibi ikiye ayrıldı…

Kimsenin kimseye güveni, saygısı, sevgisi kalmadı. Herkes birbirinden çekiniyor, herkes birbirinden kuşkulanıyor, herkes birbirinden korkuyor…

Çünkü her an birisi, bir başkasını gammazlayabilir, şikâyet edebilir, hedef gösterebilir…

Şunu artık açıkça ortaya koyabiliriz “İktidarı eleştiren ve yanlış uygulamalar karşısında tepkisini ortaya koyan muhalif insanlar” şimdi siyasal baskı altındadırlar…

Dilediklerini söyleyememekte, konuşamamakta, yazamamaktadırlar…

Aydınlar, karşı görüşte olanlar, korku imparatorluğunun gücü ile susturulmak istenmektedir… Hedefleri, sadece egemen güçlerin özgürce hareket edebileceği“Dikensiz bir gül bahçesi yaratmak…”

Yapılan anketlerde halkın adalete, yargıya güveni kalmadığı görülmektedir…

Hukuk siyasallaştırılmıştır… Evrensel ve tarafsız olma özelliğini yitirmiştir. Genellikle iktidardakilerin, güçlülerin çıkarları doğrultusunda kararlar vermektedir…

Hepsinden kötüsü, toplum, kurucularından, kurtarıcılarından, tarihinden, koparılmak istenmektedir.

Cumhuriyete, 1923 Aydınlanmasına isyan eden yobazların torunları, bugün de atalarının, dedelerinin izinden giderek Kurtuluş Mücadelesi komutanlarına ve onun önderi Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e savaş açmışlardır…

Milyonlarca Atatürkçünün ATA’mızı “Anıtkabir’de ziyaret etmesinden”, heykellerinin meydanlarda dimdik durmasından rahatsız olmaktadırlar…

Atatürk korkusu yüreklerine o kadar derin işlemiştir ki gece rüyalarına girmekte,kâbus görmektedirler ve aşağılık yöntemlerle onu unutturmaya çalışmaktadırlar…

Artık ne Kubilaylar ne de İnönüler ölüm yıldönümlerinde yöneticiler tarafından anılır oldular…

Bir milletin kurtarıcısı ve kurucusunun heykeli tek kişinin kararı ile bir yerden alınıp, değersiz bir eşyaymış gibi kamyona atılıp, başka bir yere taşınabiliyor…

Ve Yeni Akit Gazetesi bu olay karşısında, “Elhamdülillah, Rize özgürlüğüne kavuştu!” diye sevinç çığlıkları atabiliyor… Şu 14 yıllık dönemde nereden nereye geldik, gördünüz mü?

Zamanımızda hiçbir şeyin kutsallığı kalmadı. Vatanın da Cumhuriyetin de…

Şu 14 yılda öyle olaylar yaşadık ki rüyamızda görsek inanmayız…

Ormanlarımız, vatan topraklarımız yağmalandı… Cumhuriyet ürünü fabrikalarımız haraç mezat, babalar gibi satıldı…

Karadeniz Otoyolu Projesi ile orman ve çevre katliamı yapıldı, dereler kurutuldu… Karadeniz yaylaları, Trabzonspor’un sponsoru Katarlı şeyhine sunuldu… Bin yıllık ağaçlar, zeytin tarlaları maden aramak, HES yapmak için acımasızca katledildi. Yağmalandı.

Ama sözün tam burasında bir hatırlatma yapalım:

Vatanımızı bölmek, parçalamak isteyen ABD – AB emperyalizmi ve uşaklarına diyoruz ki;

Şimdiye dek, Atatürk ve Atatürk Cumhuriyeti’ne karşı gelenlerin, isyan bayrağı açanların sonları hep HÜSRANLA bitti…

Çünkü bu topraklar, bu Cumhuriyet kolay kazanılmadı. Bu vatan Uğruna, sadece Çanakkale’de 55.127 şehit verdik. Yaralananlarla birlikte Genel toplam 186.865’tir. Doğuda, karlı-buzlu Sarıkamış Dağlarında 80 bine yakın asker ya şehit oldu ya da donarak öldü. Binlercesi ise Yemen’e gidip geri dönmedi.

Bu Cumhuriyet kanla, canla, başla, gözyaşıyla kuruldu. Ne tarihimizi, ne şanlı geçmişimizi, ne ATA’mızı ve Ulusal Kurtuluş savaşımızı unutturabilirsiniz… Ne de yüreklerden silebilirsiniz…

Atatürk’ün heykelini Rize meydanından sökerek, yüreklerimizden de sökeceğinizi sanıyorsanız, YANILIYORSUNUZ…

ALDANIYORSUNUZ…

(alieralp37@gmail.com)