Connect with us

Yazarlar

Anayasal rejime veda!…

Yayınlanma

Tarih

Yıl 2005, Bülent  Arınç Meclis Başkanıydı; “Her şeyi yapabilirim, ben Meclis’im…” “İngiltere parlamentosu için söylenen şey, kadını erkek, erkeği kadın yapma dışında her şeye muktedir olduğudur…” dedi mi? dedi!… Eleştirdiği kurum Anayasa Mahkemesiydi.  “İstersem kaldırırım” diyordu… Meclis her istediğini yapabilir mi? Uygulanan rejime göre değişir. Arınç’ın sözü; Meclis’in, monark (tek kişi) karşısında kutsandığı süreçteki İngiltere için anlamlı olabilir, ancak günümüzün demokratik hukuk devletlerinde meclisler hukuk içinde hareket etmek zorundadır, aksi bırakınız dillendirilmeyi, düşünülemez.

Bugünkü anayasa değişikliğinin yapılma sürecine bakınca, Arınç’la başlatılanın, yerleşik uygulamaya dönüştüğü söylenebilir. “Meclis dilediği her şeyi yapar, topluma düşen onaylamaktır…” felsefesinin yaşama geçirildiğini ve Bahçeli Başkanlığındaki MHP’nin kolaylaştırıcı rol üstlenmesi ile, anayasa değişikliğinin komisyondan CHP’nin itirazlarına karşın kavga döğüş geçtiğini görebiliyoruz.

Meclis Genel Kurulu’ndan geçip geçmeyeceği konusu, Türkiye’de demokrasi adına ne biriktirdiğimizin sınavı olacak. Özgür iradeli bir toplum olmamızın önünü açabilecekler, ya da kendi iradelerini bağladıkları tek kişinin toplumun iradesi üzerine vesayetini yasalaştıracaklar. Yasalaştırmak, meşruluk  sağlamayacak, meşruluk ortaya çıkan sonucun yasaya bağlanması değil, geçerli olması, herkes için kabul edilebilir olmasıdır. Kabul ettirme koşullarını yaratmanın, kabulün olduğu anlamına gelmediğini hepimiz biliyoruz. Yurttaş, vatandaş, özgür iradeli birey olmanın yolunun Meclis marifeti ile açıldığı Türkiye’den, yeniden vesayete geçişin yine Meclis aracılığı ile sağlandığı bir Türkiye’ye evrilmek!… Şaka gibi… ama yazık ki gerçek!..

Üniversiteler neden suskun? Hukuk ve siyaset anlatan, yazan Profesörler ne düşünüyor? En çok karşılaştığımız sorular bunlar. Bilimin, aklın sesi ne diyor? Burada iki alıntı ile anayasanın sadece lafzı değil, ruhunun da değiştirildiğini, yeni bir anayasa yapmış gibi, değişiklik adı altında başka bir anayasaya geçileceğini aktarmış olacağız:

Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu(1); “anayasal bilgi kirliliği” adını verdiği süreci açmak için, doğruyu söyleme görevimiz var diyerek sesleniyor hükümete: “OHAL’i kaldır, anayasa tartışması başlat. Eğme, bükme. Sen bütün yetkileri bir kişide istiyorsun. Açıkça söyle bunu. Dürüst olmak istiyorsan adını koy. Birbirimizi aldatmayalım….. Padişahlık mı isteniyor deniyor. Padişahın partisi yoktu. Padişahlık ötesi bir durum söz konusu, bu dönüşü olmayan bir batış demek…. Hükümetin bütün yetkileri Cumhurbaşkanı’na veriliyor. TBMM’nin görev ve yetkileri, kural koyma ve yürütmeyi denetleme yetkisi daraltılıyor. Cumhurbaşkanı kanunda öngörülmeyen bütün alanlara müdahale edecek. Her şey, Cumhurbaşkanı’nın arkasında bir parlamento çoğunluğunun bulunmasına göre ayarlanmış…..  Sözde bir Anayasa teklifi yapıyorsunuz, bütün yetkiyi bir kişiye veriyorsunuz….. Lord Acton’un meşhur sözüdür: İktidar çürütür, mutlak iktidar mutlaka çürütür. Şimdiki gidiş büyük bir çılgınlık…… 21. yüzyılda, Angola’da, Zambiya’da böyle bir şey olmaz. 2007’de gerçekten büyük bir kilitlenme yaşandığı için mi anayasa değişikliğine gidildi? Bunu çok iyi saptamak lazım…. Osmanlı’nın modernleşme mirası üzerine kurulan ‘Türkiye Cumhuriyeti parantezinin kapatılması. Bu saptamayı yaparken, Osmanlı hayranlığı ya da karşıtlığı üzerinden bir şeye kapılmamamız gerekiyor. Bizim sorunumuz şu anda bu sorunu çıplak gözle okumak. Teklifi ben tarihimizin en büyük kırılması olarak görüyorum…..” diyor.

Prof. Dr. Kemal Gözler (2), tarih karşısında susmakla sorumlu olmamak adına itirazlarını dile getirirken; “….Biz, kuvvetler kimin elinde birleşirse birleşsin, kuvvetler birliğine karşıyız. Kuvvetlerin sadece Cumhurbaşkanının elinde birleşmesi değil, TBMM’nin elinde birleşmesi de kötü bir şeydir….. Teklif edilen sistem, “kuvvetlerin Cumhurbaşkanında birleşmesi esasına dayalı bir kuvvetler birliği hükûmet sisteminden başka bir şey değildir. Kuvvetler ayrılığı teorisi, anayasacılığın en temel ve en eski teorisidir. Kuvvetler ayrılığının olmadığı yerde “anayasa” da olmaz. Kuvvetler ayrılığının olmadığı bir devlet, “anayasal devlet” değildir. Bu husus, en güzel, en çarpıcı bir şekilde 16 Ağustos 1789 tarihli Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesinin 16’ncı maddesinde şu şekilde ifade edilmiştir:  “Hakların güvence altına alınmadığı ve kuvvetler ayrılığının olmadığı bir toplumda anayasa yoktur…… Bundan 227 yıl önce ilân edilmiş bu madde şunu söylüyor: Bir devlette bir anayasanın olduğunu söyleyebilmek için, o devlette, bir yandan vatandaşların hak ve hürriyetlerinin güvence altına alınması, diğer yandan da o devlette kuvvetler ayrılığının olması gerekir. Bu iki şart gerçekleşmedikçe, bir devlette “anayasa” isimli bir belgenin olması, o devlette gerçek anlamda bir anayasanın bulunduğunu göstermez….. 10 Aralık 2016 tarihli Anayasa Değişikliği Teklifinin asıl hedefi, “başkanlık sistemi” veya “Türk tipi başkanlık sistemi” kurmak değil, Türkiye’de bir “kuvvetler birliği sistemi” kurmaktır…… hayatını anayasa hukukuna adamış bir akademisyen olarak, 10 Aralık 2016 tarihli Anayasa Değişikliği Teklifini okumuş olmaktan dolayı derin bir üzüntü içindeyim. Artık “elveda kuvvetler ayrılığı”, “elveda anayasa” demekten başka söyleyecek bir söz bulamıyorum…” diyor. Bu sözlerin altına imza atmamak, Anayasa Bilimini reddetmek anlamına gelir.

Yeni yıl dileklerimizin yığıldığı yılın son gününde, terörü lanetleyerek geçen acı dolu bir yılı uğurlamakla kalmıyoruz; Meclis anayasa komisyonu, “anayasal düzene veda” butonuna bastı. Meclis’ten geçmesi durumunda, tarih önünde sorumlu olacak parmaklarla “referandum” adı verilen, gerçekte “halk onaylaması” süreci başlatılacak.

Cumhuriyetle kazandıklarımızı kendi elimizle terk ederek, hukuk yerine  tek kişinin insafı etrafında toplaşacak mıyız?

Gerçekten toplum bunu mu istiyor?

2017 sancılı başlayacak. Soru sorma cesareti gösterenlerin başına neler geldiğine bakarak susanların vebali ile işletilen sivil vesayet sistemi, rejim olarak kalıcılaşma yolunda. Anayasa değişikliği marifeti ile anayasal (hukuki) rejimden,  anayasalı (keyfi) rejime geçilmesine imzaları ile aracılık edecek olanların vebali büyük olacak. Dileyelim Meclis, yanlıştan dönerek üzerine düşen tarihi sorumluluğu yerine getirir ve toplum sandığa çağırılarak daha fazla gerilmez.

Türkiye’nin öncelikli sorunu anayasa değildir, tersine anayasa dışına çıkılmış olmaktır öncelikli sorun. Anayasa dışı bir ara rejimdir uygulanan ve değişiklik de buna kılıftır.

Gelecek yıl, siyasette yer bulmuşların nasıl kalıcılaşacaklarının değil, başta terör ve giderek artan şiddet olmak üzere, toplumun biriken sorunlarına nasıl çözümler üretileceğinin konuşulduğu, gerçekleştirildiği yıl olsun!.. Meclisin asıl görevini yapmasından söz ediyorum. Millete vekillik etmelerinden!.. Parlamenter demokratik hukuk devletine geri dönerek tek kişiye teslimiyeti yasalaştırma macerasından vaz geçmeliler!…

Giden yılla; teröre, acılara, belirsizliğe, umutsuzluğa veda edelim, anayasal rejime değil!..

2017 için dileğimiz; ülkemize, milletimize ve dünyaya iyilikler, barış ve huzur getirmesi.

Yeni yılımız kutlu olsun.

—————————

(1)Tam metin için bkz: http://www.abcgazetesi.com/prof-kaboglu-padisahin-bile-partisi-yoktu-bu-donusu-olmayan-batis-demek-38298h.htm

(2)Tam metin  için  bkz:  http://www.anayasa.gen.tr/elveda-anayasa-v2.htm#_ftn9

Devamı

Yazarlar

Korku Ve Baskıyla Sandıktan “Evet” Çıkarmaya Çalışıyorlar…

Yayınlanma

Tarih

Editör /Yazar

AKP ve MHP yöneticileri korku ve telaş içindeler…

Çünkü bu kez ortam öteki seçim ortamlarından farklı…

Bu kez referandum sonuçları umdukları gibi olmayabilir, ama bir şartla:

Sandıklar ve oylar iyi denetlenirse… İyi takip edilirse…

Referandum nöbeti iyi tutulursa…

Oy hırsızlıklarına meydan verilmezse… Oy hırsızlarına göz açtırılmazsa…

Anketler halkın büyük çoğunluğunun “HAYIR” diyeceğini gösteriyor…

MHP tabanı isyanlarda…

MHP tabanı yüzde 90’lara varan bir oranda “HAYIR” oyu kullanacak gibi görünüyor…

Sandıktan “Hayır” çıkarsa bu Bahçeli’nin sonu olur…

Bir daha Bahçeli’nin “esamesi” okunmaz… Tarihe karışır… Tarih, daha sonra “Bir muhalefet partisi liderinin iktidar partisi liderini tek söz sahibi, tek yetkili kişi, yani başkan yapmak için nasıl çaba gösterdiğini, nasıl işbirliği yaptığını” yazacaktır…

Tarih bir muhalefet partisi liderinin ve parlamento üyesinin, parlamentonun işlevine nasıl son vermek istediğini, üzerinde oturduğu dalı nasıl kesmeye çalıştığını yazacaktır…

Sandıktan “Hayır” çıkarsa, bu aynı zamanda yeni bir dönemin başlangıcı, “Korku İmparatorluğu”nun sonu, “HAYIRLI” günlerin ilk tarihi olacaktır…

“SONSUZA DEK BU ÇARPIK DÜZENİN SÜRGİT, DEVAM ETMESİNİ” isteyen şer güçleri, İşte bu nedenlerle, korkutma, sindirme yöntemiyle halkın propaganda yapmasını, konuşmasını, engellemeye çalışıyorlar…

Bir mafya lideri de çıkmış, açık açık halkı tehdit ediyor… Şöyle diyor:

“15 Temmuz’da Fethullahçı Terör Örgütü’nün üyelerine karşı nasıl ki sokaklarda olduysak, referandumu yapmamak adına sokaklara çıkan birileri olursa, onları sokaklarda bekliyor olacağımızı şimdiden özellikle söylemek isterim. Sırf bunun için bile ‘Evet’ diyeceğim.

Kardeşlerim, dostlarım ben varım. Sizler de var mısınız?”

Biz de buradan diyoruz ki, çocuklarımızın ve vatanın geleceği için demokratik haklarımızı korkmadan, çekinmeden, büyük bir cesaretle sonuna dek kullanacağız ve gidip sandığa “HAYIR” diyeceğiz…

Kimse bizi yıldıramaz, korkutamaz, engelleyemez…

Çünkü biz, vatanının bağımsızlığı uğruna hakkında çıkarılan idam fermanlarını yırtıp atan, resmi elbiselerinden bir anda soyunup, halkın arasına karışan “Mustafa Kemal’in askerleriyiz…”

Halkın mücadelesi, çek – senet tahsilâtı mafyası yöntemi ile asla durdurulamaz.

Yine bir korkutma, baskı girişimi olarak, 27 Ocak günü HAYIR kampanyası için afiş asan CHP’li gençlere bir silahlı saldırı gerçekleştirildi. Olay şöyle meydana geldi:

CHP Gençlik Kolları üyesi gençler, saat 23.30 sularında afişlerini astıktan sonra evlerine gitmek için geri döndüler. Bu eylemin ardından, kim oldukları bilinmeyen 2-3 kişi adeta sürek avına çıkmışçasına, sokaklarda bu gençleri aramaya başladılar. Saat 01.00 sularında da afiş asan gençlerin arabasına ateş açtılar. Bir genç, iki yerinden yaralandı ve ameliyata alındı…

Bu da topluma yöneltilmiş açık bir tehdit ve korkutma yöntemiydi…

Ne yaparlarsa yapsınlar, yılmayacağız…

Halkımızı bilinçlendirmeye ve gerçekleri göstermeye devam edeceğiz.

Afişlerimizi de asacağız, konuşmalarımızı da yapacağız…

Ve saldırganların üzerine çekinmeden yürüyeceğiz, gerekirse göğsümüzü siper edeceğiz…

Gerçek olan bir şey varsa o da şudur: Zulmedenler korkaktırlar. Kendi gölgelerinden bile korkarlar. Tedirgindirler. Yalan söylerler…

Haksız, adaletsiz, zalim insanlar korkak olur…

Onun için atalarımız demiştir ki, “Zulmün artsın padişahım ki tez yıkılasın…”

Hiçbir faşist kendini ülkenin tek egemeni, durdurulamayacak, engellenemeyecek tek gücü sanmasın. Hızır Paşa’lar, Nemrut Mustafalar, Damat Ferit’ler, Evren’ler, Özal’lar, Çiller’ler nasıl yok oldularsa, bugünkü zalimler de günü geldiğinde ABD’si, AB’si, IŞİD’i, PKK’sı ile birlikte çekip gidecektir… Toz olacaktır…

(alieralp37@gmail.com)

 

Devamı

Yazarlar

Şaka Gibi Bademler

Yayınlanma

Tarih

Editör /Yazar

Badem, dört yıl Belediye Başkanlığı yaptı.
Sonrasında Belediyeyi hiç bırakmadı. Genel Başkan-Başbakan-Cumhurbaşkanı-Dünya Lideri-Halife oldu ama İstanbul Belediyesini hiç bırakmadı!
Hatırlar mısınız? Bir ses kaydında karşısındakini nasıl fırçalıyordu; “Kardeşim sana söylemedim mi, kupon araziler benim diye?
Ha söylemedim mi? Nasıl verirsin yahu?”

İstanbul’da ki müteahhitler çok iyi bilirler ki, Bademden habersiz imar planı değişmez! Özellikle kupon arazi ve dikine yükselen binalar için!

Şimdi referandum geliyor ya, şirinlik zamanı! Milletin hoşuna gidecek şeyler söylemek lazım!
İstanbul’daki yüksek kulelerin tamamına yakınının yapımı için yandaşlara izin veren Badem şunu söylüyor; “Ben dikine değil yatay olan binaları severim. Ama bu aç gözlü müteahhitler daha fazla
para kazanmak için, İstanbul’u mahvettiler!”

Bu sözü söyleyen Badem, şunu da yapmalıdır;
2002 yılından bu yana yapılan yüksek binaların tamamının imar değişiklerinin kamuoyuna açıklanmasına izin vermek…
Delikanlılık ve dürüstlük lafla, palavrayla olmaz. Açıklayın bu imar değişikliklerini, görelim bakalım kim dik olanı, kim yatay olanı seviyormuş…

NASREDDİN BİNALİ
Nasreddin Hoca eşeğine her gün bir avuç daha az yem veriyormuş. Dostları, yanlış yapıyorsun diye uyarmışlar! Hoca dinlememiş ve eşeğin yemini her gün bir avuç daha azaltmaya devam etmiş.
Bir sabah kalktığında bir bakmış eşek ölmüş!
Hoca üzüntü içinde şöyle demiş; “Tüh be tam da açlığa alışıyordu, öldü gitti zavallı…

Başbakan Binali Yıldırım, iş adamlarına seslenmiş; “Önümüzdeki yaz sonundan itibaren her şey düzelecek, sıkılmayın dik durun!”
Adamların nefes alacak hali kalmamış! Dolar, Rabia’yı yani 4’ü yakalamak üzere. Durduk yerde adamların borcu her gün artıyor. Öldü ölecek gibiler! Yakında Binali’nin “Yahu yazı bekleyin dedik, bize inat dinlemeyip öldüler” dediğini duyacağız…

PARA-AKIL
Erdoğan, Türkiye-Mozambik İş Forumunda konuştu;
“Biz göreve geldiğimizde, para yoktu ama akıl vardı. Bilgiyi yönettik, insanı yönettik, parayı yönettik! Biri beşe katladık!”

2002 de 129 Milyar Dolar olan dış borç, 425 Milyar Dolara fırlamış!
Ülkenin yarıdan fazlası bankalara borçlanmış!
Yoksulluk sınırının altında yaşayan insan sayısı 20 Milyona yaklaşmış!
Çevremizde bir tane komşu kalmamış!
Devlette, iş adamlarında para bitmiş, devleti yönetenlerin kendilerinin ve çocuklarının servetleri beşe-elli beşe katlanmış!
Dünyadaki hiçbir demokratik ülke tarafından davet edilmeyen Erdoğan, Afrika diktatörlerine akıl satıyor!

Şaka gibi bunlar, gerçekten şaka gibiler…

Sağlık ve başarı dileklerimle 28 Ocak 2017
Rifat Serdaroğlu

Devamı

Yazarlar

Referandum mu? Plebisit mi?!..

Yayınlanma

Tarih

En anlaşılır dille açıklarsak; Anayasa özünde devletin temel kurucu hukuk metnidir. En üstün hukuk metni. Kurumların temel dayanağı ana kaynağı. Hukuk açısından böyle; toplum açısından ise “sözleşme”, ortak anlaşma, bağdaşma da diyebiliriz. Tabloda sözleşmeden çok ayrışma, çatışma var. Neden? 

              Anayasada ne yazdığından çok, onun nasıl uygulandığıdır önemli olan. Türkiye’de AKP iktidarının ömrü uzadıkça, fiili ile hukuki arasında uçurum doğdu. Fiili olanın alanı genişletildikçe, hukuk etkinliğini ve toplum nezdindeki itibarını yitirdi. Bu itibarsızlaştırma, bu işlevi yerine getirenleri daha itibarlı hale getirdi mi?!… Kurumların yıpratılması ya da toplu itibarsızlaştırma diyebileceğimiz bir süreçten geçiyoruz. Bu arada iktidarın istediği toplumsal düzenin kuruluşu yasalar marifeti ile gerçekleştiriliyor.

             İktidar olma/sürdürebilme anlayışları ile, anayasaya, kendilerini de bağlayan bir üst hukuk metni olarak değil de, yasalarını oluşturabilecekleri bir güvence olarak bakan ve hukukun düzenleyicilik ve sınırlayıcılık işlevlerini Meclis içindeki çoğunluklarına dayanarak sıkı sıkı giyinirlerken, hukukun yurttaş açısından çok önemli bir işlevi “koruyuculuk” vasfı boşaltmış oluyorlar.

              Toplum “ hayır” ve “evet” noktasında bir sonuca çekilip, bu dayatılan sonuç üzerinden meşrulaştırılmaya çalışılan fiili düzen, kalıcılaştırılmaya ve hatta giderek koyulaştırılmaya doğru itilirken, asıl boşaltılanın “hukuk devleti” ile sağlanmış olan bireysel haklar alanının olduğunu göremiyor ve konuşamıyoruz. Koruyucu haklar dediğimiz, devletin hiçbir şekilde karışamayacağı, insanın insan olmasının sahip olması için yeterli olan haklardan söz ediyorum. Hukukla sağlanan kişi güvenliğinden vaz geçmemiz tembihleniyor. Kendimizi giderek daha güvensiz, güvencesiz hissedeceğimiz bir düzeni kabullenmemiz isteniyor.

             Tek kişi yönetiminin kurumsallaştığını görebiliyoruz ve tek seçicinin bir de başkanı olduğu/olacağı  partisi aracılığı ile korunacağı bir alan yaratıldığını konuşuyoruz ama en önemlisi, bu adı “sözleşme” olan ama yurttaşı karşı karşıya getiren düzenleme ile yurttaşın sahip olduğu hakları kendi eli ile boşalttığını konuşmuyoruz. Bu önemli boşluk, tek seçicinin gücünü arttıran bir diğer etken. Ve her ne kadar yurttaşa onaylattırılsa da, yapılış, sunuluş, işletiliş yöntemleri açısından meşruluğu tartışmalı bir düzenlemenin, getireceği “meşruluk” da tartışmalı olacaktır.

             Hukuk devletini terk edip, yasa devletine geçmiş olacağız. Nasıl Meclis, kendi yetkilerine sahip çıkacak yerde, kuvvetler ayrılığı yerine, kuvvetler birliği esasını getiren ama bunun Meclis’te değil de bir kişinin şahsında belirip toplayacağı bir değişikliği kabul ederek, kendi özgürlük alanının kendisi boşaltmışsa, aynı boşaltma işlevi “evet” diyen yurttaşa yaptırılacak.

              Tüm anayasa hukukçuları bilir. Halkın dışında hazırlanıp, halkın “hayır” ya da “evet” oyuna başvurulan anayasalar otoriter niteliklidir. Ve bu anayasa ya da değişikliği, plebisit kuruculukla açıklanır. Türkiye, metindeki değişiklikten çok, bu değişikliği tek kişi etrafında konuşarak kişinin o(na)ylanmasına gidiyor. Buna anayasa biliminde “Plebisit” denir. Plebisitin, “referandum”dan diğer önemli farkı, iki görüş etrafında yapılan tartışmalarda görüşlerin serbestçe dile getirildiği, kitle iletişiminden eşit biçimde yararlanılan bir ortamın olup olmadığıdır.

           Muhalefetin var gibi olduğu durumdan değil, muhalefetin varlığını hissettirebildiği durumdan söz ediyorum. Muhalefet fikir özgürlüğünün güvencesidir. İktidarın baskıcılığı ve hukuk dışılığa kaymasının frenidir. Kurumların varlıkları görüntülerinden çok işlevleri ile ölçülmelidir. Sadece görüntüye dönüşmüş bir muhalefet, giderek kapalılaşan sistemin örtüsü işlevini gördüğünden, toplumun karşı reflekslerini örgütlüyor gibi kırabilir.

            Türkiye gerçeğinden baktığımızda görünen; literatürde olmayan, Türk tipi denilerek zorlama bir başlıkla “Cumhurbaşkanlığı” adı altında anayasada vücut bulmasına çalışılan rejim, esasen, ABD Başkanlık rejimini taklit eden az gelişmiş ülkelerde kurulan “Başkancı” rejimdir. Daha açık olarak, Başkanlık sisteminin bozulmuş biçimidir. Kuvvetlerin ayrılığı, fren ve denge burada yoktur. Kuvvetler birliği ve tek kişi lehine bozulmuş denge de diyebiliriz. Fren tek kişinin hakimiyetinde oluşturulmuş Meclis içine yerleşmişse, buna fren denilemeyeceği açıktır.

             Demokratik sistemde ve referandum adı altında yapılan oylamada, sandık sonucu belli değildir. Bir iktidar plebisite gidiyor ve bunu ısrarla istiyorsa, sandık sonucu iktidar lehinedir ve bellidir. Referandum ile plebisit arasındaki farkı ortaya koyan bir diğer kıstas, sandık sonrası, yani sandıktan çıkan sonuçtur.

           Halk oylaması dediğimizden, gerçekten halkın iradesinin çıkıp çıkmayacağı, öncesi, kuruluşu ve sonrası ile sandık çevresinden anlaşılır. Evet (iktidar) cephesinin olanakları sınırsız, hayır (muhalefet) cephesinin olanakları kontrollü ise, daha en başından iktidar lehine önde başlatılan bir yarış söz konusudur. Oylamadaki konuya karşı durabilmek için, önce bu eşitsizliğe karşı çıkılmalıdır. Eşitliği sağlanmamış bir sonuç adil olabilir mi? Anayasaların/yasaların yapılış yöntemleri özelliklerini de yansıtır.

             Anayasa değişikliği altında iktidar güçlendirilirken, bu değişikliği bölünmüş halk iradesine oylattırarak, ulusun egemenlik hakkını kullandığından söz edilemez. Burada ancak, ulusun egemenlik yetkisinin bölünük halk iradesi ile tekçi iktidara  devredilmesinden söz edilebilir. Başka şekilde, bir şekilde manipüle edilmiş halk iradesi ile ulusa mal edilmiş egemenlik ortadan kaldırılamaz. Kaldırıldığında, buna ulus iradesi denilemez.

             Toplumdaki çatışmaya bakınca, biz yeni bir sözleşme yapmıyoruz. Ama yapılan önemli bir şey var: Önceki sözleşme bozuluyor ve bizler de bu bozma işine ortak edilmiş oluyoruz. Yerine neyin kurulduğu konusundan çok, kimin yöneteceğine ilişkin algı ile sandığa gidecek iradelerin ne kadarı özgür sorusu elbette önemli, ancak kişiler geçici, kurumlar kalıcı felsefesinden uzak bir kültürde kişi odaklı siyasetle gelip takıldığımız/tıkandığımız nokta bu. Tek kişi yönetimi kurumsallaştırılınca, buraya tam anlamı ile saplanmış olacağız.

              Neden tek seçici? Neden hepimizin olan egemenlik yetkisini tek kişiye devredelim? 16. ve 17. Yüzyıllarda kalmış olan tartışmalara savuracak sorular bunlar ve ne kadar gerilere sürüklendiğimizin de göstergesi. Hukuk devletini güçlendirip, ulus egemenliğini pekiştirecek yerde, hukukun getirdiği haklar alanının toplumun bir kısmının iradesi ile ortadan kaldırılmasından söz ediyoruz.

            Tek kişinin kim olduğu hiç önemli değil, önemli olan köklü bir dönüşüme yol açacak olan kurumsal değişim. Ancak iktidarın tutumuna bakınca; tek kişiye karşı olmayı, kişilerden ayrı tutacak bir süreç olmayacağı açık.

           “Kişiselleştirilmiş iktidar” ayrı bir başlıkta konu edilecek kadar önemli bir başlık. İçinden geçtiğimiz sürece itiraz etme hakkımızın kısıtlılığı ve giderek daraltıldığı ise hepimizin malumu.

            Elimize tutuşturulmaya çalışılan “evet”e, “hayır” diyebilmek cesaret istiyor. Bu plebisit, aynı zamanda cesaret sınavı olacak. “Hayır” dan dolayı cezalandırılanlar kadar, alenen “evet diyenlerin ödüllerini ibretle izleyeceğiz.

            Ne sözleşme ama!…

Devamı

Çok Okunanlar

Copyright © 2017 KEMALİSTLER